Dünyadan Çeviri

Erkek kardeşliğiniz batsın

Küçük, stratejik bir toprak parçasının kısa tarihi: Gazze – Alain Gresh

article-2698878-1FD00D8B00000578-856_964x669

İsrail’in en son Gazze saldırısında, 40 kadar İsrailliye karşı binden fazla Filistinli öldürüldü, rakam yükselmeye devam ediyor [2000'i aştı]. Fakat Gazze, Filistin milliyetçiliğinin doğum yeri, uzun bir direniş tarihine sahip.

İncil’deki Samson ve Delile hikayesi Gazze’de, İbranilerin düşmanı olan Filistinlilerin başkentinde geçer (1). Fettan Delile, İbrani Samson’un saçlarını keserek gücünü elinden alır ve böylece Samson kendisini kör edecek olan Filistinlilere tutsak düşer. Bir süre hapiste kaldıktan sonra mahkemeye çıkarılır ama saçları uzadığı için gücü geri gelmiştir: “Ve Samson mahkeme salonunu tutan iki orta sütunu kavradı… Ve Samson ‘Ben de Filistinlilerle beraber öleyim’ dedi ve tüm gücüyle asıldı; ve salon hakim ve yargıçların ve içerideki herkesin üzerine çöktü. Böylece kendi ölümünde, yaşamı boyunca olduğundan daha fazla insan öldürdü.”

Gazze, Eski Ahit’te önemlidir çünkü Avrupa ile Asya, Ortadoğu ile Afrika arasındaki ticaret rotalarında pivot konuma sahiptir. Şehir ve toprakları, antik dönemden beri çekişmelerin odağında olmuştur. Ta Roma’nın firavun Mısır’ından Bizans İmparatorluğu’na dek. Milattan sonra 634 yılında, Gazze, Bizanslıların, peygamberi Muhammed iki yıl önce ölmüş olan ve o zaman henüz küçük bir din olan İslam’ın takipçilerince ilk kez yenilgiye uğratıldığı yer olmuştur. Gazze Frenk krallıkları, Moğol işgali ve Napolyon’un askeri seferleri döneminde ara ara kesintilerle birlikte, Birinci Dünya Savaşı’na kadar Müslümanların kontrolünde kaldı. Gazze, Jean-Pierre Filiu’nün o tarihe kadarki en detaylı çalışmalarında yazdığı üzere “alınması ve kaybedilmesi kolay” bir yerdi (2). Osmanlılar en sonunda Filistin’e geçiş yolu olan Gazze’yi İngiliz general Edmund Allenby’a 9 Kasım 1917’de kaybettiler. Bu generale Kudüs’e ulaşma imkanı sağladı.

Büyük Britanya’nın hedefi yalnızca Almanya’nın ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun müttefiki olan sultanı yenmek değildi. Aynı zamanda stratejik toprakların denetimini ele geçirmek ve Hindistan’la imparatorluğun kalbi arasındaki hayati bir bağlantı olan, İngiliz yolu Süveyş Kanalı’nın doğu tarafının güvenliğini sağlamaktı. İngilizler kutsal topraklara dair Fransız tasarılarını bir kenara attılar ve 1922‘de, Gazze’nin parçası olduğu, Filistin olarak tanınacak bir bölgeyi yönetmek üzere Milletler Cemiyeti mandasını aldılar. Misyonları Balfour Deklarasyonu’nun hayata geçirilmesini (3), Yahudi ulusal vatanının oluşturulmasını kolaylaştırmayı ve Siyonist göçü teşvik etmeyi de içeriyordu; bunu 1939‘a kadar coşkuyla yaptılar.

Gazze ve hinterlandı, Müslüman ve Hıristiyan Filistinliler arasında Siyonist kolonizasyon ve İngiliz varlığına karşı bundan sonra yaşanacak tüm savaşların parçası oldu. Gazzeliler, İngilizler tarafından bastırılacak olan 1936-39 arasındaki büyük Arap Devrimi’ne katıldılar. Bu yenilgi, Filistinlileri siyasi liderlikten yoksun bıraktı ve davalarını savunmak (eğer savunmak denilebilirse) için Arap hükümetlerine mahkum oldular.

15 Mayıs 1948‘de, İsrail devletinin kuruluş ilanının ertesi günü, Arap kuvvetleri Filistin’e girdiler. Bu ilk Arap-İsrail savaşı, ilk Arap yenilgisi ile sonuçlandı. BM Genel Kurulu’nca 29 Kasım 1947‘de onaylanan bölme planı kapsamında Filistin devleti için ayrılmış olan bölge tırtıklandı. İsrail bu toprakların bir kısmını kendisine bağladı (bilhassa Celile), Ürdün ise Batı Şeria’yı yuttu. Gazze Şeridi (Gazze’yi, Han Yunus’u ve Refah’ı kapsayan 360 km2) Mısır ordusunun denetimine girdi: Burası, gerçekten yabancı hakimiyetinin sürmediği tek Filistin toprağı olarak kalacaktı. Seksen bin nüfus, İsrail ordusu tarafından Filistin’in diğer parçalarından sürülen 200.000 mülteciye eşlik etmek zorunda kaldı. Evlerine dönme özlemi ile sefalet koşullarında yaşamak zorunda bırakıldılar. Yoğun mülteci varlığı ve bölgenin olağandışı statüsü, Gazze’yi Filistin’in siyasal bilincinin yenilenmesinin merkezi haline getirdi.

Mısır denetimi

Mısır denetimine rağmen (önce kralı tarafından sonra da 23 Temmuz 1952 darbesinin Özgür Subaylar’ınca uygulandı), Filistinliler kendilerini bağımsız şekilde örgütlediler, İsrail’e karşı gerilla operasyonları düzenlediler ve mültecileri kalıcı olarak Gazze’ye yerleştirme girişimlerini protesto ettiler. İsrail’in misillemeleri sert oldu ve henüz adı bilinmeyen genç bir subayın, Ariel Şaron’un bölgeyi acımasızca bastırarak ün salmasına neden oldu. 28 Şubat 1955‘te Şaron Gazze’ye, 36 Mısır askeri, iki sivil ve sekiz İsrail askerinin öldüğü bir baskın düzenledi. 1 Mayıs’ta Gazze Şeridi’nde Mısır’ın pasif kalmasına yönelik büyük gösteriler düzenlendi. Bu durum, Mısır’ın yeni tek adamı Cemal Abdul Nasır’ı dış politikasını değiştirmeye ikna etti. Daha önce Mısırlıların büyük çoğunluğu tarafından Amerikancı olarak görülmesine rağmen, Soğuk Savaş’ın zirvede olduğu günlerde, Nasır SSCB’ye göz kırmaya başladı. Bağlantısızlar Hareketi’nin başlangıcını işaretleyen Nisan 1955‘teki Bandung Konferansı’na giderken, delegelerden Çin Dışişleri Bakanı Zhou Enlai ile görüştü ve ona Sovyetler Birliği’nin Mısır’a silah satmak isteyip istemeyeceğini sordu. Sovyetlerin yanıt vermesi gecikti ama olumluydu: Çek malzemelerinin teslimine dair bir anlaşma, 30 Eylül 1955‘te duyuruldu: SSCB, Ortadoğu’ya yönelik silah satışında Batı tekelini kırmış ve bölgeye oyunu değiştiren bir giriş yapmıştı (4).

Nasır ayrıca Gazzeli Filistinlilere savaş grupları şeklinde organize olmaları için daha fazla özgürlük tanımaya da ikna oldu. 26 Temmuz 1956‘da Nasır Süveyş Kanalı Şirketi’ni millileştirdi. Bunun ardından gelen Mısır’a yönelik İsrail, Fransa ve İngiltere saldırısı (Süveyş Krizi), Sina Yarımadası’nın ve Gazze Şeridi’nin gaspıyla sonuçlandı. Bu alanlar 1957 Mart’ına kadar İsrail denetimi altında kalacaktı. Yeraltı direnişi başladı. İşgalin insani bedeli yüksekti: “Dünyanın en etik ordusu” sivilleri katletti. Han Yunus’ta düzinelerce insan bir duvarın önünde makineli tüfeklerle taranarak kurşuna dizildi, diğer bazıları tabacayla öldürüldü. Toplamda 275 ila 515 kişi öldürüldü (5).

İsrail, ABD’den gelen baskıyla, Sina ve Gazze’yi boşalttığına, Nasır’ın Arap milliyetçisi olarak popülaritesi zirvedeydi. Kamplarda, sürgündeki genç Filistinli kuşak bunu 1948-49 yenilgilerine bir yanıt olarak gördüler. George Habbaş tarafından kurulan Arap Ulusal Hareketi gibi örgütlerde, BAAS partisinde ve Nasırcı hareketlerde siyasal olarak aktifleşeceklerdi. Filistin’in özgürlüğünün Arap Birliği’nden geçtiğine inanıyorlardı.

Filistin ulusal hareketi

Birkaç genç, Gazze deneyiminden başka sonuçlar çıkardılar. Arap desteğinin (Nasır’ınkinin bile) şartlı oluşunu görerek, İsrail’e doğrudan başkaldırmayı seçtiler. Birçoğu Mısır hapishanelerine düştü. Filistin’in özgürlüğünü Filistinlilerin vazifesi olarak gördüler. 1959‘da kendisi de 1948‘de Gazze’de mülteci olan Yaser Arafat’ın liderliğinde Fetih’i kurmak üzere bir araya geldiler (grubun adı Filistin Ulusal Hareketi’nin Arapça kısaltmasından geliyordu). 1970 ve 80‘lerde harekette merkezi rol oynayan Gazzeli aktivistler arasında Salah Halef (Ebu İyad); Fetih’in iki numaralı komutanı haline gelen ve 1988‘de Tunus’ta İsrail suikastında öldürülen Halil Vezir (Ebu Cihad) ve Beyrut’ta 1973‘te bir İsrail komando birimi tarafından öldürülen Kemal Advan bulunuyordu.

1959 ile 1964 arasında Beyrut’ta yayınlanan gazeteleri Filistinuna’da (Bizim Filistinimiz) şu deklarasyonu yayınladılar: “Sizden (Arap rejimlerinden) tek isteğimiz, Filistin’i bir savunma halkası ile çevrelemeniz ve bizimle Siyonistler arasındaki kavgayı izlemeniz… Sizden tek isteğimiz ellerinizi Filistin’den çekmeniz.” (6) Nasır’ın etkisinin zirvede olduğu günlerde, bunu söylemek epey cüret gerektiriyordu.

İşler, Mısır ile Suriye’yi birleştirme yönündeki başarısız girişimden (1958-1961) sonra, 1960 ortalarında değişti. Bu başarısızlık, Arap ülkelerinin bir şeyleri değiştirme beceriksizliğini ortaya çıkarmıştı. 1962‘de başarıya ulaşan Cezayir kurtuluş mücadelesi, yeni bir model sundu. Ocak 1965‘te Fetih İsrail’e karşı ilk askeri saldırısını başlattı ve bu hamlesi ile Arap birliğini beklemekten yorulmuş olan diğer örgütlerden militanların akınına uğradı. Mısır’ın 1967‘deki Altı Gün Savaşları’nda yaşadığı yenildi, Fetih’in ana güç haline gelmesinin önünü açtı ve Nasır’ın anlaşması ile Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) denetimini ele almasını sağladı. Şubat 1969‘da Arafat FKÖ yürütme komitesi başkanı oldu. Filistinliler bölge politikasının esas oyuncularından biri olarak geri döndüler ve Gazze bu yeniden doğuşun temel öğesi oldu.

İsrail işgali altındaki Gazze Şeridi’nin kendisi, kendini sosyal eylemle sınırlayan Müslüman Kardeşler hariç birçok örgütün gücünü birleştirdiği silahlı direnişi örgütledi. İşgal güçlerine karşı ilk saldırı, 11 Haziran 1967‘deydi, Mısır ve diğer Arap ülkeleri ile İsrail arasında imzalanan ateşkesin ertesi günü. Bu saldırılar 1971‘e kadar devam etti ve ancak Şaron’un tankları ve yargısız infazları ile durdurulabildi. Silahlı direniş bastırılsa da, politik girişimler daha sık hale geldi, özellikle de Batı Şeria ile 1967 öncesinde nadir olan temaslar. O zamandan beri Filistinli elitler “Filistin halkının tek temsilcisi” olarak tanıdıkları FKÖ’yü desteklediler.

Bunun parçası olmayı reddeden sadece Müslüman Kardeşler oldu. Onlar, kendilerini esas düşmana, FKÖ’ye karşı denge unsuru olarak gören işgal güçlerinin toleransından yararlanarak, Filistin toplumunda kendi sosyal ağları üzerinden kök salmayı tercih ettiler. İsrail, 1973‘te Şeyh Ahmed Yasin tarafından kurulan Mücemma el İslami (İslami Toplum) [Müslüman Kardeşler'in Filistin kolu] örgütüne yasal statü verdi. Ancak (direniş zamanının hiç gelmeyeceği anlamına gelen) bekle ve gör tavrı, Müslüman Kardeşler içinde bölünmeye yol açtı ve 1980 başlarında başka bir hareketin, İslami Cihad’ın kurulmasına neden oldu.

İlk İntifada 1987 Aralık ayında Gazze’de patlak verdi. İlk sonucu Müslüman Kardeşler’in stratejisinde ciddi bir değişiklik oldu: İntifada’da rol alan ancak diğer Filistinli örgütlerle birleşik bir cephenin parçası olmayı reddeden İslami Direniş Hareketi’ni (Hamas) kurdular. Diğer önemli sonuç FKÖ’nün İntifada’yı kendi kredibilitesini şişirmek ve Arafat ve İsrail başbakanı İzak Rabin tarafından 13 Eylül 1993‘te imzalanan Oslo Anlaşması’nda elini güçlendirmek için kullanması oldu. Arafat’ın 1 Temmuz 1994’te kurulan yeni Filistin yönetiminin merkezi olarak seçtiği yer Gazze oldu.

Ardından yaşananlarsa: Oslo’nun çöküşü, daha yoğun İsrail yerleşimleri ve kolonizasyonu, ikinci İntifada (Eylül 2000‘den sonra), Filistin’in 2006 tarihli ilk demokratik seçimlerindeki Hamas zaferi, Batı ülkelerinin yeni hükümeti tanımayı reddetmesi, Fetih’in bir fraksiyonu ile ABD arasında bunu sonlandırmaya dönük ittifak, Hamas’ın 2007‘de Gazze’de iktidara gelmesi ve bunun sonucu olarak gelen ve bugün hala sürmekte olan, 1,7 milyonluk nüfusu etkileyen abluka.

İsrail ordusu (ve yerleşimciler) Gazze Şeridi’ni 2005‘te terk etmiş olmasına rağmen (Filistin yönetimi ile hiçbir koordinasyon olmaksızın), Gazze, Filistinlilerin, denizin altı deniz mili (son saldırılar başladığından bu yana 3 deniz miline indirildi) ötesinin yanı sıra bölgenin (ki %30‘u tarım toprakları) önemli bir kısmına erişimini yasaklayan boğucu bir işgalin altında yaşamaya devam ediyor: Tüm kara, deniz ve hava ulaşımı halen İsrail üzerinden. İsrail, devlet olmanın tüm özelliklerini denetlemeye devam ediyor. Abluka, ABD dahil uluslararası toplumun sözbirliği ettiği, ancak sadece sözde kalan kınamalarına rağmen bölgede yaşayan halkı boğmaya devam ediyor.

Geri çekilmesinden bu yana, İsrail bölgeye karşı büyük çaplı operasyonlar düzenledi. 2008 Aralık ayı ile 2009 Ocak ayı arası, 2012 Kasım ayı ve bu Temmuz. Abluka sürdükçe ve Filistinliler kendi devletlerine sahip olmadığı müddetçe, tüm ateşkesler düşmanlıklara geçici olarak mola verilmesinden fazlası olmayacak. General de Gaulle, Arap-İsrail Savaşı’nın sonuçları üzerine konuşurken 27 Kasım 1967‘de bunu öngörmüştü: “İşgal; baskı, zulüm ve yerinden etmeler olmaksızın süremez. Bu ise direnişi daha da büyütür. İsrail’in terör olarak göreceği direnişi…”

Gaza: Palestine first and last

Filed under: Çeviri, , , ,

Tommy McKearney: “İrlanda’nın bağımsızlığı ve emeğin geleceği: İskoçya için dersler”

Churchill’in İrlanda için özerk yönetimi İrlandalılara olan sevgisi veya başka bir ilerici sebepten dolayı insan haklarına bağlı olması nedeniyle desteklemediğini söylemeye gerek yok. Özerk Yönetimi destekledi çünkü bunu İngiliz İmparatorluğunu korumak için bir rol modeli olarak görüyordu. Eski İmparatorluk tek bir temel ve yapısal zayıflığa sahipti: İngiliz işçi sınıfının sayıca azlığı. Hindistan’daki İngiliz yönetimi sırasında, burada hiçbir zaman 180.000’den fazla ada doğumlu er bulundurulamadı. Daha fazla İngiltere doğumlu asker yoktu çünkü.

joex

Bağımsızlık, üzerinde ciddi şekilde durulmayı hak eden göreceli bir kavram. Mutlak ve total bağımsızlık, ne birey ne de devlet için ne mümkündür ne de istenir bir şeydir. Bu toplantıdaki kimsenin izolasyonizmi veya Komodor Matthew Perry’nin 1853’te Tokyo’ya varması öncesi Japonya’ya benzer kapalı bir toplumu savunmadığı açık. Bağımsız bir ülke veya bağımsız bir halk, ülke dışındakilerle ne ölçüde ilişki kurmalı ve neye karşılıklı fayda sağlayan ilişki denilebilir ya da ne fayda sağlamayan bir bağımlılık olarak görülmeli gibi sorular, mutlak ve kesin bir şekilde belirlenmesi güç sorular.

Halklar ve ülkeler ticaret yapacak, mal ve ürün değiş tokuşu yapacak ve genel olarak çevrelerindekilerle iletişim kuracaklarsa (ki bunu yapmak zorundalar) bazı tavizler verilmesi kaçınılmaz. İrlanda veya İskoçya gibi küçük ülkeler için, mal, hizmet ve fikir alışverişi bu ülkelerin küçüklüğü (dolayısıyla kaçınılmaz şekilde doğal kaynaklarımızın sınırlılığı) nedeniyle daha da önemli çünkü halk için makul bir yaşam standardını korumak, sürekli ithalat ve ihracat yapmayı gerektiriyor.

Bu yüzden İrlanda bağımsızlığını ve böyle bir şeyin ne ölçüde mevcut olduğunu bunu dikkate alarak ele alabiliriz. Bunu yaparken, İrlanda’nın, bağımsızlığının bu denli sıkça çatışma içinde olduğu devlet olan İngiltere ile ilişkisine özel bir ihtimam göstermek gereklidir.

Sık sık İrlanda’nın 1922’de bağımsızlığını kazandığı söylenir. Bu tedbirin bugün Kuzey İrlanda olarak bilinen altı ili de içermesi gerektiğine inananların bile birçoğu arasında, ‘bağımsızlığın’ (en azından diğer 26 il için) gerçekten de 1922’de elde edildiğine dair yaygın bir kabul vardır.

1922’de kazanılan İrlanda bağımsızlığının kapsamını belirlemek için, İngiltere/İrlanda Anlaşmasının içeriğini, İrlanda Home Rule ve onu destekleyenler için önceki hareketin ışığında ele almakta fayda var. Home Rule (özerk yönetim), temel iktidar güçlerinden çoğu (dışişleri, savunma, para birimi vb.) Londra’da kalmak üzere, Dublin’de bir parlamento için sınırlı özerklik anlamına geliyordu. 1. Dünya Savaşı öncesi yıllarda İrlanda için özerk yönetimi destekleyen önde gelen İngiliz politikacılar arasında Winston Churchill bulunuyordu.

Churchill’in İrlanda için özerk yönetimi İrlandalılara olan sevgisi veya insan haklarına başka bir ilerici sebepten dolayı bağlı olması nedeniyle desteklemediğini söylemeye gerek yok. Özerk Yönetimi destekledi çünkü bunu İngiliz İmparatorluğunu korumak için bir rol modeli olarak görüyordu. Eski İmparatorluk tek bir temel ve yapısal zayıflığa sahipti: İngiliz işçi sınıfının sayıca azlığı. Hindistan’daki İngiliz yönetimi sırasında, burada hiçbir zaman 180.000’den fazla ada doğumlu er bulundurulmadı. Daha fazla İngiltere doğumlu asker yoktu çünkü. Bu nedenle, Londra hükümeti, bir böl, fethet ve yönet politikası üzerinden hüküm sürdü. En sofistike halinde bu politika, sömürgelere Emperyalist Merkez ile karşılıklı bağımlılık ilişkisini korumak suretiyle ayrıcalıklı bir egemen sınıfın (mesela kapitalistlerin) iktidarı elinde tutacağı bir özyönetim hakkı verilerek uygulandı.

Üstünkörü bir okuma ile, İrlanda iç savaşının (1922-23) sebebi sembolikti ancak gerçek mesele çok daha derine uzanıyordu. Bu kavganın ne için verildiği, kayda değer bir ölçüde, İrlanda tarafından elde edilmekte olan bağımsızlığın kapsamıydı. 1922 Anlaşması İrlanda’nın 26 iline kendi bayrağını, bir parlamento ve kendi yargı sistemini, polis gücünü, ordusunu ve (çok tartışmalı olsa da) dış politikasını örgütleme hakkını verirken, anlaşma, en iyi yorumla, sınırlı bir bağımsızlık formu sağlıyordu.

İrlanda’nın güneyinin 1922’ye kadar bağımsızlıktan en ölçüde faydalanabildiği uzunca bir tartışmanın konusuydu. İrlanda devletinin, sıkı sıkıya, yalnızca İngiliz ekonomik ekseni içinde değil, aynı zamanda uluslararası kapitalist sistem içinde de kaldığına şüphe yoktu.

İrlanda Merkez Bankasının müdürü olarak Patrick Horan bir keresinde şunu yazmıştı: ‘Bağımsızlığın ardından yarım yüzyıldan uzun bir süre boyunca, İrlanda sterlinle birebir sabit oranı korudu. Önce, eski bir sömürge için bu çok sıra dışı bir pozisyon değildi. Ancak, birer birer, eski sterlin bölgesi ülkeleri böyle bir bağlantıyı terk ettiler, genellikle de bağımsızlıktan kısa bir süre sonra. Bazı ülkeler ya ekonomik milliyetçilikten ya da bağımsız para biriminin ciddi büyüme potansiyelinden faydalanma arzusundan motive oluyordu. Diğer ülkelerdeki kopma, sürdürülebilir olmayan genişlemeci para finanslı mali politikadan kaynaklandı. 1978’in sonunda, İrlanda bağımsızlıktan sonra değişmeyen pariteyi koruyan tek eski sterlin bölgesi ülkesi idi.’

Ve ne zaman ki İrlanda 1979’da sterlinden ayrıldı, Avrupa Birliği tarafından konulan ekonomik parametreler içine sıkı sıkıya yerleştirildi.

İrlanda’nın bağımsız bir dış politika sürdürme becerisi açısından, 2. Dünya Savaşı sırasındaki İrlanda tarafsızlığından çok mana çıkarıldı. Bu, 26 il devletinin gerçekten de emperyalist konsensüse katılma yönündeki dış basınca direnme becerisine sahip olduğunu göstermek için kullanıldı. 2. Dünya Savaşı sırasındaki İrlanda tarafsızlığı veya olası sözde tarafsızlığı, gerçek olaylar çerçevesinde ele alınmalı. 70.000 İrlandalı erkek, İngiliz ordusuna katılmak üzere güney İrlanda’dan ayrıldı. Müttefik uçaklarına 26 il devleti üzerinde uçma izni verildi. Savaş boyunca, İrlanda İngiltere’ye ciddi miktarda gıda tedarik etti ki bunun bedeli olarak ticaret filosunun %20’sini Alman saldırılarında kaybetti. Evet, Nazi Almanya’sı savaş boyunca ve Adolf Hitler’in ölümü üzerine Dublin’deki elçiliğini korudu; Eaton de Valera, içtenliklerini sunmak için binayı ziyaret etti. Böyle eylemler olsa da, 26 bölge devleti (resmi tarafsızlık pozisyonlarına rağmen) kesin şekilde Müttefik devletlerin tarafındaydı.

Öte yandan, sırf bağımsız bir dış politika sergilemek için İrlanda’nın Nazi Almanya’sının yanında savaşa girmesi gerektiğini söylemek de makul değildir. 2. Dünya Savaşı’ndaki tarafsızlık İrlanda bağımsızlığı açısından iyi bir sınama sayılmaz. Amerikan ve İngiliz politikasının birkaç önemsiz eleştirisi dışında, gerçekte İrlanda, 1922’deki ‘bağımsızlık’tan bu yana geniş ölçekte emperyalist politikaya neredeyse dalkavukça bir desteği sürdürdü.

İrlanda bağımsızlığının, örneğin kuzeye kıyasla gerçek anlamda sınanabileceği tek alanda, 1922’den bu yana Dublin rejimlerinin hiçbir topa girmediği son derece açık ki bunun kendisi özünde bir ulusal bağımsızlık ve egemenlik ihlali. Daha 1998’de, Dublin, Hayırlı Cuma Anlaşması’nda, İrlanda adasının bölgelerinin altısında hiçbir bölgesel yargı yetkisi veya toprak hevesine sahip olmadığını kabul edecek kadar ileri gitti.

Hayırlı Cuma anlaşmasının imzalanmasından bu yana, güney İrlanda devleti, sözde bağımsızlığını daha da aşınmış bir halde buluyor. Eylül 2008’de, resesyona giren ilk Avro bölgesi ülkesi olmasından sadece günler önce, İrlanda, altı İrlanda kuruluşunda ve bir yabancı bankadaki 440 milyar Avroluk borçları taahhüt ederek Lehman Brothers’ın çöküşüne ilk tepki verenlerden biri oldu. Bu borçlar, büyük oranda birçoğu yabancı ülkelerden kapitalist spekülatörlerin borçlarıydı.

İrlanda hükümeti ilk başta sorun olduğunu inkar etse de, Kasım 2010’da, Dublin, 85 milyar Avroluk ‘program’ın parçası olarak AB’den, diğer Avrupa ülkelerinden (Avrupa Finansal İstikrar Fonu ve iki taraflı borçlar üzerinden) ve IMF’ten 67,5 milyar Avroluk “kurtarma paketi” istemek durumda kaldı. O zamandan beri İrlanda devleti bütçe harcamaları için kreditör troykasından onay almak zorunda ve almaya devam ediyor.

Kısa bir süre önce bir yazısında finans gazetecisi Suzanne Lynch, İrlanda Finans Bakanı Michale Noonan’ın şu sözlerine yer verdi:

‘Özgürlüğümüzü almak ve içişlerimizi yönetme yetkisini elde etmek için korkunç uzun bir zaman boyunca uğraştık. Ekonomik ve finansal özgürlüğe sahip değilsek, siyasal özgürlüğe sahip olmanın da çok bir anlamı yok.’

Bunlar, geçtiğimiz Aralık’ta, İrlanda ihtiyati kredi limiti olmaksızın, üç yıllık kemer sıkma programını bırakacağını duyurduğunda Brüksel’deki Avrupa Konseyi binasının eşiğinde duran Finans Bakanı Michale Noonan tarafından edilmiş asil sözlerdi.

Ancak İrlanda’nın borcunun çoğunu ödeyene dek (ki bu onlarca yıl sürebilir) borç verenlerine karşı sorumlulukları vardı. Bu yüzden İrlanda her yıl troykadan iki program sonrası denetim ziyaretine tabi olacak. Bu, Avrupa Komisyonu’nun ülkelerin maliyesini denetlemek için gerçekleştirdiği normal ziyaretlerinden ayrı bir süreç.

Avro bölgesi krizinin bir sonucu AB’nin ulusal ekonomiler üzerinde, özellikle de Avro bölgesinde çok daha fazla yetki elde etmesi oldu. Ülkeler artık yıllık bütçelerini denetlenmesi için Brüksel’e vermek zorundalar. Bu yüzden İrlanda Ekim’de bütçesini değiştirmek zorunda kaldı… Irish Times, 14 Haziran 2014

Yani, İrlanda bağımsız bir ülkenin tüm sembollerine sahip ama gerçekte durum pek öyle değil.

Yüzyıldan fazla zaman önce James Connolly şöyle yazmıştı:

İngiliz ordusunu yarın çıkarsanız ve Dublin Kalesi’ne yeşil bayrağını dikseniz, Sosyalist Cumhuriyet kurumlarını oluşturmadığınız sürece çabalarınız beyhudedir. İngiltere size hükmetmeye devam edecektir. Size kapitalistleri üzerinden, toprak sahipleri üzerinden, finansörleri üzerinden, bu ülkeye yerleştirdiği ve annelerimizin gözyaşları ve şehitlerimizin kanıyla beslediği tüm ticari ve bireyci kurumları üzerinden hükmedecektir… Shan Van Vocht (sosyalist gazete) Ocak 1897. P. Beresford Ellis’de (ed.) yeniden basıldı, “James Connolly, Selected Writings” (James Connelly, Seçme Yazılar), s. 124.

Bugün de aynısı söylenebilir, yalnızca İngiltere’nin yanına başka ülkelerin de eklenmesi gerekecektir.

İnsan, Connolly’nin mesajını en iyi anlayanların İrlanda İşçi Partisi, yani Connolly’nin kurulmasına yardımcı olduğu parti olacağını düşünüyor. Birçok yazısı, yaptığı sayısız konuşma ve ölüm şekli ile görüşlerini herhangi bir yöne çekiştirilemeyecek ölçüde net ifade etmiş olmasına rağmen günümüz İrlanda İşçi Partisi’nin onun niyetlerini ve görüşlerini yorumlamaya kalkmasını anlamaya çalışmak nafile.

Gerçeklik hakikatten bundan daha uzak olamazdı. İrlanda İşçi Partisi’nin ve üyelerinin, kurucu üyeleri James Connelly’nin görüşlerini okuyup okumadığını belirlemek elbette imkânsız ancak kesin bir şekilde söyleyebiliriz ki, yazılarını pek umursamıyorlar. İrlanda İşçi Partisi, yolsuz, ödlek, dönek sosyal demokraside ne varsa en kötü biçimde temsil ediyor ve hayata geçiriyor.

Andrew Niell kalıbında ama o kadar da sağcı olmayan bir İrlandalı gazeteci olan Vincent Browne, yakın zamanda Irish Times’a İrlanda İşçi Partisi üzerine bir yazı yazdı. Makalesi, her şeye rağmen isabetli ve sert.

Bir paragrafta, İrlanda İşçi Partisi’nin özünü şöyle özetliyor:

‘1933’teki yüzde 5,7 ile aldığı en berbat seçim performansının ardından 1930’ların ortalarında kendisi için ayırt edici bir pozisyon belirleme çabasıyla – [İrlanda İşçi Partisi], “işçilerin cumhuriyeti”ni savunduğunu iddia ederek sola dümen kırdı ancak bu durum komünizm kokan her şeyin üzerine Katolik rahiplerin ateşi salındığında kaybolup gitti. Bu İspanya İç Savaşı’nın arka planına karşıydı. 1948’de Fine Gael öncülüğündeki koalisyon hükümetine girdi ve 1951’de Anne ve Çocuk Planı üzerinde utanmazca Katolik piskoposlara boyun eğdi. En uzun süre görevde kalan lideri William Norton (1932-1950) ve halefi Brenadan Corish’in (1960-1977) ikisi de Columbanus Şövalyelerinin üyesiydiler.

Son cümlenin üzerinde biraz düşünelim. 45 yıl boyunca partiye Columbanus Şövalyelerinin (Opus Dei’nin İrlanda versiyonu) iki üyesi liderlik etti. Ateistliği onaylanmış olanlar bile bu işe inanamaz ve ‘Tanrı aşkına!’ der.

İrlanda İşçi Partisi’nin bugünkü liderliğinin gizli topluluğun üyeleri olup olmadıkları bilinmese de, seleflerinin en berbat yönlerini devam ettirdikleri kesin. İrlanda kurulalı beri en kötü mali çöküşlerinden birini yaşarken, İrlanda İşçi Partisi, Troyka (IMF, AB ve AMB) kisvesi altındaki uluslararası finans emperyalizminin dikte ettiği politikaları hayata geçirmek için sağcı Fine Gale partisi ile küçük ortak olarak koalisyona katıldı.

Bugünkü koalisyon hükümeti yönetimi altında, varlıklı olmayanları ciddi şekilde etkileyen bir dizi vergiler getirildi. Gelir dağılımını iyileştirmeye veya ekonomiyi 1922’de Dublin kalesindeki bayrak değişiminden bu yana İrlanda’yı 90 yıl boyunca böylesine felakete sürükleyen serbest piyasacı modelden uzak bir şekilde yeniden düzenlemeye dönük hiçbir strateji geliştirilmedi.

İrlanda İşçi Partisi’nin bu sefilliğini, İrlanda sendikal hareketi liderlerinin eşit ölçüde kötü performansı tamamladı. Ülke kemer sıkma batağına ne kadar derin sürüklenirse, Jack O’Connor’ın (SIPTU’nun, İrlanda’nın en büyük sendikasının lideri ve ICTU’nun etkili bir gücü) İşçi Partisi’nin kesintisiz desteğini talep etme çabaları da o kadar yoğunlaştı.

Pek de şaşırtıcı olmayan bir şekilde, İrlanda’da seçimlerin son turu gerçekleştiğinde, İşçi Partisi, bağımsızları ve Sinn Fein’i kaybederek çok kötü geri düşüşler yaşadı. Bu seçimlerin sonucu yol gösterici çünkü diğer Avrupa ülkelerinin aksine, İrlanda seçmeni merkezin soluna oy verdi – İrlanda İşçi Partisi’nin ve sendikal hareketin halkın durumunu anlama ve liderlik ve yol göstericilik sergileme konusundaki beceriksizliğine dair acı veren bir yorum.

Olası dersler
1) Ekonomik bağımsızlık kritiktir
2) Sosyal demokrasi dönektir
3) İngiliz egemen sınıfı düzenbazlıkta diğer egemen düzenlerle ortaktır
4) İrlanda bir uyarı modelidir, rol modeli değil

Filed under: Emperyalizm, ,

Bir “iş” olarak seks üzerine – Silvia Federici 1975

Seks, çalışma yaşamının disiplininden muaf olduğumuz alandır. Rutinin gerekli bir tamamlayıcısı, iş günlerinin düzenleyicisidir. “Çılgına dönmek”, “kendinden geçmek” için bir ehliyettir, bu sayede pazartesileri işimize çok daha tazelenmiş olarak dönebiliriz.

activista-Silvia-Federici-Marta-Jara_EDIIMA20140522_0775_13

Çeviri: Güleren Eren -Serap Güneş

Bir “iş” olarak seks üzerine…

Seks, çalışma yaşamının disiplininden muaf olduğumuz alandır. Rutinin gerekli bir tamamlayıcısı, iş günlerinin düzenleyicisidir. “Çılgına dönmek”, “kendinden geçmek” için bir ehliyettir, bu sayede pazartesileri işimize çok daha tazelenmiş olarak dönebiliriz.

‘Cumartesi’, ‘kendiliğinden’liğin istilasıdır, yaşamımızın kapitalist disiplin altındaki rasyonelliğinin içindeki irrasyonelliktir. Çalışmanın karşılığının bu olduğu farz edilir ve ideolojik olarak işten ‘başka’ bir şey olarak pazarlanır. Arzularımızı sürekli baskılamaya, ertelemeye, rafa kaldırmaya, kendimizden bile gizlemeye zorlandığımız bir sosyal ilişkiler evreninde samimi/cinsel ilişkiler kurma ihtimaline sahip olduğumuzun, gerçekten kendimiz gibi davranabildiğimizin varsayıldığı bir özgürlük alanıdır.

Vaat edilen bu iken, elimize geçen aslında beklentilerimizin çok gerisindedir. Sadece kıyafetlerimizi çıkartarak doğaya dönemediğimiz gibi, sadece sevişme vakti geldiği için ‘kendimiz’ oluveremeyiz. Aşkın/sevişmenin zamanlaması, koşullar ve bunun için gereken enerji bizim kontrolümüz dışında olduğu sürece kendiliğindenlik imkânsızlaşmaktadır. Bir haftalık çalışmanın ardından bedenlerimizin ve duygularımızın uyuşması, onları bir makine gibi açıveremediğimiz gibi, aynı zamanda ‘kendinden geçme’ halinde açığa çıkan yatakta yeniden doğmaya hazır gizli benliğimizden ziyade çoğunlukla bastırılmış şiddet ve düş kırıklığı olmaktadır.

Her şey bir yana, bu kendiliğindenliğin sahte olduğunun her zaman farkındayızdır. Yatakta ne kadar çığlık attığımızın, inlediğimizin, kaç tane erotik egzersiz yaptığımızın bir önemi yoktur. Bunun bir parantez olduğunu ve ertesi gün ikimizin de yeniden medeni kıyafetlerimizi giyeceğini, işe gitmek üzere hazırlanırken beraber kahve içeceğimizi biliriz. Günün ya da haftanın geri kalanı aksi şekilde ilerleyip biz bunun bir parantez olduğunun daha da farkına vardıkça, sosyal olarak belirlenmiş bu sevişme vaktinde “vahşiler”e dönüşmemiz ve her şeyi unutmamız bizim için daha da zorlaşır. Hissettiğimiz tedirginliğe engel olamayız. Sevişeceğimizi bilerek soyunduğumuz an deneyimlediğimiz utanç, ertesi sabah sınırları yeniden belirlemekle meşgul olduğumuz sıradaki utanç ve en nihayetinde günün geri kalanında olduğumuzdan tamamen farklıymışız gibi davranmanın utancı hep aynıdır.

Bu dönüşüm özellikle kadınlar için acı vericidir; erkeklerse bu konuda uzmanlaşmış gibidirler. Bunun sebebi büyük ihtimalle onların şimdiye kadar işlerinde daha katı bir sistematik ayrıştırmaya maruz kalmış olmalarıdır. Kadınlar, tutkunun sergilendiği gecelerin ertesinde erkeğin bambaşka bir dünyaya uyanabilmesinin, kendisinin onunla herhangi bir fiziksel temas ardından bile toparlanmasının zor olduğu zamanlarda dahi erkeğin böylesine mesafeli kalışının nasıl mümkün olabildiğini hep merak etmişlerdir. Her durumda cinsel ilişkilerin şizofrenik karakteri en çok kadınlara zarar verir. Bunun sebebi sadece günün sonunu omuzlarımızda daha çok iş ve tasayla getirmemiz değil, aynı zamanda cinselliği erkek için tatmin edici kılmaktan sorumlu olmamızdır. Kadınlar bu yüzden cinselliğe erkeklerden daha az heveslidir. Seks bizim için bir iş, bir görevdir. Memnun etme görevi cinselliğimizin içine öyle işlenmiştir ki, haz almanın erkeği heyecanlandırmaktan, ona haz vermekten geçtiği öğretilmiştir bize.

Bizden beklenen bir rahatlatma olduğu için, kaçınılmaz biçimde erkeklerin bastırılmış şiddetini boşaltan bir nesneye dönüşüveririz. Hem yataklarımızda hem sokaklarda tecavüze uğrarız çünkü tam anlamıyla cinsel tatmini sağlamakla mükellef hale getirilmiş, her ters giden şeyin emniyet supabı olmuşuzdur ve biz bu role uyum sağlamadığımızda, özellikle de karşı çıktığımızda erkekler öfkelerini bize yöneltme hakkına her zaman sahip olmuşlardır.

Cinselliğimizi sakatlayan pek çok şeyden biri onu bölümlere ayırıyor oluşumuzdur. Emek gücünün yeniden üretiminin cinselliğimiz üzerinde baskın olmasıyla heteroseksüellik onaylanabilir tek cinsel davranış kalıbı olarak kabul edilegelmiştir. Gerçekteyse her özgün iletişim biçimi bir cinsel içeriğe sahiptir; çünkü bedenimiz ve duygularımız bölünmezdir ve biz her daim, her düzeyde iletişim kurarız. Kadınlarla cinsel temas yasaklanmıştır çünkü burjuva ahlakında üreme temelli olmayan hiçbir ilişki doğal değildir, tuhaftır, sapıklıktır. Hayatımızın daha ilk evrelerinde âşık olabileceğimiz insanlarla sadece konuşmakla yetinmemiz gerekenler, bedenlerimizi açabileceklerimizle sadece ‘ruhlarımızı’ açabileceklerimiz, dostlarımız ve âşıklarımız arasındaki ayrımı öğrenmemizi gerektirdiğinden, bu, bize şizofrenik bir durumun dayatılması anlamına geldi. Sonuç, kadın arkadaşlarımıza bedensiz ruhlar, erkek âşıklarımıza ise ruhsuz bedenler olmamız. Ve bu bölünme, bedenlerimizde ve hislerimizde neyi kabul edip etmediğimiz açısından, bizi yalnızca diğer kadınlardan değil kendimizden de ayırıyor, açıkça göstermek için var olan ‘temiz’ kısımlar ve yalnızca gerdek gecesi, üretim noktasında gösterilebilecek ‘kirli,’ ‘gizli’ kısımlar.

Üretim açısından da aynı kaygı cinselliğin, özellikle de kadında, yaşamlarımızın belirli dönemlerine sıkıştırılmasını istedi. Cinsellik, yaşlı kadınların yanı sıra çocuklarda ve genç kadınlarda bastırıldı. Dolayısıyla, cinsel olarak aktif durumda olmamıza izin verilen yıllar, çalışma yükünü en fazla taşıdığımız yıllar oldu, böylelikle, cinsel deneyimlerimizden haz almak maharet haline geldi.

Fakat seksten haz alamamamızın ana sebebi, kadınlar için seksin iş olması; haz vermek her kadından beklenen bir şey. Cinsel özgürlüğün de faydası yok. ‘Sadakatsizlik’ yaptığımızda veya bakire olmadığımız ortaya çıktığında taşlanarak öldürülmemek şüphesiz önemli bir şey. Ancak cinsel özgürlük daha fazla iş yükü demek. Geçmişte sadece çocuk yetiştirmemiz bekleniyordu. Artık ücretli bir işimizin olması, yine de evi temizlememiz ve çocuk sahibi olmamız, çifte işgününün sonunda ise, yatağa atlayıp cinsel açıdan çekici olmamız bekleniyor. Ayrıca bundan zevk de almalıyız (ki bu pek çok işte beklenen bir şey değildir) çünkü bezgin bir performans erkekliğe hakaret sayılır. Son yıllarda bedenlerimizin hangi kısımlarının (vajina mı yoksa klitoris mi) cinsel açıdan daha üretken olduğuna dair bunca araştırma tam da bu yüzden yapılıyor. Fakat ister özgürleştirilmiş isterse bastırılmış şekilde olsun, cinselliğimiz yine de kontrol altında. Yasa, tıp ve erkeğe olan ekonomik bağımlılığımız bunu garanti altına alıyor, kurallar gevşemiş olsa da, cinsel hayatlarımızda içimizden geldiği gibi davranmak halen imkânsız. Ailedeki cinsel baskılama bu kontrolün bir işlevi. Bu açıdan babalar, abiler, kocalar, pezevenkler, bunların tümü devlet ajanı olarak işlev görüyorlar. Seks işçiliğimizin süpervizörlüğünü yapıyorlar ve kurulu, toplumsal olarak onaylanmış üretim normlarına göre cinsel hizmet sağlamamızı temin ediyorlar.

Ekonomik bağımlılık, cinselliğimiz üzerindeki denetimin temel aracı. Seks işçiliğinin kadınlar için halen ana mesleklerden biri olmasının ve her cinsel deneyimin fuhuş olarak mimlenmesinin sebebi bu. Bu şartlar altında, bizim için ne sekste herhangi bir kendiliğindenlik olabilir ne de cinsel haz gelip geçici bir şeyin ötesine geçebilir.

İşin içinde bir alışveriş olduğundan ve erkeklere haz verme görevi yüzünden, kadınlar açısından cinselliğe daima anksiyete eşlik eder ve eviçi emeğin en çok kendinden nefret etmeye neden olan kısmı budur. Ayrıca, kadın bedeninin metalaştırılması da şekli veya formuna bakmadan bedenlerimizden memnun olmamızı imkânsız kılar. Çok az kadın erkeklerin karşısında isteyerek soyunur çünkü erkek olsun kadın olsun, kentlerimizdeki her duvarda ve her dergide ve TV ekranında yüzümüze vurulan ve herkesin gayet bilincinde olduğu yüksek güzellik standartlarına göre değerlendirileceklerini bilirler.

Görünümümüzün yargılanacağını ve bir şekilde kendimizi pazarlıyor olduğumuzu bilmek, kendimize olan güvenimizi ve bedenlerimizle barışıklığımızı mahveder. Bu nedenle ister sıska ister dolgun, ister uzun ister kısa burunlu, uzun veya kısa boylu olalım, hepimiz bedenimizden nefret ederiz. Nefret ederiz çünkü ona karşılaştığımız erkeklerin gözlerinden, dışarıdan ve aklımızda yer etmiş beden pazarından doğru bakmaya alışmışızdır. Nefret ederiz çünkü onu pazarlanması gereken bir şey, bizden neredeyse bağımsız hale gelmiş ve daima tezgahta olan bir şey olarak düşünmeye alışmışızdır. Nefret ederiz çünkü ne çok şey ona bağlı, biliriz. Ona bağlı olarak iyi veya kötü bir işimiz olabilir (evlilikte veya evin dışındaki işte), belirli bir toplumsal güç, bu toplumda bizi bekleyen yalnızlıktan kaçabileceğimiz dostluklar elde edebiliriz. Ve bedenimiz bize yüz çevirebilir, kilo alabilir, kırışabilir, hızlı yaşlanabilir, insanların artık farkımıza varmamasına, cinsel ilişki hakkımızı kaybetmemize, dokunulma veya sarılma şansımızı kaybetmemize neden olabilir.

Kısacası, rol yapmakla çok meşgulüz, memnun etmekle çok meşgulüz, başarısızlıktan, sevişmekten haz almaktan ödümüz kopuyor. Her cinsel ilişki bize ne değer verileceğini belirliyor. Bir erkeğin yatakta iyi olduğumuzu söylemesi, biz zevk almış mıyız almamış mıyız önemi olmadan, daima büyük bir memnuniyettir; sahip olduğumuz güce dair gururumuz okşanır, sonrasında bulaşığı gene kendimiz yıkayacağımızı bilsek bile.

İşin içindeki alışverişi unutmamıza asla izin verilmez çünkü bir erkekle olan aşk ilişkimizdeki değer ilişkisini asla aşamayız. Her cinsel deneyimimize hükmeden soru ‘Ne kadar?’dır. Pek çok cinsel deneyimimiz hesaplarla geçer. Yatakta iç çeker, inler, ağlarız, soluk soluğa kalır, hoplar zıplarız ama bu arada zihnimiz sürekli ‘ne kadar’ sorusu ile meşguldür: Kendimizi kaybetmeden veya düşürmeden kendimizden ne kadarını verebiliriz, karşılığında ne alacağız? İlk randevumuzda soru, karşımızdakinin ne kadar alacağına izin verebileceğimizdir: elini eteğimizden sokabilir mi, bluzumuzu açabilir mi, parmaklarını iç çamaşırımızın içine sokabilir mi? Hangi noktada ona dur demeliyiz, ne kadar şiddetli reddetmeliyiz? ‘Kolay’ olduğumuzu düşünmeden önce ondan hoşlandığımızı ne kadar söyleyebiliriz? Fiyatı yüksek tut, kural budur, en azından bize öğretilen birinci kural. Yataktaysak hesaplamalar daha da karmaşıklaşır, çünkü hamile kalma olasılığımızı da hesap etmek zorundayızdır, dolayısıyla, inlemeler, nefes nefese kalmalar ve diğer tutku gösterileri arasında, regl günlerimizi saymak zorundayızdır. Cinsel eylemde orgazm yokken tatmin olmuş görünmek ekstra bir iştir ve zordur. Çünkü rol yaparken ne kadar ileri gidebileceğinizi asla bilemezsiniz ve yeterince iyi rol yapamamış olma korkusuyla her zaman fazla rol yapmış olursunuz. En sonunda, hiçbir şey olmadığını kabul edebilmek, epeyce mücadele ve kolektif toplumsal gücümüzde bir sıçrama gerektirir.

http://www.commoner.org.uk/wp-content/uploads/2012/02/05-federici.pdf

Çevirenlerin (Güleren-Serap) notu: 1975 ABD’si koşullarında yazılan bu metin, 2 dalga feminizmin cinsel özgürlük tartışmasından cumartesileri kapitalizmin çemberinden kurtulabilen işçi kadınlara dek, yazıldığı dönem bağlamında okunması gereken yanlar içeriyor.

Filed under: Çeviri, , ,

Gezi’nin Bir Yıl Ardından İstanbul’daki Yenilikler ve Engeller – MICHAEL HARDT

Gezi hareketinin ilerleme kaydetmesi ve genişlemesi önündeki net bir engel de hareketin dar sınıfsal temeli. Beyaz yakalı işçiler kendi mücadelelerini kent ve kır yoksullarının yanı sıra işçi sınıfının geleneksel segmentleri ile de birleştirmenin bir yolunu bulmalı. Böyle bir birleşik mücadele, elbette, iki taraflı bir dönüşüm ister: Yani geleneksel sendikalar işçi sınıfı anlayışlarını ve geleneksel pratiklerini değiştirmeli, öte yandan da militan, kentli beyaz yakalı işçiler kendi kültürel varsayımlarını ve politik yönelimlerini verimli bir birleşmeyi mümkün kılacak şekilde değiştirmeli.

Resim

Gezi Parkı direnişinin birinci yıldönümünün, vahşi bir polis saldırısıyla karşı karşıya kalacak neşeli gösterilerle kutlanacağı kesin. Patlak vermesinin bir yıl ardından, İstanbul’daki hareketler dinamizm, dövüşkenlik ve yaratıcılıklarını sürdürüyorlar. 2014 Mayıs’ında Boğaziçi Üniversitesi’ndeki iki haftalık misafirliğimde, hem tek tek Türkiyeli aktivistlerle yaptığım görüşmelerde hem de forumlardaki tartışmalarda yüksek politik ve teorik yansımayı net şekilde ve hemen gördüm. Egemen güçlerle derin bir antagonizmanın yanı sıra, politik yenilenme ve örgütlenmeye dönük iştah yoğun. Yeni politik alışkanlıklar – Türkiye forumlarının, kolektif politik muhakeme pratiği olarak şekillenen ayırt edici karakteri gibi – güçlenmiş ve toplumsal olarak konsolide olmuştu. Mücadeleye devam edenlerin kaçınılmaz bitkinliği ve hayal kırıklığı ile birbirine karışmış şekilde, hareketin geleceği işaret eden arzusu ve potansiyeli net şekilde görülebiliyor. Benim için özellikle belirgin olanlar, Kadıköy’deki Don Kişot işgal evinde bir forumdaki, Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrencilerle bir başka forumdaki tartışmalar ve Otonom kolektifi ile görüş alışverişlerimdi.

Bu görüşmelerden, hareketin önceki enerjisini geri kazanması ve bir sonraki seviyeye sıçramasının önünde iki temel engelin bulunduğu sonucuna vardım. (Bundan sonra gelebilecek kaçınılmaz hatalar, atlamalar ve basitleştirmeler için şimdiden Türkiyeli yoldaşlarımdan özür dilerim.) Öncelikle, hareketler politik gündemi ve gelişme ritmini kontrol etmeyi başaramadılar. Bunun yerine hükümetin yaptıklarına ve dış olaylara tepki gösterdiler. İkincisi, hareketler henüz toplumsal bileşimlerini çoğunluk toplumsal pozisyonunu elde edecek şekilde yeterince genişletemediler. Bu iki engel, elbette, birbiriyle yakından bağlantılı ve ikincisinde belirgin bir ilerleme kaydetmek, ilkine çözüm bulmanın tek yolu olabilir. Daha açık olabilmek adına, bu iki meseleyi sırayla ele alacağım.

1. Bir Öfke Patlamasından Diğerine Sürüklenmek

“Gezi ruhu” denilen şey sanki bir öfke patlamasından diğerine sürüklenmekle lanetlenmiş gibi. İstanbul’a Mayıs’ın ortasında geldim, yüzlerce madencinin hayatını kaybettiği Soma maden faciasının hemen ertesindeki protestolara denk geldim. Bir haftadan az bir süre sonra İstanbul’da polis İstanbul’un Okmeydanı mahallesinde protestoculara karşı gerçek kurşun kullandı ve genç bir erkeği öldürdü. Bu da yeni protestolara neden oldu. Gezi’nin yıldönümündeki gösterilerin polis şiddeti ile karşılaşacağı kesindi, bunlar da başka protestoları ateşleyecekti.

Hükümetin ve polisin eylemleri gerçekten de tepkiyi hak ediyor. İstanbul’daki her gösteri derhal göz yaşartıcı gaz, (bilinmeyen kimyasallar içeren) tazyikli su ve polis şiddeti ile karşılık buluyor. Daha önce, polis tarafından bu süreçte öldürülen neredeyse tüm protestocuların Alevi olduğunu anlamamıştım ve bir Alevi mahallesi olan Okmeydanı’ndaki son cinayet de istisna değildi. Nüfusun yüzde 20 ila 30’unu oluşturan Aleviler, Sünni çoğunluk tarafından desteklenen iktidardaki AKP’ye genel olarak muhalif olan bir Şii azınlık.

Soma’da madencilerin ölümü, karmaşık etkileri olan çok daha büyük bir olay. Protestocular bunun iş kazası değil iş cinayeti olduğunu ısrarla vurguluyorlar. Gerçekten de felakete giden koşullar, dünyanın diğer bölgelerinde de çok iyi bilinen ve neoliberalizm ile madenciliğin yan yana gelmesiyle ortaya çıkan bir senaryonun sonucu. Özelleştirme, taşeronlaştırma ve denetimsizlik, tehlikeli çalışma koşulları ve devlet ilgisizliği bu durumu yaratıyor.

Bu tür zulümlerin ve provokasyonların üstüne hükümet ve bizzat Başbakan Erdoğan sürekli daha da tepki çekecek sözler söylüyor. Soma’daki insanlardan özür (veya en azından başsağlığı) dilemek yerine, Erdoğan örneğin öfkeli Somalılarla tartışırken görüntülenebiliyor. Bu en azından Gezi’den beri sürmekte olan bir tarzla uyumlu: Erdoğan protestocularla uzlaşmak yerine tüm muhaliflerini şeytanlaştırıyor, sık sık onlara kaba bir dille hakaret ediyor ve onlara karşı ölçüsüz şiddet kullanılması talimatını veriyor. Machiavelli, Erdoğan’a böyle sert bir yönetim tarzının kırılgan olduğu tavsiyesinde bulunabilirdi. Er ya da geç, Erdoğan’ın kutuplaştırıcı, katı ve kavgacı tavrının kendi politik mahvına yol açacağını düşünüyorum. Ancak davranışları Sol (ve hatta her sağduyu sahibi gözlemci) tarafından şok edici ve alçakça görülmesine rağmen, Başbakan’ın repertuarının, politik tabanını konsolide etmeye çalışan diğer birçok sağ kanat popülist figüre nasıl da benzediğini görmemiz gerekiyor. Muhaliflere yönelik tutkulu, tepkisel, kaba ve saldırgan öfke patlamaları, sağ kanat popülizmin mantığına göre, kültürel elitlere karşı “halk” ile dayanışma sergilemek anlamına gelen bu repertuarın standart öğeleri.

Erdoğan’ın, Türkiye siyasal yaşamının tümünü kişiselleştirmek ve merkeze kendi şahsını koymak için elinden geleni yaptığı kesin. Ancak, Başbakan karşıtlığı üzerinden Solu birleştiren bir strateji, bana çok sınırlı ve zayıf geliyor. Aktivistler arasında Erdoğan nefreti elbette çok yaygın ve derin. Protestolar başarılı olsa ve Erdoğan’dan kurtulunsa dahi, gerçek bir politik alternatif geliştirilmeksizin gerçek bir gelişme sağlanabileceğinin hiçbir garantisi yok. Dahası, sürekli olarak bir tepkisellik görüntüsü, Solun sırf muhalefet eden ve reaktif bir moda sıkışmasına, kendi gündemini dayatamamasına veya siyasi gelişmelerin akışını belirleyememesine neden olma tehlikesi içeriyor.

Resim

2. Toplumsal Bileşimi Genişletme

İnisiyatifi ele almak ve gerçek bir toplumsal alternatif yaratmak için görebildiğim birincil yol, hareketlerin toplumsal tabanını genişletmek. Gezi Parkı direnişinin en önemli ve ilham verici yönlerinden biri, toplumsal spektrumda yeni politik öznellikler ve yeni eklemlenmeler yaratma olasılığıydı. Daha önce aşılamaz gibi görünen katı toplumsal ayrımlar, meydanda bir araya gelenler arasında aniden çözülmüş gibiydi. Yine de bir yıl sonra, bu olasılıklar (henüz) konsolide olmuş değil ve hatta geri çekilmiş görünüyor.

Örneğin feminist ve LGBT aktivistler, Gezi’de geniş bir görünürlük kazandılar ve sıklıkla hareketin merkezinde yer aldıklarından söz edildi. Fakat artık kimi aktivistler, toplumsal cinsiyet ve cinsiyet eşitliğinin hareketteki temel sorunlardan biri olmayı sürdürdüğünü söylüyorlar ve hatta aktivistlerin feminist ve LGBT meselelerine ilgi duymasının ve uygulamalarını benimsemesinin abartılıp abartılmadığını sorguluyorlar.

Gezi Parkı direnişinin yarattığı bir başka çıkış, AKP’nin pekiştirdiği ve temel toplumsal çelişkinin din ve laiklik arasında olduğuna dair standart söyleme karşı duran “antikapitalist Müslümanlar” olmuştu. Grubun İslami doktrini kullanarak neoliberal politikalara ve hükümetin yolsuzluklarına karşı kutsal metinlerden alıntılar yapması son derece kolaydı. “Antikapitalist Müslümanlar” örneğine rağmen, laik / dinci bölünmesinin, küresel bir politik bölünmeye denk düştüğü ideolojisi, bugün hükümeti desteklemek için kullanılan temel direklerden biri.

Gezi’de açığa çıkan potansiyel bağlantılardan en belirgini, Türkiye Solunun tarihine baktığımızda, uzunca bir süredir Kürtlerin ezilmesini görmezden gelmiş ve hatta mazur görmüş Kemalist solcularla Kürt hareketinin destekçileri arasındakiydi. Bir yıl önce YouTube’dan Gezi Parkı ile ilgili önemli bir forumu izlemiştim. Bu videoda bir grup Kemalist aktivist, on yıllardır süren devlet baskısı ve zulümleri sırasında medyanın onlar hakkında söylediklerine (ve söylemediklerine) inandıkları için Kürtlerden özür diliyordu. Medyanın Gezi hareketini çarpıtması, onlara geçmişe daha farklı bakmayı öğretmişti. Kürt hareketi, Gezi Parkı’nda, kendi köşesinde vardı ve Türkiye Solunun belki de bir numaralı bölünmesi arasında bir köprü oluşturmak üzere muhtemel bir yakınlaşma olası göründü. Kürt hareketinin bazı kesimlerinin, AKP ile süren barış süreci nedeniyle protestolara mesafeli yaklaştığı unutulmamalı. Benim görüşüm, son yıllarda çok az ilerleme olmasına rağmen, Solun Kürt hareketi ile ilgili bir dönüşüm yaşama potansiyelinin gerçek olduğu.

Bir an durmama ve kısaca Kürt hareketinden veya (Kürt politikası homojen olmadığı için) hareketlerinden ve onun Türkiye Solundaki yerinden ne anladığımı anlatmama izin verin. Türkiye Solunun en dinamik, yaratıcı ve radikal akımlarından bazılarının Kürtlere olan desteği, onların siyasal yönelimlerinin en temel öğesi. Mevcut durumun anahtarı, anladığım kadarıyla kabaca on yıl önce Kürt hareketinin Abdullah Öcalan’ı izleyen akımının ulusal bağımsızlık hedefli silahlı mücadeleden toplum seviyesinde “demokratik özerkliğin” inşa edilmesine doğru radikal bir geçiş yapması gerçeği.

Sayısız arkadaşım tarafından Kürt hareketi ile Zapatistalar arasında yapılan bir karşılaştırmayı öğretici buluyorum. Düzenli aralıklarla, takipçilerinin her birini yorumladığı şiirsel açıklamalar yapan cezaevindeki gölge lider Öcalan ile Marcos’un rolleri arasında üstü kapalı bir denklik söz konusu. Esas ve önemli bağlantı noktası ise, yeni türde bir demokrasiyi hayata geçirmeye dönük köy komünleri deneyimi. Kısıtlı bilgilerim, Kürdistan deneyiminin derinliği ve orijinalitesinin yanı sıra demokratik özerkliğin pratikte tam olarak ne anlama geldiğini değerlendirmemi de zorlaştırıyor fakat zengin ve önemli bir deneyim olduğu konusunda şüphem yok.

Bu noktada EZLN ile kurulan benzerliğin sınırları benim için öğretici hale geliyor. Hepsinden önce, demokratik özerklik alanında çağdaş Kürt deneyimleri konusunda neden bu denli az bilgim var? Zapatistaların düşünce ve pratiği konusunda 1 Ocak 1994’ten beri görece derin bilgilere sahibim. Ve bu konuda yalnız da değilim. Dünya ölçeğinde bir kuşak aktivistin tümü politik pusulasını Çipaslara doğru çevirdi. Türkiye’nin Kürtlerine neden bu denli az dikkat yoğunlaşması oldu? Farkın yalnızca Zapatistaların iletişime önem vermesi, Marcos’un retorik dehası veya İspanyolca’nın daha yaygın bir dil olması olmadığı kesin. Dolayısıyla Kürt siyasal gelişmeleri konusundaki görece cehaletimi yalnızca kişisel başarısızlık olarak değil, daha geniş bir fenomenin göstergesi olarak okumak faydalı olabilir.

Daha dikkat çekici bir soru ise (ancak burada görüşlerim daha az sağlam bir zeminde) Kürt hareketinin Kürt olmayan Türkiyeli destekçilerinin siyasal yönelimi konusunda. Derin bir dayanışma, onlarca yıldır süren devlet katliamlarının ve Kürtlerin bastırılmasının sona ermesi konusunda bir ısrar ve Kürt hareketinin başarılarına yönelik bir saygı olduğu aşikar. Ancak küresel Zapatista destekçileri, dayanışma ve saygının yanı sıra, uzun yıllardır Zapatista uygulamalarına öykünüyorlar. Bunları Mexico City, Barselona, Padua, Austin, Texas ve başka yerlerde kendi yerellerine tercüme ediyorlar. Kürt deneyimine de Türkiye’de veya başka yerlerde benzer bir öykünme mümkün mü (veya halihazırda oluyor mu)? Örneğin demokratik özekliği İstanbul, Ankara veya İzmir’in mahallelerinde kurmak nasıl olur? Böylesi deneyimler benzetmeyi daha somut hale getirebilir.

Bu uzun parantezi kapatmak için, Gezi hareketinin (ve genel olarak Türkiye solunun) cumhuriyetçi, ulusalcı pozisyon ve Kürt hareketleri arasında bir şekilde köprü oluşturulmaksızın ilerleme kaydedemeyeceğini belirteyim. Böylesi bir köprü, Gezi’nin yerine gelmemiş vaatlerinden biri olmayı sürdürüyor.

Son olarak, Gezi Parkı’nın ve Gezi sonrası hareketin bileşimi emek açısından okunmalı. Gezi militanlarının harekette en aktif olanların sınıfsal konumunu ayrımsız şekilde “beyaz yakalılar” olarak tanımlaması dikkat çekici: Kentli, genç, iyi eğitimli, ancak çoğunlukla az ücrete ve güvencesiz işlerde çalışanlar. “Beyaz yakalıyı” burada C. Wright Mills’ın 1950’lerde adlandırdığı terimle yabancılaşmış bürokrasi işçileri ile yeni ortaya çıkan bilişim proleterleri arasındaki bir geçişe işaret edecek şekilde yorumluyorum. Aktivistler ortak bir şekilde “orta sınıf olmadıkları, işçi oldukları, beyaz yakalı işçiler oldukları” konusunda ısrar ediyorlar. Protestolar sırasında bana birden fazla kez yapılan “Dövüş Kulübü” referansı da kafa açıcı: İkili bir yaşam, gün boyunca ofis giysileri içinde, gece ise polisle çatışmada.

Gezi’nin pozitif sonuçlarından biri kesinlikle çağdaş sınıf kompozisyonu konusundaki anlayışta yarattığı ilerleme ve işçi sınıfının doğasını yeni yeni genişleyen işgücü kategorileri ışığında yeniden değerlendirmek oldu.

Ancak Gezi hareketinin ilerleme kaydetmesi ve genişlemesi önündeki net bir engel de hareketin dar sınıfsal temeli. Beyaz yakalı işçiler kendi mücadelelerini kent ve kır yoksullarının yanı sıra işçi sınıfının geleneksel segmentleri ile de birleştirmenin bir yolunu bulmalı. Böyle bir birleşik mücadele, elbette, iki taraflı bir dönüşüm ister: Yani geleneksel sendikalar işçi sınıfı anlayışlarını ve geleneksel pratiklerini değiştirmeli, öte yandan da militan, kentli beyaz yakalı işçiler kendi kültürel varsayımlarını ve politik yönelimlerini verimli bir birleşmeyi mümkün kılacak şekilde değiştirmeli.

Bu açıdan, Soma’daki maden faciası bir fırsat. Gezi ruhu hemen madencilerin durumuna, skandal çalışma koşullarına ve madencilik sektöründe yükselme sağlayan ama çok daha tehlikeli hale gelmesine de neden olan neoliberal politikalara odaklandı. Öğrenciler İstanbul Teknik Üniversitesi’ni işgal ederek madeni işleten şirketle bağlantıların kesilmesini talep ettiler ve polis “dışarıdan gelen kışkırtıcıları” engellemek istemesine rağmen otobüslere doluşarak Soma’ya gitmek istediler. Bir fırsat olduğu kesin ancak sayısız engelle baş edilmesi gerekiyor: Yalnızca güçlü bir hükümet baskısı ve propaganda makinesi değil, aynı zamanda çağdaş işçi sınıfının farklı kesimleri arasındaki siyasi ve kültürel bağların zayıflığı.

Buradaki temel noktam, ortaya çıkmasının bir yıl ardından, Gezi hareketinin vermesi gereken esas sınavın, toplumsal tabanını mevcut sınırlarının ötesine genişletmesi olduğu. Böylesi engellere odaklanarak, Türkiyeli aktivistlerin geçerli mücadele döngüsünde aktif olan diğer hareketlerin gerisinde olduğunu ima etmiyorum. Aksine, bu zorluklarla karşı karşıya kalınması, Türkiye’de ne elde edildiğinin göstergesi. Başlangıcından bu yana, dediğim gibi, Gezi hareketi, birçok bakımdan tıkanmış veya engellerle karşılaşmış görünse de radikal şekilde geniş bir toplumsal eklemlenme vaat ediyordu. Gezi gördüğüm tüm eksenler boyunca bölünmeleri aşma ufku açtı: toplumsal cinsiyet ve cinsiyet, dinci / laik bölünmesi, Kürt meselesi ve emeğin birleşimi – ve daha birçoğu.

Hareketin toplumsal tabanını genişleten böylesi bir toplumsal eklemlenme, bana göre Türkiye’de inisiyatifi hükümetten almanın, gündemi belirlemenin ve gerçek bir siyasi alternatif inşa etmenin tek yolu. Ancak bu sayede Gezi’de açığa çıkan umutlar ve arzular gerçeğe dönüşebilir.

Innovation and Obstacles in Istanbul One Year After Gezi

Filed under: Çeviri, , ,

Thomas Piketty: Marx’la İlgilenmiyorum

Röportaj: ISAAC CHOTINER

Genelde ekonomi üzerine 700 sayfalık bir kitabın (bir üniversite tarafından basılacak) yazarı ile röportaj yapmak pek heyecanlı bir iş değildir. Yayıncılar ve yazarlar kamuoyunca tanınmak isterler; kitapların kopyaları bir gecede bitirilir; yayıncılardan “sizin için ne yapabilirim?” e-postaları birikmeye başlar.

Ancak söz konusu olan Capital in the Twenty-First Century (Yirmi Birinci Yüzyılda Sermaye) kitabı ülkedeki çok satanlardan biri olan Thomas Piketty ise, işler biraz daha zor olabiliyor. Piketty ile sadece bir telefon görüşmesi bile ayarlamak Papa ile toplantı ayarlamaktan zor göründü. Piketty, kitabını tanıtmak için bir kıtadan diğerine seyahat ediyordu ve geçen hafta görüşme yapabilmemiz için tanıtımlarına ara vermek zorunda kaldı. Bu arada kitabı tükendi ve dolayısıyla bu görüşmeci bir e-versiyon okumak zorunda kaldı. (Harvard University Press daha fazla basılması için uğraşıyor.)

Sonunda Paris’teki ofisinde Piketty’ye ulaştığımda, bir saate yakın konuştuk. Ağır bir Fransız aksanı ile konuşuyordu ve sıcak ve ilgiliydi, hatta bana çalışması hakkındaki görüşlerimi bile sordu. Onu hayal kırıklığına uğratan ekonomistleri, kitabına yapılan en iyi eleştirileri ve Karl Marx için niçin hiç vakti olmadığını konuştuk.

Isaac Chotiner: Kitabınızın başarısını neye bağlıyorsunuz?

Thomas Piketty: Kitabın başarısı bir ölçüde artan eşitsizlik konusuna duyulan ilgiden kaynaklı.

IC: Bir ekonomist kitabınızın başarısını insanların ekonomik sorunların periyodik olduğuna artık inanmamasına bağladı. Sorunlar yapısalmış.

TP: Anladım. ABD’de eşitsizliğin ve servetin genişlediğine dair bir algı var. İnsanlar bunun sonsuza dek devam edip etmeyeceğini merak ediyor. Görece düşük bir büyümeye sahipseniz, yüzde 1, 2 gibi, insanlar gelecekten kaygı duyar. İnsanlar eşitsizlik konusunda düşünüyor.

IC: Kendi geçmişinizle ilgili sormak istiyorum. Sizin ekonomi alanında kahramanlarınız kimler?

TP: Bu araştırmayı Kuznets’in çalışmasını izlemek ve onu daha fazla ülkeye ve daha uzun zaman periyotlarına genişletmek için yapıyorum. Ekonomi geleneğine baktığım zaman, bunun daha önce yapılmamış olmasına şaşırdım.

IC: Marx’ın düşünceleriniz üzerindeki etkisi ve onu okumaya nasıl başladığınız konusunda neler söyleyebilirsiniz?

TP: Marx mı?

IC: Evet.

TP: Onu okumayı asla başaramadım. Siz de okumaya çalıştınız mı, bilmiyorum. Denediniz mi?

IC: Makalelerinden bazılarını evet ama ekonomi üzerine çalışmalarını okumadım.

TP: 1848’in Komünist Manifesto’su kısa ve güçlü bir eser. Das Kapital, bence okuması çok zor ve bana göre pek de etkili değil.

IC: Çünkü kitabınız, açıkçası başlığıyla, bir şekilde ona şapka çıkardığınız izlenimini yaratıyor.

TP: Kesinlikle alakası yok! Benim kitabımın sermayenin tarihi ile ilgili olması gibi büyük bir fark var. Marx’ın kitaplarında hiç veri yok.

IC: Kitabınıza yönelik eleştiriler arasında özellikle akıllıca bulduklarınız var mı?

TP: Sizin görüşünüz ne? En iyisi sizce hangisi?

IC: Bir tanesi, kesin veriler ışığında en alttakilerin kitabınızda öne sürdüğünüzden daha iyi koşullarda olduğunu savundu. Ve bu gerçek yüzünden eşitsizliğin ne olduğu konusunda biraz daha başka düşünmemiz gerektiğini söyledi.

TP: ABD’de miydi?

IC: Evet.

TP: Transferlerdeki yükselişi hesaba katarsanız alttaki yarı daha iyi durumda ama sadece birincil geliri hesaba kattığınızda. Fakat bunun bir şeylerin ters gittiğini doğruladığını düşünüyorum: Alttaki yarının da, gelir artışından transferler olmadan, becerilere ve iyi ücretli işlere daha iyi erişim üzerinden pay aldığı bir ekonomik sisteme sahip olmak istersiniz.

IC: Bir başka eleştiri ise finansın rolüne yeterince değinmediğiniz.

TP: Ah. Evet, sanırım finansa daha fazla değinmem gerekirdi, yine de finansal deregülasyon konusunda epeyce laf ettim. Belki de daha fazlasını yapmalıydım. Paul Krugman bu konuda haklı. Meselelerden biri finans sektöründe en üst ücreti yükseltmeyle ilgili. Bir diğeri ise finansal deregülasyonun iyi geri dönüş oranlarına erişimde eşitsizliği arttırmış görünmesi ile ilgili. Bu kitapta epey büyük rol oynuyor.

IC: İnsanların eleştirdiği şeylerden biri de küresel servet vergisi fikri. Böyle bir şeyin gerçekten olabileceğine sebep saydığınız bir şey, Kuveyt’te Saddam’la savaşması için 1990’da bir milyon asker göndermiş olmamız ve bunu sadece birkaç ay içinde yapmamız. Bunu yaptıysak, diyorsunuz, kesinlikle vergi cennetleriyle ilgili de bir şey yapabiliriz. Ne demek istediğinizi anlıyorum fakat Irak’la savaşa girme isteğini toplayabilmemizin sebebinin savaşın ekonomik çıkarlarımızı etkilemesi olduğunu savunamıyor musunuz? Ve vergi cennetleri konusunda hiçbir şey yapamamamızın sebebinin de aynı olduğunu?

TP: Ama o zaman İsveç bankaları konusunda neden bir şey yaptık ki?

IC: Değişimin tümden imkansız olduğunu söylemiyorum ama zor.

TP: Ama İsveç bankalarına yönelik yaptırımlara bakın. Beş yıl önce insanlar bunun asla olamayacağını söylüyordu ama oldu. Bu yüzden zor olsa da ilerleme olabilir. Bu bir ya hep ya hiç yaklaşımı değil. Ulusal düzeyde epey ilerleme kaydedilebilir, özellikle de dünya GSMH’sının çeyreğine sahip olan ABD gibi büyük ülkeler için. Dolayısıyla artan oranlı bir servet vergisine yönelmek için diğer ülkelerden izin istemek zorunda değiliz. ABD, kendi servet vergisi sistemini net gelir üzerinden artan oranlı bir vergi sistemine dünyanın geri kalanının iznini istemeden dönüştürebilir.

IC: Fransa’daki ekonomi uzmanları ile ABD’dekileri karşılaştırdığınızda ne düşünüyorsunuz? Gördüğünüz farklılıklar nelerdir?

TP: O kadar da farklı olmadıklarını biliyorsunuz. Temel farklılık şu olabilir ki, Fransa’daki ekonomistler ABD’dekilere göre diğer disiplinleri belki kısmen daha az küçümsüyor. Fransa’da daha çok bir tarihsel ya da sosyolojik araştırma geleneği mevcut.

IC: Size bunu sormamın nedenlerinden biri MIT’de (Massachusetts Institute of Technology) görev yaparken ABD’deki ekonomi uzmanlarının sizi hayal kırıklığına uğrattığını okumam. Bu doğru mu?

TP: Ona dair birçok güzel şey var. Amerikan üniversitelerini sevdim. Birçok bakımdan daha tertipliler –tabii Fransız üniversitelerine göre. Bütünüyle razı gelmediğim şeylerden biri, ekonomistlerin başka alanlara tepeden bakma halleriydi.

Ekonomistler, tarihçilerden, herkesten çok daha zeki olduklarını düşünme eğilimindeler. Ve bu birazcık haddini aşıyor çünkü sonuçta ekonomiye dair çok fazla şey bilmiyoruz.

Sosyal bilimler alanında hepimizin alçakgönüllü ve pratik olması gerektiğini düşünüyorum ve şunu hissediyorum ki, eğer MIT ekonomi bölümünde kalsaydım yapmakta olduğum tarihsel araştırmayı muhtemelen yapmayacaktım çünkü bir çeşit katıksız ekonomi teorisi çalışmaya dair bazı güdülerim olacaktı. Ama biliyorsunuz, sonuçta orada birçok dostum var.

IC: ABD ve Avrupa’dan bahsedersek, her iki bölgede finansal krize yönelik müdahaleler farklı görünüyor ve sizin kesinlikle, ABD’nin müdahalesinin daha iyi olduğuna ilişkin güçlü delil sunabildiğinizi düşünüyorum.

TP: ‘Daha iyi’ derken hangi müdahaleyi düşünüyorsunuz?

IC: Sadece kemer sıkmaya yönelik daha büyük direniş.

TP: Bu doğru. Bunun, Avrupalı federal kurumların ABD’dekilere göre çok farklı olduğu gerçeğinden kaynaklandığını düşünüyorum. ABD kurumlarının kusursuz işlediklerini söylemiyorum. Bazı problemleri var. Ancak Avrupa kurumları çok daha işlevsiz. Eğer ortak bir para birimine sahipseniz, daha fazla entegrasyona, daha fazla siyasi ve mali birliğe ihtiyacınız vardır. Ortak para birimiyle, devalüe etme yetinizi yitirirsiniz. Eurozone ülkeleri 18 farklı kamu borcuna, 18 farklı kurumlar vergisi sistemine ve benzerlerine sahip oldukları sürece bir güvensizlik her zaman olacaktır. Güveni yeniden tesis etmenin tek yolu, daha yakın siyasi ve bütçesel birliğe doğru yol almaktır.

IC: Avrupa kurumları başarısız oluyorsa, sınırları aşan varlık vergisi benzeri şeyleri nasıl yaratırsınız?

TP: Bu, ABD ve Çin gibi büyük ülkeler için daha kolay. Avrupa’da, daha az sayıda ülkeyle daha yakın entegrasyona ihtiyacınız var.

IC: Finansal kriz ve Avrupa Birliği’ne dair sorunlar varken, bunun üstüne küresel ısınma gibi sorunlara baktığınızda, bu neredeyse demokratik kurumlarımızın bu sorunları çözebilme kapasitesine sahip olmadığını düşündürüyor.

TP: Biliyorsunuz, birçok insanın kitabımı okuyarak kanî olmuş göründüğünden daha iyimserim. Bu sorunların çözümü imkansız mı? Hayır. Bakın, beş yıl önce insanlar banka gizliliği ile mücadelenin imkansız olduğunu düşünüyordu. Ama sonrasında ABD, İsviçre bankalarına yaptırımlar uyguladı. Avrupa Birliği ve ABD bir araya gelebilmeli ve işi yapmalı.

IC: Kurumlarımızın işlemediğini iddia eden hareketlerden bahsedersek, son birkaç on yılda Amerika’da bunu yapan soldan iki kesim var. Bunlardan biri küreselleşme karşıtı hareket, diğeri ise Occupy Wall Street idi ve sadece bu iki hareket hakkında ne düşündüğünüzü merak ediyorum.

TP: Biliyorsunuz, bütün bu hareketlerin yararlı olduğunu düşünüyorum. Ancak zorlamak için belirli politika ölçüleri olursa daha da iyi olacaktır.

IC: Krizlerin daha yaygın biçimde ilerleyeceğini düşünüyor musunuz? Bazıları, finansmanın ekonomide oynadığı rol ile birlikte ekonomik krizlerin giderek daha fazla olası olduğunu öne sürdüler. Analizlerinizde, bunun krizde oynadığı rolü hafife aldığınızı düşünüyor musunuz?

TP: Güzel bir soru. Bilmiyorum. Daha çok kriz olabilir ancak değişiklikler yapmak için bunu bekleyemeyiz. 2008 krizi meselesinde, dünyanın verdiği karşılık çoğunlukla yaratıcı para politikasına bel bağladı. Bu yeterli değil.

IC: Bankaların kamulaştırılmasına dair Amerika’da kriz sonrasında bir tartışma var. Bu tartışmadan ne anlam çıkarıyorsunuz?

TP: Krize yönelik verebileceğimiz en iyi yapısal karşılık, daha iyi mali düzenlemeler, daha çok sosyal güvenlik ve daha çok artan oranlı vergilendirme olurdu. Benim peşinden gideceğim karşı tedbir bu olurdu.

IC: Politik kahramanlarınız var mı?

TP: Politik kahramanlar mı? Pek sayılmaz. Hayır.

IC: Kitabınızda edebiyattan bir hayli söz ediyorsunuz. Bugün, yaşadığımız andan bir şeyler yakalayan bir edebiyat olduğunu düşünüyor musunuz?

TP: Evet, evet. Amerikalı okurların tanımayacağını düşündüğüm Fransız yazarlar. Orada bir Balzac olup olmadığını bilmiyorum.

IC: Burada bir Fransız akademisyenin kitabının patlama yapmış olması ilginç.

TP: Bu uluslararası bir proje. Yirmi ülkeden veriler mevcut. Küreselleşmiş bir dünyada yaşıyoruz ve bu kitap küresel bir araştırma projesinden ortaya çıkıyor.

IC: Bazı araştırmalarınızdan neden daha önce faydalanılmadığını düşünüyorsunuz?

TP: Bunun kısmen, disiplinler arası sınırların bazen çok keskin olmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Çalışmalarım ekonomistler için çok tarihsel, tarihçiler için ise çok ekonomik. Öyle olunca kimse faydalanmadı. Ancak sağlam veriler bugün çok daha yararlanılabilir durumda ve kitabım bundan faydalanıyor. Ve bunu, gördüğüm şeyin açıklamasını yapmak için kullandım.

http://www.newrepublic.com/article/117655/thomas-piketty-interview-economist-discusses-his-distaste-marx adresinde yayımlanan röportajdan çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü & Dünyadan Çeviri

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Filed under: Çeviri, , , , , ,

Neo Zapatistalar: Yirmi Yıl Sonra – Immanuel Wallerstein

Resim

1 Ocak 2014 günü, Ejército Zapatista de Libéración Nacional (EZLN – Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu), Çipas’taki ayaklanmasının yirminci yıldönümünü kutladı. Bu yıl, kendilerine dair bir değerlendirme yaptılar. Nisan’da, resmi EZLN yayını Rebeldía Zapatista’da, İsyancı Komutan Moisés “unutmaya karşı savaş” konulu bir başyazı yayınladı. EZLN’nin mücadelesinin, 520 yıldır yerli halkları bastıran şeytani sistemi sadece on dokuz yıl içinde “kontrol altına aldığını” (toreado) yazdı.

EZLN neyi başardı? Hangi açılardan bunun bir başarı olduğu söylenebilir? EZLN ile yalnızca dünya sağı değil, dünya solunun belirli unsurları da, “emperyalizme ve neoliberalizme karşı dünya genelindeki mücadele ile büyük ölçüde alakasız olduğu” gerekçesiyle alay etti. “Ne başardılar ki,” diye soruyor eleştirmenler. “Gidişatları bir halkla ilişkiler şovundan öteye geçebildi mi ki?”

Bu tür eleştiriler, ayaklanmanın tüm özünü ıskalıyor. İlk başarıları, yirmi yıl boyunca onları mahvetmek için elinden gelen yapan Meksika ordusuna karşı ayakta kalabilmekti. Bunu EZLN’nin Meksika ordusu ile karşılaştırılamayacak olan askeri hünerleri sayesinde değil, hem Çipas’ın yerli halkları ile içerdeki, hem de dünyanın geri kalanındaki politik güçleri sayesinde başardılar. Meksika ordusunun saldırılarını, en fazla otonom topluluklarının çeperlerindeki tacizler (bazen ölümcül tacizler) seviyesine indiren bu güç oldu.

1 Ocak 1994’te ayaklandıklarında, EZLN’nin Meksika hükümetine ve dünyaya verdiği mesaj neydi? Hepsinden önce, kendi topluluklarını kendi halkları ile kolektif ve demokratik şekilde yönetme taleplerini yenileyerek, bastırılan yerli halkların onurunu koruyorlardı. İkincisi, Meksika’da devlet iktidarını almakla ilgilenmediklerini söylüyorlardı. Bu, onlara göre bir ezeni diğeri ile değiştirmekten başka bir şey değildi. Bunun yerine, Meksika hükümetinden resmen ve samimi şekilde bağımsızlıklarını tanımasını talep ediyorlardı.

Üçüncüsü, EZLN bu tarihi (1 Ocak 1994), Kuzey Amerikan Serbest Ticaret Anlaşması’nın (NAFTA) yürürlüğe girdiği tarih olduğu için seçmişti. Bu tarihi seçerek, ABD’nin Meksika’daki ve dünya çapındaki emperyalist rolünü reddettiklerini teyit ediyorlardı. Dördüncüsü, Çipas’taki mücadele ile sınırlı bir bakış açısına sahip olmaktan ziyade, dünyadaki tüm ezilen halkların ve sınıfların mücadelesini destekliyorlardı. Bunu, Çipas’ta galaksiler arası toplantılar adını verdikleri toplantılar düzenleyerek ve sırf başka katılımcılar karşı çıkıyor diye bazı katılımcıların dışlanmasını reddederek vurguladılar. Ve beşincisi, bu görüşleri Yerli Ulusal Kongresi üzerinden Meksika’daki diğer ezilen halklara taşımaya çalıştılar.

EZLN’nin ayaklanması, dünya sağının 1970’ler ile 1994 arasındaki görece kısa vadeli başarılarına karşı dünya solunun karşı-saldırısının başlangıcıydı. Washington Konsensüsü’nün ekonomik ve politik etkisinin bileşimi ve Sovyetler Birliği’nin çöküşünün getirdiği görünürdeki zafer, dünya sağının dünya sistemine kalıcı hakimiyet kurmakla övünmesine izin vermişti. Zapatistalar’ın yaptığı şey, onlara (ve dünya soluna) görece daha demokratik ve görece daha eşitlikçi bir dünya alternatifinin gerçekten var olduğunu hatırlatmaktı.

EZLN’nin 1 Ocak 1994 tarihli ayaklanması, Porto Alegre’de 2001’deki Dünya Sosyal Forumu (DSF) kuruluşunun yanı sıra, 1999’da Seattle’da ve ardından başka yerlerde düzenlenen başarılı protestolara giden yolu açtı. DSF’nin ve artık Küresel Adalet hareketi olarak adlandırılan hareketin halen devam eden mücadelesini mümkün kılan EZLN oldu.

Elbette, İsyancı Komutan Moisés bize hatırlatıyor, “dinlenmek olmaz; kendimizi tüm gücümüzle çabalarımıza vermeliyiz.” Bunun, EZLN’nin nihai mesajı olduğunu düşünüyorum. “Başka bir dünyanın mümkün olduğuna” inanan bizler için durup dinlenmek olmaz.

The Neo-Zapatistas: Twenty Years After

Filed under: Çeviri, , , , , ,

İnsan Yüzlü Barbarlık – Slavoj Žižek

Resim

Kiev’de Yanukoviç hükümetine yönelik kitlesel gösterilere dair televizyon haberlerinde, tekrar ve tekrar, göstericilerin Lenin heykellerini yıktığını görüyoruz. Bu, öfkeyi sergilemenin kolay bir yolu: Heykeller Sovyet baskısının sembolleriydiler ve Putin Rusya’sı Rusya’nın komşuları üzerinde egemenliğe dayanan Sovyet politikasının devamı olarak algılanıyor. Lenin heykellerinin Sovyetler Birliği’nde yaygınlaşmaya başlamasının ancak 1956’da olduğunu unutmayın. O zamana kadar Stalin heykelleri çok daha yaygındı. Fakat Kruşçev’in Komünist Parti’nin 20. Kongresi’nde Stalin’i ‘gizli’ ifşasından sonra, Stalin heykellerinin yerini Lenin’inkiler aldı. Lenin ezici bir şekilde Stalin’in yerini alıyordu. Bu, Pravda’nın künyesinde 1962’de yapılan değişiklikle aynı ölçüde açık hale getirildi. O zamana kadar, ön sayfanın sol köşesinde iki profilin, Lenin ile Stalin’in çizimi yan yana duruyordu. Kısa süre sonra 22. Kongre Stalin’i açıktan reddetti, profili sadece kaldırılmakla kalmadı, Lenin’in ikinci bir profili ile değiştirdi. Artık yan yana basılmış iki aynı Lenin profili vardı. Bu garip tekrar, bir anlamda Stalin’in yokluğunu daha da vurguluyordu.

Yine de Ukraynalıların Lenin heykellerini yıkmasını Sovyet egemenliğinden kurtulma ve ulusal bağımsızlıklarını savunma isteklerinin bir göstergesi olarak izlemenin tarihsel bir ironisi var. Ukrayna ulusal kimliğinin altın çağı, Ukrayna’nın kendi kaderini tayin hakkının engellendiği Çarlık Rusya’sı değil, savaş ve kıtlıktan bitap düşmüş bir Ukrayna’daki Sovyet politikasının ‘yerlileşme’ olduğu Sovyetler Birliği’nin ilk on yılıydı. Ukrayna kültürü ve dili yeniden dirildi ve sağlık, eğitim ve sosyal güvenlik hakları getirildi. Yerlileşmeyi, Lenin tarafından belirsizliğe yer vermeden formüle edilmiş ilkeler izledi:

Proletarya, ezilen ulusların belli bir devletin sınırları içinde zorla tutulmalarına karşı savaşmalıdır, bu da ulusların kaderlerini tayin edebilmeleri uğruna savaştır. Proletarya, ‘kendi’ ulusu tarafından ezilen sömürgeler ve uluslar için siyasal ayrılma özgürlüğü istemelidir. Yoksa, proletarya enternasyonalizmi boş bir sözden başka bir şey olmazdı; ezen uluslarla ezilen ulusların işçileri arasında ne güven, ne de sınıf dayanışması mümkün olurdu.

Lenin, sonuna kadar bu duruşunu korudu. Rosa Luxemburg, Ekim Devrimi’nin hemen sonrasında, küçük uluslara ancak yeni devlette ilerici güçler hakim olacaksa tam bağımsızlık verilmesi gerektiğini savunurken, Lenin, koşulsuz ayrılma hakkından yanaydı.

Lenin, Stalin’in merkezi bir Sovyetler Birliği projesine karşı son mücadelesinde, yine küçük ulusların koşulsuz ayrılma hakkını savunuyordu (bu durumda söz konusu olan Gürcistan’dı) ve Sovyet devletini oluşturan ulusal varlıkların tam bağımsızlığında ısrar ediyordu – 27 Eylül 1922’de, Politbüro’ya bir mektupta, Stalin’in Lenin’i ‘nasyonal liberalizm’ ile suçlamasına şaşmamalı. Stalin’in hâlihazırda yöneldiği gidişat, Sovyet Rusya hükümetinin diğer beş cumhuriyetin de (Ukrayna, Belarus, Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan) hükümeti olmasını önermesinden açıkça belliydi:

Geçerli karar RKP Merkez Komitesi tarafından onaylanırsa, kamuoyuna açıklanmayacak, söz konusu Cumhuriyetlerin Sovyet organlarında, Merkezi Yürütme Komitelerinde veya Sovyetler Kongrelerinde, bu Cumhuriyetlerin isteği olarak açıklanacağı Tüm Rusya Sovyetler Kongresi toplantısından önce dolaşıma sokulmak üzere Cumhuriyetlerin Merkez Komitelerine iletilecek.

Böylece üst yetki organı olan Merkez Komite’nin, kendi tabanı ile etkileşimi bozuluyordu. Üst yetki organının yaptığı şey kendi isteğini dayatmaktan başka bir şey değildi. Durumu daha da vahimleştirense, tabanın üst yetki organından hangi kararı almasını isteyeceğine, sanki kendi isteğiymiş gibi, Merkez Komite’nin karar vermesiydi. 1939’daki dikkat çekici bir olayda üç Baltık devleti Sovyetler Birliği’ne katılmak istediler. İstekleri kabul edildi. Bunların tümünde Stalin devrim öncesi Çarlık politikasına geri dönüyordu: Rusya’nın Sibirya’yı 17. yüzyılda ve Müslüman Asya’yı 19. yüzyılda sömürgeleştirmesi artık emperyalist genişleme olarak kınanmıyor, bu geleneksel toplumları ilerici modernleşme sürecine soktuğu için kutlanıyordu. Putin’in dış politikası açık bir şekilde Çarlık Rusya’sı çizgisinin devamı. Rus Devrimi sonrasında, Putin’e göre, Bolşevikler Rusya’nın çıkarlarına ciddi şekilde zarar verdiler: ‘Bolşevikler, bir dizi sebeple, Rusya’nın tarihsel güneyinin büyük kesimlerini Ukrayna Cumhuriyeti’ne eklediler. Bu, nüfusun etnik yapısı dikkate alınmadan yapıldı ve bugün bu alanlar Ukrayna’nın güneydoğusunu oluşturuyor.’

Lenin ortadan kaybolurken Stalin portrelerinin askeri geçit törenlerinde ve resmi kutlamalarda yeniden boy göstermeye başlamasına şaşmamalı. 2008’de Rossiya TV kanalının düzenlediği bir ankette, Stalin tüm zamanların en büyük üçüncü Rus’u seçildi ve yarım milyon oy aldı. Lenin uzak ara farkla altıncı oldu. Stalin bir komünist olarak değil, Lenin’in anti-vatansever ‘sapma’sından sonra Rusya’ya büyüklüğünü geri kazandıran kişi olarak kutlanıyor. Putin yakın zamanda, Ukrayna’nın yedi güneydoğu ili için, en son 1917’de kullanılan bir terimi yeniden canlandırarak, Novorossiya (‘Yeni Rusya’) terimini kullandı.

Fakat halen mevcut olan gizli Leninist akım, Stalin’e karşı komünist yeraltı muhalefetinde ısrar ediyordu. Christopher Hitchens’ın 2011’de yazdığı üzere, Soljenitsin’den çok daha önce, ‘Gulag konusunda, Boris Souvarine’den Victor Serge’e, C.L.R. James’e kadar sol muhalifler tarafından, gerçek zamanlı ve büyük bir riske girilerek kritik sorular soruluyordu. Bu cesur ve öngörülü heretikler, bir şekilde tarihten silindiler (bundan çok daha kötüsünü bekliyorlardı, çoğunlukla da başlarına geldi).’ Bu iç muhalefet, faşizmin aksine komünist hareketin doğal bir parçasıydı. ‘Nazi Partisi’nde, Führer’in nasyonal sosyalizmin özüne ihanet ettiğini savunmak için hayatlarını riske atan muhalif yoktu,’ diye devam ediyordu Hitchens. Tam da komünist hareketin kalbindeki bu gerilim yüzünden, 1930’ların tasfiye yıllarında olunabilecek en tehlikeli yer egemen sınıfın tepesiydi: Yalnızca birkaç yıl içinde, Merkez Komite’nin ve Kızıl Ordu liderliğinin yüzde 80’i öldürüldü. Muhalefetin bir başka işareti, protestocu kitlelerin, iktidardakilere yerine getirmedikleri vaatlerini hatırlatmak için ulusal marşlar dahil resmi marşlar söylediği, ‘gerçekten var olan sosyalizm’in son günlerinde tespit edilebilir. Demokratik Alman Cumhuriyeti’nde ise, bunun aksine, 1970’ler ve 1989 arasında, ulusal marşı kamusal alanda söylemek suç teşkil ediyordu. Sözleri (‘Deutschland einig Vaterland’, ‘Almanya, birleşik Anavatan’), yeni bir sosyalist ulus olarak Doğu Almanya fikrine uymuyordu.

Rus milliyetçiliğinin yeniden dirilişi, belirli tarihsel olayların yeniden yazılmasına neden oldu. yakın tarihli bir biyografik film olan Andrei Kravchuk’un Admiral‘ı, 1918 ile 1920 arasında Sibirya’ya hükmetmiş olan Beyaz Ordu komutanı Aleksandr Kolchak’ın yaşamını konu almaktadır. Fakat Beyaz Ordu karşı devrimci güçlerinin bu dönemdeki ölçüsüz gaddarlığının yanı sıra, totaliter potansiyelini de hatırlamak gerekir. İç savaşı Beyaz Ordu kazansaydı, neler olacağını şöyle yazıyor Hitchens: ‘Faşizm, genel bir sözcük olarak İtalyanca değil Rusça olacaktı… Sibirya’nın 1918’deki işgali sırasında Amerikan Yurtdışı Sefer Kuvvetlerine komuta etmiş olan (Amerikan ders kitaplarından tamamen silinmiş bir olay) Tümgeneral William Graves, hatıralarında Rus sağ kanadına hakim olan yayılmacı, ölümcül anti-Semitizm hakkında yazmış ve şöyle eklemiştir: “Tarihin, Amiral Kolchak’ın hükümranlığı altındaki Sibirya’dan başka, son elli yılda dünyada bu denli rahatça ve daha az ceza tehlikesi ile cinayet işlenebilen bir ülkesini yazabileceğini sanmıyorum.”

Tüm bir Avrupa neo-faşist sağı (Macaristan, Fransa, İtalya, Sırbistan), Rusya’nın Kırım referandumunu Rus demokrasisi ile Ukrayna faşizmi arasında bir seçim gibi göstermesini yalanlayacak şekilde, süregiden Ukrayna krizinde kesin şekilde Rusya’yı destekliyor. Ukrayna’daki olaylar – Yanukoviç ve çetesini iktidardan eden kitlesel protestolar – Putin’in yeniden canlandırdığı karanlık mirasa karşı bir savunma olarak anlaşılmalıdır. Protestoları tetikleyen, Ukrayna hükümetinin Rusya ile iyi ilişkileri Ukrayna’nın Avrupa Birliği ile entegrasyonunun önüne koyma kararı olmuştur. Öngörülebilir şekilde, birçok antiemperyalist solcu haberlere Ukraynalılara tepeden bakarak tepki göstermiştir: ‘Ne kadar da kandırılmış durumdalar! Halen Avrupa’yı idealize ediyorlar, AB’ye katılmanın Ukrayna’yı Batı Avrupa’nın ekonomik sömürgesi yapacağını, eninde sonunda Yunanistan’la aynı sonu paylaşacaklarını göremiyorlar!’ Aslında, Ukraynalılar AB realitesi konusunda kör olmaktan çok uzaklar. İçindeki sorunların ve eşitsizliklerin gayet farkındalar: Mesajları sadece kendi durumlarının çok daha kötü olduğu. Avrupa sorun yaşıyor olabilir ancak bunlar zengin bir adamın sorunları.

O zaman ne yapmalıyız? Ukrayna’nın tarafını mı tutmalıyız? Bunu yapmak için ‘Leninist’ bir neden var. Lenin son yazılarında, Devlet ve Devrim’in ütopyasını terk ettikten çok sonra, Bolşevizm için makul, ‘gerçekçi’ bir proje fikrini araştırdı. Rus kitlelerinin ekonomik az gelişmişliği ve kültürel geriliği yüzünden, Rusya’nın ‘sosyalizme doğrudan geçişi’ için yol olmadığını savunur: Sovyet iktidarının tüm yapabileceği, ‘devlet kapitalizminin’ ılımlı politikalarını köylü kitlelerinin yoğun kültürel eğitimi ile birleştirmek olabilir – propaganda ile beyin yıkamak değil ama uygar standartların sabırlı, aşamalı bir şekilde empoze edilmesi. Rakamlar, ‘Batı Avrupalı sıradan bir uygar ülkenin standardına erişmek için halen yapmak zorunda olduğumuz epeyce zorunlu iş olduğunu gösteriyor… Kendimizi halen kurtaramadığımız yarı Asyatik cehaleti aklımızdan çıkarmamalıyız.’ Ukraynalı protestocuların Avrupa referanslarını, onların hedefinin de, ‘Batı Avrupalı sıradan bir uygar ülkenin standardına erişmek’ olduğunun işareti sayabilir miyiz?

Fakat işler burada hızla karışabiliyor. Ukraynalı protestocuların referans aldığı ‘Avrupa’, tam olarak neyi ifade ediyor? Tek bir fikre indirgenemez: Milliyetçi, hatta faşist unsurları bile kapsıyor fakat uygulamada bugün Avrupalı kurumlar ve yurttaşların kendileri çoğunlukla ihanet etse de, Avrupa’nın küresel politik muhayyile benzersiz katkısı olan, Etienne Balibar’ın égaliberté, “eşitlik içinde özgürlük” dediği fikri de içeriyor. Bu iki kutup arasında, Avrupa liberal demokrat kapitalizminin değerine nahif bir güven de söz konusu. Avrupa Ukrayna protestolarında kendi en iyi ve en kötü yanlarını, karanlık yabancı düşmanlığının yanı sıra, kendi özgürlükçü evrenselciliğini de görebilir.

Karanlık yabancı düşmanlığı kısmından başlayalım. Ukrayna milliyetçi sağı, Balkanlardan İskandinavlara, ABD’den İsrail’e, Orta Afrika’dan Hindistan’a dek bugün ne olduğunun bir örneği: Etnik ve dini tutkular patlama halinde ve Aydınlanma değerleri geriliyor. Bu tutkular daima vardılar, beklemedeydiler; yeni olan sergilenme şekillerindeki arsızlık. Kendisini özgürlük, eşitlik, bütün mensupları için eğitim ve sağlık hakkı gibi büyük modern aksiyomlarla tamamen bütünleştirmiş, ırkçılık ve cinsiyetçiliğin kabul edilemez ve saçma şeyler olarak görüldüğü bir toplum hayal edin. Fakat sonra da şunu hayal edin; toplum bu aksiyomlara sözde bağlılık sergilemeye devam etmesine rağmen, fiilen özlerinden koparılmış durumdalar. Avrupa tarihinden çok yakın tarihli bir örnek: 2012 yazında, Macaristan’ın sağcı başbakanı Viktor Orbán, Orta Avrupa’da yeni bir ekonomik sisteme ihtiyaç duyulduğunu açıkladı: ‘Umarım Tanrı yardımcımız olur da ekonomik açıdan ayakta kalabilmek adına, demokrasi yerine hayata geçirmek zorunda kalacağımız yeni bir politik sistem icat etmeye mecbur olmayız… İşbirliği bir niyet meselesi değil, zor meselesi. Belki işlerin bu şekilde ilerlemediği ülkeler de var, örneğin İskandinavya ülkeleri, fakat bizim gibi yarı Asyatik toplumlarda, yalnızca zor birleştirebilir.’

Bu sözlerdeki ironi, bazı eski Macar muhaliflerde de etki bırakmadı değil: Sovyet ordusu 1956 ayaklanmasını bastırmak için Budapeşte’ye hareket ettiğinde, kuşatılmış Macar liderlerin Batı’ya tekrar tekrar gönderdiği mesaj, Asyalı komünistlere karşı Avrupa’yı korudukları idi. Şimdi, komünizmin çöküşünden sonra, Hıristiyan muhafazakâr hükümet, ana düşmanını, bugün Batı Avrupa’nın ifade ettiği çok kültürlü tüketimci liberal demokrasi olarak belirliyor. Orbán, hâlihazırda ‘Asyalı değerlere sahip bir kapitalizm’e olan sempatisini ifade etmiş durumda; Orbán üzerindeki Avrupa baskısı devam ederse, Doğu’ya ne mesaj yollayacağını kolayca tahmin edebiliriz: ‘Biz burada Asya’yı savunuyoruz!’

Günümüzün göçmen karşıtı popülizmi, doğrudan barbarlık yerine insan yüzlü bir barbarlık getirdi: Hıristiyan ahlakının ‘komşunu sev’ anlayışından, kabileyi barbar Öteki’nin önüne koyan pagan ayrıcalıklılığı anlayışına bir gerileme. Kendisini Hıristiyan değerlerinin savunucusu olarak sunsa da, aslında Hıristiyan mirasına yönelik en büyük tehdit. G.K. Chesterton, yüzyıl önce şöyle yazdı: ‘Özgürlük ve insanlık adına Kilise ile savaşmaya başlayanlar, sonunda Kilise ile savaşmak adına özgürlük ve insanlığı bir kenara fırlattılar … Laiklik taraftarları, kutsal şeyleri mahvetmediler; eğer onları rahatlatacaksa, laiklik taraftarları, laik şeyleri mahvettiler.’ Din savunucuları için de aynı şey geçerli değil mi? Fanatik din savunucuları çağdaş laik kültüre saldırmaya başladılar; sonunda vardıkları yerin, anlamlı tüm dini deneyimden vazgeçmek olması şaşırtıcı değil. Benzer şekilde, birçok özgürlük savaşçısı antidemokratik köktenciliğe karşı savaş verme konusunda o kadar hevesliydi ki, sonunda eğer ki savaştıkları terör ise, özgürlük ve demokrasiyi bir kenara atar oldular. ‘Teröristler’ başka bir dünyaya sevdaları uğruna bu dünyayı mahvetmeye hazır olabilirler, fakat teröre karşı savaşanlar salt Müslüman ötekiye olan nefret adına kendi demokratik dünyalarını mahvetmeye hazırlar. Bunların bazıları insan onuruna o derece düşkün ki, onu savunmak adına işkenceyi yasallaştırmaya hazırlar! Göçmen ‘tehlikesine’ karşı Avrupa’yı savunanlar da farklı bir şey yapmıyor. Yahudi-Hıristiyan mirasını koruma gayretlerinde, o mirasta önemli olan şeyleri feda etmeye hazırlar. Avrupa’ya yönelik gerçek tehdit, onu işgal etmeyi bekleyen hayali göçmen kitleleri değil, Avrupa’nın göçmen karşıtı savunucuları.

Bu gerilemenin işaretlerinden biri, yeni Avrupa sağının sık sık duyulan bir talebi: İki ‘aşırıcılığa’, yani sağa ve sola daha ‘dengeli’ bir bakış. Bize tekrar ve tekrar, aşırı sola (komünizme) Avrupa’nın İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra aşırı sağa (yenilgiye uğratılan faşistlere) davrandığı gibi davranılması gerektiği söylendi. Ancak gerçekte burada hiçbir denge yok: Faşizm ile komünizmin eşitlenmesi, faşizme örtülü bir ayrıcalık tanımaktır. Sağ, faşizmin komünizmin kopyası olduğunu söyler: Mussolini, faşist olmadan önce bir sosyalistti; Hitler de nasyonal sosyalistti; toplama kampları ve soykırıma varan şiddet, Naziler bunlara başvurmadan on yıl önce Sovyetler Birliği’nin özellikleriydi; Yahudilerin imhasının örneği, sınıf düşmanının imhasında net şekilde bulunabilirdi vb. Bu argümanların özü, ılımlı faşizmin komünizm tehdidine karşı meşru bir yanıt olduğunu iddia etmektir (uzun zaman önce Ernst Nolte tarafından Heidegger’in Nazizm’le ilişkisini savunmak adına öne sürülmüş bir görüş). Slovenya’da sağ, İkinci Dünya Savaşı sırasında partizanlarla savaşan antikomünist İç Savunmanın (büyük şeytan komünizmi alt etmek için Nazilerle işbirliği yapmak şeklindeki zorlu kararı vermişlerdi) geri getirilmesini savunmaktadır.

Ana akım liberaller, temel demokratik değerler etnik veya dini köktenciliğin tehdidi altındayken, liberal demokratik değerler etrafında birleşmemiz, ne kurtarabiliyorsak kurtarmamız ve daha radikal toplumsal dönüşüm hayallerini bir kenara bırakmamız gerektiğini söylüyorlar bize. Fakat bu dayanışma çağrısında ölümcül bir kusur var: Liberalizmin ve köktenciliğin kötücül bir döngüye nasıl yakalandıklarını görmezden geliyor. Köktenciliğin öfkeyle karşılık vermesine ve kendisini dayatmasına neden olan şey, liberal hoşgörüyü ihraç etmeye dönük saldırgan girişim. Günümüz politikacılarının bize liberal özgürlük ile köktenci baskı arasında bir seçim yapmayı önerdiğini ve ‘Kadınların kamusal hayattan dışlanmasını ve haklarından yoksun kalmasını mı istiyorsunuz? Her din eleştirisinin idam cezası almasını mı istiyorsunuz?’ şeklindeki retorik soruyu zafer kazanmışçasına sorduklarını duyduğumuzda, şüphelenmemiz gereken şey yanıtın aşikarlığı: Bunu kim ister ki? Sorun, liberal evrenselciliğin uzun süreden beri masumiyetini yitirmiş olması. Max Horkheimer’ın kapitalizm ve faşizm hakkında 1930’larda söyledikleri, farklı bir bağlamda bugün için de geçerli: Liberal demokrasiyi eleştirmek istemeyenler dini köktencilik konusunda da susmalı.

Ukrayna’daki liberal demokratik kapitalist Avrupa hayalinin kaderi ne olacak? Ukraynalıları AB’de ne beklediği net değil. Sık sık Sovyetler Birliği’nin son on yılından bilindik bir fıkrayı anlatırım ama ancak bu kadar uyar. Bir Yahudi olan Rabinovitch yurtdışına göçmek istemektedir. Göçmen ofisindeki bürokrat ona sebebini sorar, Rabinovitch şöyle cevap verir: ‘İki sebeple. Birincisi korkarım komünistler Sovyetler Birliği’nde iktidarı kaybedecek ve yeni iktidar komünistlerin tüm suçlarını bize, yani Yahudilere yıkacak.’ Bürokrat ‘Ama bu saçmalık’ der, ‘Sovyetler Birliği’nde hiçbir şey değişemez, komünist iktidar sonsuza dek sürecek!’ Rabinovitch’in cevabı şöyle olur: ‘Bu da ikinci sebep zaten.’ Bir Ukraynalı ile bir AB yöneticisi arasında benzer bir konuşmayı hayal edin. Ukraynalı şöyle der: ‘Ukrayna’da panik içinde olmamızın iki sebebi var. Birincisi, Rus baskısı altında AB bizi terk edecek ve ekonomimiz çökecek.’ AB yöneticisi sözünü keser: ‘Ama bize güvenebilirsiniz, sizi terk etmeyeceğiz. Tersine, ülkenizin kontrolünü elimize alacak ve size ne yapmanız gerektiğini söyleyeceğiz!’ Ukraynalı da cevap verir: ‘Bu da ikinci sebep zaten.’ Mesele Ukrayna’nın Avrupa’ya layık olup olmaması, AB’ye girecek kadar iyi olup olmaması değil, bugünün Avrupa’sının Ukraynalıların özlemlerini karşılayıp karşılamaması. Ukrayna’nın sonu, iplerin oligarkların elinde olduğu bir tür etnik köktencilik ile liberal kapitalizm karışımı olursa, bugün Rusya’nın (veya Macaristan’ın) olduğu kadar Avrupalı olabilir. (Ukrayna’daki olaylarda çeşitli oligarşi gruplarının – ‘Rus yanlısı’ olanlar ve ‘Batı yanlısı’ olanlar – oynadığı role çok az dikkat çekiliyor.)

Bazı politik yorumcular AB’nin Ukrayna’ya Rusya ile gerilimde yeterince destek vermediğini, AB’nin Rusya’nın Kırım’ı işgaline ve kendine bağlamasına verdiği yanıtın yarım ağız olduğunu iddia ediyor. Ama yokluğu daha göze batan başka bir destek daha var: Tıkanmayı aşmaya dönük herhangi bir uygulanabilir strateji önerisi. Avrupa, tarihindeki özgürlükçü öze olan bağlılığını yenilemediği müddetçe, böyle bir strateji önerecek pozisyonda hiçbir şekilde olmayacak. Ancak ve ancak eski Avrupa’nın çürüyen cesedini arkamızda bırakarak Avrupa’nın égaliberté -eşitlik içinde özgürlük- mirasını canlı tutabiliriz. Avrupa’dan öğrenmesi gereken Ukraynalılar değil: Avrupa, Meydan’daki protestoları motive eden rüyayı yaşatmayı öğrenmeli. Korkmuş liberallerin öğrenmesi gereken ders, bugün liberal mirasta kurtarılmaya değer olanı yalnızca daha radikal bir solun kurtarabileceği.

Meydan protestocuları kahramandılar ancak gerçek kavga – yeni Ukrayna’nın ne olacağına ilişkin kavga – yeni başlıyor ve Putin’in müdahalesine karşı olandan çok daha sert olacak. Yeni ve riskli bir kahramanlık gerekecek. Bu yeni kahramanlık, kendi ülkelerinin milliyetçi arzularına karşı çıkan ve bunu iktidarın bir aracı olarak kınayan Ruslar tarafından gösterilmiş durumda. Artık Ukraynalılar ile Ruslar arasında dayanışmayı yükseltmenin ve gerilim sözlerini bir yana bırakmanın zamanı. Sonraki adım, Ukraynalı siyasi aktivistlerle Putin rejiminin Rus muhalifleri arasında kurulacak örgütlenme ağları ile kardeşliği sergilemek. Bu ütopik görünebilir, fakat ancak böyle düşünerek protestolara gerçekten özgürlükçü bir boyut kazandırılabilir. Aksi takdirde, oligarklar tarafından manipüle edilen milliyetçi arzuların çatışmasından başka bir şey kalmaz elimizde. Böylesi jeopolitik oyunlar, özgün özgürlükçü politikanın hiçbir şekilde yararına değildir.

25 Nisan

Barbarism with a Human Face

Filed under: Çeviri, , , , , , ,

Örgütlenme ve Yaşam: Silvia Federici ile söyleşi

Resim

Silvia Federici İtalya’nın Parma kentinde doğdu. New York, Brooklyn’de yaşıyor. Hofstra Üniversitesi’nde profesör ve Nijerya’da öğretmen olarak çalıştı. Federici, Uluslararası Feminist Kolektif’in (1972) ve Afrika’da Akademik Özgürlük Komitesi’nin (1990) kurucularından. Eserleri arasında Revolution at Point Zero (Sıfır Noktasında Devrim) (2012) ve Caliban and the Witch: Women, the Body, and Primitive Accumulation (Caliban ve Cadı: Kadınlar, Beden ve İlksel Birikim) (2004) bulunmaktadır. 2013 Mayıs’ında Zagreb’deki Subversive Forum’da Chiara Bonfiglioli’ye konuştu.

C.B: İzin verirseniz, kişisel geçmişiniz ve Wages for Housework (Evişine Ücret) kampanyası ile başlamak istiyorum. ABD’ye ne zaman taşındınız ve İtalya, İngiltere ve ABD arasındaki Wages for Housework grubu nasıl ortaya çıktı?

S.F: ABD’ye 1967’de taşındım. Orada öğrenci hareketine katıldım ve ardından 1969 sonrasında bazı kadın çalışmaları gruplarına ve cezaevindeki kadınlar için kefalet bulmaya çalışan New York’taki bir örgüt olan Women’s Bail Fund (Kadın Kefalet Fonu) gibi feminist örgütlere katıldım. 1971 gibi, New York’ta, İtalya’dan ayrılan ve La Classe gibi Operaist dergilerle bağlantılı bazı yoldaşlarla birlikte çalışmaya başladım. Yeni hareketlerle; Potere Operaio ve Lotta Continua ile oldukça ilgiliydiler, bu yüzden beraberce bazı materyalleri çevirmeye karar verdik (Operaismo hakkında İngilizce bir genel bakış için bkz.). Aslında, aklımızdaki şey İtalyanca belgelerin bir antolojisiydi ve 1971’de bu konuda çalışmaya başladık. Tronti, Sergio Bologna ve diğerlerinden bazı makaleleri çevirdik. Mariarosa Della Costa’nın “Women and the Subversion of the Community” (İtalyanca “Potere femminile e sovversione sociale”) eseri ile karşılaşmam bu şekilde oldu. O zamanlar Lotta Femminista içindeydi ve bu kitabı henüz yazmıştı. Kitap beni çok coşkulandırdı ve “İşte bu! İhtiyacım olan feminist bakış açısı bu!” diye düşündüm.

1972 yazında, İtalya’ya gittiğimde, onunla tanışmaya gittim ve Padova’da büyük bir feminist mitinge denk geldim. Bu karşılaşmadan günler sonra, International Feminist Collective (Uluslararası Feminist Kolektif) adını verdiğimiz bir kolektif kurma kararı geldi. Bu, geldiğimiz ülkelerde Evişine Ücret kampanyası başlatma kararı almış farklı ülkelerden kadınlardan oluşuyordu. İtalya, İngiltere, Almanya, ABD ve Kanada’da bulunan gruplarla uluslararası bir ağ oluşturduk. Bu epeyce malzeme ve deneyim açığa çıkardı. Birkaç yıl boyunca Evişine Ücret kampanyası yaptık ve kampanyamızı nasıl planlayacağımızı ve belirli mücadelelere nasıl katılacağımızı ele aldığımız uluslararası toplantılar organize ettik ve perspektifimizi teorik ve pratik olarak geliştirdik. Evişine Ücret ile ilişkim 77 sonuna dek sürdü. Kırk yıl sonra, Evişine Ücret kampanyasına bu denli ilgi olduğunu görmek beni çok cesaretlendiriyor. Yetmişlerde, sunduğumuz perspektif daima birçok feministin ve solun saldırısı altındaydı. Bugün tam tersini görüyorum. Bir dizi Tarihsel Materyalizm konferanslarında bulundum ve yeniden üretim meselesinin Marksist feminist perspektifin temel bir bileşeni haline geldiğini gördüm. Son otuz-kırk yıldır küresel ekonominin yeniden yapılandırılmasına bağlı olarak işin organizasyonu konusunda yaşanan değişimler, yeni bir anlayış doğurdu ve ücretli emek üzerinden kurtuluşun dışında, yeni bir feminist stratejiye olan ihtiyacı açığa çıkardı.

C.B: Kapitalizmin yeniden üretim noktasından eleştirisini neden gerekli görüyorsunuz?

S.F: Çünkü bize kapitalizmi bütün olarak yeniden düşünme fırsatı sunuyor. Yeniden üretim meselesine baktığınızda, işin kapitalist organizasyonu ile ilgili temel bir şey görürsünüz. Kapitalizmin, bir sistem olarak yeniden üretim işini değersizleştirmeye mecbur olduğunu görürsünüz. Hem kölelik hem de kadınların işinin değersizleştirilmesi, maddi olarak kökenini, işçi sınıfının üretilmesinin maliyetini azaltma yönündeki kapitalist ihtiyaçtan alır. Kapitalizmin yaşamın üretilmesinin, işin üretilmesinin veya işgücünün üretilmesinin maliyetini en aza indirmesi gereklidir. Kapitalizm, doğaya karşılıksız olarak el koyduğu gibi, köleleştirdiği insanların ve kadınların ev içi emeğine de el koyar. Bunu anladığımız an, antikapitalist bir perspektif benimsememiz gerekir çünkü cinsiyetçiliğin ve ırkçılığın yapısal öğeler olduğunu ve kapitalist sistem için yapısal bir gereklilik olduğunu görürüz. Irkçılığı veya cinsiyetçiliği bir biçimde taşımayan bir kapitalizm olamaz. Bu yüzden, ne tür bir mücadele içinde olursak olalım, kapitalizme bir alternatif yaratmaya başlamamız gerekiyor. Kadın hareketinde, Evişine Ücrette, bunu gördük. Örneğin, çocuk bakımı çerçevesinde mücadele edebileceğimiz farklı yollar olduğunu gördük. Ücretli emek için zamanımızı özgürleştirmek amacıyla kreş mücadelesi verebiliriz veya zaten çalışıyor olduğumuzun ve daha fazla işe ihtiyacımız olmadığının bilincinde olarak kreş için mücadele verebiliriz. Kreş zamanımızı daha fazla çalışmak için özgürleştirmemeli, çalışmaktan özgürleştirmeli. Çocuk bakımı organizasyonu da ne tür bir yeni nesil yaratmak istediğimizle ilgili soruları ortaya çıkarıyor. Bu iş basitçe çocuklar için parklar oluşturma meselesi değil. Kapitalist birikim döngüsünü kırmaksızın bir çalışma türünün yerine diğerini koyduğumuz kapitalist perspektife sıkışıp kalmak yerine, mücadelemizin ufkunu genişletiyoruz ve gelecekteki toplumun nasıl olacağını tahayyül ediyoruz.

C.B: Çalışmalarınızda, Marksizm’in ve liberal feminist geleneğin parçası olan, kadınların kurtuluşunun emek üzerinden olacağı fikrine güçlü bir eleştiri var. Ücretli emek üzerinden kurtuluş konseptinin neden sınırlı olduğunu düşünüyorsunuz?

S.F: Birçok bakımdan sınırlı olduğunu düşünüyorum. Öncelikle, sınırlı çünkü işin kapitalist tanımını kabul ediyor; sanki bu tek sömürü ve antikapitalist mücadele biçimiymiş gibi işi ücretli emekle eşitliyor. Evişini ücreti ödenmeyen emek olarak ele almak, yepyeni bir anlayış doğurdu, kapitalist sömürü ve mücadele alanlarının sanılandan çok daha geniş olduğunu gösterdi. Bu, Black Power hareketinin ve sömürgecilik karşıtı hareketin, köleliğin kapitalist birikimin bir örtüsü olduğunda ısrar ederek ortodoks Marksist sola getirdiği eleştirilerle aynı. Ayrıca bu bir strateji ve organizasyon meselesi. Kadınlar, dış kaynak kullanımı ve çalışmanın güvencesizleştirilmeye başlamasıyla birlikte ‘işyerinin’ yoğun bir saldırı altına girdiği bir dönemde ücretli işgücüne katıldılar. Dolayısıyla işgücüne katılmak öyle büyük bir zafer değildi. Yetmişlerin sonunda, iş serbest bölgelere kayıyordu ve sendikalar tüm sözleşmeleri yeniden açıyor ve işçilerin kazanımlarından vazgeçiyorlardı. Bu nedenle, feminist hareketin çabalarını “işyerinde” örgütlenmeye kanalize etmesi stratejik bir hataydı.

Elbette kadınların ücretli çalışmaması gerektiğini söylemiyorum. Fakat bunu politik strateji haline getirmek başka şey. ABD’de bu, yeniden üretim konusundaki mücadelenin terk edilmesi anlamına geldi. Her şey kadın sendikaları kurmak ve eşit işe eşit ücret almakla ilgiliydi. Peki ne oldu? İşgücüne katıldık fakat işyerini değiştiremedik. Örneğin, çok az yer kreş sunuyor. İşin organizasyonunu değiştirmedik çünkü işgücüne bir zayıflık anında girdik. Yeniden üretim konusundaki bir mücadele ise, kadınlar arasında siyasal bir yeniden kompozisyona yol açabilirdi. Ancak 70’lerin ortalarına doğru yeniden üretim konusundaki mücadele en azından ABD’de terk edildi. Oradaki feminist hareket, eşitlik taleplerinin önüne geçecek bir şey yapmaktan öyle korkuyordu ki, annelik izni için bile savaşmadı. Sonuç olarak bugün annelik iznimiz yok. Tek tek her işyerinde bunun mücadelesini vermemiz gerekiyor. Mesele Yüksek Mahkeme’ye gittiğinde birçok feminist savaşmak istemedi çünkü ‘ayrıcalık’ isterseniz, eşitlik talep edemeyeceğinize inanıyorlardı. Annelik izninin ayrıcalık olmadığını görmediler. Oysa biz, tam insan muamelesi görmek için erkekmiş gibi davranmak zorunda kalmamalıyız.

C.B: Çalışmalarınızda bakım topluluklarından söz ediyorsunuz, çok önemli bulduğum bir şey bu. Revolution at Point Zero’da örneğin, yaşlılar ve yaşlı bakımı konusunda güzel bir bölüm var. Bakım meselesi ve bunun siyasal mücadeleleri bir bütün olarak yeniden düşünmemizi nasıl sağlayabileceği hakkında konuşabilir misiniz?

S.F: Müşterekler ve bakım toplulukları meselesi çok önemli. Bu tür bir tartışmaya yıllar önce New York’ta, küreselleşme karşıtı hareketin zirvesindeki günlerde başladık. O zamanlar, Seattle’dan sonra, epeyce coşku vardı. Binlerce insan Seattle’da veya Montreal’de bir araya geldi fakat kısa bir süre sonra her şey dağıldı. Birçok genç insan, hareket içinde örgütlenme yollarını sorgulamaya başladı. Bu harika mobilizasyonların birçok insanı dışarıda bıraktığını düşünüyorlardı. Örneğin, hasta olduğu için katılamayan birçok kişi vardı. Kimilerininse ailevi sorumlulukları vardı, küçük çocuklara veya yaşlı akrabalara bakmakla yükümlüydüler. Bu şekilde hareket sadece “en fitlerin”, geceyarısı saat 12’ye kadar toplantılarda konuşabilenlerin, küçük çocuğu olmayanların ve toplantıya gittiğinde bakıcı ücreti ödemek zorunda olmayanların katılabildiği bir harekete benziyordu. Böylece, kendi kendini yeniden üreten, kendini yeniden üretebilen, örgütlenme ile gündelik yaşamlarımızı birbirinden ayırmayan bir hareket yaratma üzerine konuşmaya başladık.

Bu tartışmaların sonucu olarak, kendi kendini yeniden üreten bir harekete sahip olmanın ve karşılıklı bir destek ağı yaratmanın anlamını yansıtan bir dizi küçük kitap ve fanzin üretildi. Anarşist harekette (yalnızca anarşistlerde değil; yüzyıl dönüşü ile 1920-1930’lar arasında, refah devleti öncesi komünist hareketin erken dönemlerinde de) bu denli öneme sahip olan karşılıklı yardım fikri üzerinde yeniden düşünmeye başladık. O zamanlar, tüm bakım işleri işçi örgütlerince yapılıyordu; emeklilik, kazalar için tazminat vb. sağlayan, sendikalardı. O şekilde, sendikalar toplum içinde çok daha köklüydüler ve bir mücadele vardı, toplum ve işyeri daima birlikteydi. Bugün toplum denen şey yok, en azından ABD’deki birçok kent merkezinde. Bu yüzden dayanışmayı yeniden inşa etmek zorundayız; kasabalarımızın sosyal dokusunu yeniden oluşturmamız ve mücadelemiz için yeni bir zemin yaratmamız gerekiyor. Yeniden üretimin bağımsız formlarını yaratmamız gerekiyor ki direnişin zemini haline gelebilsinler. Antikapitalist bir mücadele inşa etme konusunda ciddiysek, ne tür bir toplum yaratmak istediğimizi de sormak ve yeni işbirliği formlarını deneyimlemek zorundayız.

Yeniden üretimi işbirliği yöntemi ile organize etme meselesi özellikle önemli, çünkü yeniden üretim işini endüstriyelleştiremeyiz, en azından en zahmetli yanlarını, çocuk bakımına ilişkin olanları. Bütün işi makinelerin yapacağı bir toplum tahayyülleri konusunda Marx ve sola ilişkin eleştirim bu. Makineler çocuk bakamaz. Dolayısıyla, teknolojikleştirilemeyecek devasa bir iş miktarı var. O zaman bunu organize etmenin tek yolu, daha işbirliğine dayalı hale getirmek. Yeniden üretim işinin büyük oranda kişiselleştirilmiş ve izole bir şekilde örgütlenmesi bizi bitiriyor. Dolayısıyla bakım toplulukları fikrinin pek çok boyutu var. Hayatta kalmaya ilişkin bir yanı var fakat yeni bir toplumun nasıl olacağı konusunda fikir üretmekle de alakalı. Direniş boyutu da var, sosyal dokunun yeniden inşası var… Bunlar, esasen ne tür bir yeniden üretim istediğimize karar verme hakkımızı ve kapasitemizi yeniden talep ettiğimiz yeni ilişkiler, yeni işbirliği formları. İşgal hareketi cesaret vericiydi çünkü bunlar genç insanlardı, birçoğu daha önce siyasetle ilgilenmemişti ve işgal sırasında en önemli deneyimleri kendi kendilerini işbirliği içinde yeniden üretmeleriydi. Yedi ay boyunca süren, işbirliğine dayalı büyük bir yeniden üretim deneyiydi: temizlik ve yemek ekipleri olarak organize olma ve çalışma, çiftçilerle bağ kurma, kütüphane ve diğer ‘bilgi müştereklerini’ organize etme, bilgi dolaşımını organize etme, canlı yayın, beraber afişler yapma. Eşsiz bir dönüştürücü deneyimdi. İnsanlara yalnız olmadıkları, gündelik yaşantımızda yeniden üretimimiz konusunda birbirimizle işbirliği yaptığımız bir toplumda yaşamanın neye benzediğini hissettirdi. Ve bu nedenle, çadırlar sökülüp kamplar dağıtıldıktan sonra bile, burada ortaya çıkan birçok mücadele devam etti. Örneğin, öğrenci borçlarına karşı mücadele. İşgal hareketinden çıkan örgütlenmelerden biri ve halen Strike Debt olarak işlevini sürdürüyor.

C.B: Revolution at Point Zero’da ortaya koyduğunuz bir başka nokta ise feminist hareketin son otuz yıldaki kurumsallaşması ve sistem-içileşmesi. Bu konuyu biraz açabilir misiniz?

S.F: Sık sık Birlemiş Milletler’in feminist hareketle ilişkisindeki rolünü, sömürge karşıtı hareketlerle ilişkisindeki rolüyle karşılaştırırım. Kendisini dekolonizasyon sürecinin tepesine yerleştiren BM, bu sürecin uluslararası sermaye ile ABD’nin çıkarına, yumuşak bir şekilde gerçekleşmesini sağladı. Kadın hareketi konusunda da benzer bir şey yaşandı. BM’nin feminist politikaya müdahalesi, feminist gündemi neoliberal programla uyumlu bir biçimde yeniden şekillendirdi. Kapitalizmde erkeklerin, kadınlar ile sermaye arasında aracı olarak oynadığı rolün krizde olduğu netleşince, BM yeni yapılar ve kurumlar yaratmak üzere müdahale etmek zorunda kaldı. Kadınların ücretli işgücüne kitlesel katılımı kadınları sermaye ile çok daha doğrudan bir ilişki içine soktu. Ve bu durum kurumsal yapıda bir değişim gerektiriyordu. Bir tarafta, BM’nin ve STK’ların işi feminist gündemi yeniden oluşturmak, ehlileştirilemeyecek yönlerini ayıklamak, diğer tarafta ise, hükümetleri kadınlar ile sermaye arasındaki bu yeni doğrudan ilişkiyi benimseyen politikalar oluşturma konusunda eğitmekti. Sonuç olarak, on-on beş yıllık bir zaman diliminde, bağımsızlığını giderek kaybeden bir feminist harekete tanık olduk. Yıllar yılı, 1975’te Mexico City’den 1995’te Beijing’e dek, feministler faaliyetlerini BM gündemleri, konferansları etrafında organize ettiler.

Uluslararası kuruluşlar ve STK’lar sadece kadın hareketinin bağımsızlığını değil, hayatlarını pazarın dışında örgütlemeye çalışan milyonlarca kadının bağımsızlığını da erozyona uğrattılar. Örneğin, geçim ekonomisiyle yaşamını sürdüren, geçinmek için toprakta çalışan ama şimdi kredi aldıktan sonra bankalara borçlu olan Afrika ve Asya’daki kadınlara mikro krediler dayatıyorlar. STK’lar, Dünya Bankası ve BM tarafından kadınların güçlendirilmesinin bir yolu olarak pompalanmasına rağmen gerçekten de ahlaksız bir program olan mikro kredinin hücum kıtaları haline geldiler. Gerçeklikte, yaşamın kıyısında ayakta kalabilme mücadelesi veren fakat yine de bir çeşit karşılıklı destek ağı oluşturmayı başarabilmiş kadınlardan daha fazla iş ve para koparmanın bir yolu bu. Bolivya’da Mujeres Creando (Kadınlar Yaratıyor) adlı feminist grup, La Pobreza es un gran negocio (Yoksulluk karlı bir iş) adını verdikleri güçlü bir rapor hazırladı. Bu rapor, mikrofinansın tüm krediler arasında en yüksek faiz oranına (%20-30) sahip olduğunu gösteriyordu. Neden? Yanıt olarak, neleri olduğunu ortaya çıkarmak için daha çok çalışmanız gerektiğinden, yoksullara kredi vermenin çok zahmetli olduğunu söylüyorlar. Bu yüzden kilometrelerce yürüyecek, bahçelerinde ne olduğuna bakmak için kredi alan kadınların evine gidecek insanlar tuttular. Diyelim ki bir tavukları, birkaç tabakları var. Bangladeş’te tabakları alıyorlar. Kadınların pirinç pişirmek için kullandıkları tabaklar, bunları kadınların elinden aldılar ki bu çok büyük bir aşağılamaydı ve bazı kadınların kendini öldürmesine yol açtı.

Lamia Kerim bu konuda güçlü bir kitap yazdı: Micro-finance and its Discontents (2011). Kitap Bangladeş’teki Grameen Bankası ve STK’lar ile ilgili ve mikro kredi işine karışmış STK’ların gerçekten ayrıntılı bir analizini yapmış. Bangladeş’te durum çok daha şiddetli, çünkü bir kadın ödeme yapamadığında, başka kadınlar ve STK görevlileri evine gidip yıkıyorlar: “Ödemezsen evini yıkarız” diyorlar. Ve yaptıkları ilk iş daha sonra satacakları ince çatıyı sökmek, bu yüzden ev çatısız kalıyor. Sonra tabakları alıyorlar ve kadınların hiçbir şeyi kalmıyor. Yani bu iş kolektif denetime dayanıyor. Her bir kadının diğerini denetlemesine, kolektif olarak sorumlu tutuldukları krediyi geri ödemeye zorlamasına dayanıyor. Bir başka akademisyen olan Julia Elyachar, Markets of Dispossession: NGOs, Economic Development, and the State in Cairo (2005) adlı bir kitap yazdı. Farklı kültürler farklı utanma kodlarına sahip olduğu için, bankaların ve STK’ların utandırma taktikleri üzerinde nasıl çalıştıklarını anlatıyor. İnsanları nasıl utandırabileceklerini bilmek istiyorlar ki ödemeyi reddedemesinler.

Dolayısıyla o pek meşhur ‘güçlendirme’ kavramının arkasında, yalnızca paraya ulaşmanın size güç verdiği fikri ve daha önce geçim ekonomisi ile yaşayan kadınları parasal ilişkilerin kontrolü altına alma girişimi var. Bunun önemli bir kısmı kadınları topraktan koparmakla ilgili çünkü dünyada halen epeyce geçimlik tarım var. Geçimlik tarım insanlara güç verir çünkü ücretlerin aşırı derecede düşük ve işsizliğin çok yüksek olduğu bir ülkede bir parça toprak üzerinde yaşama fikri size bir miktar bağımsızlık kazandırır; size yemek, hayatta kalmak ve sömürünün en berbat biçimlerinden kaçmak fırsatını verir. Bu yüzden Dünya Bankası gibi uluslararası finans kuruluşları buna son vermek isterler. Yazdığım makalelerde, Afrika’dan Papua’ya kadar dünyanın çeşitli bölgelerinde yeniden görülmeye başlanan cadı avlarının bu süreçle çok alakalı olduğunu öne sürdüm.* Küreselleşmenin yarattığı yoksullaşmaya yanıt olarak, kadınlar kırsal bölgelerde ve ayrıca kentlerde toprağı yeniden talep ediyorlar. Toprağın ticarileştirilmesine, suyun ticarileştirilmesine, ağaçların satılmasına karşı direniyorlar. Bu yüzden şiddetli saldırılarla yüz yüze kalıyorlar. Bu da neyin değerli olup neyin olmadığını yeniden tanımlama konusundaki mücadelenin bir parçası.

* Bkz. Silvia Federici, “Witch-Hunting, Globalization, and Feminist Solidarity in Africa Today” (Journal of International Women’s Studies, Ekim 2008).

http://www.citsee.eu/interview/organising-and-living-interview-silvia-federici

Filed under: Çeviri, , , , , ,

Röportaj: Kentsel Mücadeleler Neden Önemli? – David Harvey

David Harvey ODTÜ

Kentsel mücadeleler toplumsal değişim projeleri için neden önemlidir? Toplumsal hareketler açısından kamusal alanı yeniden talep etmenin önemi nedir? Aşırı kentsel farklılıklara ve toplumsal eşitsizliklere şahit olduğumuz bu kasvetli küresel dönemde, neyin mümkün olduğunu tekrardan nasıl ele alabiliriz? 24 Ekim 2013 günü David Harvey’le bu sorular üzerine bir röportaj yaptık.

Harvey, New York Şehir Üniversitesi’nde (CUNY) Antropoloji ve Coğrafya Ordinaryüs Profesörü; Mekân, Kültür ve Politika Merkezi Yöneticisi ve sayısız çığır açıcı kitabın yazarı (Social Justice and the City – Sosyal Adalet ve Şehir (1973),The Limits to Capital – Sermayenin Sınırları (1982), Spaces of Hope – Umut Mekânları (2000), A Brief History of Neoliberalism – Neoliberalizmin Kısa Tarihi (2005) ve Rebel Cities: From the Right to the City to the Urban Revolution – Asi Şehirler: Şehir Hakkından Kentsel Devrime Doğru (2012)).

Bu röportajda Harvey, kentsel mekân mücadelelerinin ve mahallelerdeki gündelik yaşam kalitesinin, sınıf mücadelesinin dinamiklerini anlamakla ne denli yakın bir ilişkisi olduğunu ortaya koyuyor. Toplumsal değişim projelerinde mücadeleleri bir araya getirmenin önemini vurguluyor ve işçi sınıfını “kentsel yaşamı üreten ve yeniden üreten tüm insanları” içerecek şekilde yeniden kavramlaştırma çağrısı yapıyor.

Hiba Bou Akar ve Nada Moumtaz (HB & NM): Profesör Harvey, sizinle Jadaliyya adına bir röportaj yapma fırsatı bulduğumuz için onur duyuyor ve teşekkür ediyoruz. İlk sorumuz şu: Toplumsal ve politik değişime ilgi duyan insanlar ve hareketler için, kentsel mekân (veya genel olarak mekân ve mekânın üretimi) mücadelesi sosyal değişimi sağlama konusunda neden önemli?

David Harvey (DH): Size Kapital İkinci Cilt üzerine okumalarıma ve yazılarıma dayanan basit bir teorik arka plan sunacağım. Marks’ın basit genel savı, artı değerin, karın, üretim faaliyetinde ortaya çıktığıdır. Elbette Kapital Birinci Cilt, ki herkesin okuduğudur, tamamen üretim üzerinedir. Ancak Birinci Ciltte bile Marks, değer pazarda realize edilene dek, üretilmiş olanda hiçbir değer olamayacağını net ortaya koyar. Dolayısıyla, Grundrisse’de dediği gibi, sermayenin ne olduğunu gerçekte tanımlayan şey üretim ve realizasyon arasındaki çelişkili birliktir.

Şimdi, bu konuda düşünürseniz, üretimin artı değer yarattığını görebilirsiniz, fakat bunun yanında, değerin illa ki üretildiği noktada realize edilmediğini de görebilirsiniz. Değer başka bir yerde realize edilmektedir. Örneğin, değer bir Çin fabrikasında üretilebilir ve ardından Ohio, Columbus’daki Wal-Mart tarafından realize edilebilir. Dolayısıyla, kentleşme, birçok bakımdan, artı değerin realizasyonu için bir alandır. Sermayenin üretim ile realizasyon arasındaki dolaşımında karşılıklı bir bağlantı vardır ve kent alanındaki mücadeleler değer üretimi ve realizasyonu için en az işyerindeki mücadeleler kadar önemlidir.

Şimdi, işçiler daha yüksek ücretler ve daha iyi çalışma koşulları için mücadele edebilirler ve üretim sürecinde başarılı da olabilirler. Fakat daha sonra ekstra paralarını alır, evlerine dönerler ve bunu daha yüksek kira, kredi kartı ücreti, telefon faturası vb. için burjuvalara geri ödemek zorunda olduklarını görüverirler. Dolayısıyla, işçinin bakış açısına göre, sadece üretim noktasında ne olup bittiği ile ilgili değil, aynı zamanda, barınmanın maliyetinin ne olduğu ve mal ve hizmetlere, mağazalardaki metalara ne kadar ödediğiniz, ipoteklerdeki faiz ödemelerinden alınan gizli ücretler ve tüm geri kalanlarla ilgili de bir kaygı mevcuttur.

Bu yüzden, birçok teoride katı biçimde birbirinden ayrı tutulan bu iki sınıf mücadelesi formunu, çelişkili bir birlik olarak yorumluyorum. Dolayısıyla, kentlerde gündelik yaşam üzerine süren mücadeleler en az işyerlerinde süren mücadeleler kadar önemlidir. Pek çok kişi kabul etmemeyi tercih etse de, bu birlik benim açımdan daima çok önemli olmuştur.

Bunun ardından bu, kentlerin nasıl şekillendiğini, yaşamsal giderlerin ne olduğunu, kiranın gelir akışlarını mekânlara göre nasıl ayırdığını ve gettolaşmanın nasıl yaşandığını etkiler. Burada, gettolaşma hakkında konuşmamız gerekir, tarihsel olarak yoksulun, ancak artık zenginin gettolaşması. Kendileri için gettolar oluşturan ve kendilerini dünyadan ayıran zenginlerin gettolaşması.

Yani bunu tek birleştirici sorun olarak görüyorum; üretim noktasında olanla yaşam alanında olan arasındaki çelişkili birlik olarak adlandırdığım şey olmasına rağmen. Şimdi, söylemek istediğim şey, üretim noktasında büyük zaferler kazanabilirsiniz ve ardından hepsi yaşam alanında uçup gider. İşçiler, artı değeri yüksek kiralar, telefon faturaları vb. ile işçilerden geri alan artan kiralara öfkelenirler ve bunu genel olarak sermayeye baktığımızda, şimdi de görebiliriz aslında.

Bu benim açımdan özellikle öğrencilere ders verirken önemli. Onlara işyerini teorik olarak öğretebilirim ama birçok öğrenci işyerinde değil. Ancak, lafı ödedikleri kiraya getirdiğinize, o zaman neden söz ettiğinizi tam olarak anlarlar. Onlara aynı şeyler için dövüştüklerini, dolayısıyla sınıf mücadelesi oyununu oynadıklarını söyleyin.

Benim açımdan, kentsel mekân ve mahalledeki gündelik yaşamın kalitesi üzerine mücadeleler, sınıf mücadelesinin ne olduğuna dair dinamikleri anlamak kadar hayati öneme sahip. Sermaye konusundaki inanılmaz şey ise, elbette, aşırı esnekliği: burada kaybederse, orada kazanıyor. Sosyal demokrasi altında, sermayenin işyerinde bir miktar güç kaybettiği bir dönemi yaşadık ve sermaye bu diğer mekanizmalar üzerinden artı değerin olabildiğince fazlasını geri almaya çalıştı. Marksist gelenek de dâhil olmak üzere birçok düşünce tarzı için yaşam alanında olan bitenin ikincil bir mesele olarak görülmesini talihsiz buluyorum. Herkes bunu ikincil mesele olarak görürse sermaye çok mutlu olacak çünkü o zaman o alana sınıf mücadelesi dinamiğinin parçası olarak yaklaşılmayacak. Benim için, üretim ile realizasyon arasındaki bu çelişkili birlik değerin ve artı değerin üretimi ve realizasyonu arasındaki ilişki konusunda ne düşündüğünüz açısından önemlidir.

Elbette, Marksist teorinin sorunlarından biri, kimsenin realizasyon süreci konusundaki Kapital İkinci Cildi okumaması. Herkes size üretim sürecinden bahseder ama kimse realizasyon sürecini tartışmaz. İkinci Cildin okuması çok zordur ancak bu kısmın eksik olması, sanırım radikal analizlerde üretim ile realizasyon arasındaki birliği görmeyen ciddi bir eksiklik olmasının sebebidir.

HB & NM: İstanbul’daki Gezi Parkı ayaklanmalarının kentsel kökenleri daha belirgindi, Arap ayaklanmalarınınkilerse daha az. Mısır’da, barınma krizi ve genç yetişkinlerin aile kurmak için barınma güvencesi sağlayamaması yakıcı sorunlar olmasına rağmen durum böyle. Bu iki ayaklanmada kentsel krizin tuttuğu yer konusundaki farkı nasıl değerlendiriyorsunuz?

DH: İstanbul veya Kahire konusunda uzman değilim, bu yüzden söylemek zorundayım ki hiçbir şey bilmediğim konular üzerine bir “dünya uzmanı” olmak çok utandırıcı. Bunu belirttikten sonra devam edebilirim. Ayaklanmanın biraz öncesinde İstanbul’daydım, elbette İstanbul konusunda, dudak uçuklatan bir kentsel dönüşüm sürecinden geçtiğini görecek kadar şey biliyorum. Her yerde inşaat vinçleri var! Türk ekonomisi, dünyanın en hızlı büyüyen ikinci ekonomisi ve inşaat ve kentleşme bu büyümenin nasıl gerçekleştiğinde elbette büyük rol oynuyor. Fakat bu bir balon ve bir balonun seyri esnasında insanlar yerinden ediliyor. Benden pek hoşlanmadılar çünkü oraya gidip radyoya çıktım ve onlara durumun çöküş öncesi 2005 yılı Madrid’ini hatırlattığını söyledim. İstanbul’da bir sürü yerinden edilme karşıtı mücadele sürüyor. Şanslıyım ki orada meslektaşlarım beni kentin birçok yerine götürdüler ve mutenalaştırmayı ve ev boşaltmaları gösterdiler.

Kentsel-toplumsal hareketlerin bu durumda çok gergin olduklarını gördüm. Hükümetin şehir için tasarladığı bu mega projelere karşı epey öfke vardı. Meydanla ilgili planlarını açıkladıklarında, buna verilen tepkilere de hiç şaşırmadım. Fakat söyleyebileceğim şu ki tepki Mısır’da ve genel olarak Kuzey Afrika’daki ile aynı tür bir merkeze sahip değildi. Kuzey Afrika’da, mücadelelerin birçoğunun arka planı, son on beş yirmi yıl boyunca gerçekleşen gıda ayaklanmalarının tekerrürü idi. Yüksek gıda fiyatları ciddi bir sorun olmuştu ancak insanlar aynı zamanda etraflarında ortaya çıkan eşitsizlikte muazzam artışlar olduğunu da görüyorlardı; ciddi bir yozlaşma/yolsuzluk söz konusuydu.

Arap ayaklanmaları Kahire’de ortaya çıktığında ilk düşündüğüm, 1848 Fransız Devrimi esnasında Paris’e ne denli benzediğiydi. Paris 1848 ve şimdiki Kahire ilginç paralelliklere sahip. Paris’te 1848’de, insanlar kral Louis Philippe’den kurtulmaya karar vermişlerdi. Kraldan kurtuldular ancak bu, işin kolay yanıydı. Bunlara 1848’in Şubat Günleri dendi. Bunun dengi, Mübarek’in devrilmesi ile son bulan Mısır’daki 25 Ocak 2011 ayaklanmasıdır. Paris’te, birkaç ay sonra, işçilerin isyanı ile yüz yüze kalınan 1848 Haziran Günleri sırasında, düzen, askeri aparat tarafından restore edildi, isyan bastırıldı. Paris örneğinde, halkla nasıl başa çıkılacağına dair bu bilgi, Fransa’ya bir Fransız sömürgesi olan Cezayir’den geri getirildi. Askeri aparat caddelerdeki halka sömürge halkı gibi davrandı ve onları vurup öldürdü. Bu, o ayaklanmanın sonu oldu. Mısır’da 30 Haziran 2013 sonrasında, 3 Temmuz’da olanlar, ordunun dayattığı baskıyla, Haziran Günleri ile tekinsiz bir benzerliğe sahip. Ancak Kahire’de bir sosyalist devrim söz konusu değildi, daha çok bir burjuva demokratik devrimdi olan, yolsuzluk ve eşitsizlikten kurtulma hedefine sahip, daha demokratik bir toplum yaratmayı deneyen. Paralellik ne derece faydalı, ne kadarı zorlama olur, emin değilim.

Ayrıca açık bir güçler ittifakı vardı, ki bu Kahire’de ortaya çıktı ve İstanbul ile de bazı paralelliklere sahip olabilir. İşçi hareketleri Kahire’ye katıldılar, bir süredir onlar da öfkeliydi. Dolayısıyla, katılan bir işçi hareketi mevcuttu, açık biçimde huzursuz bir gençlik hareketi vardı ve eşitsizliklerin, yüksek gıda fiyatlarının ve yolsuzluğun huzursuz kıldığı bir şehir nüfusu vardı. Ancak Kahire’deki ittifak, adeta beş benzemezdi. Sanırım İstanbul’da olan da bu. Örneğin İstanbul’da, işçi sınıfı kulübü Beşiktaş taraftarları gösterilere katıldı. Feministlerin karşı çıktığı seksist sloganlar attılar. Onlara sloganlarını değiştirmeleri gerektiği söylendi ve bunu yaptılar. Dolayısıyla iki durumda da, çok otokratik bir şekilde işleyen bir rejime yönelik hoşnutsuzluğa odaklanmış ve müzakereye yanaşmayan bir benzemezler ittifakı vardı. İkisine de sosyalist devrimler demem. Bunlar hoşnutsuzluk temelli kentsel ayaklanmalardı.

İstanbul örneğinde (ki bu Paris ile paralelliğin belirgin olduğu bir klasik vaka), Türk merkezi hükümeti İstanbul’u sevmiyor. İstanbul, diğer büyük kent merkezleri gibi, muhalefetin kalbi. Bu yüzden hükümet bu tür bir kentsel dönüşümden yana olduğu içim gerçekte kendisi kent karşıtı olmasa da, bu alanlara hâkim olan nüfusu kesinlikle sevmiyor.

HB & NM: Fakat Erdoğan’dan duyulan hoşnutsuzlukla Mübarek’e yönelik hoşnutsuzluk aynı kefeye konulamaz, öyle değil mi?

DH: Her iki örnekte de, insanların karşı durdukları şey otoriterlik ve yine iki örnekte de yolsuzluk seviyeleri son derece yüksek. Bunlar temelleri bir ölçüde yolsuzluğa dayanan rejimler. Yolsuzluğun ABD gibi yerlerde olmadığını söylemiyorum, tek fark şu, ABD’de yolsuzluk yasaldır [siyasal kampanyaların şirketler, dernekler ve politik eylem komitelerince yasal olarak onaylanmış finansmanı…].

HB & NM: Wall Street’i İşgal Et Hareketi (OWS) ile Arap ayaklanmaları arasındaki paralellikler (veya benzemezlikler) halen tartışma konusu. Bazı OWS katılımcıları hareketin Arap ayaklanmalarından ilham aldığını söylese de, başkaları iki hareketin koşullarını farklı ve dolayısıyla mukayese edilemez görüyor. Her bir bağlamda mevcut olan, OWS ile Arap ayaklanmaları arasındaki farkı toplumsal eşitsizlikler açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

DH: “Arap Baharı”na dair izlenimim, duyarsız olarak görülen bir rejime karşı her türlü hoşnutsuzluğu bir araya getiren geniş ölçüde popülist bir hareket olduğudur. OWS konusunda çok fazla bilgim yok çünkü o yıl izindeydim. Ayrıldım ve on gün sonra Wall Street’i işgal ettiler.

OWS hareketine katılan insanların kompozisyonuna bakarsanız, Tahrir Meydanı’nda, hatta Gezi Parkı’nda ortaya çıkan popülâsyonun kompozisyonunun çeşitliliğine yakın bile değildir. Bunlar küçük bir gruptu, ideolojik olarak kuvvetli şekilde anarşist ve otonomcu düşünceden etkilenmişlerdi. Radikal bir gündemleri vardı, masaya radikal gündemler koymak isteyen insanlardı. Bunlar daha sonra %99 adına konuştuklarını iddia eden çok küçük bir gruptular.

OWS teorik olarak ilginç çünkü öncü bir hareket oldukları fikrini asla kabul etmezler fakat aslında öyleydiler ve bu onlar açısından ana çelişkiyi oluşturuyor. Bu hareketi başka bir şeye nasıl dönüştürecekleri konusunda epey iç sorunları oldu. Belirli kurallar koydular. Her şeyin yatay olması gerekiyordu. Dışa açılarak bir şey elde etmenin mümkün olduğu konusunda bir miktar “Arap Baharı”ndan ilham aldıklarını düşünüyorum. Bu hareketlerin hepsinde merkezilik önemliydi. Elbette Henri Lefebvre merkeziliğin politik aktivizm açısından kritik olduğunu öne sürmektedir. Ve her iki durumda da “Arap Baharı” ve OWS’de, merkezi bir sembolik alanın işgali söz konusu. Fakat OWS’de, Tahrir Meydanı’nda veya Gezi Parkı’nda bir nüfus sayımı yapsanız, aslında arada pek de paralellik olmadığını görürdünüz.

Yine de, hepsi toplumsal eşitsizlik konusunda bir şey söylüyordu. OWS’de küçük bir radikal grup söz konusu olmasına rağmen, ABD’de politik gündemi değiştirdiklerini düşünüyorum. Toplumsal eşitsizlik meselesini illa ki üstüne konuşulması gereken bir seviyeye getirdiler. İşgal öncesinde, hiçbir şekilde gündem olmuyordu ve öyle sanıyorum ki Obama’nın yeniden seçilmesi bir ölçüde toplumsal eşitsizlik meselesi yüzünden oldu. New York’ta belediye başkanı seçiyoruz, Bill de Blasio; artık milyarderler sınıfından değil; biri zenginlerin, diğeri yoksulların olan iki şehrin varlığından söz ediyor ve toplumsal eşitsizlikler konusunda bir şey yapmak istiyor. [5 Kasım’da, röportaj yapıldıktan sonra, Blasio seçildi]. Dolayısıyla, evet, toplumsal eşitsizlik meselesini herkesin düşüncesinin ön sırasına koyarak, OWS büyük bir etki yaratmış oldu.

HB & NM: O zaman bir sonraki sorumuza geçelim, OWS’nin bir hareket olarak neleri başaramadığı ve etkisinin sona erip ermediği idi fakat tersini, yani OWS’nin daha önce hiç tartışılmamış bazı önemli meseleleri ön plana çıkardığını söyleyeceksiniz galiba.

DH: Evet, önemli bir etkisi olduğunu düşünüyorum fakat kendi kriterlerine göre değil. Kendi kriterleri daha çok kentin radikalleştirilmesi ve her yerde otonomcu-anarşist komünler kurulması ile ilgiliydi. İlginç olansa İşgal hareketinin bitmemiş olması. İlçelerde son derece aktif ve Sandy Kasırgası’na karşı hızla ve etkili şekilde organize olan bir insan kitlesi sağladı. Bu konuda basında oldukça iyi değerlendirmeler aldılar çünkü aslında Kızıl Haç veya FEMA’dan bile daha hızlıydılar.

Her şeyin bittiğini söylemek adil olmaz bence. Sembolik merkezi alandan çıkarılmaları ardından politik çekiciliklerini yitirdiler. İlçelere dağılırsanız kimse ne yaptığınızı fark etmez ancak NYC ilçelerinde hala epeyce iş yapılıyor.

HB & NM: Bu toplumsal hareketleri nasıl gördüğümüzle mi ilgili? İnsanlar artık sokağa çıkmayınca hareketin sona erdiğine dair bir görüş var ancak siz OWS dağılmasına rağmen, yaptıkları işin NYC gibi şehirlerde politik arenayı yeniden şekillendirdiğini söylüyorsunuz.

DH: Politika büyük ölçüde semboliktir. Sembolik düzeyde bir şey başardılar, bu örgütsel düzeyde başaramadıkları bir şeydi ve bu sembolik başarı aslında çok daha belirgin. Yeni belediye başkanı, yapacağı ilk şeyin tüm şehir için yaygın okul öncesi bakım sağlamak amacıyla zenginlerden ek vergi almak olacağını vaat etti. Bir belediye başkan adayının bunu söylemeye cüret edeceğini düşünmezdim; bu, İşgal hareketinin toplumsal eşitsizliği gündeme yerleştirmesinin sonucu.

HB & NM: Hem İşgal hareketi hem de Ortadoğu’daki çeşitli protestolar, kamusal alan (parklar, meydanlar) işgalini taktiklerinin temel öğesi olarak kullandılar. Bu mekânsal taktiklerin ortaya çıkan hareket tarzlarını nasıl şekillendirdiğini düşünüyorsunuz ve bu taktik sizce ne tür politikalara ve olasılıklara kapı açıyor ve sınırlılıkları nelerdir?

DH: Bu hareketlerin işgal ettiği mekânların merkeziliğinin önemli olduğunu düşünüyorum. Başka bir şey yapsanız toplayamayacağınız dikkati merkezi bir alanı işgal ederek yakalayabiliyorsunuz. Politikanın önemli ölçüde sembolik olduğunu düşünürsek, bu sembolik hareketlerin gerçekten bir şey elde etmesi önemlidir.

İşgal hareketi etrafında yükselen şeylerden biri de kamusal alanların ne ölçüde siyasal müşterekler olduğu. Bizler açısından, etrafta epeyce kamusal alan olduğuna dair bir kabul söz konusuydu ancak bu alanların hiçbiri kamunun istediğini yapmasına açık değildi. Kamusal alan düzenlenen bir alandır, ki bu düzenleme müşterek bir amacı gözetmez. Müşterekler meselesi üzerine kente dair yeni bir vurgu söz konusu: Gerçekten toplanabileceğiniz müşterek alanlar var mı?

İşgal konusunda dikkate değer bir başka şey ise, polis baskısının ne kadar hızlı geldiği. Benzer bir hareket sağ kanatta var, Çay Partisi. Geçtiğimiz hafta Çay Partisi Washington’daki 2. Dünya Savaşı anıtı etrafındaki bariyerleri indirdi, rayları aldı ve Beyaz Saray’ın önüne attı. Polis hiçbir şey yapmadı. Fakat Zuccotti Park’ta [NYC'deki OWS protestolarının merkezi olan, özel mülkiyetli bir kamusal alan] bir santim hareket etseniz hemen gözaltına alınırsınız. Polisin kimi gözaltına aldığına dair bu ayrımcılığın artık kamuoyunun dikkatini çektiğini düşünüyorum. Bu sembolik alanlara ilişkin mücadelelerin solun taktiklerinin önemli bir parçası olduğunu düşünüyorum.

HB & NM: Marksist coğrafyacılar açısından, kent koşullarının üretimindeki değişimler (kapitalist, neoliberal vs) toplumsal adalet için önemlidir. Yine de birçok başka teorisyen ve aktivist, işyerindeki mücadelelere odaklanmakla kalır. İşgal veya Arap ayaklanmaları sınıf mücadelesinin dikkatini kentsel koşullara yeniden odaklayabildi mi?

DH: İkisini bir araya getirmelisiniz. İşyerini değiştirir ama kenti değiştirmezseniz, bir noktada amacın ne olduğunu sormak zorunda kalırsınız. İnsanlar karşılayamadıkları kiralar yüzünden berbat barınma koşullarında yaşıyorlarsa, eğer insanlar işleri olmasına rağmen evsizseler, o zaman işyerindeki mücadele, kazanılsa bile, şehir pisliğe batarken hiçbir işe yaramayacaktır. Bu sorunlar artık görünür hale geliyor, örneğin Detroit’in iflası. Bu ne üzerine mücadele etmemiz gerektiğine dair temel bir yan teşkil ediyor ve bunu bir mücadeleler birliği olarak bu kadar az insanın ele alması benim için çok garip.

İdeolojik olarak, Britanya’nın Sosyalist İşçi Partisi, ki Avrupa’daki en güçlü sol partilerden biridir, işçi ve fabrikaya dayanır, yine de en başarılı eylemlerinden biri nüfus vergisi üzerineydi ki bu da bir kent meselesi. Margaret Thatcher’dan kurtulmamızı sağlayan mesele idi. Partinin politikada ne derece etkili olduğu, aslında kent meseleleri üzerinden belli oluyor. Yerel hükümetin finansmanı konusundaki reform; bu konuda büyük bir fark yarattılar.

İşçi konseylerini militanca savunan Gramsci’nin 1918’e dayanan eski ama harika bir sözünü buldum. Burada işçi konseylerinin sadece çalışmanın belirli bir alanında ne olup bittiği ile ilgilendiğini belirtiyor. İşçi konseylerinin mahalle örgütleri ile desteklenmesi çok önemli çünkü mahalle örgütleri, temizlik işçileri, taşıma işçileri ve banka çalışanları ve diğer herkesle işbirliği edebildikleri ölçüde, bütün olarak işçi sınıfının çalışma koşullarına dair, sanayi üretiminin kendi belirli sektörleri hakkında bazı fikirlere sahip olmaktan daha iyi bir kavrayışa ulaşabilirler. Gramsci şöyle diyor: “Bu iki örgüt formunu bir araya getirelim.” Benim politik bakış açımın da bu olduğunu düşünüyorum ancak kente vurgu yapıp duruyorum çünkü Marksist ve sosyalist hareketlerdeki sol meslektaşlarımın çoğu, işçi sınıfının bir bütün olarak kentteki koşullarına bakmaktansa sadece üretime ve işçi hareketine vurgu yapmak istiyorlar.

HB & NM: Henri Lefebvre, siz ve diğer Marksist coğrafyacılar, kentlerin ve genel olarak inşa edilmiş çevrenin, çoğunlukla mülksüzleştirme yoluyla, dünyanın birçok kentinde işçi sınıfını ve yoksulları arazi ve barınma fiyatlarını yükseltmek suretiyle sürekli olarak periferiye veya gettolara ve varoşlara doğru iterek sermaye birikimi gerçekleştirilen alanlar olduğunu söylediniz. İnşa edilmiş çevre üzerine toplumsal mücadelelerde ilerleme kaydetmemizi sağlayabilecek kavramlar, olasılıklar neler?

DH: Evet, fakat kent bir sermaye birikimi alanı olma özelliği olmaksızın da bir sermaye realizasyonu alanı ve bu mücadeleleri bir araya getirmeniz gerekiyor. Buna rağmen, dediğiniz gibi Lefebvre, ben ve başkaları, paranın kent inşasına aktığı bu ikincil sermaye çevriminin olduğunu söyleyegeldik. Kentin yapılması, fabrikalardaki aletlerin yapılması kadar önemlidir. Kenti kimin yaptığına ve nasıl yapıldığına yeterince bakmıyoruz. Bugünlerde, işgücü sıklıkla gündelik ve geçici, dağınık ve organize olması güç. Fabrika işgücünün ortadan kaldırılma derecesi yüzünden, birçok insan “İşçi sınıfı nerede?” diyor. Bu sorunun cevabı işçi sınıfını kentsel yaşamı üreten ve yeniden üreten tüm o insanlar şeklinde kavramlaştırılması olmalı.

HB & NM: Peki aktivistlere bir sözünüz var mı?

DH: Hayır, bir kuralım var, yerel aktivistlere kendi yerel durumları konusunda asla tavsiyede bulunmam çünkü ne yapılacağını benden çok daha iyi biliyorlar!

(BİTTİ)

Kaynak: Jadaliyya

Filed under: Kent Hakkı, ,

Savaş kışkırtıcılarının satranç hamleleri – Pepe Escobar

Görsel

Rusya’nın, Ortadoğu’da yeni bir ABD savaşını engelleyecek (en azından erteleyecek) şekilde, Beşar Esad’a Suriye’nin kimyasal silahlarını BM denetimine teslim etmesi için yaptığı öneriye Beyaz Saray’ın ne cevap vereceği büyük bir heyecanla beklendi.

Jeopolitik satranç tahtasının cilvesine bakın ki Rusya ABD Başkanı Barack Obama’yı kendi “kırmızıçizgisinden” kurtarmak için can yeleği atıyordu.

Gerçek diplomatların savaşları önlemesi beklenir, savaş kışkırtıcılığı yapması değil. Elbette Amerikalılar bundan muaf! Bu yüzden Dışişleri Bakanı John Kerry Londra’da bir başka savaş için pedala basarken, mevkidaşı Lavrov diplomatik bir Maserati’ye binip ona yetişti.

Tutuşma sırası Kerry’deydi: [Esad] önümüzdeki hafta elinde olan kimyasal silahların tümünü uluslararası topluma teslim edebilir. Teslim etsin. Tümünü. Gecikme olmaksızın. Ve tam ve eksiksiz bir sayıma izin versin. Ancak bunu yapmak niyetinde değil, bunun olmayacağı kesin.”

Belli ki bu kesinlikle olabilir bir şeydi ki Lavrov Kerry’nin sözlerini pek güzel şekilde ona karşı çevirdi. Şam’a iki aşamalı bir teklif götürdü: Suriye kimyasal silahlarını BM’ye teslim edecek ve daha sonra imha edilmelerine rıza gösterecekti. Bunun yanında Kimyasal Silahların Engellenmesi Örgütü’ne de katılacaktı. Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim, vakit kaybetmeden teklifi kabul etti. Ne de olsa eski kurttu.

Biri bana söyleyebilir mi, mesaj nedir?

Tahmin edileceği üzere, Dışişleri Bakanlığı’nda kıyamet koptu. Kahretsin! Pis Rus barışçılar! Kerry’nin sözcüsü, bunun bir “retorik argüman” olduğunu söyledi. Sadece “konuşuluyordu.” Şam ve Moskova’nın korkunç bir şeceresi vardı. Bu sadece bir “oyalama taktiği” idi. Washington Esad’a güvenemezdi. Ve hatta ortada “ciddi” bir teklif varsa bile, bu, Beyaz Saray’ın savaş kararını ABD Kongresi’nden geçirmesini erteletemezdi.

Yine de iki saat sonra, ABD başkan aday Hillary Clinton, bunu “Dışişleri Bakanı Kerry ve Ruslar tarafından önerilen” ciddi bir teklif olarak değerlendirdi. Ve Obama’nın kendisi ile görüştükten sonra olumlu düşüncesini açıkladı.

Bu arada, dışişleri bastırmaya devam ediyordu, Ulusal Güvenlik Danışmanı Susan “Wolfowitz” Rice, Suriye’deki kimyasal saldırıların, “anavatandaki yurttaşlar dahil ABD’nin ulusal güvenliğine ciddi bir tehdit oluşturduğu” uyarısında bulundu.

Rice bunları söylerken, ulusal güvenlik danışman yardımcısı Tony Blinken, Dışişleri Bakanı sözcüsü Marie Harf ve Hillary Clinton ağız birliği içinde konuşmaya başladı (biri Rice’ı bilgilendirmeyi unutmuştu herhalde). Ve Beyaz Saray bu teklife “bir bakmaya” karar verdi. “Bir bakacaktı” sadece, çünkü beklentiler pek yüksek değildi. Ve ABD Kongresi’ni savaşa zorlamaya devam edilmesi gerekiyordu.

Obama yönetiminin sürekli değişen politikasını takip edebilmek mümkün değildi. Teorik olarak tutum şuydu: “Gaz saldırısının sorumlusu Esad.” Tercümesi: Doğrudan emri veren Esad değil (Yaşayan Ölü neocon’lar hariç birazcık aklı olan kimse, Beyaz Saray’ın “elimizde kanıt var” iddiasına inanmaz). Ancak yine de “sorumluydu.” Hatta Nusra Cephesi bile yapmış olsa (Irak’tan ithal edilen sarin gazı ile), yine de Esad sorumluydu. Ne de olsa Suriyeli sivilleri korumak onun vazifesiydi.

Bu Pazartesi TV’de, Obama, Lavrov’un teklif ile üzerine topladığı ilgiyi çalmak için, hemen Rusya’nın geçtiğimiz haftaki G20 Zirvesi’nde doğrudan duyurduğu teklifini Putin’le kapsamlı şekilde ele aldığını açıkladı. Rusya’dan teyit gelmedi.

Obama CNN’e bunun “muhtemelen olumlu bir fikir” olduğunu söyledi. Ve bu noktaya gelinmiş olmasını, savaşı pazarlamak için atanmış olan adamının dilinin sürçmesine değil, “ciddi bir askeri tehdide” bağladı. NBC’ye, Kerry’nin “inanılmaz küçük” bir saldırı olarak tanımladığı şeyi pazarlamaya devam etti; ABD “karşı saldırı provoke etmeksizin saldırabilir”di. Öte yandan CNN’e itiraf ediyordu: “Esad’ın ABD’yi tehdit edebilmesi gibi bir durum söz konusu değil”di. Madem tehdit yoktu, o zaman “inanılmaz küçük” kinetik bilmem neye neden ihtiyaç duyuluyordu? Bu Amerikan gazeteciliğinin sorması için fazla metafizik bir soru herhalde.

“Sürekli denetlenme hakkına sahipsin!”

Şimdi biraz ek bilgi. Herkes caydırıcılıklarını kaybettiklerinde Saddam Hüseyin ve Albay Kaddafi’ye ne olduğunu biliyor. Hem Washington hem de Şam’ın Lavrov’un teklifini kabul ettiğini varsayarak, bu kolaylıkla Irak tarzı ultra sert bir denetleme rejimine dönüşebilir. En azından teoride, hiçbir ABD Hava Kuvvetleri unsuru, Suriye kimyasal silah depolarındaki BM denetçilerine saldırmayacaktır. Sahte saldırılar içinse, Suudi Arabistan Prensi Bender bin Sultan’ın (Bender Bush da denilir) neler çevirebileceğini küçümsemeyin.

Yine de, Washington’un gerçek gündemini, yani rejim değişikliğini terk etmeyeceğini varsayarsak, Obama eninde sonunda kimyasal silah teslimini denetleme görevini tekrar gözden geçirerek, denetçi mekanizmalarına sızdırılmış olağan şüpheliler tarafından Şam tarafından yapıldığı iddia edilecek herhangi bir ihlali, gerçek olsun ya da olmasın, “cezalandırma” yoluna gidebilir. Bu sanki, “Şikayet edersen bombalarız” demek gibi bir şey.

Tüm bunların kilit noktası, Şam için kimyasal silahların sadece bir ayrıntı olması, cephede hiçbir değerleri yok. Önemli olan 250 bin kişilik güçlü Suriye Arap Ordusu. Bunun yanında da İran ile özellikle Rusya’nın askeri desteği. Göz korkutan Yakut füzelerinde veya S-300 (hatta 400) sistemlerinde olduğu gibi. Silahların imhası, Şam’ın kabul ettiğini varsaysak bile uzun vadeli bir öneri. Yıllar sürebilir. Rusya ve ABD bile kendilerininkini imha etmiş değiller. O zamana dek, Özgür-Olmayan Suriye Ordusunun çeteleri, tamamen yenilgiye uğratılabilir.

Obama kanlı duvardaki yazıyı okumuş olabilir: “ABD Kongresi’ni Şam’ı bombalama fikrine ikna etmeyi unut sen, hele ki ortada gerçek bir diplomatik yol varken.” Yine de uzun vadede değişen hiçbir şey olmayacak. Bu operasyon için para teklif eden veya tribünde amigoluk yapanlar, Bender Bush’tan Tel Aviv’e kadar, her şekilde Şam’ı ezmek istiyorlar. Stratejik denge açısından İsrail’in çıkarları için ve Suudiler açısından İran’ı Ortadoğu’da izole etmek için.

Dolayısıyla Lavrov’un satranç hamlesi şah mat değil, bir ilk hamle. ABD’nin El Kaide’nin Hava Kuvvetleri haline gelmesini önlemek anlamına geliyor. En azından şimdilik. Bu çıkmaz daha sonra müzakere masasında devam edecek. İşte o masada görüşülen şey kimyasal silahların denetlenmesi olacak.

Suriye’ye doluşmuş ve Batı tarafından silahlandırılmış muhtelif psikopatların ve cihatçıların bundan hoşlanmayacağı kesin. Tüm bunların kimyasal silah saldırısının bir sahte saldırı olduğuna ilişkin kanıtlar gün yüzüne çıkarken olması da cabası.

Rus kaynaklar, “isyancıların”, İsrail’e yönelik olarak Esad kontrolündeki topraklardan ateşlenmiş gibi gösterilecek bir saldırı planladıkları bilgisine ulaştı. (1)

Ve “isyancılar” tarafından beş ay rehin tutulduktan sonra serbest bırakılan iki kişinin anlatımları var. Biri Domenico Quirico, La Stampa muhabiri, diğeri ise Belçikalı tarihçi Pierre Piccinin.

La Stampa’daki yakın bir dostumla konuştum. Quirico ile görüşmüş. Dostum, Quirico ve Piccinin’in, kendisini bir FSA generali olarak tanıtan ve çok kötü İngilizce konuşan bir “isyancı” ile, hattın diğer ucundaki çok iyi İngilizce konuşan birinin Skype görüşmesine kulak misafiri olduklarını doğruladı. Görüşmeden, Esad yönetiminin Guta’daki gaz saldırısından sorumlu OLMADIĞI açıkça ortaya çıkıyor. Yani Quirico, Piccinin’in Belçika televizyonuna söylediklerini tam olarak onaylıyor. Kanıtlar henüz tam değil, ancak kesinlikle İsrail’in Beyaz Saray’ı beslediği istihbaratları yeniyor.

Piccinin’in tersine Quirico hikayenin tamamını anlatamıyor; büyük ölçüde La Stampa yüzünden. Agnelli ailesinin sahibi olduğu bir gazete. “İsyancı” taraftarı Henry Kissinger’a çok yakın bir aile. Piccinin’in sözleri ise şöyle:

“Ahlaki bir sorumluluğumuz var. Özgür Suriye Ordusu’nun ve onun demokrasi mücadelesinin ateşli bir savunucusuyum. Ancak bunu söylemek bana acı verse de, Domenico ve ben, Şam’ın Guta mahallesinde sarin gazını veya başka bir sinir gazını kullananın Beşar el Esad yönetimi olmadığını söylemek zorundayız. Bundan eminiz. Bir görüşmeye şahit olduk.”

Söyleme bile gerek yok ki, bu kritik gelişmelerin hiçbiri ABD ana akım medyası tarafından haber yapılmıyor.

Not:

1. Rus kaynaklar: Suriyeli isyancılar Esad kontrolündeki bölgelerden İsrail’e saldırı planlıyor, RT, 9 Eylül 2013.

10 Eylül 2013

Asia Times Online

Filed under: ABD, Emperyalizm, , , , ,

Arşivler

İletişim için:

dunyadanceviri@gmail.com