Dünyadan Çeviri

Erkek kardeşliğiniz batsın

Siyasal İslam ile Uzlaşmak İmkansızdır – SALAH CHOUAKI

14 Eylül 2014

Cezayirli eğitimci Salah Chouaki’nin kökten dinciler tarafından öldürülmesinin yirminci yılında katledilmesine neden olan ideolojiye karşı savaşta uzlaşmaz olmak gerekliliği üzerine-bugünle çok alakalı-uyarısını Karima Bennoune (Fransızcadan, Barış Satılmış İngilizceden) çevirdi.

salah-chouaki

Ünlü eğitim uzmanı ve solcu aktivist Salah Chouaki, 14 Eylül 1994’de katledildi.

Cezayirli eğitimci Salah Chouaki bu makaleyi 15 Mart 1993’de El Vatan gazetesinde yayınladığında Cezayir, köktendinci şiddet ve devletin terörle mücadele suiistimallerinden oluşan “karanlık on yılına” ilerliyordu. Yükselen siyasal İslam tehdidine karşı inanılmaz biçimde ileri görüşlüydü. Bu makalenin yayınlanmasının ertesi günü kökten dincilerin Cezayirli entelektüellere suikast kampanyası eski Eğitim Bakanı Djilali Liabes’in suikasta uğraması ile yükselişe geçti. Sadece on sekiz ay sonra, 14 Eylül 1994’te, onu susturamayan tehditlerden sonra, Chouaki’nin kendisi Silahlı İslami Grup tarafından öldürüldü. Sonrasındaki on yılda 200.000 kadar Cezayirli öldürüldü.

Feminist aktivist Ourida Chouaki hatırlamanın en önemli yollarından birisinin onun öldürülmesine yol açan kökten dinci ideoloji ile savaşmak ve cihatçı terörizmi itibarsızlaştırmak olduğunu söylüyor. Makalesi bu ruhla ve ilerici Kuzey Afrikalı düşünür ve aktivistin öldürülmesinin 20. Yılını anmak için bugün İngilizceye çevrildi. Salah Chouaki şöyle yazmıştı “en tehlikeli ve ölümcül illüzyon… halkımızın ölümcül düşmanı…köktendinciliği küçümsemektir.” Cesur sözleri ve uyarıları-açıkça söylemek için hayatlarını veren birçok diğer Cezayirli entelektüel gibi-bugün tüm dünya için trajik biçimde hala geçerli kaldı.

Siyasal İslam ile uzlaşmak imkansızdır

Modern toplum fikrini desteklemek ve samimi veya yapmacık, köktendinciliğin totaliter canavarını “evcilleştirmenin” olası olduğuna inanmak arasında çözülemeyen bir çelişki var.

“Biz Müslüman bir devletiz” ifadesi kısa süre önce hükümet başkanı tarafından sanki köktendincilere onlardan öğrenecek bir şeyi olmadığını anlatmak için kullanıldı. Bu arada en önemli modernist güçleri “seküler-asimilasyoncular” olarak, sanki tam olarak modası geçmiş bir siyaseti temsil ediyorlarmış gibi, isimlendirdi. Birlikte düşünüldüğünde tüm bunlar siyasal İslam’ın oyun sahasına çekilmeyi kabul etme eğilimini açığa çıkarır. Bu değiştirilemez biçimde kökten dinciliğin kendisine giden bir tercihtir.

Bu nedenle devlet sürekli üstünlük sağlama yarışına girer ve dini sömüren ve gerici politik amaçları için kullanan partiler arasında rekabet başlar. Bunu yaparak devletin kendisi ve modernist güçler daha başlamadan savaşı kaybetmiş olurlar.

Köktendinci güçler terörizm cephesinde “biz Müslüman bir devletiz” mantrası sayesinde ve modernizasyon partizanlarına başlatılan saldırı yüzünden sağlam biçimde ezilse bile, ideolojik kozları hala onlarda olacak. Bu nedenle köktendinciler nefes alır almaz bir kez daha iktidarı -zaten sahip oldukları bir parça iktidarı değil tüm iktidarı- almayı deneyebilirler.

Hangi dini yenilenme?

Devlet dini kullanırsa, hangi bahane ile ve hangi biçimde olursa olsun, bu noktadan sonra diğerlerinin bununla birlikte yüzeye çıkmayacağını, (devletin) tekeline karşı koymayacağını düşünmek için hiçbir neden yoktur!

Halkın zihnine, iktidar sorununun bir tür “dini yenilene” ile çok yakın olduğuna dair fikrin tohumunu ektiğimiz andan itibaren politik söylemin dini söyleme indirgendiğini ve ayrıştığını gerçekten kabul ederiz. Bu yüzden artık vatandaşlara değil inananlara konuşuruz. Sivil topluma değil soyutlanmış bir “ümmete” konuşuruz. Artık hukuka dayalı bir devleti değil de facto bir devleti yönetiriz. Bu andan sonra Anayasa ve tüm yasalar anlamını yitirir, aynı bizim trajik biçimde yaşadığımız gibi. Teröristlerin Cezayirlileri barbarca öldürmesi Tanrı ve kutsal din adına değil mi?

Dine ve ruhban sınıfına başvurursanız ve onları eylemlerin kutsal metinlere uyup uymadığına dair tek yargıçlar olacak biçimde eğitmeye kadar giderseniz bir noktada inananlar kitlesinin en temel görüşleri ile uyumlu toplumsal projeyi seçenler ve bu projeyi uygulaması için güvendikleri ruhban sınıfı tarafından uygulanan baskıya boyun eğmekten nasıl kaçınabilirsiniz?

Bu nedenle inananlar ve ümmetin ne modern cumhuriyetçi kurumlara, ne tüm güçleriyle hukuka dayanan bir devlete, ne ordu veya polis gücüne ne ekonomik fonksiyonu düzenleyen yasalara, ne de bilimsel veya kültürel gelişime ihtiyaçları olmayacaktır. Bu nedenle vatandaşların temel haklarını inkar ederek vahşi neoliberalizme, gerici dogmalara, en gaddar baskıya ve hatta taşlamaya… yol veririz.

Mısırlı filozof Fouad Zakariya devlet-toplum ilişkileri çevresinde siyasal İslamcılığın nasıl bir yol olarak işlev gördüğünü açıkça göstermiştir. Teokratik bir toplum olmak için tüm imkanlarıyla iktidar yolculuğuna çıkarken değiştirilemez biçimde devleti kabaran kökten dincilik dalgasına dönüştürür.

Zakariya şu modeli tanımladı ve analiz etti: İslamcılar sosyal-kültürel alanda bir yer kaplıyor, sonra politik-ideolojik alanda. Toplum ve devlet üzerinde çok biçimli bir baskı kullanıyorlar. Devlet üzerindeki baskıları onlara taviz verilmesine neden oluyor hatta kendisinin İslamcılardan daha az İslamcı görünmeye izin vermeyecek biçimde üstün olmaya çalışması ile sonuçlanıyor. Böylece devlet okullarda, kültürel alanda, kurumlarda ve farklı çevrelerde-ekonomi de dahil olmak üzere-İslamcılığı tanıtarak bir din olarak İslam’ı güçlendirdiğini düşünüyor veya düşünüyormuş gibi yapıyor. İslamcılar tüm bunlardan kar sağlıyor, kazanımlarıyla yenilenmiş baskılar olarak yeniden yatırım yapıyorlar ve bu onlara daha fazla zemin kazandırıyor ve sonra bu modeli hep daha üst düzeylerde tekrarlıyorlar.

Her durumda, bu çevrelerden kendi adına tuttuğu pozisyonları yeniden yönlendirmekte başarılı olan kökten dinciliktir. Bunun nedeni bu ülkeleri etkileyen devasa bilimsel ve kültürel uçurumdur. Aynı zamanda din içindeki güçler dengesinin, tarihimizin şekillendirdiği haliyle, Arap İslam kültürel mirasının en parlak sayfalarını; rasyonellik ve modernitenin tohumlarını taşıyan sayfaları silmiş olmasıdır. Tarihsel dinamik en tutucu ve gerici yorumların hakimiyetini desteklemiştir.

Ülkemizde yaşananların, ve Mısır’ın 70’ler ve 80’lerde yaşadıklarının sağlam biçimde kanıtladığı gibi siyasal İslamcılığın yasallaştırılması…ana olarak İslamcılık devleti nedeniyle gelir, bu yaklaşımı destekleyenlerin asıl niyeti ne olursa olsun.

Devlet İslamcılığını tercih ettiğiniz sürece, ki bu durumda doğru doza asla karar veremezsiniz, her durumda bu kökten dincilik lehine işler, ve soruya sadece olumsuz bir yanıt verebilirsiniz: “Müslüman bir toplum modernliği nasıl başarabilir?” Bu soru, kendi başına meşrudur. Ancak “moderniteyi İslamlaştırarak” yapmamız gerektiğini öneren yanıt “siyasal İslam’ı modernleştirmekle” aynı anlama gelen boş bir yanıttır.

Her durumda bu moderniteyi şu anki ve geçmişteki gerçeklik üzerinden ve bir “özgünlük” bakış açısından gelecekte kopyalanacak bir şey olarak gördüğüz anlamına gelir. Bu insanlığın bir parçası olarak kendisini insanlıktan ayrı tutan “ümmeti” tanımlar. İnancı, rasyonelliği dışlayan kişisel, içselleşmiş bir görüşe dayandırır.

O halde Müslüman bir toplumun moderniteye nasıl ulaşır sorusuna verilecek en olumlu yanıt nedir? Şöyle ifade edilebilir: kültürel olarak Arap-Amazight (Berberi) Müslüman bir nüfus için bunu yapmak kendi özgünlüklerini yine kendi özgünlükleri olan…. diğer Müslüman toplumlar veya dünyadaki diğer insanlar ile kıyaslamadan moderniteyi kabul etmek ve onunla rahat olmak anlamına gelir.

Neden sekülerlik çoğu zaman dine karşı bir tür saldırıya indirgenir? Ülkemiz samimi ve objektif bir tartışmaya ihtiyaç duyarken neden bu tür gereksiz niyet sorgulamalarına giriyoruz?…Dini kılıktaki siyasi söylev toplumumuzu kemiren kanserdir.

İmkansız bir uzlaşı

Stratejik olarak ortada neyin olduğuna dair çok ciddi bir yanlış anlaşılma var. Bu gerçeklik kamuoyunda artarak daha netleşiyor. Modern bir ulus olarak Cezayir’i kurtarmaktan bahsediyoruz. Bu sadece Başkan Chadli Benjedid’in temsil ettiği bürokratik rantiye sistemini reddetmek istedikleri için İslami Kurtuluş Cephesine oy verenlere kur yapma sorunu ise, bunun için onları kısa vadede çok daha güçlü kökten dinciliğin kollarına atma ve bu nedenle insanların Müslüman kimliğinin kendisinin tehlikeye atma riskini almış oluyoruz.

Nihai olarak teslim olmayı reddeden bu kafadar bürokrasi olabilir. Her şey göz önünde bulundurulduğunda kökten dinciliğin politik olarak hayatta kalmasını garanti altına alan bu sistemdir. Ekonomik sorunların politik bağlamdan bağımsız ekonomik formüllerle ve çok boyutlu krizin nedeni olan güçlere karşı kararlı bir ideolojik mücadele olmaksızın çözülebileceği yanlış inancı olan bu “ekonomizmdir.” Bu nedenler aslında köktendinciliğin dengeleyici ağırlık olduğu kafadar bürokrasinin fakirleştirilmiş düşünce ve ideolojisi de vardır.

Köktendincilik ve tüm siyasi İslamcılık ile uzlaşmak kesinlikle imkansızdır.

Bu tür bir uzlaşmanın olasılığını ve gerekliliğini savunmada ısrar etmek sadece illüzyonları sürdürür ve kamuoyunun kafasını bulandırır. Köktendinciliğin kesin ve bölünmemiş iktidarı ele geçirmesini kolaylaştırır.

Bu tez artık sadece teorik değil. Yüzlerce kurban pahasına pratik olarak kanıtlandı. Kökten dincilikle köprü kurmak için girişilen her çaba, ilerleme için uğraşan güçlerden uzaklaşmak için gösterilen her çaba kökten dinci güçlerin cesaret kazanması ve inisiyatiflerini yeniden kazanmaları ile sonuçlanır.

İslam’ı savunmanın en iyi yöntemi onu siyasi manipülasyonun ulaşamayacağı bir yere koymaktır.

Modern devleti savunmanın en iyi yöntemi onu siyasi amaçlar için dinin her türlü kullanımının ulaşamayacağı bir yere koymaktır..

Bu makale çevirmen Karima Bennoune tarafından kısaltılmış ve İngilizceye çevrilmiştir. Makalenin orijinalini Fransızca okuyabilirsiniz.

Open Democracy

Filed under: Çeviri, ,

WikiLeaks Çağında Çok Güzel Hareketler – Slavoj Žižek

wikileaks-julian-assange-time-cover

Ocak 2011

WikiLeaks tarafından sızdırılan diplomatik yazışmalardan birinde Putin ve Medvedev, Batman ve Robin’e benzetiliyor. Kullanışlı bir benzetme: WikiLeaks’in örgütleyicisi Julian Assange Christopher Nolan’ın Kara Şovalye’sindeki Joker’in gerçek hayattaki karşılığı değil mi? Filmde takıntılı bir infazcı olan ve cinayetler işleyen bölge savcısı Harvey Dent, Batman tarafından öldürülüyor. Batman ve dostu polis şefi Gordon, Dent’in cinayetlerinin ortaya çıkması durumunda şehrin moral açıdan zarar göreceğini düşünüyor ve bu cinayetlerden Batman’i sorumlu göstererek savcının imajını korumaya karar veriyorlar. Filmin verdiği kıssadan hisse, halkın ahlakını korumak için yalan söylemenin gerekli olduğu. Yalnızca yalan kurtarabilir bizi. Filmdeki tek doğruluk figürünün baş kötü Joker olması pek de şaşırtıcı olmasa gerek. Joker, Gotham şehrine yönelik saldırılarının Batman maskesini çıkarıp gerçek kimliğini gösterdiği zaman sona ereceğini açıkça söylüyor; bu ifşayı engellemek ve Batman’i korumak için, Dent basına Batman’in kendisi olduğunu söylüyor. Bir başka yalan! Joker’i tuzağa düşürmek için, Gordon ölmüş numarası yapıyor. Bir yalan daha!

Joker, bunun sosyal düzeni ortadan kaldıracağı inancıyla, maskenin ardındaki gerçeği ortaya çıkarmak istiyor. Ona ne demeliyiz? Terörist? Kara Şovalye, klasik western’ler Fort Apache ve The Man Who Shot Liberty Valance’in etkili bir versiyonu. Bu filmlerde, Vahşi Batı’yı medenileştirmek için yalanın gerçek olarak sunulması gerekiyor. Yani medenileşme, bir yalan üzerine inşa edilmek zorunda. Film olağanüstü bir popülerlik kazandı. Soru, tam da şu an, toplumsal sistemi korumak için bir yalana duyulan bu yenilenmiş ihtiyacın nedeninin ne olduğu.

Bugüne dek WikiLeaks hikayesi WikiLeaks ve ABD imparatorluğu arasındaki bir mücadele olarak sunuldu. Gizli ABD devlet belgelerinin yayınlanması bilgi edinme özgürlüğü kapsamında mıydı yoksa istikrarlı uluslararası ilişkiler için tehdit arz eden bir terör eylemi miydi? Peki ya esas mesele bu değilse? Süregiden esas ciddi ideolojik ve politik mücadele WikiLeaks’in kendisi içinde olansa? Gizli devlet belgelerinin yayınlanması şeklindeki radikal eylem ve bu eylemin, başka şeylerin yanı sıra, WikiLeaks’in kendisi tarafından hegemonik ideolojik-politik alana yansıtılma şekli arasındaki mücadele.

Bu yansımanın birincil sıkıntısı ‘şirket anlaşmaları’, örneğin WikiLeaks’in beş büyük gazete ile yaptığı ve onlara belgeleri seçici olarak yayınlama hakkı veren anlaşma değil. Çok daha önemlisi WikiLeaks’in komplocu tarzı: ABD Dışişleri Bakanlığı şekline bürünmüş ‘kötülere’ saldıran ‘iyi’ bir gizli grup. Şeyleri bu şekilde görünce, düşman da gerçeği çarpıtan, kamuoyunu manipüle eden ve kendi çıkarları peşinde koşarken müttefiklerini aşağılayan ABD diplomatları oluyor. ‘İktidar’ en üstteki kötü adamların elinde ve tüm toplumsal yapıya nüfuz etmiş; nasıl çalıştığımızı, düşündüğümüzü ve tükettiğimizi belirleyen bir şey olarak algılanmıyor. WikiLeaks’in kendisi, Mastercard, Visa, PayPal ve Bank of America onu sabote etmek için güç birliği yaptığında bu iktidar dağılımının tadına baktı. Komploculuk yapmanın bedeli aynı mantıkla muamele görmektir. (WikiLeaks’in arkasında ‘gerçekte’ kim olduğuna dair teorilere şaşırmamalı – CIA mı acaba?)

Komplocu tarz, görünür zıddı ile, yani WikiLeaks’i ‘özgür bilgi akışı’ ve ‘yurttaşların bilme hakkı’ için verilen şanlı mücadele tarihinin bir başka bölümü olarak sistemiçileştiren liberal bakışla destekleniyor. Bu bakış WikiLeaks’i radikal bir ‘araştırmacı gazetecilik’ vakasına indirgiyor. Bu noktada, birkaç sıradan adamın başkana uzanan bir skandalı ortaya çıkardığı ve onu istifaya zorladığı Başkanın Bütün Adamları ve Pelikan Dosyası gibi Hollywood gişe filmlerinin ideolojisine sadece bir adım uzaktayız. Yolsuzluk en tepeye ulaşmış olarak gösteriliyor ancak bu gibi filmlerin ideolojisi iyimser nihai mesajlarında gizli: Ülkemiz öylesine harika ki, senin ve benim gibi birkaç sıradan adam dünyanın en güçlü adamı olan başkanı alaşağı edebiliyor!

Egemen ideoloji tarafından sergilenen mutlak güç gösterisi, güçlü eleştiri olarak görülen şeye izin vermek. Bugün antikapitalizm bakımından eksiklik çekmiyoruz. Kapitalizmin korkunçluğuna dair eleştirilerle dolup taşıyoruz: Çevreyi insafsızca kirleten şirketleri, bankaları halkın parasıyla kurtarılırken şişkin primler almaya devam eden yolsuz bankacıları, çocukları köle gibi çalıştıran merdiven altı atölyeleri vs. ifşa eden kitaplar, derinlemesine araştırmacı gazetecilik ve TV belgeselleri. Ama burada bir aldatmaca var: Bu eleştirilerde sorgulanmayan şey bu aşırılıklara karşı mücadelenin demokratik-liberal bir çerçeveye oturtulması. (Açık ya da örtülü) hedef kapitalizmin demokratikleştirilmesidir; medya baskısı, meclis soruşturmaları, daha sert yasalar, dürüst polis soruşturmaları vb. ile ekonominin demokratik kontrolünü genişletmektir. Fakat (burjuva) demokratik devletin kurumsal yapısı asla sorgulanmaz. En radikal ‘etik antikapitalizm’ formları (Porto Allegre forumu, Seattle hareketi vb.) için bile bu dokunulmazlığını sürdürür.

WikiLeaks’e aynı şekilde bakılamaz. Ta en başından beri, faaliyetleri ile ilgili bir şey bilginin özgürce akışına dair liberal görüşlerin ötesine geçiyor. Bu aşırılığı içerik düzeyinde aramamalıyız. WikiLeaks ifşaatları hakkındaki tek şaşırtıcı şey hiçbir sürpriz içermemeleri. Tam da öğrenmeyi umduğumuz şeyleri öğrenmedik mi? Gerçek rahatsızlık görünüm düzeyinde idi: Herkesin bildiğimizi bildiği şeyi bilmiyormuş gibi davranmaya artık devam edemeyiz. Bu kamusal alanın paradoksu: Herkes nahoş olmayan bir gerçeği bilse de işin rengini değiştiren şey bunun herkesin önünde söylenmesidir. Yeni Bolşevik hükümetin 1918’deki ilk icraatlarından biri, Çar’ın gizli diplomasisinin tüm belgelerini, tüm gizli anlaşmaları, kamuoyunca bilinen anlaşmaların gizli maddelerini vb. ortaya dökmek olmuştu. Orada da hedef devlet iktidar aygıtının tüm işlevleri idi.

WikiLeaks’in tehdit ettiği ise iktidarın formel işleyişi. Buradaki gerçek hedefler kirli ayrıntılar ve bunların bireysel sorumluları değil; yani iktidardakiler değil, iktidarın kendisi, yapısı. İktidarın yalnızca kurumlar ve kurallardan oluşmadığı, aynı zamanda iktidara meydan okumanın meşru (‘normal’) yollarını da (bağımsız basın, DKÖ’ler vb.) kapsadığını unutmamalıyız – Hintli akademisyen Saroj Giri’nin dediği gibi, WikiLeaks ‘iktidara, iktidara meydan okumanın ve gerçeği açığa çıkarmanın normal kanallarına meydan okuyarak meydan okudu’ [*]. WikiLeaks ifşaatlarının hedefi, sadece iktidardakileri utandırmak değil, aynı zamanda temsili demokrasinin sınırlarının ötesine geçebilecek farklı bir iktidar işleyişine ulaşmak üzere kendimizi mobilize etmemize öncülük etmekti.

Ancak, gizli olanı bütünüyle ifşa etmenin bizi özgürleştireceğini sanmak bir hata. Öncül hatalı. Gerçek özgürleştirir ama bu gerçek değil. Elbette görünüşe, resmi belgelere güvenilemez fakat gerçeği o görünüşün ardında paylaşılan dedikoduda da bulamayız. Görünüş, yani herkesin gördüğü, asla basit bir ikiyüzlülük değildir. E.L. Doctorow bir keresinde görünüşün sahip olduğumuz her şey olduğunu söylemişti, bu yüzden ona büyük özen göstermeliydik. Sık sık mahremiyetin yitirildiği söylenir, en mahrem şeyler bile kamusal didiklemeye açık hale gelmiştir. Fakat gerçek bunun tam tersi: Etkili bir şekilde ortadan kaybolan şey, katılımcının haysiyeti ile birlikte kamusal alan. Günlük hayatlarımız, her şeyi söylememenin yapılacak doğru şey sayıldığı vakalarla dolu. Çalınan Buseler’de Delphine Seyrig genç aşığına nezaket ile incelik arasındaki farkı şöyle anlatır: ‘Kazara bir kadının duşun altında çıplak olduğu bir banyoya girdiğini düşün. Nezaket kapıyı hızla kapayıp “Pardon hanımefendi!” demenizi gerektirir, incelik ise kapıyı hızla kapatıp şunu söylemektir “Pardon Bayım”‘ Yalnızca ikinci vakada, duşun altındaki şahsın cinsiyetini çıkaracak kadarını görmemiş gibi davranarak, gerçek incelik gösterilebilir.

Politikada inceliğe dair üst düzey bir örnek Portekiz Komünist Partisi lideri Alvaro Cunhal ile 1974’te Salazar rejimini deviren darbenin müsebbibi olan ordu grubunun demokrasi yanlısı üyesi Ernesto Melo Antunes arasındaki gizli toplantıdır. Durum son derece hassastır: Bir tarafta Komünist Parti, fabrikaları ve tarlaları ele geçirerek (silahlar halihazırda halka dağıtılmıştır) gerçek sosyalist devrimi başlatmaya hazırdır; diğer tarafta ise, muhafazakarlar ve liberaller devrimi ordu müdahalesi dahil her türlü yolla durdurmaya hazırdır. Antunes ve Cunhal, adını koymadan bir anlaşma yaparlar: Aslında aralarında anlaşma falan yoktur – görünüşe göre tek yaptıkları anlaşmaya varamamaktı – fakat toplantıdan komünistlerin devrim başlatmayacağı, dolayısıyla ‘normal’ bir demokratik devletin oluşmasına izin verecekleri ve sosyalizm karşıtı ordunun Komünist Parti’yi yasaklamayacağı, onu demokratik sürecin kilit bir unsuru olarak kabul edeceği konusunda mutabık olarak ayrıldılar. Bu gizli toplantının Portekiz’i iç savaştan kurtardığını iddia edenler olabilir. Ve katılımcılar ketumluklarını gelecekte de korudular. Toplantı sorulduğunda (gazeteci bir arkadaşım tarafından), Cunhal yalnızca Antunes inkar etmediği müddetçe gerçekleştiğini doğrulayacağını söyledi – Antunes inkar ediyorsa, gerçekleşmemişti. Antunes arkadaşım ona Cunhal’in sözlerini iletirken kendi adına sessizce dinledi. Dolayısıyla, inkar etmeyerek, Cunhal’in şartını karşılamış ve örtülü bir şekilde doğrulamış oldu. İşte solun centilmenleri politikada böyle davranır.

Bugün yaşananları yeniden değerlendirdiğimizde, Küba Füze Krizi’nin mutlu sonunun da incelikle, bihaber davranmanın nazik ritüelleri ile yönetilmiş olduğu ortaya çıkıyor. Kennedy’nin dahiyane fikri mektup almamış gibi davranmaktı. Gönderen (Kruşçev) arıza çıkarmadığı için işe yarayan bir strateji. 26 Ekim 1962’de, Kruşçev Kennedy’ye daha önce aracılar tarafından yapılan bir teklifi teyit eden bir mektup gönderdi: Sovyetler Birliği, ABD ada’yı işgal etmeyeceğine dair güvence verirse füzelerini Küba’dan çekecekti. Ancak ertesi gün, ABD cevap vermeden, Kruşçev’den daha sert ve ek şartlar öne süren başka bir mektup geldi. O gün akşam 8.05‘de Kennedy’nin Kruşçev’e yanıtı gönderildi. Kruşçev’in 26 Ekim tarihli teklifini kabul ediyor ve 27 Ekim tarihli mektup hiç gelmemiş gibi davranıyordu. 28 Ekim’de Kennedy Kruşçev’den anlaşmayı kabul ettiğine dair üçüncü bir mektup aldı. Her şeyin tehlikede olduğu böylesi anlarda, görünüm, nezaket, ‘oyun oynandığının’ bilincinde olmak, her zamankinden önemli hale gelir.

Ancak, bu hikayenin yalnızca bir -yanıltıcı- yanı. Öyle anlar vardır ki – egemen söylem için kriz anları – görünüşün paramparça olmasını provoke etme riskinin alınması gerekir. 1843‘te genç Marks tarafından böylesi bir an tasvir edilmiştir. ‘Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı’da, 1830‘lar ve 1840‘larda Alman eski rejimindeki çürümeyi, devrim öncesi Fransız rejiminin trajik düşüşünün absürt bir tekrarı olarak teşhis etmişti. Fransız rejimi ‘kendi haklılığına inandığı ve inanmak zorunda olduğu müddetçe’ trajikti. Alman rejimi ‘yalnızca kendisine inandığını hayal ediyor ve dünyanın da aynısını hayal etmesini talep ediyordu. Kendi varlığına inansaydı, ikiyüzlülük ve yanıltmacada avuntu arar mıydı hiç? Modern eski rejim, gerçek kahramanları ölmüş bir dünya düzeninin komedyeninden ibarettir.’ Böyle bir durumda, utanç bir silahtır: ‘Gerçek baskı, basıncın bilinci eklenerek daha baskılı hale getirilmelidir; utanç, herkese ilan edilerek daha da utanç verici hale getirilmelidir.’

Bugünkü durumumuz tam da budur: Kendi demokrasi, insan hakları vb. ideallerine inandıklarını hayal eden ajanların küresel düzeninin utanmaz kinizmi ile yüz yüzeyiz. WikiLeaks ifşaatları gibi eylemler üzerinden utanç – tepemizde böyle bir iktidar olmasını tolere etmemizin utancı – ilan edilmek suretiyle daha da utanç verici hale getirildi. ABD laik demokrasi getirmek için Irak’a müdahale ettiğinde ve sonuç köktendinciliğin güçlenmesi ve çok daha güçlü bir İran olduğunda, bu iyi niyetli bir ajanın trajik hatası değil, kendi oyununda yenilgiye uğratılan alaycı bir düzenbazın durumudur.

[*] ‘WikiLeaks beyond WikiLeaks?’, http://www.metamute.org/en/articles/WikiLeaks_beyond_WikiLeaks.

http://www.lrb.co.uk/v33/n02/slavoj-zizek/good-manners-in-the-age-of-wikileaks

Filed under: Çeviri, , ,

Pakistan’da neler oluyor? – Tarık Ali

Tahir-ul Kadri ve İmran Han

2 Eylül 2014

Karanlık koridorlardan ve politik labirentlerden yapılan bir yolculuk, Pakistan’da bugün şahit olduğumuz şeyin – Lahor ve İslamabad’daki sokak gösterileri, başbakanın evinin basılması girişimi, devlet televizyonu binasının işgali – iktidardakiler (Şerif kardeşler olarak da bilinen iki yardakçı) ile İmran Han öncülüğündeki bir muhalefet kesimi ve Şerifler ve pek çok başkası tarafından desteklenen geniş bir medreseler ağını kontrol eden Kanada merkezli ‘ılımlı’ İslamcı imam Tahir-ül Kadri’nin ortaya sürdüğü güçler arasındaki bir iktidar mücadelesinden biraz daha fazlası olduğunu gösteriyor. Örneğin Pencap valisi Muhammed Server (Blair ve Brown’ın milyoner bir ahbabı ve Glasgow’dan Yeni İşçi eski vekili), muhtemelen inancını göstermek için Kadri’nin kafilesine dahil oldu.

Kadri, demokrasinin ülkede başarısızlığa uğradığını ve çoğunluğun çektiği sıkıntıları hafifletecek reformları sağlayamayacağını söylüyor. Şiddete karşı ve grubunun şimdiki geçici ortaklarının taktiklerinden yana olmadığında ısrar ediyor. Han’ın takipçileri Kızıl Bölge’ye baskın yaparken, Kadri geride durdu. Ne tür bir politika izlediği meçhul. Şu anda mevcut demokrasiye tek ciddi alternatif ise on yıllar boyunca Pakistan’ı yönetmiş olan ve yoksulların ya da toplumun orta tabakalarının gerçekten yarar göreceği gerçek reformlar yapma becerisinden kendisi de yoksun olan ordu. Ve bir ılımlı olarak, Kadri kesinlikle bir halifeden yana değil. En azından şimdilik.

Han geçen yılki genel seçimlerde onun zaferini engelleyecek ölçüde hile yapıldığını iddia ediyor. Pakistan’da seçimler çoğu zaman tartışmasız şekilde hilelidir, ama ne kadar? Mağlup Pakistan Halkının (gerçekte Zerdari Butto’nun) Partisi, Pencap’ta neredeyse silinmesine rağmen böyle bir iddiada bulunmadı. Han da sonuçları o zaman kabul etti ve yeni başbakan Navaz Şerif ile gülümseyerek fotoğraf çektirdi. Dahası, partisi sınır eyaleti Hayber-Pahtunhva’da hükümet oluşturmayı kabul etti. Seçim o derece hileli ise, neden zamanının gelmesini bekleyerek Muhalefet Lideri olmadı ve olağan kariyerist güruhtan müteşekkil bir eyalet hükümeti kurmak yerine parlamentoda mücadele etmedi? Ben de dahil Han’ın yeni hareketinin daha iyi bir şey için politik alan yaratabileceğini düşünenler yanıldılar. Şerif kardeşlerin hemen istifa etmesini ve seçimlerin yenilenmesini talep ediyor.

Seçim zaferlerinin ardından, Şerif kardeşler eskiden nasıl davranıyorlarsa öyle devam ettiler ve ülkenin vaziyeti ile uzaktan yakından alakası olmayan, fahiş sözleşmelere sahip fantezi projeler ilan ettiler. Ülkenin gerçek vaziyeti ise şu: elektrik kesintileri hiç bu kadar berbat olmamıştı, temel tüketim mallarının fiyatı artıyor, din kaynaklı şiddet, Karaçi havaalanına yapılan ve zavallı özel güvenlik görevlilerinin yanarak hayatını kaybettiği saldırı dahil terör saldırıları bitmiyor… Şeriflerin popülaritesi hızla dibe vurdu.

Pakistan

Çadırında suratını asmış oturan hakkı yenmiş, eğitimsiz, tepkili İmran Han, seçimlerde kendisine hile yapılmamış olsaydı daha iyi sonuçlar alabileceğini düşündü. Aslında kazandığına ve Şeriflerin gitmesi gerektiğine kendi kendisini ikna etti. KP’deki hükümetinin karnesine bakarsak, ulusal ölçekte daha iyi iş çıkaracağı şüpheli. Ancak Pakistan politikasının hiçbir ciddi gözlemcisi (mevcut düzenin şiddetli eleştirmenleri dahil), seçimlerde sonucu etkileyecek ölçüde hile olduğunu düşünmüyor. Şerif kardeşler (özellikle de Pencap’ı yöneten Şahbaz), üçkağıtçılıkta usta. Gerekirse, para dolu zarfları devreye sokarlar. Ama sevin ya da sevmeyin, seçimleri kazandılar ve Beluci partileri PPP ve Cemaati İslam’ın onları devirmeyi amaçlayan kampanyaya katılmamaları da bu yüzden.

Pakistan’ın politikacıları, ordunun ülkedeki en kritik oyuncu olduğunu hiçbir zaman anlamış görünmezler. Bu, ülkenin kuruluşundan beri böyle. Zülfikar Ali Butto, dayandığı gücü abarttı ve hatalarının sonucu olarak generaller tarafından asıldı. Navaz Şerif ezici seçim zaferinin ve coşkulu Riyad desteğinin (ki Suudi petrolüne hem ordu hem de ülke derinden bağımlı) onu dokunulmaz kıldığını sandı. Son Şerif hükümetini 1999’da darbe ile deviren General Pervez Müşerref’i, Yüce Divan’da vatana ihanetle yargılayarak ve astırarak ya da müebbet hapse mahkum ettirerek ibretlik bir şekilde cezalandırmak istedi. Ordu üst komutası öfkelendi. Altı ay önce, genelkurmay başkanı General Rahil Şerif, Navaz’ı aradı ve görevi bırakmasını istedi. Görünen o ki Şerif Müşerref’e yönelik suçlamaları düşürmeyi kabul etti ve ordunun başına, selefinin ülkeyi terk etmekte özgür olduğunu söyledi.

Karargahın dışında, yeniden gün ışığına çıktığında, başbakanın meslektaşları ona hata yaptığını söylediler. Anlaşma iptal edildi. Kuvvet komutanları çıldırdı. Kelleler gidecekti. Aynı zamanda, ülkenin en popüler ve etkili haber kanalı Geo TV’nin başı, önde gelen araştırmacı gazetecilerinden birinin hayatına ISI (Pakistan istihbaratı) tarafından kastedildiğini ve söz konusu birimin sorumlusu olan generalin suikastın elebaşı olduğunu açıkladı. Karargahta yer yerinden oynadı. Medyada kimse daha önce orduya böyle artistlik yapmamıştı. Düzenleyici kuruma Geo TV’nin yayınını kesme baskısı yapıldı. Bu olay da Şerif kardeşlere karşı yöneltilen suçlamaların parçası.

Bu yüzden birçok kişi tarafından Han ve Kadri’nin başlattığı hareketin derin devlet tarafından yönetildiği düşünülüyor. Hedefinin ise Şerifleri istikrarsızlığa ve nihayetinde de istifaya zorlamak olduğuna inanılıyor. Han’ın ‘Pakistan’ın iç politikasına karıştığı’ için Suudilere çıkışması da Riyad’ın Şerif’in devrilmesine yönelik tüm girişimlere açıktan karşı çıkmasının bir sonucu. Kuvvet komutanları dün bir toplantı düzenleyerek siyasal krizi ele aldılar ve ordunun zaten ellerinde olandan – savunma ve dış politika – daha fazlası için kontrolü ele almak gibi bir planı olmadığını açıkladılar. Kardeşler zayıfladı ama yaraları ölümcül mü? Protestocu kitleler Pakistan için kalabalık sayılmaz. On binler… hiçbir yerde milyonluk yürüyüş görülmedi. Halk Han’ı çok kötü ortada bıraktı ve bu durum hileye bağlanamaz – yoksa bağlanabilir mi?

Ordu Şerifleri şımarıklıkları nedeniyle cezalandırmak ve onlara güle güle demek istiyor ama Suudiler petrol yardımını kesebilir. Şerifler gönüllü istifa etse bile, Han’ın geçici hükümetin başı olarak atanması muhtemel değil. Yeni seçimi hazırlayacak ve kendi banka hesabını dolduracak bazı teknokratlar bulunacaktır. Her senaryo denendi ve başarısız oldu.

http://www.lrb.co.uk/blog/2014/09/02/tariq-ali/whats-going-on-in-pakistan/

Filed under: Çeviri, ,

Küçük, stratejik bir toprak parçasının kısa tarihi: Gazze – Alain Gresh

article-2698878-1FD00D8B00000578-856_964x669

İsrail’in en son Gazze saldırısında, 40 kadar İsrailliye karşı binden fazla Filistinli öldürüldü, rakam yükselmeye devam ediyor [2000'i aştı]. Fakat Gazze, Filistin milliyetçiliğinin doğum yeri, uzun bir direniş tarihine sahip.

İncil’deki Samson ve Delile hikayesi Gazze’de, İbranilerin düşmanı olan Filistinlilerin başkentinde geçer (1). Fettan Delile, İbrani Samson’un saçlarını keserek gücünü elinden alır ve böylece Samson kendisini kör edecek olan Filistinlilere tutsak düşer. Bir süre hapiste kaldıktan sonra mahkemeye çıkarılır ama saçları uzadığı için gücü geri gelmiştir: “Ve Samson mahkeme salonunu tutan iki orta sütunu kavradı… Ve Samson ‘Ben de Filistinlilerle beraber öleyim’ dedi ve tüm gücüyle asıldı; ve salon hakim ve yargıçların ve içerideki herkesin üzerine çöktü. Böylece kendi ölümünde, yaşamı boyunca olduğundan daha fazla insan öldürdü.”

Gazze, Eski Ahit’te önemlidir çünkü Avrupa ile Asya, Ortadoğu ile Afrika arasındaki ticaret rotalarında pivot konuma sahiptir. Şehir ve toprakları, antik dönemden beri çekişmelerin odağında olmuştur. Ta Roma’nın firavun Mısır’ından Bizans İmparatorluğu’na dek. Milattan sonra 634 yılında, Gazze, Bizanslıların, peygamberi Muhammed iki yıl önce ölmüş olan ve o zaman henüz küçük bir din olan İslam’ın takipçilerince ilk kez yenilgiye uğratıldığı yer olmuştur. Gazze Frenk krallıkları, Moğol işgali ve Napolyon’un askeri seferleri döneminde ara ara kesintilerle birlikte, Birinci Dünya Savaşı’na kadar Müslümanların kontrolünde kaldı. Gazze, Jean-Pierre Filiu’nün o tarihe kadarki en detaylı çalışmalarında yazdığı üzere “alınması ve kaybedilmesi kolay” bir yerdi (2). Osmanlılar en sonunda Filistin’e geçiş yolu olan Gazze’yi İngiliz general Edmund Allenby’a 9 Kasım 1917’de kaybettiler. Bu generale Kudüs’e ulaşma imkanı sağladı.

Büyük Britanya’nın hedefi yalnızca Almanya’nın ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun müttefiki olan sultanı yenmek değildi. Aynı zamanda stratejik toprakların denetimini ele geçirmek ve Hindistan’la imparatorluğun kalbi arasındaki hayati bir bağlantı olan, İngiliz yolu Süveyş Kanalı’nın doğu tarafının güvenliğini sağlamaktı. İngilizler kutsal topraklara dair Fransız tasarılarını bir kenara attılar ve 1922‘de, Gazze’nin parçası olduğu, Filistin olarak tanınacak bir bölgeyi yönetmek üzere Milletler Cemiyeti mandasını aldılar. Misyonları Balfour Deklarasyonu’nun hayata geçirilmesini (3), Yahudi ulusal vatanının oluşturulmasını kolaylaştırmayı ve Siyonist göçü teşvik etmeyi de içeriyordu; bunu 1939‘a kadar coşkuyla yaptılar.

Gazze ve hinterlandı, Müslüman ve Hıristiyan Filistinliler arasında Siyonist kolonizasyon ve İngiliz varlığına karşı bundan sonra yaşanacak tüm savaşların parçası oldu. Gazzeliler, İngilizler tarafından bastırılacak olan 1936-39 arasındaki büyük Arap Devrimi’ne katıldılar. Bu yenilgi, Filistinlileri siyasi liderlikten yoksun bıraktı ve davalarını savunmak (eğer savunmak denilebilirse) için Arap hükümetlerine mahkum oldular.

15 Mayıs 1948‘de, İsrail devletinin kuruluş ilanının ertesi günü, Arap kuvvetleri Filistin’e girdiler. Bu ilk Arap-İsrail savaşı, ilk Arap yenilgisi ile sonuçlandı. BM Genel Kurulu’nca 29 Kasım 1947‘de onaylanan bölme planı kapsamında Filistin devleti için ayrılmış olan bölge tırtıklandı. İsrail bu toprakların bir kısmını kendisine bağladı (bilhassa Celile), Ürdün ise Batı Şeria’yı yuttu. Gazze Şeridi (Gazze’yi, Han Yunus’u ve Refah’ı kapsayan 360 km2) Mısır ordusunun denetimine girdi: Burası, gerçekten yabancı hakimiyetinin sürmediği tek Filistin toprağı olarak kalacaktı. Seksen bin nüfus, İsrail ordusu tarafından Filistin’in diğer parçalarından sürülen 200.000 mülteciye eşlik etmek zorunda kaldı. Evlerine dönme özlemi ile sefalet koşullarında yaşamak zorunda bırakıldılar. Yoğun mülteci varlığı ve bölgenin olağandışı statüsü, Gazze’yi Filistin’in siyasal bilincinin yenilenmesinin merkezi haline getirdi.

Mısır denetimi

Mısır denetimine rağmen (önce kralı tarafından sonra da 23 Temmuz 1952 darbesinin Özgür Subaylar’ınca uygulandı), Filistinliler kendilerini bağımsız şekilde örgütlediler, İsrail’e karşı gerilla operasyonları düzenlediler ve mültecileri kalıcı olarak Gazze’ye yerleştirme girişimlerini protesto ettiler. İsrail’in misillemeleri sert oldu ve henüz adı bilinmeyen genç bir subayın, Ariel Şaron’un bölgeyi acımasızca bastırarak ün salmasına neden oldu. 28 Şubat 1955‘te Şaron Gazze’ye, 36 Mısır askeri, iki sivil ve sekiz İsrail askerinin öldüğü bir baskın düzenledi. 1 Mayıs’ta Gazze Şeridi’nde Mısır’ın pasif kalmasına yönelik büyük gösteriler düzenlendi. Bu durum, Mısır’ın yeni tek adamı Cemal Abdul Nasır’ı dış politikasını değiştirmeye ikna etti. Daha önce Mısırlıların büyük çoğunluğu tarafından Amerikancı olarak görülmesine rağmen, Soğuk Savaş’ın zirvede olduğu günlerde, Nasır SSCB’ye göz kırmaya başladı. Bağlantısızlar Hareketi’nin başlangıcını işaretleyen Nisan 1955‘teki Bandung Konferansı’na giderken, delegelerden Çin Dışişleri Bakanı Zhou Enlai ile görüştü ve ona Sovyetler Birliği’nin Mısır’a silah satmak isteyip istemeyeceğini sordu. Sovyetlerin yanıt vermesi gecikti ama olumluydu: Çek malzemelerinin teslimine dair bir anlaşma, 30 Eylül 1955‘te duyuruldu: SSCB, Ortadoğu’ya yönelik silah satışında Batı tekelini kırmış ve bölgeye oyunu değiştiren bir giriş yapmıştı (4).

Nasır ayrıca Gazzeli Filistinlilere savaş grupları şeklinde organize olmaları için daha fazla özgürlük tanımaya da ikna oldu. 26 Temmuz 1956‘da Nasır Süveyş Kanalı Şirketi’ni millileştirdi. Bunun ardından gelen Mısır’a yönelik İsrail, Fransa ve İngiltere saldırısı (Süveyş Krizi), Sina Yarımadası’nın ve Gazze Şeridi’nin gaspıyla sonuçlandı. Bu alanlar 1957 Mart’ına kadar İsrail denetimi altında kalacaktı. Yeraltı direnişi başladı. İşgalin insani bedeli yüksekti: “Dünyanın en etik ordusu” sivilleri katletti. Han Yunus’ta düzinelerce insan bir duvarın önünde makineli tüfeklerle taranarak kurşuna dizildi, diğer bazıları tabacayla öldürüldü. Toplamda 275 ila 515 kişi öldürüldü (5).

İsrail, ABD’den gelen baskıyla, Sina ve Gazze’yi boşalttığına, Nasır’ın Arap milliyetçisi olarak popülaritesi zirvedeydi. Kamplarda, sürgündeki genç Filistinli kuşak bunu 1948-49 yenilgilerine bir yanıt olarak gördüler. George Habbaş tarafından kurulan Arap Ulusal Hareketi gibi örgütlerde, BAAS partisinde ve Nasırcı hareketlerde siyasal olarak aktifleşeceklerdi. Filistin’in özgürlüğünün Arap Birliği’nden geçtiğine inanıyorlardı.

Filistin ulusal hareketi

Birkaç genç, Gazze deneyiminden başka sonuçlar çıkardılar. Arap desteğinin (Nasır’ınkinin bile) şartlı oluşunu görerek, İsrail’e doğrudan başkaldırmayı seçtiler. Birçoğu Mısır hapishanelerine düştü. Filistin’in özgürlüğünü Filistinlilerin vazifesi olarak gördüler. 1959‘da kendisi de 1948‘de Gazze’de mülteci olan Yaser Arafat’ın liderliğinde Fetih’i kurmak üzere bir araya geldiler (grubun adı Filistin Ulusal Hareketi’nin Arapça kısaltmasından geliyordu). 1970 ve 80‘lerde harekette merkezi rol oynayan Gazzeli aktivistler arasında Salah Halef (Ebu İyad); Fetih’in iki numaralı komutanı haline gelen ve 1988‘de Tunus’ta İsrail suikastında öldürülen Halil Vezir (Ebu Cihad) ve Beyrut’ta 1973‘te bir İsrail komando birimi tarafından öldürülen Kemal Advan bulunuyordu.

1959 ile 1964 arasında Beyrut’ta yayınlanan gazeteleri Filistinuna’da (Bizim Filistinimiz) şu deklarasyonu yayınladılar: “Sizden (Arap rejimlerinden) tek isteğimiz, Filistin’i bir savunma halkası ile çevrelemeniz ve bizimle Siyonistler arasındaki kavgayı izlemeniz… Sizden tek isteğimiz ellerinizi Filistin’den çekmeniz.” (6) Nasır’ın etkisinin zirvede olduğu günlerde, bunu söylemek epey cüret gerektiriyordu.

İşler, Mısır ile Suriye’yi birleştirme yönündeki başarısız girişimden (1958-1961) sonra, 1960 ortalarında değişti. Bu başarısızlık, Arap ülkelerinin bir şeyleri değiştirme beceriksizliğini ortaya çıkarmıştı. 1962‘de başarıya ulaşan Cezayir kurtuluş mücadelesi, yeni bir model sundu. Ocak 1965‘te Fetih İsrail’e karşı ilk askeri saldırısını başlattı ve bu hamlesi ile Arap birliğini beklemekten yorulmuş olan diğer örgütlerden militanların akınına uğradı. Mısır’ın 1967‘deki Altı Gün Savaşları’nda yaşadığı yenildi, Fetih’in ana güç haline gelmesinin önünü açtı ve Nasır’ın anlaşması ile Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) denetimini ele almasını sağladı. Şubat 1969‘da Arafat FKÖ yürütme komitesi başkanı oldu. Filistinliler bölge politikasının esas oyuncularından biri olarak geri döndüler ve Gazze bu yeniden doğuşun temel öğesi oldu.

İsrail işgali altındaki Gazze Şeridi’nin kendisi, kendini sosyal eylemle sınırlayan Müslüman Kardeşler hariç birçok örgütün gücünü birleştirdiği silahlı direnişi örgütledi. İşgal güçlerine karşı ilk saldırı, 11 Haziran 1967‘deydi, Mısır ve diğer Arap ülkeleri ile İsrail arasında imzalanan ateşkesin ertesi günü. Bu saldırılar 1971‘e kadar devam etti ve ancak Şaron’un tankları ve yargısız infazları ile durdurulabildi. Silahlı direniş bastırılsa da, politik girişimler daha sık hale geldi, özellikle de Batı Şeria ile 1967 öncesinde nadir olan temaslar. O zamandan beri Filistinli elitler “Filistin halkının tek temsilcisi” olarak tanıdıkları FKÖ’yü desteklediler.

Bunun parçası olmayı reddeden sadece Müslüman Kardeşler oldu. Onlar, kendilerini esas düşmana, FKÖ’ye karşı denge unsuru olarak gören işgal güçlerinin toleransından yararlanarak, Filistin toplumunda kendi sosyal ağları üzerinden kök salmayı tercih ettiler. İsrail, 1973‘te Şeyh Ahmed Yasin tarafından kurulan Mücemma el İslami (İslami Toplum) [Müslüman Kardeşler'in Filistin kolu] örgütüne yasal statü verdi. Ancak (direniş zamanının hiç gelmeyeceği anlamına gelen) bekle ve gör tavrı, Müslüman Kardeşler içinde bölünmeye yol açtı ve 1980 başlarında başka bir hareketin, İslami Cihad’ın kurulmasına neden oldu.

İlk İntifada 1987 Aralık ayında Gazze’de patlak verdi. İlk sonucu Müslüman Kardeşler’in stratejisinde ciddi bir değişiklik oldu: İntifada’da rol alan ancak diğer Filistinli örgütlerle birleşik bir cephenin parçası olmayı reddeden İslami Direniş Hareketi’ni (Hamas) kurdular. Diğer önemli sonuç FKÖ’nün İntifada’yı kendi kredibilitesini şişirmek ve Arafat ve İsrail başbakanı İzak Rabin tarafından 13 Eylül 1993‘te imzalanan Oslo Anlaşması’nda elini güçlendirmek için kullanması oldu. Arafat’ın 1 Temmuz 1994’te kurulan yeni Filistin yönetiminin merkezi olarak seçtiği yer Gazze oldu.

Ardından yaşananlarsa: Oslo’nun çöküşü, daha yoğun İsrail yerleşimleri ve kolonizasyonu, ikinci İntifada (Eylül 2000‘den sonra), Filistin’in 2006 tarihli ilk demokratik seçimlerindeki Hamas zaferi, Batı ülkelerinin yeni hükümeti tanımayı reddetmesi, Fetih’in bir fraksiyonu ile ABD arasında bunu sonlandırmaya dönük ittifak, Hamas’ın 2007‘de Gazze’de iktidara gelmesi ve bunun sonucu olarak gelen ve bugün hala sürmekte olan, 1,7 milyonluk nüfusu etkileyen abluka.

İsrail ordusu (ve yerleşimciler) Gazze Şeridi’ni 2005‘te terk etmiş olmasına rağmen (Filistin yönetimi ile hiçbir koordinasyon olmaksızın), Gazze, Filistinlilerin, denizin altı deniz mili (son saldırılar başladığından bu yana 3 deniz miline indirildi) ötesinin yanı sıra bölgenin (ki %30‘u tarım toprakları) önemli bir kısmına erişimini yasaklayan boğucu bir işgalin altında yaşamaya devam ediyor: Tüm kara, deniz ve hava ulaşımı halen İsrail üzerinden. İsrail, devlet olmanın tüm özelliklerini denetlemeye devam ediyor. Abluka, ABD dahil uluslararası toplumun sözbirliği ettiği, ancak sadece sözde kalan kınamalarına rağmen bölgede yaşayan halkı boğmaya devam ediyor.

Geri çekilmesinden bu yana, İsrail bölgeye karşı büyük çaplı operasyonlar düzenledi. 2008 Aralık ayı ile 2009 Ocak ayı arası, 2012 Kasım ayı ve bu Temmuz. Abluka sürdükçe ve Filistinliler kendi devletlerine sahip olmadığı müddetçe, tüm ateşkesler düşmanlıklara geçici olarak mola verilmesinden fazlası olmayacak. General de Gaulle, Arap-İsrail Savaşı’nın sonuçları üzerine konuşurken 27 Kasım 1967‘de bunu öngörmüştü: “İşgal; baskı, zulüm ve yerinden etmeler olmaksızın süremez. Bu ise direnişi daha da büyütür. İsrail’in terör olarak göreceği direnişi…”

Gaza: Palestine first and last

Filed under: Çeviri, , , ,

Tommy McKearney: “İrlanda’nın bağımsızlığı ve emeğin geleceği: İskoçya için dersler”

Churchill’in İrlanda için özerk yönetimi İrlandalılara olan sevgisi veya başka bir ilerici sebepten dolayı insan haklarına bağlı olması nedeniyle desteklemediğini söylemeye gerek yok. Özerk Yönetimi destekledi çünkü bunu İngiliz İmparatorluğunu korumak için bir rol modeli olarak görüyordu. Eski İmparatorluk tek bir temel ve yapısal zayıflığa sahipti: İngiliz işçi sınıfının sayıca azlığı. Hindistan’daki İngiliz yönetimi sırasında, burada hiçbir zaman 180.000’den fazla ada doğumlu er bulundurulamadı. Daha fazla İngiltere doğumlu asker yoktu çünkü.

joex

Bağımsızlık, üzerinde ciddi şekilde durulmayı hak eden göreceli bir kavram. Mutlak ve total bağımsızlık, ne birey ne de devlet için ne mümkündür ne de istenir bir şeydir. Bu toplantıdaki kimsenin izolasyonizmi veya Komodor Matthew Perry’nin 1853’te Tokyo’ya varması öncesi Japonya’ya benzer kapalı bir toplumu savunmadığı açık. Bağımsız bir ülke veya bağımsız bir halk, ülke dışındakilerle ne ölçüde ilişki kurmalı ve neye karşılıklı fayda sağlayan ilişki denilebilir ya da ne fayda sağlamayan bir bağımlılık olarak görülmeli gibi sorular, mutlak ve kesin bir şekilde belirlenmesi güç sorular.

Halklar ve ülkeler ticaret yapacak, mal ve ürün değiş tokuşu yapacak ve genel olarak çevrelerindekilerle iletişim kuracaklarsa (ki bunu yapmak zorundalar) bazı tavizler verilmesi kaçınılmaz. İrlanda veya İskoçya gibi küçük ülkeler için, mal, hizmet ve fikir alışverişi bu ülkelerin küçüklüğü (dolayısıyla kaçınılmaz şekilde doğal kaynaklarımızın sınırlılığı) nedeniyle daha da önemli çünkü halk için makul bir yaşam standardını korumak, sürekli ithalat ve ihracat yapmayı gerektiriyor.

Bu yüzden İrlanda bağımsızlığını ve böyle bir şeyin ne ölçüde mevcut olduğunu bunu dikkate alarak ele alabiliriz. Bunu yaparken, İrlanda’nın, bağımsızlığının bu denli sıkça çatışma içinde olduğu devlet olan İngiltere ile ilişkisine özel bir ihtimam göstermek gereklidir.

Sık sık İrlanda’nın 1922’de bağımsızlığını kazandığı söylenir. Bu tedbirin bugün Kuzey İrlanda olarak bilinen altı ili de içermesi gerektiğine inananların bile birçoğu arasında, ‘bağımsızlığın’ (en azından diğer 26 il için) gerçekten de 1922’de elde edildiğine dair yaygın bir kabul vardır.

1922’de kazanılan İrlanda bağımsızlığının kapsamını belirlemek için, İngiltere/İrlanda Anlaşmasının içeriğini, İrlanda Home Rule ve onu destekleyenler için önceki hareketin ışığında ele almakta fayda var. Home Rule (özerk yönetim), temel iktidar güçlerinden çoğu (dışişleri, savunma, para birimi vb.) Londra’da kalmak üzere, Dublin’de bir parlamento için sınırlı özerklik anlamına geliyordu. 1. Dünya Savaşı öncesi yıllarda İrlanda için özerk yönetimi destekleyen önde gelen İngiliz politikacılar arasında Winston Churchill bulunuyordu.

Churchill’in İrlanda için özerk yönetimi İrlandalılara olan sevgisi veya insan haklarına başka bir ilerici sebepten dolayı bağlı olması nedeniyle desteklemediğini söylemeye gerek yok. Özerk Yönetimi destekledi çünkü bunu İngiliz İmparatorluğunu korumak için bir rol modeli olarak görüyordu. Eski İmparatorluk tek bir temel ve yapısal zayıflığa sahipti: İngiliz işçi sınıfının sayıca azlığı. Hindistan’daki İngiliz yönetimi sırasında, burada hiçbir zaman 180.000’den fazla ada doğumlu er bulundurulmadı. Daha fazla İngiltere doğumlu asker yoktu çünkü. Bu nedenle, Londra hükümeti, bir böl, fethet ve yönet politikası üzerinden hüküm sürdü. En sofistike halinde bu politika, sömürgelere Emperyalist Merkez ile karşılıklı bağımlılık ilişkisini korumak suretiyle ayrıcalıklı bir egemen sınıfın (mesela kapitalistlerin) iktidarı elinde tutacağı bir özyönetim hakkı verilerek uygulandı.

Üstünkörü bir okuma ile, İrlanda iç savaşının (1922-23) sebebi sembolikti ancak gerçek mesele çok daha derine uzanıyordu. Bu kavganın ne için verildiği, kayda değer bir ölçüde, İrlanda tarafından elde edilmekte olan bağımsızlığın kapsamıydı. 1922 Anlaşması İrlanda’nın 26 iline kendi bayrağını, bir parlamento ve kendi yargı sistemini, polis gücünü, ordusunu ve (çok tartışmalı olsa da) dış politikasını örgütleme hakkını verirken, anlaşma, en iyi yorumla, sınırlı bir bağımsızlık formu sağlıyordu.

İrlanda’nın güneyinin 1922’ye kadar bağımsızlıktan en ölçüde faydalanabildiği uzunca bir tartışmanın konusuydu. İrlanda devletinin, sıkı sıkıya, yalnızca İngiliz ekonomik ekseni içinde değil, aynı zamanda uluslararası kapitalist sistem içinde de kaldığına şüphe yoktu.

İrlanda Merkez Bankasının müdürü olarak Patrick Horan bir keresinde şunu yazmıştı: ‘Bağımsızlığın ardından yarım yüzyıldan uzun bir süre boyunca, İrlanda sterlinle birebir sabit oranı korudu. Önce, eski bir sömürge için bu çok sıra dışı bir pozisyon değildi. Ancak, birer birer, eski sterlin bölgesi ülkeleri böyle bir bağlantıyı terk ettiler, genellikle de bağımsızlıktan kısa bir süre sonra. Bazı ülkeler ya ekonomik milliyetçilikten ya da bağımsız para biriminin ciddi büyüme potansiyelinden faydalanma arzusundan motive oluyordu. Diğer ülkelerdeki kopma, sürdürülebilir olmayan genişlemeci para finanslı mali politikadan kaynaklandı. 1978’in sonunda, İrlanda bağımsızlıktan sonra değişmeyen pariteyi koruyan tek eski sterlin bölgesi ülkesi idi.’

Ve ne zaman ki İrlanda 1979’da sterlinden ayrıldı, Avrupa Birliği tarafından konulan ekonomik parametreler içine sıkı sıkıya yerleştirildi.

İrlanda’nın bağımsız bir dış politika sürdürme becerisi açısından, 2. Dünya Savaşı sırasındaki İrlanda tarafsızlığından çok mana çıkarıldı. Bu, 26 il devletinin gerçekten de emperyalist konsensüse katılma yönündeki dış basınca direnme becerisine sahip olduğunu göstermek için kullanıldı. 2. Dünya Savaşı sırasındaki İrlanda tarafsızlığı veya olası sözde tarafsızlığı, gerçek olaylar çerçevesinde ele alınmalı. 70.000 İrlandalı erkek, İngiliz ordusuna katılmak üzere güney İrlanda’dan ayrıldı. Müttefik uçaklarına 26 il devleti üzerinde uçma izni verildi. Savaş boyunca, İrlanda İngiltere’ye ciddi miktarda gıda tedarik etti ki bunun bedeli olarak ticaret filosunun %20’sini Alman saldırılarında kaybetti. Evet, Nazi Almanya’sı savaş boyunca ve Adolf Hitler’in ölümü üzerine Dublin’deki elçiliğini korudu; Eaton de Valera, içtenliklerini sunmak için binayı ziyaret etti. Böyle eylemler olsa da, 26 bölge devleti (resmi tarafsızlık pozisyonlarına rağmen) kesin şekilde Müttefik devletlerin tarafındaydı.

Öte yandan, sırf bağımsız bir dış politika sergilemek için İrlanda’nın Nazi Almanya’sının yanında savaşa girmesi gerektiğini söylemek de makul değildir. 2. Dünya Savaşı’ndaki tarafsızlık İrlanda bağımsızlığı açısından iyi bir sınama sayılmaz. Amerikan ve İngiliz politikasının birkaç önemsiz eleştirisi dışında, gerçekte İrlanda, 1922’deki ‘bağımsızlık’tan bu yana geniş ölçekte emperyalist politikaya neredeyse dalkavukça bir desteği sürdürdü.

İrlanda bağımsızlığının, örneğin kuzeye kıyasla gerçek anlamda sınanabileceği tek alanda, 1922’den bu yana Dublin rejimlerinin hiçbir topa girmediği son derece açık ki bunun kendisi özünde bir ulusal bağımsızlık ve egemenlik ihlali. Daha 1998’de, Dublin, Hayırlı Cuma Anlaşması’nda, İrlanda adasının bölgelerinin altısında hiçbir bölgesel yargı yetkisi veya toprak hevesine sahip olmadığını kabul edecek kadar ileri gitti.

Hayırlı Cuma anlaşmasının imzalanmasından bu yana, güney İrlanda devleti, sözde bağımsızlığını daha da aşınmış bir halde buluyor. Eylül 2008’de, resesyona giren ilk Avro bölgesi ülkesi olmasından sadece günler önce, İrlanda, altı İrlanda kuruluşunda ve bir yabancı bankadaki 440 milyar Avroluk borçları taahhüt ederek Lehman Brothers’ın çöküşüne ilk tepki verenlerden biri oldu. Bu borçlar, büyük oranda birçoğu yabancı ülkelerden kapitalist spekülatörlerin borçlarıydı.

İrlanda hükümeti ilk başta sorun olduğunu inkar etse de, Kasım 2010’da, Dublin, 85 milyar Avroluk ‘program’ın parçası olarak AB’den, diğer Avrupa ülkelerinden (Avrupa Finansal İstikrar Fonu ve iki taraflı borçlar üzerinden) ve IMF’ten 67,5 milyar Avroluk “kurtarma paketi” istemek durumda kaldı. O zamandan beri İrlanda devleti bütçe harcamaları için kreditör troykasından onay almak zorunda ve almaya devam ediyor.

Kısa bir süre önce bir yazısında finans gazetecisi Suzanne Lynch, İrlanda Finans Bakanı Michale Noonan’ın şu sözlerine yer verdi:

‘Özgürlüğümüzü almak ve içişlerimizi yönetme yetkisini elde etmek için korkunç uzun bir zaman boyunca uğraştık. Ekonomik ve finansal özgürlüğe sahip değilsek, siyasal özgürlüğe sahip olmanın da çok bir anlamı yok.’

Bunlar, geçtiğimiz Aralık’ta, İrlanda ihtiyati kredi limiti olmaksızın, üç yıllık kemer sıkma programını bırakacağını duyurduğunda Brüksel’deki Avrupa Konseyi binasının eşiğinde duran Finans Bakanı Michale Noonan tarafından edilmiş asil sözlerdi.

Ancak İrlanda’nın borcunun çoğunu ödeyene dek (ki bu onlarca yıl sürebilir) borç verenlerine karşı sorumlulukları vardı. Bu yüzden İrlanda her yıl troykadan iki program sonrası denetim ziyaretine tabi olacak. Bu, Avrupa Komisyonu’nun ülkelerin maliyesini denetlemek için gerçekleştirdiği normal ziyaretlerinden ayrı bir süreç.

Avro bölgesi krizinin bir sonucu AB’nin ulusal ekonomiler üzerinde, özellikle de Avro bölgesinde çok daha fazla yetki elde etmesi oldu. Ülkeler artık yıllık bütçelerini denetlenmesi için Brüksel’e vermek zorundalar. Bu yüzden İrlanda Ekim’de bütçesini değiştirmek zorunda kaldı… Irish Times, 14 Haziran 2014

Yani, İrlanda bağımsız bir ülkenin tüm sembollerine sahip ama gerçekte durum pek öyle değil.

Yüzyıldan fazla zaman önce James Connolly şöyle yazmıştı:

İngiliz ordusunu yarın çıkarsanız ve Dublin Kalesi’ne yeşil bayrağını dikseniz, Sosyalist Cumhuriyet kurumlarını oluşturmadığınız sürece çabalarınız beyhudedir. İngiltere size hükmetmeye devam edecektir. Size kapitalistleri üzerinden, toprak sahipleri üzerinden, finansörleri üzerinden, bu ülkeye yerleştirdiği ve annelerimizin gözyaşları ve şehitlerimizin kanıyla beslediği tüm ticari ve bireyci kurumları üzerinden hükmedecektir… Shan Van Vocht (sosyalist gazete) Ocak 1897. P. Beresford Ellis’de (ed.) yeniden basıldı, “James Connolly, Selected Writings” (James Connelly, Seçme Yazılar), s. 124.

Bugün de aynısı söylenebilir, yalnızca İngiltere’nin yanına başka ülkelerin de eklenmesi gerekecektir.

İnsan, Connolly’nin mesajını en iyi anlayanların İrlanda İşçi Partisi, yani Connolly’nin kurulmasına yardımcı olduğu parti olacağını düşünüyor. Birçok yazısı, yaptığı sayısız konuşma ve ölüm şekli ile görüşlerini herhangi bir yöne çekiştirilemeyecek ölçüde net ifade etmiş olmasına rağmen günümüz İrlanda İşçi Partisi’nin onun niyetlerini ve görüşlerini yorumlamaya kalkmasını anlamaya çalışmak nafile.

Gerçeklik hakikatten bundan daha uzak olamazdı. İrlanda İşçi Partisi’nin ve üyelerinin, kurucu üyeleri James Connelly’nin görüşlerini okuyup okumadığını belirlemek elbette imkânsız ancak kesin bir şekilde söyleyebiliriz ki, yazılarını pek umursamıyorlar. İrlanda İşçi Partisi, yolsuz, ödlek, dönek sosyal demokraside ne varsa en kötü biçimde temsil ediyor ve hayata geçiriyor.

Andrew Niell kalıbında ama o kadar da sağcı olmayan bir İrlandalı gazeteci olan Vincent Browne, yakın zamanda Irish Times’a İrlanda İşçi Partisi üzerine bir yazı yazdı. Makalesi, her şeye rağmen isabetli ve sert.

Bir paragrafta, İrlanda İşçi Partisi’nin özünü şöyle özetliyor:

‘1933’teki yüzde 5,7 ile aldığı en berbat seçim performansının ardından 1930’ların ortalarında kendisi için ayırt edici bir pozisyon belirleme çabasıyla – [İrlanda İşçi Partisi], “işçilerin cumhuriyeti”ni savunduğunu iddia ederek sola dümen kırdı ancak bu durum komünizm kokan her şeyin üzerine Katolik rahiplerin ateşi salındığında kaybolup gitti. Bu İspanya İç Savaşı’nın arka planına karşıydı. 1948’de Fine Gael öncülüğündeki koalisyon hükümetine girdi ve 1951’de Anne ve Çocuk Planı üzerinde utanmazca Katolik piskoposlara boyun eğdi. En uzun süre görevde kalan lideri William Norton (1932-1950) ve halefi Brenadan Corish’in (1960-1977) ikisi de Columbanus Şövalyelerinin üyesiydiler.

Son cümlenin üzerinde biraz düşünelim. 45 yıl boyunca partiye Columbanus Şövalyelerinin (Opus Dei’nin İrlanda versiyonu) iki üyesi liderlik etti. Ateistliği onaylanmış olanlar bile bu işe inanamaz ve ‘Tanrı aşkına!’ der.

İrlanda İşçi Partisi’nin bugünkü liderliğinin gizli topluluğun üyeleri olup olmadıkları bilinmese de, seleflerinin en berbat yönlerini devam ettirdikleri kesin. İrlanda kurulalı beri en kötü mali çöküşlerinden birini yaşarken, İrlanda İşçi Partisi, Troyka (IMF, AB ve AMB) kisvesi altındaki uluslararası finans emperyalizminin dikte ettiği politikaları hayata geçirmek için sağcı Fine Gale partisi ile küçük ortak olarak koalisyona katıldı.

Bugünkü koalisyon hükümeti yönetimi altında, varlıklı olmayanları ciddi şekilde etkileyen bir dizi vergiler getirildi. Gelir dağılımını iyileştirmeye veya ekonomiyi 1922’de Dublin kalesindeki bayrak değişiminden bu yana İrlanda’yı 90 yıl boyunca böylesine felakete sürükleyen serbest piyasacı modelden uzak bir şekilde yeniden düzenlemeye dönük hiçbir strateji geliştirilmedi.

İrlanda İşçi Partisi’nin bu sefilliğini, İrlanda sendikal hareketi liderlerinin eşit ölçüde kötü performansı tamamladı. Ülke kemer sıkma batağına ne kadar derin sürüklenirse, Jack O’Connor’ın (SIPTU’nun, İrlanda’nın en büyük sendikasının lideri ve ICTU’nun etkili bir gücü) İşçi Partisi’nin kesintisiz desteğini talep etme çabaları da o kadar yoğunlaştı.

Pek de şaşırtıcı olmayan bir şekilde, İrlanda’da seçimlerin son turu gerçekleştiğinde, İşçi Partisi, bağımsızları ve Sinn Fein’i kaybederek çok kötü geri düşüşler yaşadı. Bu seçimlerin sonucu yol gösterici çünkü diğer Avrupa ülkelerinin aksine, İrlanda seçmeni merkezin soluna oy verdi – İrlanda İşçi Partisi’nin ve sendikal hareketin halkın durumunu anlama ve liderlik ve yol göstericilik sergileme konusundaki beceriksizliğine dair acı veren bir yorum.

Olası dersler
1) Ekonomik bağımsızlık kritiktir
2) Sosyal demokrasi dönektir
3) İngiliz egemen sınıfı düzenbazlıkta diğer egemen düzenlerle ortaktır
4) İrlanda bir uyarı modelidir, rol modeli değil

Filed under: Emperyalizm, ,

Bir “iş” olarak seks üzerine – Silvia Federici 1975

Seks, çalışma yaşamının disiplininden muaf olduğumuz alandır. Rutinin gerekli bir tamamlayıcısı, iş günlerinin düzenleyicisidir. “Çılgına dönmek”, “kendinden geçmek” için bir ehliyettir, bu sayede pazartesileri işimize çok daha tazelenmiş olarak dönebiliriz.

activista-Silvia-Federici-Marta-Jara_EDIIMA20140522_0775_13

Çeviri: Güleren Eren -Serap Güneş

Bir “iş” olarak seks üzerine…

Seks, çalışma yaşamının disiplininden muaf olduğumuz alandır. Rutinin gerekli bir tamamlayıcısı, iş günlerinin düzenleyicisidir. “Çılgına dönmek”, “kendinden geçmek” için bir ehliyettir, bu sayede pazartesileri işimize çok daha tazelenmiş olarak dönebiliriz.

‘Cumartesi’, ‘kendiliğinden’liğin istilasıdır, yaşamımızın kapitalist disiplin altındaki rasyonelliğinin içindeki irrasyonelliktir. Çalışmanın karşılığının bu olduğu farz edilir ve ideolojik olarak işten ‘başka’ bir şey olarak pazarlanır. Arzularımızı sürekli baskılamaya, ertelemeye, rafa kaldırmaya, kendimizden bile gizlemeye zorlandığımız bir sosyal ilişkiler evreninde samimi/cinsel ilişkiler kurma ihtimaline sahip olduğumuzun, gerçekten kendimiz gibi davranabildiğimizin varsayıldığı bir özgürlük alanıdır.

Vaat edilen bu iken, elimize geçen aslında beklentilerimizin çok gerisindedir. Sadece kıyafetlerimizi çıkartarak doğaya dönemediğimiz gibi, sadece sevişme vakti geldiği için ‘kendimiz’ oluveremeyiz. Aşkın/sevişmenin zamanlaması, koşullar ve bunun için gereken enerji bizim kontrolümüz dışında olduğu sürece kendiliğindenlik imkânsızlaşmaktadır. Bir haftalık çalışmanın ardından bedenlerimizin ve duygularımızın uyuşması, onları bir makine gibi açıveremediğimiz gibi, aynı zamanda ‘kendinden geçme’ halinde açığa çıkan yatakta yeniden doğmaya hazır gizli benliğimizden ziyade çoğunlukla bastırılmış şiddet ve düş kırıklığı olmaktadır.

Her şey bir yana, bu kendiliğindenliğin sahte olduğunun her zaman farkındayızdır. Yatakta ne kadar çığlık attığımızın, inlediğimizin, kaç tane erotik egzersiz yaptığımızın bir önemi yoktur. Bunun bir parantez olduğunu ve ertesi gün ikimizin de yeniden medeni kıyafetlerimizi giyeceğini, işe gitmek üzere hazırlanırken beraber kahve içeceğimizi biliriz. Günün ya da haftanın geri kalanı aksi şekilde ilerleyip biz bunun bir parantez olduğunun daha da farkına vardıkça, sosyal olarak belirlenmiş bu sevişme vaktinde “vahşiler”e dönüşmemiz ve her şeyi unutmamız bizim için daha da zorlaşır. Hissettiğimiz tedirginliğe engel olamayız. Sevişeceğimizi bilerek soyunduğumuz an deneyimlediğimiz utanç, ertesi sabah sınırları yeniden belirlemekle meşgul olduğumuz sıradaki utanç ve en nihayetinde günün geri kalanında olduğumuzdan tamamen farklıymışız gibi davranmanın utancı hep aynıdır.

Bu dönüşüm özellikle kadınlar için acı vericidir; erkeklerse bu konuda uzmanlaşmış gibidirler. Bunun sebebi büyük ihtimalle onların şimdiye kadar işlerinde daha katı bir sistematik ayrıştırmaya maruz kalmış olmalarıdır. Kadınlar, tutkunun sergilendiği gecelerin ertesinde erkeğin bambaşka bir dünyaya uyanabilmesinin, kendisinin onunla herhangi bir fiziksel temas ardından bile toparlanmasının zor olduğu zamanlarda dahi erkeğin böylesine mesafeli kalışının nasıl mümkün olabildiğini hep merak etmişlerdir. Her durumda cinsel ilişkilerin şizofrenik karakteri en çok kadınlara zarar verir. Bunun sebebi sadece günün sonunu omuzlarımızda daha çok iş ve tasayla getirmemiz değil, aynı zamanda cinselliği erkek için tatmin edici kılmaktan sorumlu olmamızdır. Kadınlar bu yüzden cinselliğe erkeklerden daha az heveslidir. Seks bizim için bir iş, bir görevdir. Memnun etme görevi cinselliğimizin içine öyle işlenmiştir ki, haz almanın erkeği heyecanlandırmaktan, ona haz vermekten geçtiği öğretilmiştir bize.

Bizden beklenen bir rahatlatma olduğu için, kaçınılmaz biçimde erkeklerin bastırılmış şiddetini boşaltan bir nesneye dönüşüveririz. Hem yataklarımızda hem sokaklarda tecavüze uğrarız çünkü tam anlamıyla cinsel tatmini sağlamakla mükellef hale getirilmiş, her ters giden şeyin emniyet supabı olmuşuzdur ve biz bu role uyum sağlamadığımızda, özellikle de karşı çıktığımızda erkekler öfkelerini bize yöneltme hakkına her zaman sahip olmuşlardır.

Cinselliğimizi sakatlayan pek çok şeyden biri onu bölümlere ayırıyor oluşumuzdur. Emek gücünün yeniden üretiminin cinselliğimiz üzerinde baskın olmasıyla heteroseksüellik onaylanabilir tek cinsel davranış kalıbı olarak kabul edilegelmiştir. Gerçekteyse her özgün iletişim biçimi bir cinsel içeriğe sahiptir; çünkü bedenimiz ve duygularımız bölünmezdir ve biz her daim, her düzeyde iletişim kurarız. Kadınlarla cinsel temas yasaklanmıştır çünkü burjuva ahlakında üreme temelli olmayan hiçbir ilişki doğal değildir, tuhaftır, sapıklıktır. Hayatımızın daha ilk evrelerinde âşık olabileceğimiz insanlarla sadece konuşmakla yetinmemiz gerekenler, bedenlerimizi açabileceklerimizle sadece ‘ruhlarımızı’ açabileceklerimiz, dostlarımız ve âşıklarımız arasındaki ayrımı öğrenmemizi gerektirdiğinden, bu, bize şizofrenik bir durumun dayatılması anlamına geldi. Sonuç, kadın arkadaşlarımıza bedensiz ruhlar, erkek âşıklarımıza ise ruhsuz bedenler olmamız. Ve bu bölünme, bedenlerimizde ve hislerimizde neyi kabul edip etmediğimiz açısından, bizi yalnızca diğer kadınlardan değil kendimizden de ayırıyor, açıkça göstermek için var olan ‘temiz’ kısımlar ve yalnızca gerdek gecesi, üretim noktasında gösterilebilecek ‘kirli,’ ‘gizli’ kısımlar.

Üretim açısından da aynı kaygı cinselliğin, özellikle de kadında, yaşamlarımızın belirli dönemlerine sıkıştırılmasını istedi. Cinsellik, yaşlı kadınların yanı sıra çocuklarda ve genç kadınlarda bastırıldı. Dolayısıyla, cinsel olarak aktif durumda olmamıza izin verilen yıllar, çalışma yükünü en fazla taşıdığımız yıllar oldu, böylelikle, cinsel deneyimlerimizden haz almak maharet haline geldi.

Fakat seksten haz alamamamızın ana sebebi, kadınlar için seksin iş olması; haz vermek her kadından beklenen bir şey. Cinsel özgürlüğün de faydası yok. ‘Sadakatsizlik’ yaptığımızda veya bakire olmadığımız ortaya çıktığında taşlanarak öldürülmemek şüphesiz önemli bir şey. Ancak cinsel özgürlük daha fazla iş yükü demek. Geçmişte sadece çocuk yetiştirmemiz bekleniyordu. Artık ücretli bir işimizin olması, yine de evi temizlememiz ve çocuk sahibi olmamız, çifte işgününün sonunda ise, yatağa atlayıp cinsel açıdan çekici olmamız bekleniyor. Ayrıca bundan zevk de almalıyız (ki bu pek çok işte beklenen bir şey değildir) çünkü bezgin bir performans erkekliğe hakaret sayılır. Son yıllarda bedenlerimizin hangi kısımlarının (vajina mı yoksa klitoris mi) cinsel açıdan daha üretken olduğuna dair bunca araştırma tam da bu yüzden yapılıyor. Fakat ister özgürleştirilmiş isterse bastırılmış şekilde olsun, cinselliğimiz yine de kontrol altında. Yasa, tıp ve erkeğe olan ekonomik bağımlılığımız bunu garanti altına alıyor, kurallar gevşemiş olsa da, cinsel hayatlarımızda içimizden geldiği gibi davranmak halen imkânsız. Ailedeki cinsel baskılama bu kontrolün bir işlevi. Bu açıdan babalar, abiler, kocalar, pezevenkler, bunların tümü devlet ajanı olarak işlev görüyorlar. Seks işçiliğimizin süpervizörlüğünü yapıyorlar ve kurulu, toplumsal olarak onaylanmış üretim normlarına göre cinsel hizmet sağlamamızı temin ediyorlar.

Ekonomik bağımlılık, cinselliğimiz üzerindeki denetimin temel aracı. Seks işçiliğinin kadınlar için halen ana mesleklerden biri olmasının ve her cinsel deneyimin fuhuş olarak mimlenmesinin sebebi bu. Bu şartlar altında, bizim için ne sekste herhangi bir kendiliğindenlik olabilir ne de cinsel haz gelip geçici bir şeyin ötesine geçebilir.

İşin içinde bir alışveriş olduğundan ve erkeklere haz verme görevi yüzünden, kadınlar açısından cinselliğe daima anksiyete eşlik eder ve eviçi emeğin en çok kendinden nefret etmeye neden olan kısmı budur. Ayrıca, kadın bedeninin metalaştırılması da şekli veya formuna bakmadan bedenlerimizden memnun olmamızı imkânsız kılar. Çok az kadın erkeklerin karşısında isteyerek soyunur çünkü erkek olsun kadın olsun, kentlerimizdeki her duvarda ve her dergide ve TV ekranında yüzümüze vurulan ve herkesin gayet bilincinde olduğu yüksek güzellik standartlarına göre değerlendirileceklerini bilirler.

Görünümümüzün yargılanacağını ve bir şekilde kendimizi pazarlıyor olduğumuzu bilmek, kendimize olan güvenimizi ve bedenlerimizle barışıklığımızı mahveder. Bu nedenle ister sıska ister dolgun, ister uzun ister kısa burunlu, uzun veya kısa boylu olalım, hepimiz bedenimizden nefret ederiz. Nefret ederiz çünkü ona karşılaştığımız erkeklerin gözlerinden, dışarıdan ve aklımızda yer etmiş beden pazarından doğru bakmaya alışmışızdır. Nefret ederiz çünkü onu pazarlanması gereken bir şey, bizden neredeyse bağımsız hale gelmiş ve daima tezgahta olan bir şey olarak düşünmeye alışmışızdır. Nefret ederiz çünkü ne çok şey ona bağlı, biliriz. Ona bağlı olarak iyi veya kötü bir işimiz olabilir (evlilikte veya evin dışındaki işte), belirli bir toplumsal güç, bu toplumda bizi bekleyen yalnızlıktan kaçabileceğimiz dostluklar elde edebiliriz. Ve bedenimiz bize yüz çevirebilir, kilo alabilir, kırışabilir, hızlı yaşlanabilir, insanların artık farkımıza varmamasına, cinsel ilişki hakkımızı kaybetmemize, dokunulma veya sarılma şansımızı kaybetmemize neden olabilir.

Kısacası, rol yapmakla çok meşgulüz, memnun etmekle çok meşgulüz, başarısızlıktan, sevişmekten haz almaktan ödümüz kopuyor. Her cinsel ilişki bize ne değer verileceğini belirliyor. Bir erkeğin yatakta iyi olduğumuzu söylemesi, biz zevk almış mıyız almamış mıyız önemi olmadan, daima büyük bir memnuniyettir; sahip olduğumuz güce dair gururumuz okşanır, sonrasında bulaşığı gene kendimiz yıkayacağımızı bilsek bile.

İşin içindeki alışverişi unutmamıza asla izin verilmez çünkü bir erkekle olan aşk ilişkimizdeki değer ilişkisini asla aşamayız. Her cinsel deneyimimize hükmeden soru ‘Ne kadar?’dır. Pek çok cinsel deneyimimiz hesaplarla geçer. Yatakta iç çeker, inler, ağlarız, soluk soluğa kalır, hoplar zıplarız ama bu arada zihnimiz sürekli ‘ne kadar’ sorusu ile meşguldür: Kendimizi kaybetmeden veya düşürmeden kendimizden ne kadarını verebiliriz, karşılığında ne alacağız? İlk randevumuzda soru, karşımızdakinin ne kadar alacağına izin verebileceğimizdir: elini eteğimizden sokabilir mi, bluzumuzu açabilir mi, parmaklarını iç çamaşırımızın içine sokabilir mi? Hangi noktada ona dur demeliyiz, ne kadar şiddetli reddetmeliyiz? ‘Kolay’ olduğumuzu düşünmeden önce ondan hoşlandığımızı ne kadar söyleyebiliriz? Fiyatı yüksek tut, kural budur, en azından bize öğretilen birinci kural. Yataktaysak hesaplamalar daha da karmaşıklaşır, çünkü hamile kalma olasılığımızı da hesap etmek zorundayızdır, dolayısıyla, inlemeler, nefes nefese kalmalar ve diğer tutku gösterileri arasında, regl günlerimizi saymak zorundayızdır. Cinsel eylemde orgazm yokken tatmin olmuş görünmek ekstra bir iştir ve zordur. Çünkü rol yaparken ne kadar ileri gidebileceğinizi asla bilemezsiniz ve yeterince iyi rol yapamamış olma korkusuyla her zaman fazla rol yapmış olursunuz. En sonunda, hiçbir şey olmadığını kabul edebilmek, epeyce mücadele ve kolektif toplumsal gücümüzde bir sıçrama gerektirir.

http://www.commoner.org.uk/wp-content/uploads/2012/02/05-federici.pdf

Çevirenlerin (Güleren-Serap) notu: 1975 ABD’si koşullarında yazılan bu metin, 2 dalga feminizmin cinsel özgürlük tartışmasından cumartesileri kapitalizmin çemberinden kurtulabilen işçi kadınlara dek, yazıldığı dönem bağlamında okunması gereken yanlar içeriyor.

Filed under: Çeviri, , ,

Gezi’nin Bir Yıl Ardından İstanbul’daki Yenilikler ve Engeller – MICHAEL HARDT

Gezi hareketinin ilerleme kaydetmesi ve genişlemesi önündeki net bir engel de hareketin dar sınıfsal temeli. Beyaz yakalı işçiler kendi mücadelelerini kent ve kır yoksullarının yanı sıra işçi sınıfının geleneksel segmentleri ile de birleştirmenin bir yolunu bulmalı. Böyle bir birleşik mücadele, elbette, iki taraflı bir dönüşüm ister: Yani geleneksel sendikalar işçi sınıfı anlayışlarını ve geleneksel pratiklerini değiştirmeli, öte yandan da militan, kentli beyaz yakalı işçiler kendi kültürel varsayımlarını ve politik yönelimlerini verimli bir birleşmeyi mümkün kılacak şekilde değiştirmeli.

Resim

Gezi Parkı direnişinin birinci yıldönümünün, vahşi bir polis saldırısıyla karşı karşıya kalacak neşeli gösterilerle kutlanacağı kesin. Patlak vermesinin bir yıl ardından, İstanbul’daki hareketler dinamizm, dövüşkenlik ve yaratıcılıklarını sürdürüyorlar. 2014 Mayıs’ında Boğaziçi Üniversitesi’ndeki iki haftalık misafirliğimde, hem tek tek Türkiyeli aktivistlerle yaptığım görüşmelerde hem de forumlardaki tartışmalarda yüksek politik ve teorik yansımayı net şekilde ve hemen gördüm. Egemen güçlerle derin bir antagonizmanın yanı sıra, politik yenilenme ve örgütlenmeye dönük iştah yoğun. Yeni politik alışkanlıklar – Türkiye forumlarının, kolektif politik muhakeme pratiği olarak şekillenen ayırt edici karakteri gibi – güçlenmiş ve toplumsal olarak konsolide olmuştu. Mücadeleye devam edenlerin kaçınılmaz bitkinliği ve hayal kırıklığı ile birbirine karışmış şekilde, hareketin geleceği işaret eden arzusu ve potansiyeli net şekilde görülebiliyor. Benim için özellikle belirgin olanlar, Kadıköy’deki Don Kişot işgal evinde bir forumdaki, Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrencilerle bir başka forumdaki tartışmalar ve Otonom kolektifi ile görüş alışverişlerimdi.

Bu görüşmelerden, hareketin önceki enerjisini geri kazanması ve bir sonraki seviyeye sıçramasının önünde iki temel engelin bulunduğu sonucuna vardım. (Bundan sonra gelebilecek kaçınılmaz hatalar, atlamalar ve basitleştirmeler için şimdiden Türkiyeli yoldaşlarımdan özür dilerim.) Öncelikle, hareketler politik gündemi ve gelişme ritmini kontrol etmeyi başaramadılar. Bunun yerine hükümetin yaptıklarına ve dış olaylara tepki gösterdiler. İkincisi, hareketler henüz toplumsal bileşimlerini çoğunluk toplumsal pozisyonunu elde edecek şekilde yeterince genişletemediler. Bu iki engel, elbette, birbiriyle yakından bağlantılı ve ikincisinde belirgin bir ilerleme kaydetmek, ilkine çözüm bulmanın tek yolu olabilir. Daha açık olabilmek adına, bu iki meseleyi sırayla ele alacağım.

1. Bir Öfke Patlamasından Diğerine Sürüklenmek

“Gezi ruhu” denilen şey sanki bir öfke patlamasından diğerine sürüklenmekle lanetlenmiş gibi. İstanbul’a Mayıs’ın ortasında geldim, yüzlerce madencinin hayatını kaybettiği Soma maden faciasının hemen ertesindeki protestolara denk geldim. Bir haftadan az bir süre sonra İstanbul’da polis İstanbul’un Okmeydanı mahallesinde protestoculara karşı gerçek kurşun kullandı ve genç bir erkeği öldürdü. Bu da yeni protestolara neden oldu. Gezi’nin yıldönümündeki gösterilerin polis şiddeti ile karşılaşacağı kesindi, bunlar da başka protestoları ateşleyecekti.

Hükümetin ve polisin eylemleri gerçekten de tepkiyi hak ediyor. İstanbul’daki her gösteri derhal göz yaşartıcı gaz, (bilinmeyen kimyasallar içeren) tazyikli su ve polis şiddeti ile karşılık buluyor. Daha önce, polis tarafından bu süreçte öldürülen neredeyse tüm protestocuların Alevi olduğunu anlamamıştım ve bir Alevi mahallesi olan Okmeydanı’ndaki son cinayet de istisna değildi. Nüfusun yüzde 20 ila 30’unu oluşturan Aleviler, Sünni çoğunluk tarafından desteklenen iktidardaki AKP’ye genel olarak muhalif olan bir Şii azınlık.

Soma’da madencilerin ölümü, karmaşık etkileri olan çok daha büyük bir olay. Protestocular bunun iş kazası değil iş cinayeti olduğunu ısrarla vurguluyorlar. Gerçekten de felakete giden koşullar, dünyanın diğer bölgelerinde de çok iyi bilinen ve neoliberalizm ile madenciliğin yan yana gelmesiyle ortaya çıkan bir senaryonun sonucu. Özelleştirme, taşeronlaştırma ve denetimsizlik, tehlikeli çalışma koşulları ve devlet ilgisizliği bu durumu yaratıyor.

Bu tür zulümlerin ve provokasyonların üstüne hükümet ve bizzat Başbakan Erdoğan sürekli daha da tepki çekecek sözler söylüyor. Soma’daki insanlardan özür (veya en azından başsağlığı) dilemek yerine, Erdoğan örneğin öfkeli Somalılarla tartışırken görüntülenebiliyor. Bu en azından Gezi’den beri sürmekte olan bir tarzla uyumlu: Erdoğan protestocularla uzlaşmak yerine tüm muhaliflerini şeytanlaştırıyor, sık sık onlara kaba bir dille hakaret ediyor ve onlara karşı ölçüsüz şiddet kullanılması talimatını veriyor. Machiavelli, Erdoğan’a böyle sert bir yönetim tarzının kırılgan olduğu tavsiyesinde bulunabilirdi. Er ya da geç, Erdoğan’ın kutuplaştırıcı, katı ve kavgacı tavrının kendi politik mahvına yol açacağını düşünüyorum. Ancak davranışları Sol (ve hatta her sağduyu sahibi gözlemci) tarafından şok edici ve alçakça görülmesine rağmen, Başbakan’ın repertuarının, politik tabanını konsolide etmeye çalışan diğer birçok sağ kanat popülist figüre nasıl da benzediğini görmemiz gerekiyor. Muhaliflere yönelik tutkulu, tepkisel, kaba ve saldırgan öfke patlamaları, sağ kanat popülizmin mantığına göre, kültürel elitlere karşı “halk” ile dayanışma sergilemek anlamına gelen bu repertuarın standart öğeleri.

Erdoğan’ın, Türkiye siyasal yaşamının tümünü kişiselleştirmek ve merkeze kendi şahsını koymak için elinden geleni yaptığı kesin. Ancak, Başbakan karşıtlığı üzerinden Solu birleştiren bir strateji, bana çok sınırlı ve zayıf geliyor. Aktivistler arasında Erdoğan nefreti elbette çok yaygın ve derin. Protestolar başarılı olsa ve Erdoğan’dan kurtulunsa dahi, gerçek bir politik alternatif geliştirilmeksizin gerçek bir gelişme sağlanabileceğinin hiçbir garantisi yok. Dahası, sürekli olarak bir tepkisellik görüntüsü, Solun sırf muhalefet eden ve reaktif bir moda sıkışmasına, kendi gündemini dayatamamasına veya siyasi gelişmelerin akışını belirleyememesine neden olma tehlikesi içeriyor.

Resim

2. Toplumsal Bileşimi Genişletme

İnisiyatifi ele almak ve gerçek bir toplumsal alternatif yaratmak için görebildiğim birincil yol, hareketlerin toplumsal tabanını genişletmek. Gezi Parkı direnişinin en önemli ve ilham verici yönlerinden biri, toplumsal spektrumda yeni politik öznellikler ve yeni eklemlenmeler yaratma olasılığıydı. Daha önce aşılamaz gibi görünen katı toplumsal ayrımlar, meydanda bir araya gelenler arasında aniden çözülmüş gibiydi. Yine de bir yıl sonra, bu olasılıklar (henüz) konsolide olmuş değil ve hatta geri çekilmiş görünüyor.

Örneğin feminist ve LGBT aktivistler, Gezi’de geniş bir görünürlük kazandılar ve sıklıkla hareketin merkezinde yer aldıklarından söz edildi. Fakat artık kimi aktivistler, toplumsal cinsiyet ve cinsiyet eşitliğinin hareketteki temel sorunlardan biri olmayı sürdürdüğünü söylüyorlar ve hatta aktivistlerin feminist ve LGBT meselelerine ilgi duymasının ve uygulamalarını benimsemesinin abartılıp abartılmadığını sorguluyorlar.

Gezi Parkı direnişinin yarattığı bir başka çıkış, AKP’nin pekiştirdiği ve temel toplumsal çelişkinin din ve laiklik arasında olduğuna dair standart söyleme karşı duran “antikapitalist Müslümanlar” olmuştu. Grubun İslami doktrini kullanarak neoliberal politikalara ve hükümetin yolsuzluklarına karşı kutsal metinlerden alıntılar yapması son derece kolaydı. “Antikapitalist Müslümanlar” örneğine rağmen, laik / dinci bölünmesinin, küresel bir politik bölünmeye denk düştüğü ideolojisi, bugün hükümeti desteklemek için kullanılan temel direklerden biri.

Gezi’de açığa çıkan potansiyel bağlantılardan en belirgini, Türkiye Solunun tarihine baktığımızda, uzunca bir süredir Kürtlerin ezilmesini görmezden gelmiş ve hatta mazur görmüş Kemalist solcularla Kürt hareketinin destekçileri arasındakiydi. Bir yıl önce YouTube’dan Gezi Parkı ile ilgili önemli bir forumu izlemiştim. Bu videoda bir grup Kemalist aktivist, on yıllardır süren devlet baskısı ve zulümleri sırasında medyanın onlar hakkında söylediklerine (ve söylemediklerine) inandıkları için Kürtlerden özür diliyordu. Medyanın Gezi hareketini çarpıtması, onlara geçmişe daha farklı bakmayı öğretmişti. Kürt hareketi, Gezi Parkı’nda, kendi köşesinde vardı ve Türkiye Solunun belki de bir numaralı bölünmesi arasında bir köprü oluşturmak üzere muhtemel bir yakınlaşma olası göründü. Kürt hareketinin bazı kesimlerinin, AKP ile süren barış süreci nedeniyle protestolara mesafeli yaklaştığı unutulmamalı. Benim görüşüm, son yıllarda çok az ilerleme olmasına rağmen, Solun Kürt hareketi ile ilgili bir dönüşüm yaşama potansiyelinin gerçek olduğu.

Bir an durmama ve kısaca Kürt hareketinden veya (Kürt politikası homojen olmadığı için) hareketlerinden ve onun Türkiye Solundaki yerinden ne anladığımı anlatmama izin verin. Türkiye Solunun en dinamik, yaratıcı ve radikal akımlarından bazılarının Kürtlere olan desteği, onların siyasal yönelimlerinin en temel öğesi. Mevcut durumun anahtarı, anladığım kadarıyla kabaca on yıl önce Kürt hareketinin Abdullah Öcalan’ı izleyen akımının ulusal bağımsızlık hedefli silahlı mücadeleden toplum seviyesinde “demokratik özerkliğin” inşa edilmesine doğru radikal bir geçiş yapması gerçeği.

Sayısız arkadaşım tarafından Kürt hareketi ile Zapatistalar arasında yapılan bir karşılaştırmayı öğretici buluyorum. Düzenli aralıklarla, takipçilerinin her birini yorumladığı şiirsel açıklamalar yapan cezaevindeki gölge lider Öcalan ile Marcos’un rolleri arasında üstü kapalı bir denklik söz konusu. Esas ve önemli bağlantı noktası ise, yeni türde bir demokrasiyi hayata geçirmeye dönük köy komünleri deneyimi. Kısıtlı bilgilerim, Kürdistan deneyiminin derinliği ve orijinalitesinin yanı sıra demokratik özerkliğin pratikte tam olarak ne anlama geldiğini değerlendirmemi de zorlaştırıyor fakat zengin ve önemli bir deneyim olduğu konusunda şüphem yok.

Bu noktada EZLN ile kurulan benzerliğin sınırları benim için öğretici hale geliyor. Hepsinden önce, demokratik özerklik alanında çağdaş Kürt deneyimleri konusunda neden bu denli az bilgim var? Zapatistaların düşünce ve pratiği konusunda 1 Ocak 1994’ten beri görece derin bilgilere sahibim. Ve bu konuda yalnız da değilim. Dünya ölçeğinde bir kuşak aktivistin tümü politik pusulasını Çipaslara doğru çevirdi. Türkiye’nin Kürtlerine neden bu denli az dikkat yoğunlaşması oldu? Farkın yalnızca Zapatistaların iletişime önem vermesi, Marcos’un retorik dehası veya İspanyolca’nın daha yaygın bir dil olması olmadığı kesin. Dolayısıyla Kürt siyasal gelişmeleri konusundaki görece cehaletimi yalnızca kişisel başarısızlık olarak değil, daha geniş bir fenomenin göstergesi olarak okumak faydalı olabilir.

Daha dikkat çekici bir soru ise (ancak burada görüşlerim daha az sağlam bir zeminde) Kürt hareketinin Kürt olmayan Türkiyeli destekçilerinin siyasal yönelimi konusunda. Derin bir dayanışma, onlarca yıldır süren devlet katliamlarının ve Kürtlerin bastırılmasının sona ermesi konusunda bir ısrar ve Kürt hareketinin başarılarına yönelik bir saygı olduğu aşikar. Ancak küresel Zapatista destekçileri, dayanışma ve saygının yanı sıra, uzun yıllardır Zapatista uygulamalarına öykünüyorlar. Bunları Mexico City, Barselona, Padua, Austin, Texas ve başka yerlerde kendi yerellerine tercüme ediyorlar. Kürt deneyimine de Türkiye’de veya başka yerlerde benzer bir öykünme mümkün mü (veya halihazırda oluyor mu)? Örneğin demokratik özekliği İstanbul, Ankara veya İzmir’in mahallelerinde kurmak nasıl olur? Böylesi deneyimler benzetmeyi daha somut hale getirebilir.

Bu uzun parantezi kapatmak için, Gezi hareketinin (ve genel olarak Türkiye solunun) cumhuriyetçi, ulusalcı pozisyon ve Kürt hareketleri arasında bir şekilde köprü oluşturulmaksızın ilerleme kaydedemeyeceğini belirteyim. Böylesi bir köprü, Gezi’nin yerine gelmemiş vaatlerinden biri olmayı sürdürüyor.

Son olarak, Gezi Parkı’nın ve Gezi sonrası hareketin bileşimi emek açısından okunmalı. Gezi militanlarının harekette en aktif olanların sınıfsal konumunu ayrımsız şekilde “beyaz yakalılar” olarak tanımlaması dikkat çekici: Kentli, genç, iyi eğitimli, ancak çoğunlukla az ücrete ve güvencesiz işlerde çalışanlar. “Beyaz yakalıyı” burada C. Wright Mills’ın 1950’lerde adlandırdığı terimle yabancılaşmış bürokrasi işçileri ile yeni ortaya çıkan bilişim proleterleri arasındaki bir geçişe işaret edecek şekilde yorumluyorum. Aktivistler ortak bir şekilde “orta sınıf olmadıkları, işçi oldukları, beyaz yakalı işçiler oldukları” konusunda ısrar ediyorlar. Protestolar sırasında bana birden fazla kez yapılan “Dövüş Kulübü” referansı da kafa açıcı: İkili bir yaşam, gün boyunca ofis giysileri içinde, gece ise polisle çatışmada.

Gezi’nin pozitif sonuçlarından biri kesinlikle çağdaş sınıf kompozisyonu konusundaki anlayışta yarattığı ilerleme ve işçi sınıfının doğasını yeni yeni genişleyen işgücü kategorileri ışığında yeniden değerlendirmek oldu.

Ancak Gezi hareketinin ilerleme kaydetmesi ve genişlemesi önündeki net bir engel de hareketin dar sınıfsal temeli. Beyaz yakalı işçiler kendi mücadelelerini kent ve kır yoksullarının yanı sıra işçi sınıfının geleneksel segmentleri ile de birleştirmenin bir yolunu bulmalı. Böyle bir birleşik mücadele, elbette, iki taraflı bir dönüşüm ister: Yani geleneksel sendikalar işçi sınıfı anlayışlarını ve geleneksel pratiklerini değiştirmeli, öte yandan da militan, kentli beyaz yakalı işçiler kendi kültürel varsayımlarını ve politik yönelimlerini verimli bir birleşmeyi mümkün kılacak şekilde değiştirmeli.

Bu açıdan, Soma’daki maden faciası bir fırsat. Gezi ruhu hemen madencilerin durumuna, skandal çalışma koşullarına ve madencilik sektöründe yükselme sağlayan ama çok daha tehlikeli hale gelmesine de neden olan neoliberal politikalara odaklandı. Öğrenciler İstanbul Teknik Üniversitesi’ni işgal ederek madeni işleten şirketle bağlantıların kesilmesini talep ettiler ve polis “dışarıdan gelen kışkırtıcıları” engellemek istemesine rağmen otobüslere doluşarak Soma’ya gitmek istediler. Bir fırsat olduğu kesin ancak sayısız engelle baş edilmesi gerekiyor: Yalnızca güçlü bir hükümet baskısı ve propaganda makinesi değil, aynı zamanda çağdaş işçi sınıfının farklı kesimleri arasındaki siyasi ve kültürel bağların zayıflığı.

Buradaki temel noktam, ortaya çıkmasının bir yıl ardından, Gezi hareketinin vermesi gereken esas sınavın, toplumsal tabanını mevcut sınırlarının ötesine genişletmesi olduğu. Böylesi engellere odaklanarak, Türkiyeli aktivistlerin geçerli mücadele döngüsünde aktif olan diğer hareketlerin gerisinde olduğunu ima etmiyorum. Aksine, bu zorluklarla karşı karşıya kalınması, Türkiye’de ne elde edildiğinin göstergesi. Başlangıcından bu yana, dediğim gibi, Gezi hareketi, birçok bakımdan tıkanmış veya engellerle karşılaşmış görünse de radikal şekilde geniş bir toplumsal eklemlenme vaat ediyordu. Gezi gördüğüm tüm eksenler boyunca bölünmeleri aşma ufku açtı: toplumsal cinsiyet ve cinsiyet, dinci / laik bölünmesi, Kürt meselesi ve emeğin birleşimi – ve daha birçoğu.

Hareketin toplumsal tabanını genişleten böylesi bir toplumsal eklemlenme, bana göre Türkiye’de inisiyatifi hükümetten almanın, gündemi belirlemenin ve gerçek bir siyasi alternatif inşa etmenin tek yolu. Ancak bu sayede Gezi’de açığa çıkan umutlar ve arzular gerçeğe dönüşebilir.

Innovation and Obstacles in Istanbul One Year After Gezi

Filed under: Çeviri, , ,

Thomas Piketty: Marx’la İlgilenmiyorum

Röportaj: ISAAC CHOTINER

Genelde ekonomi üzerine 700 sayfalık bir kitabın (bir üniversite tarafından basılacak) yazarı ile röportaj yapmak pek heyecanlı bir iş değildir. Yayıncılar ve yazarlar kamuoyunca tanınmak isterler; kitapların kopyaları bir gecede bitirilir; yayıncılardan “sizin için ne yapabilirim?” e-postaları birikmeye başlar.

Ancak söz konusu olan Capital in the Twenty-First Century (Yirmi Birinci Yüzyılda Sermaye) kitabı ülkedeki çok satanlardan biri olan Thomas Piketty ise, işler biraz daha zor olabiliyor. Piketty ile sadece bir telefon görüşmesi bile ayarlamak Papa ile toplantı ayarlamaktan zor göründü. Piketty, kitabını tanıtmak için bir kıtadan diğerine seyahat ediyordu ve geçen hafta görüşme yapabilmemiz için tanıtımlarına ara vermek zorunda kaldı. Bu arada kitabı tükendi ve dolayısıyla bu görüşmeci bir e-versiyon okumak zorunda kaldı. (Harvard University Press daha fazla basılması için uğraşıyor.)

Sonunda Paris’teki ofisinde Piketty’ye ulaştığımda, bir saate yakın konuştuk. Ağır bir Fransız aksanı ile konuşuyordu ve sıcak ve ilgiliydi, hatta bana çalışması hakkındaki görüşlerimi bile sordu. Onu hayal kırıklığına uğratan ekonomistleri, kitabına yapılan en iyi eleştirileri ve Karl Marx için niçin hiç vakti olmadığını konuştuk.

Isaac Chotiner: Kitabınızın başarısını neye bağlıyorsunuz?

Thomas Piketty: Kitabın başarısı bir ölçüde artan eşitsizlik konusuna duyulan ilgiden kaynaklı.

IC: Bir ekonomist kitabınızın başarısını insanların ekonomik sorunların periyodik olduğuna artık inanmamasına bağladı. Sorunlar yapısalmış.

TP: Anladım. ABD’de eşitsizliğin ve servetin genişlediğine dair bir algı var. İnsanlar bunun sonsuza dek devam edip etmeyeceğini merak ediyor. Görece düşük bir büyümeye sahipseniz, yüzde 1, 2 gibi, insanlar gelecekten kaygı duyar. İnsanlar eşitsizlik konusunda düşünüyor.

IC: Kendi geçmişinizle ilgili sormak istiyorum. Sizin ekonomi alanında kahramanlarınız kimler?

TP: Bu araştırmayı Kuznets’in çalışmasını izlemek ve onu daha fazla ülkeye ve daha uzun zaman periyotlarına genişletmek için yapıyorum. Ekonomi geleneğine baktığım zaman, bunun daha önce yapılmamış olmasına şaşırdım.

IC: Marx’ın düşünceleriniz üzerindeki etkisi ve onu okumaya nasıl başladığınız konusunda neler söyleyebilirsiniz?

TP: Marx mı?

IC: Evet.

TP: Onu okumayı asla başaramadım. Siz de okumaya çalıştınız mı, bilmiyorum. Denediniz mi?

IC: Makalelerinden bazılarını evet ama ekonomi üzerine çalışmalarını okumadım.

TP: 1848’in Komünist Manifesto’su kısa ve güçlü bir eser. Das Kapital, bence okuması çok zor ve bana göre pek de etkili değil.

IC: Çünkü kitabınız, açıkçası başlığıyla, bir şekilde ona şapka çıkardığınız izlenimini yaratıyor.

TP: Kesinlikle alakası yok! Benim kitabımın sermayenin tarihi ile ilgili olması gibi büyük bir fark var. Marx’ın kitaplarında hiç veri yok.

IC: Kitabınıza yönelik eleştiriler arasında özellikle akıllıca bulduklarınız var mı?

TP: Sizin görüşünüz ne? En iyisi sizce hangisi?

IC: Bir tanesi, kesin veriler ışığında en alttakilerin kitabınızda öne sürdüğünüzden daha iyi koşullarda olduğunu savundu. Ve bu gerçek yüzünden eşitsizliğin ne olduğu konusunda biraz daha başka düşünmemiz gerektiğini söyledi.

TP: ABD’de miydi?

IC: Evet.

TP: Transferlerdeki yükselişi hesaba katarsanız alttaki yarı daha iyi durumda ama sadece birincil geliri hesaba kattığınızda. Fakat bunun bir şeylerin ters gittiğini doğruladığını düşünüyorum: Alttaki yarının da, gelir artışından transferler olmadan, becerilere ve iyi ücretli işlere daha iyi erişim üzerinden pay aldığı bir ekonomik sisteme sahip olmak istersiniz.

IC: Bir başka eleştiri ise finansın rolüne yeterince değinmediğiniz.

TP: Ah. Evet, sanırım finansa daha fazla değinmem gerekirdi, yine de finansal deregülasyon konusunda epeyce laf ettim. Belki de daha fazlasını yapmalıydım. Paul Krugman bu konuda haklı. Meselelerden biri finans sektöründe en üst ücreti yükseltmeyle ilgili. Bir diğeri ise finansal deregülasyonun iyi geri dönüş oranlarına erişimde eşitsizliği arttırmış görünmesi ile ilgili. Bu kitapta epey büyük rol oynuyor.

IC: İnsanların eleştirdiği şeylerden biri de küresel servet vergisi fikri. Böyle bir şeyin gerçekten olabileceğine sebep saydığınız bir şey, Kuveyt’te Saddam’la savaşması için 1990’da bir milyon asker göndermiş olmamız ve bunu sadece birkaç ay içinde yapmamız. Bunu yaptıysak, diyorsunuz, kesinlikle vergi cennetleriyle ilgili de bir şey yapabiliriz. Ne demek istediğinizi anlıyorum fakat Irak’la savaşa girme isteğini toplayabilmemizin sebebinin savaşın ekonomik çıkarlarımızı etkilemesi olduğunu savunamıyor musunuz? Ve vergi cennetleri konusunda hiçbir şey yapamamamızın sebebinin de aynı olduğunu?

TP: Ama o zaman İsveç bankaları konusunda neden bir şey yaptık ki?

IC: Değişimin tümden imkansız olduğunu söylemiyorum ama zor.

TP: Ama İsveç bankalarına yönelik yaptırımlara bakın. Beş yıl önce insanlar bunun asla olamayacağını söylüyordu ama oldu. Bu yüzden zor olsa da ilerleme olabilir. Bu bir ya hep ya hiç yaklaşımı değil. Ulusal düzeyde epey ilerleme kaydedilebilir, özellikle de dünya GSMH’sının çeyreğine sahip olan ABD gibi büyük ülkeler için. Dolayısıyla artan oranlı bir servet vergisine yönelmek için diğer ülkelerden izin istemek zorunda değiliz. ABD, kendi servet vergisi sistemini net gelir üzerinden artan oranlı bir vergi sistemine dünyanın geri kalanının iznini istemeden dönüştürebilir.

IC: Fransa’daki ekonomi uzmanları ile ABD’dekileri karşılaştırdığınızda ne düşünüyorsunuz? Gördüğünüz farklılıklar nelerdir?

TP: O kadar da farklı olmadıklarını biliyorsunuz. Temel farklılık şu olabilir ki, Fransa’daki ekonomistler ABD’dekilere göre diğer disiplinleri belki kısmen daha az küçümsüyor. Fransa’da daha çok bir tarihsel ya da sosyolojik araştırma geleneği mevcut.

IC: Size bunu sormamın nedenlerinden biri MIT’de (Massachusetts Institute of Technology) görev yaparken ABD’deki ekonomi uzmanlarının sizi hayal kırıklığına uğrattığını okumam. Bu doğru mu?

TP: Ona dair birçok güzel şey var. Amerikan üniversitelerini sevdim. Birçok bakımdan daha tertipliler –tabii Fransız üniversitelerine göre. Bütünüyle razı gelmediğim şeylerden biri, ekonomistlerin başka alanlara tepeden bakma halleriydi.

Ekonomistler, tarihçilerden, herkesten çok daha zeki olduklarını düşünme eğilimindeler. Ve bu birazcık haddini aşıyor çünkü sonuçta ekonomiye dair çok fazla şey bilmiyoruz.

Sosyal bilimler alanında hepimizin alçakgönüllü ve pratik olması gerektiğini düşünüyorum ve şunu hissediyorum ki, eğer MIT ekonomi bölümünde kalsaydım yapmakta olduğum tarihsel araştırmayı muhtemelen yapmayacaktım çünkü bir çeşit katıksız ekonomi teorisi çalışmaya dair bazı güdülerim olacaktı. Ama biliyorsunuz, sonuçta orada birçok dostum var.

IC: ABD ve Avrupa’dan bahsedersek, her iki bölgede finansal krize yönelik müdahaleler farklı görünüyor ve sizin kesinlikle, ABD’nin müdahalesinin daha iyi olduğuna ilişkin güçlü delil sunabildiğinizi düşünüyorum.

TP: ‘Daha iyi’ derken hangi müdahaleyi düşünüyorsunuz?

IC: Sadece kemer sıkmaya yönelik daha büyük direniş.

TP: Bu doğru. Bunun, Avrupalı federal kurumların ABD’dekilere göre çok farklı olduğu gerçeğinden kaynaklandığını düşünüyorum. ABD kurumlarının kusursuz işlediklerini söylemiyorum. Bazı problemleri var. Ancak Avrupa kurumları çok daha işlevsiz. Eğer ortak bir para birimine sahipseniz, daha fazla entegrasyona, daha fazla siyasi ve mali birliğe ihtiyacınız vardır. Ortak para birimiyle, devalüe etme yetinizi yitirirsiniz. Eurozone ülkeleri 18 farklı kamu borcuna, 18 farklı kurumlar vergisi sistemine ve benzerlerine sahip oldukları sürece bir güvensizlik her zaman olacaktır. Güveni yeniden tesis etmenin tek yolu, daha yakın siyasi ve bütçesel birliğe doğru yol almaktır.

IC: Avrupa kurumları başarısız oluyorsa, sınırları aşan varlık vergisi benzeri şeyleri nasıl yaratırsınız?

TP: Bu, ABD ve Çin gibi büyük ülkeler için daha kolay. Avrupa’da, daha az sayıda ülkeyle daha yakın entegrasyona ihtiyacınız var.

IC: Finansal kriz ve Avrupa Birliği’ne dair sorunlar varken, bunun üstüne küresel ısınma gibi sorunlara baktığınızda, bu neredeyse demokratik kurumlarımızın bu sorunları çözebilme kapasitesine sahip olmadığını düşündürüyor.

TP: Biliyorsunuz, birçok insanın kitabımı okuyarak kanî olmuş göründüğünden daha iyimserim. Bu sorunların çözümü imkansız mı? Hayır. Bakın, beş yıl önce insanlar banka gizliliği ile mücadelenin imkansız olduğunu düşünüyordu. Ama sonrasında ABD, İsviçre bankalarına yaptırımlar uyguladı. Avrupa Birliği ve ABD bir araya gelebilmeli ve işi yapmalı.

IC: Kurumlarımızın işlemediğini iddia eden hareketlerden bahsedersek, son birkaç on yılda Amerika’da bunu yapan soldan iki kesim var. Bunlardan biri küreselleşme karşıtı hareket, diğeri ise Occupy Wall Street idi ve sadece bu iki hareket hakkında ne düşündüğünüzü merak ediyorum.

TP: Biliyorsunuz, bütün bu hareketlerin yararlı olduğunu düşünüyorum. Ancak zorlamak için belirli politika ölçüleri olursa daha da iyi olacaktır.

IC: Krizlerin daha yaygın biçimde ilerleyeceğini düşünüyor musunuz? Bazıları, finansmanın ekonomide oynadığı rol ile birlikte ekonomik krizlerin giderek daha fazla olası olduğunu öne sürdüler. Analizlerinizde, bunun krizde oynadığı rolü hafife aldığınızı düşünüyor musunuz?

TP: Güzel bir soru. Bilmiyorum. Daha çok kriz olabilir ancak değişiklikler yapmak için bunu bekleyemeyiz. 2008 krizi meselesinde, dünyanın verdiği karşılık çoğunlukla yaratıcı para politikasına bel bağladı. Bu yeterli değil.

IC: Bankaların kamulaştırılmasına dair Amerika’da kriz sonrasında bir tartışma var. Bu tartışmadan ne anlam çıkarıyorsunuz?

TP: Krize yönelik verebileceğimiz en iyi yapısal karşılık, daha iyi mali düzenlemeler, daha çok sosyal güvenlik ve daha çok artan oranlı vergilendirme olurdu. Benim peşinden gideceğim karşı tedbir bu olurdu.

IC: Politik kahramanlarınız var mı?

TP: Politik kahramanlar mı? Pek sayılmaz. Hayır.

IC: Kitabınızda edebiyattan bir hayli söz ediyorsunuz. Bugün, yaşadığımız andan bir şeyler yakalayan bir edebiyat olduğunu düşünüyor musunuz?

TP: Evet, evet. Amerikalı okurların tanımayacağını düşündüğüm Fransız yazarlar. Orada bir Balzac olup olmadığını bilmiyorum.

IC: Burada bir Fransız akademisyenin kitabının patlama yapmış olması ilginç.

TP: Bu uluslararası bir proje. Yirmi ülkeden veriler mevcut. Küreselleşmiş bir dünyada yaşıyoruz ve bu kitap küresel bir araştırma projesinden ortaya çıkıyor.

IC: Bazı araştırmalarınızdan neden daha önce faydalanılmadığını düşünüyorsunuz?

TP: Bunun kısmen, disiplinler arası sınırların bazen çok keskin olmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Çalışmalarım ekonomistler için çok tarihsel, tarihçiler için ise çok ekonomik. Öyle olunca kimse faydalanmadı. Ancak sağlam veriler bugün çok daha yararlanılabilir durumda ve kitabım bundan faydalanıyor. Ve bunu, gördüğüm şeyin açıklamasını yapmak için kullandım.

http://www.newrepublic.com/article/117655/thomas-piketty-interview-economist-discusses-his-distaste-marx adresinde yayımlanan röportajdan çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü & Dünyadan Çeviri

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Filed under: Çeviri, , , , , ,

Neo Zapatistalar: Yirmi Yıl Sonra – Immanuel Wallerstein

Resim

1 Ocak 2014 günü, Ejército Zapatista de Libéración Nacional (EZLN – Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu), Çipas’taki ayaklanmasının yirminci yıldönümünü kutladı. Bu yıl, kendilerine dair bir değerlendirme yaptılar. Nisan’da, resmi EZLN yayını Rebeldía Zapatista’da, İsyancı Komutan Moisés “unutmaya karşı savaş” konulu bir başyazı yayınladı. EZLN’nin mücadelesinin, 520 yıldır yerli halkları bastıran şeytani sistemi sadece on dokuz yıl içinde “kontrol altına aldığını” (toreado) yazdı.

EZLN neyi başardı? Hangi açılardan bunun bir başarı olduğu söylenebilir? EZLN ile yalnızca dünya sağı değil, dünya solunun belirli unsurları da, “emperyalizme ve neoliberalizme karşı dünya genelindeki mücadele ile büyük ölçüde alakasız olduğu” gerekçesiyle alay etti. “Ne başardılar ki,” diye soruyor eleştirmenler. “Gidişatları bir halkla ilişkiler şovundan öteye geçebildi mi ki?”

Bu tür eleştiriler, ayaklanmanın tüm özünü ıskalıyor. İlk başarıları, yirmi yıl boyunca onları mahvetmek için elinden gelen yapan Meksika ordusuna karşı ayakta kalabilmekti. Bunu EZLN’nin Meksika ordusu ile karşılaştırılamayacak olan askeri hünerleri sayesinde değil, hem Çipas’ın yerli halkları ile içerdeki, hem de dünyanın geri kalanındaki politik güçleri sayesinde başardılar. Meksika ordusunun saldırılarını, en fazla otonom topluluklarının çeperlerindeki tacizler (bazen ölümcül tacizler) seviyesine indiren bu güç oldu.

1 Ocak 1994’te ayaklandıklarında, EZLN’nin Meksika hükümetine ve dünyaya verdiği mesaj neydi? Hepsinden önce, kendi topluluklarını kendi halkları ile kolektif ve demokratik şekilde yönetme taleplerini yenileyerek, bastırılan yerli halkların onurunu koruyorlardı. İkincisi, Meksika’da devlet iktidarını almakla ilgilenmediklerini söylüyorlardı. Bu, onlara göre bir ezeni diğeri ile değiştirmekten başka bir şey değildi. Bunun yerine, Meksika hükümetinden resmen ve samimi şekilde bağımsızlıklarını tanımasını talep ediyorlardı.

Üçüncüsü, EZLN bu tarihi (1 Ocak 1994), Kuzey Amerikan Serbest Ticaret Anlaşması’nın (NAFTA) yürürlüğe girdiği tarih olduğu için seçmişti. Bu tarihi seçerek, ABD’nin Meksika’daki ve dünya çapındaki emperyalist rolünü reddettiklerini teyit ediyorlardı. Dördüncüsü, Çipas’taki mücadele ile sınırlı bir bakış açısına sahip olmaktan ziyade, dünyadaki tüm ezilen halkların ve sınıfların mücadelesini destekliyorlardı. Bunu, Çipas’ta galaksiler arası toplantılar adını verdikleri toplantılar düzenleyerek ve sırf başka katılımcılar karşı çıkıyor diye bazı katılımcıların dışlanmasını reddederek vurguladılar. Ve beşincisi, bu görüşleri Yerli Ulusal Kongresi üzerinden Meksika’daki diğer ezilen halklara taşımaya çalıştılar.

EZLN’nin ayaklanması, dünya sağının 1970’ler ile 1994 arasındaki görece kısa vadeli başarılarına karşı dünya solunun karşı-saldırısının başlangıcıydı. Washington Konsensüsü’nün ekonomik ve politik etkisinin bileşimi ve Sovyetler Birliği’nin çöküşünün getirdiği görünürdeki zafer, dünya sağının dünya sistemine kalıcı hakimiyet kurmakla övünmesine izin vermişti. Zapatistalar’ın yaptığı şey, onlara (ve dünya soluna) görece daha demokratik ve görece daha eşitlikçi bir dünya alternatifinin gerçekten var olduğunu hatırlatmaktı.

EZLN’nin 1 Ocak 1994 tarihli ayaklanması, Porto Alegre’de 2001’deki Dünya Sosyal Forumu (DSF) kuruluşunun yanı sıra, 1999’da Seattle’da ve ardından başka yerlerde düzenlenen başarılı protestolara giden yolu açtı. DSF’nin ve artık Küresel Adalet hareketi olarak adlandırılan hareketin halen devam eden mücadelesini mümkün kılan EZLN oldu.

Elbette, İsyancı Komutan Moisés bize hatırlatıyor, “dinlenmek olmaz; kendimizi tüm gücümüzle çabalarımıza vermeliyiz.” Bunun, EZLN’nin nihai mesajı olduğunu düşünüyorum. “Başka bir dünyanın mümkün olduğuna” inanan bizler için durup dinlenmek olmaz.

The Neo-Zapatistas: Twenty Years After

Filed under: Çeviri, , , , , ,

İnsan Yüzlü Barbarlık – Slavoj Žižek

Resim

Kiev’de Yanukoviç hükümetine yönelik kitlesel gösterilere dair televizyon haberlerinde, tekrar ve tekrar, göstericilerin Lenin heykellerini yıktığını görüyoruz. Bu, öfkeyi sergilemenin kolay bir yolu: Heykeller Sovyet baskısının sembolleriydiler ve Putin Rusya’sı Rusya’nın komşuları üzerinde egemenliğe dayanan Sovyet politikasının devamı olarak algılanıyor. Lenin heykellerinin Sovyetler Birliği’nde yaygınlaşmaya başlamasının ancak 1956’da olduğunu unutmayın. O zamana kadar Stalin heykelleri çok daha yaygındı. Fakat Kruşçev’in Komünist Parti’nin 20. Kongresi’nde Stalin’i ‘gizli’ ifşasından sonra, Stalin heykellerinin yerini Lenin’inkiler aldı. Lenin ezici bir şekilde Stalin’in yerini alıyordu. Bu, Pravda’nın künyesinde 1962’de yapılan değişiklikle aynı ölçüde açık hale getirildi. O zamana kadar, ön sayfanın sol köşesinde iki profilin, Lenin ile Stalin’in çizimi yan yana duruyordu. Kısa süre sonra 22. Kongre Stalin’i açıktan reddetti, profili sadece kaldırılmakla kalmadı, Lenin’in ikinci bir profili ile değiştirdi. Artık yan yana basılmış iki aynı Lenin profili vardı. Bu garip tekrar, bir anlamda Stalin’in yokluğunu daha da vurguluyordu.

Yine de Ukraynalıların Lenin heykellerini yıkmasını Sovyet egemenliğinden kurtulma ve ulusal bağımsızlıklarını savunma isteklerinin bir göstergesi olarak izlemenin tarihsel bir ironisi var. Ukrayna ulusal kimliğinin altın çağı, Ukrayna’nın kendi kaderini tayin hakkının engellendiği Çarlık Rusya’sı değil, savaş ve kıtlıktan bitap düşmüş bir Ukrayna’daki Sovyet politikasının ‘yerlileşme’ olduğu Sovyetler Birliği’nin ilk on yılıydı. Ukrayna kültürü ve dili yeniden dirildi ve sağlık, eğitim ve sosyal güvenlik hakları getirildi. Yerlileşmeyi, Lenin tarafından belirsizliğe yer vermeden formüle edilmiş ilkeler izledi:

Proletarya, ezilen ulusların belli bir devletin sınırları içinde zorla tutulmalarına karşı savaşmalıdır, bu da ulusların kaderlerini tayin edebilmeleri uğruna savaştır. Proletarya, ‘kendi’ ulusu tarafından ezilen sömürgeler ve uluslar için siyasal ayrılma özgürlüğü istemelidir. Yoksa, proletarya enternasyonalizmi boş bir sözden başka bir şey olmazdı; ezen uluslarla ezilen ulusların işçileri arasında ne güven, ne de sınıf dayanışması mümkün olurdu.

Lenin, sonuna kadar bu duruşunu korudu. Rosa Luxemburg, Ekim Devrimi’nin hemen sonrasında, küçük uluslara ancak yeni devlette ilerici güçler hakim olacaksa tam bağımsızlık verilmesi gerektiğini savunurken, Lenin, koşulsuz ayrılma hakkından yanaydı.

Lenin, Stalin’in merkezi bir Sovyetler Birliği projesine karşı son mücadelesinde, yine küçük ulusların koşulsuz ayrılma hakkını savunuyordu (bu durumda söz konusu olan Gürcistan’dı) ve Sovyet devletini oluşturan ulusal varlıkların tam bağımsızlığında ısrar ediyordu – 27 Eylül 1922’de, Politbüro’ya bir mektupta, Stalin’in Lenin’i ‘nasyonal liberalizm’ ile suçlamasına şaşmamalı. Stalin’in hâlihazırda yöneldiği gidişat, Sovyet Rusya hükümetinin diğer beş cumhuriyetin de (Ukrayna, Belarus, Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan) hükümeti olmasını önermesinden açıkça belliydi:

Geçerli karar RKP Merkez Komitesi tarafından onaylanırsa, kamuoyuna açıklanmayacak, söz konusu Cumhuriyetlerin Sovyet organlarında, Merkezi Yürütme Komitelerinde veya Sovyetler Kongrelerinde, bu Cumhuriyetlerin isteği olarak açıklanacağı Tüm Rusya Sovyetler Kongresi toplantısından önce dolaşıma sokulmak üzere Cumhuriyetlerin Merkez Komitelerine iletilecek.

Böylece üst yetki organı olan Merkez Komite’nin, kendi tabanı ile etkileşimi bozuluyordu. Üst yetki organının yaptığı şey kendi isteğini dayatmaktan başka bir şey değildi. Durumu daha da vahimleştirense, tabanın üst yetki organından hangi kararı almasını isteyeceğine, sanki kendi isteğiymiş gibi, Merkez Komite’nin karar vermesiydi. 1939’daki dikkat çekici bir olayda üç Baltık devleti Sovyetler Birliği’ne katılmak istediler. İstekleri kabul edildi. Bunların tümünde Stalin devrim öncesi Çarlık politikasına geri dönüyordu: Rusya’nın Sibirya’yı 17. yüzyılda ve Müslüman Asya’yı 19. yüzyılda sömürgeleştirmesi artık emperyalist genişleme olarak kınanmıyor, bu geleneksel toplumları ilerici modernleşme sürecine soktuğu için kutlanıyordu. Putin’in dış politikası açık bir şekilde Çarlık Rusya’sı çizgisinin devamı. Rus Devrimi sonrasında, Putin’e göre, Bolşevikler Rusya’nın çıkarlarına ciddi şekilde zarar verdiler: ‘Bolşevikler, bir dizi sebeple, Rusya’nın tarihsel güneyinin büyük kesimlerini Ukrayna Cumhuriyeti’ne eklediler. Bu, nüfusun etnik yapısı dikkate alınmadan yapıldı ve bugün bu alanlar Ukrayna’nın güneydoğusunu oluşturuyor.’

Lenin ortadan kaybolurken Stalin portrelerinin askeri geçit törenlerinde ve resmi kutlamalarda yeniden boy göstermeye başlamasına şaşmamalı. 2008’de Rossiya TV kanalının düzenlediği bir ankette, Stalin tüm zamanların en büyük üçüncü Rus’u seçildi ve yarım milyon oy aldı. Lenin uzak ara farkla altıncı oldu. Stalin bir komünist olarak değil, Lenin’in anti-vatansever ‘sapma’sından sonra Rusya’ya büyüklüğünü geri kazandıran kişi olarak kutlanıyor. Putin yakın zamanda, Ukrayna’nın yedi güneydoğu ili için, en son 1917’de kullanılan bir terimi yeniden canlandırarak, Novorossiya (‘Yeni Rusya’) terimini kullandı.

Fakat halen mevcut olan gizli Leninist akım, Stalin’e karşı komünist yeraltı muhalefetinde ısrar ediyordu. Christopher Hitchens’ın 2011’de yazdığı üzere, Soljenitsin’den çok daha önce, ‘Gulag konusunda, Boris Souvarine’den Victor Serge’e, C.L.R. James’e kadar sol muhalifler tarafından, gerçek zamanlı ve büyük bir riske girilerek kritik sorular soruluyordu. Bu cesur ve öngörülü heretikler, bir şekilde tarihten silindiler (bundan çok daha kötüsünü bekliyorlardı, çoğunlukla da başlarına geldi).’ Bu iç muhalefet, faşizmin aksine komünist hareketin doğal bir parçasıydı. ‘Nazi Partisi’nde, Führer’in nasyonal sosyalizmin özüne ihanet ettiğini savunmak için hayatlarını riske atan muhalif yoktu,’ diye devam ediyordu Hitchens. Tam da komünist hareketin kalbindeki bu gerilim yüzünden, 1930’ların tasfiye yıllarında olunabilecek en tehlikeli yer egemen sınıfın tepesiydi: Yalnızca birkaç yıl içinde, Merkez Komite’nin ve Kızıl Ordu liderliğinin yüzde 80’i öldürüldü. Muhalefetin bir başka işareti, protestocu kitlelerin, iktidardakilere yerine getirmedikleri vaatlerini hatırlatmak için ulusal marşlar dahil resmi marşlar söylediği, ‘gerçekten var olan sosyalizm’in son günlerinde tespit edilebilir. Demokratik Alman Cumhuriyeti’nde ise, bunun aksine, 1970’ler ve 1989 arasında, ulusal marşı kamusal alanda söylemek suç teşkil ediyordu. Sözleri (‘Deutschland einig Vaterland’, ‘Almanya, birleşik Anavatan’), yeni bir sosyalist ulus olarak Doğu Almanya fikrine uymuyordu.

Rus milliyetçiliğinin yeniden dirilişi, belirli tarihsel olayların yeniden yazılmasına neden oldu. yakın tarihli bir biyografik film olan Andrei Kravchuk’un Admiral‘ı, 1918 ile 1920 arasında Sibirya’ya hükmetmiş olan Beyaz Ordu komutanı Aleksandr Kolchak’ın yaşamını konu almaktadır. Fakat Beyaz Ordu karşı devrimci güçlerinin bu dönemdeki ölçüsüz gaddarlığının yanı sıra, totaliter potansiyelini de hatırlamak gerekir. İç savaşı Beyaz Ordu kazansaydı, neler olacağını şöyle yazıyor Hitchens: ‘Faşizm, genel bir sözcük olarak İtalyanca değil Rusça olacaktı… Sibirya’nın 1918’deki işgali sırasında Amerikan Yurtdışı Sefer Kuvvetlerine komuta etmiş olan (Amerikan ders kitaplarından tamamen silinmiş bir olay) Tümgeneral William Graves, hatıralarında Rus sağ kanadına hakim olan yayılmacı, ölümcül anti-Semitizm hakkında yazmış ve şöyle eklemiştir: “Tarihin, Amiral Kolchak’ın hükümranlığı altındaki Sibirya’dan başka, son elli yılda dünyada bu denli rahatça ve daha az ceza tehlikesi ile cinayet işlenebilen bir ülkesini yazabileceğini sanmıyorum.”

Tüm bir Avrupa neo-faşist sağı (Macaristan, Fransa, İtalya, Sırbistan), Rusya’nın Kırım referandumunu Rus demokrasisi ile Ukrayna faşizmi arasında bir seçim gibi göstermesini yalanlayacak şekilde, süregiden Ukrayna krizinde kesin şekilde Rusya’yı destekliyor. Ukrayna’daki olaylar – Yanukoviç ve çetesini iktidardan eden kitlesel protestolar – Putin’in yeniden canlandırdığı karanlık mirasa karşı bir savunma olarak anlaşılmalıdır. Protestoları tetikleyen, Ukrayna hükümetinin Rusya ile iyi ilişkileri Ukrayna’nın Avrupa Birliği ile entegrasyonunun önüne koyma kararı olmuştur. Öngörülebilir şekilde, birçok antiemperyalist solcu haberlere Ukraynalılara tepeden bakarak tepki göstermiştir: ‘Ne kadar da kandırılmış durumdalar! Halen Avrupa’yı idealize ediyorlar, AB’ye katılmanın Ukrayna’yı Batı Avrupa’nın ekonomik sömürgesi yapacağını, eninde sonunda Yunanistan’la aynı sonu paylaşacaklarını göremiyorlar!’ Aslında, Ukraynalılar AB realitesi konusunda kör olmaktan çok uzaklar. İçindeki sorunların ve eşitsizliklerin gayet farkındalar: Mesajları sadece kendi durumlarının çok daha kötü olduğu. Avrupa sorun yaşıyor olabilir ancak bunlar zengin bir adamın sorunları.

O zaman ne yapmalıyız? Ukrayna’nın tarafını mı tutmalıyız? Bunu yapmak için ‘Leninist’ bir neden var. Lenin son yazılarında, Devlet ve Devrim’in ütopyasını terk ettikten çok sonra, Bolşevizm için makul, ‘gerçekçi’ bir proje fikrini araştırdı. Rus kitlelerinin ekonomik az gelişmişliği ve kültürel geriliği yüzünden, Rusya’nın ‘sosyalizme doğrudan geçişi’ için yol olmadığını savunur: Sovyet iktidarının tüm yapabileceği, ‘devlet kapitalizminin’ ılımlı politikalarını köylü kitlelerinin yoğun kültürel eğitimi ile birleştirmek olabilir – propaganda ile beyin yıkamak değil ama uygar standartların sabırlı, aşamalı bir şekilde empoze edilmesi. Rakamlar, ‘Batı Avrupalı sıradan bir uygar ülkenin standardına erişmek için halen yapmak zorunda olduğumuz epeyce zorunlu iş olduğunu gösteriyor… Kendimizi halen kurtaramadığımız yarı Asyatik cehaleti aklımızdan çıkarmamalıyız.’ Ukraynalı protestocuların Avrupa referanslarını, onların hedefinin de, ‘Batı Avrupalı sıradan bir uygar ülkenin standardına erişmek’ olduğunun işareti sayabilir miyiz?

Fakat işler burada hızla karışabiliyor. Ukraynalı protestocuların referans aldığı ‘Avrupa’, tam olarak neyi ifade ediyor? Tek bir fikre indirgenemez: Milliyetçi, hatta faşist unsurları bile kapsıyor fakat uygulamada bugün Avrupalı kurumlar ve yurttaşların kendileri çoğunlukla ihanet etse de, Avrupa’nın küresel politik muhayyile benzersiz katkısı olan, Etienne Balibar’ın égaliberté, “eşitlik içinde özgürlük” dediği fikri de içeriyor. Bu iki kutup arasında, Avrupa liberal demokrat kapitalizminin değerine nahif bir güven de söz konusu. Avrupa Ukrayna protestolarında kendi en iyi ve en kötü yanlarını, karanlık yabancı düşmanlığının yanı sıra, kendi özgürlükçü evrenselciliğini de görebilir.

Karanlık yabancı düşmanlığı kısmından başlayalım. Ukrayna milliyetçi sağı, Balkanlardan İskandinavlara, ABD’den İsrail’e, Orta Afrika’dan Hindistan’a dek bugün ne olduğunun bir örneği: Etnik ve dini tutkular patlama halinde ve Aydınlanma değerleri geriliyor. Bu tutkular daima vardılar, beklemedeydiler; yeni olan sergilenme şekillerindeki arsızlık. Kendisini özgürlük, eşitlik, bütün mensupları için eğitim ve sağlık hakkı gibi büyük modern aksiyomlarla tamamen bütünleştirmiş, ırkçılık ve cinsiyetçiliğin kabul edilemez ve saçma şeyler olarak görüldüğü bir toplum hayal edin. Fakat sonra da şunu hayal edin; toplum bu aksiyomlara sözde bağlılık sergilemeye devam etmesine rağmen, fiilen özlerinden koparılmış durumdalar. Avrupa tarihinden çok yakın tarihli bir örnek: 2012 yazında, Macaristan’ın sağcı başbakanı Viktor Orbán, Orta Avrupa’da yeni bir ekonomik sisteme ihtiyaç duyulduğunu açıkladı: ‘Umarım Tanrı yardımcımız olur da ekonomik açıdan ayakta kalabilmek adına, demokrasi yerine hayata geçirmek zorunda kalacağımız yeni bir politik sistem icat etmeye mecbur olmayız… İşbirliği bir niyet meselesi değil, zor meselesi. Belki işlerin bu şekilde ilerlemediği ülkeler de var, örneğin İskandinavya ülkeleri, fakat bizim gibi yarı Asyatik toplumlarda, yalnızca zor birleştirebilir.’

Bu sözlerdeki ironi, bazı eski Macar muhaliflerde de etki bırakmadı değil: Sovyet ordusu 1956 ayaklanmasını bastırmak için Budapeşte’ye hareket ettiğinde, kuşatılmış Macar liderlerin Batı’ya tekrar tekrar gönderdiği mesaj, Asyalı komünistlere karşı Avrupa’yı korudukları idi. Şimdi, komünizmin çöküşünden sonra, Hıristiyan muhafazakâr hükümet, ana düşmanını, bugün Batı Avrupa’nın ifade ettiği çok kültürlü tüketimci liberal demokrasi olarak belirliyor. Orbán, hâlihazırda ‘Asyalı değerlere sahip bir kapitalizm’e olan sempatisini ifade etmiş durumda; Orbán üzerindeki Avrupa baskısı devam ederse, Doğu’ya ne mesaj yollayacağını kolayca tahmin edebiliriz: ‘Biz burada Asya’yı savunuyoruz!’

Günümüzün göçmen karşıtı popülizmi, doğrudan barbarlık yerine insan yüzlü bir barbarlık getirdi: Hıristiyan ahlakının ‘komşunu sev’ anlayışından, kabileyi barbar Öteki’nin önüne koyan pagan ayrıcalıklılığı anlayışına bir gerileme. Kendisini Hıristiyan değerlerinin savunucusu olarak sunsa da, aslında Hıristiyan mirasına yönelik en büyük tehdit. G.K. Chesterton, yüzyıl önce şöyle yazdı: ‘Özgürlük ve insanlık adına Kilise ile savaşmaya başlayanlar, sonunda Kilise ile savaşmak adına özgürlük ve insanlığı bir kenara fırlattılar … Laiklik taraftarları, kutsal şeyleri mahvetmediler; eğer onları rahatlatacaksa, laiklik taraftarları, laik şeyleri mahvettiler.’ Din savunucuları için de aynı şey geçerli değil mi? Fanatik din savunucuları çağdaş laik kültüre saldırmaya başladılar; sonunda vardıkları yerin, anlamlı tüm dini deneyimden vazgeçmek olması şaşırtıcı değil. Benzer şekilde, birçok özgürlük savaşçısı antidemokratik köktenciliğe karşı savaş verme konusunda o kadar hevesliydi ki, sonunda eğer ki savaştıkları terör ise, özgürlük ve demokrasiyi bir kenara atar oldular. ‘Teröristler’ başka bir dünyaya sevdaları uğruna bu dünyayı mahvetmeye hazır olabilirler, fakat teröre karşı savaşanlar salt Müslüman ötekiye olan nefret adına kendi demokratik dünyalarını mahvetmeye hazırlar. Bunların bazıları insan onuruna o derece düşkün ki, onu savunmak adına işkenceyi yasallaştırmaya hazırlar! Göçmen ‘tehlikesine’ karşı Avrupa’yı savunanlar da farklı bir şey yapmıyor. Yahudi-Hıristiyan mirasını koruma gayretlerinde, o mirasta önemli olan şeyleri feda etmeye hazırlar. Avrupa’ya yönelik gerçek tehdit, onu işgal etmeyi bekleyen hayali göçmen kitleleri değil, Avrupa’nın göçmen karşıtı savunucuları.

Bu gerilemenin işaretlerinden biri, yeni Avrupa sağının sık sık duyulan bir talebi: İki ‘aşırıcılığa’, yani sağa ve sola daha ‘dengeli’ bir bakış. Bize tekrar ve tekrar, aşırı sola (komünizme) Avrupa’nın İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra aşırı sağa (yenilgiye uğratılan faşistlere) davrandığı gibi davranılması gerektiği söylendi. Ancak gerçekte burada hiçbir denge yok: Faşizm ile komünizmin eşitlenmesi, faşizme örtülü bir ayrıcalık tanımaktır. Sağ, faşizmin komünizmin kopyası olduğunu söyler: Mussolini, faşist olmadan önce bir sosyalistti; Hitler de nasyonal sosyalistti; toplama kampları ve soykırıma varan şiddet, Naziler bunlara başvurmadan on yıl önce Sovyetler Birliği’nin özellikleriydi; Yahudilerin imhasının örneği, sınıf düşmanının imhasında net şekilde bulunabilirdi vb. Bu argümanların özü, ılımlı faşizmin komünizm tehdidine karşı meşru bir yanıt olduğunu iddia etmektir (uzun zaman önce Ernst Nolte tarafından Heidegger’in Nazizm’le ilişkisini savunmak adına öne sürülmüş bir görüş). Slovenya’da sağ, İkinci Dünya Savaşı sırasında partizanlarla savaşan antikomünist İç Savunmanın (büyük şeytan komünizmi alt etmek için Nazilerle işbirliği yapmak şeklindeki zorlu kararı vermişlerdi) geri getirilmesini savunmaktadır.

Ana akım liberaller, temel demokratik değerler etnik veya dini köktenciliğin tehdidi altındayken, liberal demokratik değerler etrafında birleşmemiz, ne kurtarabiliyorsak kurtarmamız ve daha radikal toplumsal dönüşüm hayallerini bir kenara bırakmamız gerektiğini söylüyorlar bize. Fakat bu dayanışma çağrısında ölümcül bir kusur var: Liberalizmin ve köktenciliğin kötücül bir döngüye nasıl yakalandıklarını görmezden geliyor. Köktenciliğin öfkeyle karşılık vermesine ve kendisini dayatmasına neden olan şey, liberal hoşgörüyü ihraç etmeye dönük saldırgan girişim. Günümüz politikacılarının bize liberal özgürlük ile köktenci baskı arasında bir seçim yapmayı önerdiğini ve ‘Kadınların kamusal hayattan dışlanmasını ve haklarından yoksun kalmasını mı istiyorsunuz? Her din eleştirisinin idam cezası almasını mı istiyorsunuz?’ şeklindeki retorik soruyu zafer kazanmışçasına sorduklarını duyduğumuzda, şüphelenmemiz gereken şey yanıtın aşikarlığı: Bunu kim ister ki? Sorun, liberal evrenselciliğin uzun süreden beri masumiyetini yitirmiş olması. Max Horkheimer’ın kapitalizm ve faşizm hakkında 1930’larda söyledikleri, farklı bir bağlamda bugün için de geçerli: Liberal demokrasiyi eleştirmek istemeyenler dini köktencilik konusunda da susmalı.

Ukrayna’daki liberal demokratik kapitalist Avrupa hayalinin kaderi ne olacak? Ukraynalıları AB’de ne beklediği net değil. Sık sık Sovyetler Birliği’nin son on yılından bilindik bir fıkrayı anlatırım ama ancak bu kadar uyar. Bir Yahudi olan Rabinovitch yurtdışına göçmek istemektedir. Göçmen ofisindeki bürokrat ona sebebini sorar, Rabinovitch şöyle cevap verir: ‘İki sebeple. Birincisi korkarım komünistler Sovyetler Birliği’nde iktidarı kaybedecek ve yeni iktidar komünistlerin tüm suçlarını bize, yani Yahudilere yıkacak.’ Bürokrat ‘Ama bu saçmalık’ der, ‘Sovyetler Birliği’nde hiçbir şey değişemez, komünist iktidar sonsuza dek sürecek!’ Rabinovitch’in cevabı şöyle olur: ‘Bu da ikinci sebep zaten.’ Bir Ukraynalı ile bir AB yöneticisi arasında benzer bir konuşmayı hayal edin. Ukraynalı şöyle der: ‘Ukrayna’da panik içinde olmamızın iki sebebi var. Birincisi, Rus baskısı altında AB bizi terk edecek ve ekonomimiz çökecek.’ AB yöneticisi sözünü keser: ‘Ama bize güvenebilirsiniz, sizi terk etmeyeceğiz. Tersine, ülkenizin kontrolünü elimize alacak ve size ne yapmanız gerektiğini söyleyeceğiz!’ Ukraynalı da cevap verir: ‘Bu da ikinci sebep zaten.’ Mesele Ukrayna’nın Avrupa’ya layık olup olmaması, AB’ye girecek kadar iyi olup olmaması değil, bugünün Avrupa’sının Ukraynalıların özlemlerini karşılayıp karşılamaması. Ukrayna’nın sonu, iplerin oligarkların elinde olduğu bir tür etnik köktencilik ile liberal kapitalizm karışımı olursa, bugün Rusya’nın (veya Macaristan’ın) olduğu kadar Avrupalı olabilir. (Ukrayna’daki olaylarda çeşitli oligarşi gruplarının – ‘Rus yanlısı’ olanlar ve ‘Batı yanlısı’ olanlar – oynadığı role çok az dikkat çekiliyor.)

Bazı politik yorumcular AB’nin Ukrayna’ya Rusya ile gerilimde yeterince destek vermediğini, AB’nin Rusya’nın Kırım’ı işgaline ve kendine bağlamasına verdiği yanıtın yarım ağız olduğunu iddia ediyor. Ama yokluğu daha göze batan başka bir destek daha var: Tıkanmayı aşmaya dönük herhangi bir uygulanabilir strateji önerisi. Avrupa, tarihindeki özgürlükçü öze olan bağlılığını yenilemediği müddetçe, böyle bir strateji önerecek pozisyonda hiçbir şekilde olmayacak. Ancak ve ancak eski Avrupa’nın çürüyen cesedini arkamızda bırakarak Avrupa’nın égaliberté -eşitlik içinde özgürlük- mirasını canlı tutabiliriz. Avrupa’dan öğrenmesi gereken Ukraynalılar değil: Avrupa, Meydan’daki protestoları motive eden rüyayı yaşatmayı öğrenmeli. Korkmuş liberallerin öğrenmesi gereken ders, bugün liberal mirasta kurtarılmaya değer olanı yalnızca daha radikal bir solun kurtarabileceği.

Meydan protestocuları kahramandılar ancak gerçek kavga – yeni Ukrayna’nın ne olacağına ilişkin kavga – yeni başlıyor ve Putin’in müdahalesine karşı olandan çok daha sert olacak. Yeni ve riskli bir kahramanlık gerekecek. Bu yeni kahramanlık, kendi ülkelerinin milliyetçi arzularına karşı çıkan ve bunu iktidarın bir aracı olarak kınayan Ruslar tarafından gösterilmiş durumda. Artık Ukraynalılar ile Ruslar arasında dayanışmayı yükseltmenin ve gerilim sözlerini bir yana bırakmanın zamanı. Sonraki adım, Ukraynalı siyasi aktivistlerle Putin rejiminin Rus muhalifleri arasında kurulacak örgütlenme ağları ile kardeşliği sergilemek. Bu ütopik görünebilir, fakat ancak böyle düşünerek protestolara gerçekten özgürlükçü bir boyut kazandırılabilir. Aksi takdirde, oligarklar tarafından manipüle edilen milliyetçi arzuların çatışmasından başka bir şey kalmaz elimizde. Böylesi jeopolitik oyunlar, özgün özgürlükçü politikanın hiçbir şekilde yararına değildir.

25 Nisan

Barbarism with a Human Face

Filed under: Çeviri, , , , , , ,

Arşivler

İletişim için:

dunyadanceviri@gmail.com