Dünyadan Çeviri

Erkek kardeşliğiniz batsın

İslam Devleti’nin Irak ve Suriye’deki stratejisi, taktikleri ve komutanları – Daveed Gartenstein-Ross

21 Ekim 2014, Salı

Georgetown’dan Daveed Gartenstein-Ross ile İslam Devleti’nin Irak ve Suriye’deki stratejisi, taktikleri ve komutanları üzerine…

Daveed Gartenstein-Ross, Foundation for Defense of Democracies’in kıdemli üyesi ve Georgetown Üniversitesi’nde geçici yardımcı doçent. Yakın zamanda, İslam Devleti’nin Anbar saldırısını ve komutanlarından biri olan Ebu Ömer El Şişhani’nin rolünü belgeleyen War on the Rocks kitabında “İslam Devletinin Anbar Saldırısı ve Ebu Ömer El Şişhani” başlıklı bir makale yayınladı. Bu isyancı lidere ve İslam Devleti’nin Irak ve Suriye’deki strateji ve taktiklerine ışık tutmak için, Gartenstein-Ross ile bir röportaj gerçekleştirdik. Kendisini Twitter’da @DaveedGR hesabından takip edebilirsiniz.

  1. İslam Devleti’nin Anbar saldırısı üzerine kısa bir süre önce harika bir makale yazdınız ve komutanlarından birine, Ebu Ömer El Şişhani’ye odaklandınız. Şişhani’nin geçmişinden söz edebilir misiniz?

Ömer El Şişhani Çeçen kökenli. Esasen Gürcistan’da, Pankisi Vadisi’nde doğmuş. Gürcistan ordusunda askerlik yapmış ve Rusya ile yapılan 2008’deki savaşta yer almış. Ön cephede görevli olan bir istihbarat birimindeymiş, burada Rus tankçı hatlarında casusluk yapmış ve koordinatlarını Gürcü topçu birliklerine iletmiş.

Şişhani, kendisine verem teşhisi konması ardından ordudan ayrılmak zorunda kalmış. Başı kanunlarla derde girmiş ve görünen o ki Çeçenistan’daki militan gruplara destek amacıyla yasadışı silah bulundurmak suçundan on beş ay cezaevinde kalmış.

Ardından Şişhani bırakılır bırakılmaz Gürcistan’dan ayrılıyor ve ta 2013’te Suriye’de Muhacirler ve Partizanlar Ordusu adlı bir militan grubun lideri olarak ortaya çıkıyor.

  1. Makalenizde ele aldığınız ilginç noktalardan biri İD’nin şu anda Bağdat’a odaklanmıyor görünürken Anbar’a bu büyük saldırıyı başlatması ve Suriye’de Kobane’yi ele geçirmeye çalışması. Görünen o ki birbiriyle çelişen önceliklere sahipler ve bunlar kimi zaman amaçlarına hizmet ederken kimi zaman etmiyor. Bunu biraz açar mısınız?

Bu gibi hızlı saldırılarda buna benzer silahlı kamyonların (doçka toyota’lar, çn) kullanımı, Anbar’da Şişhani tarafından kullanılan taktiklerin ayırt edici özelliği (Şafak News)

Bağdat’ın onlar için önemli olduğunu düşünüyorum. İslam Devleti lideri Ebu Ömer el Bağdadi, Bağdat’ı bir akın düzenleyerek ele geçirmek ister ancak bu kapasite meselesi. Bağdat alınması zor bir hedef.

Taktiklerine gelince, bir bölgeden diğerine farklılık gösteriyorlar. Öncelikle de komutanlarının kim olduğuna bağlı olarak. Ancak Şişhani İD komutanları arasında bir şekilde kendini belli ediyor. Şişhani bir isyancı gibi (kafa tutarak) savaşıyor. Anbar’da, Kobane’yi almaya çalışan birimlerine kıyasla çok küçük bir gruba dayanarak karmaşık bir stil kullanıyor. Şişhani’nin güçleri hız ve çeviklikleri ile öne çıkıyorlar. Aynı gün içinde birden fazla hedefi vuruyorlar ve düşmanı, yani Irak güvenlik güçlerini veya Sahva’yı üzerlerine çekmek için taciz saldırıları düzenliyorlar. Ardından üzerine çekip peşine taktığı insanları tuzağa düşürmeye bayılıyor.

Bunun aksine, Kobane’de İD isyancı taktiklere en ufak benzerlik göstermeyen son derece konvansiyonel bir savaş yürütüyor. Şehri almak için sürekli daha fazla adam gönderiyorlar. Bu İslam Devleti için inanılmaz maliyetli bir hal aldı.

Genel olarak, İD’nin birçok hata yaptığını düşünüyorum ancak Şişhani’yi ele aldığınızda, çok az hata yaptı. Onun son derece dikkat çekici bir komutan olduğunu düşünüyorum.

  1. İslam Devleti’nin, pek de stratejik bir şehir gibi görünmemesine rağmen Kobane’ye neden bu kadar zaman ve çaba harcadığını düşünüyorsunuz? Büyük oranda Kürt nüfusa sahip. Türk sınırının hemen dibi. Bu durum esas dert ettiği Esad yönetimi olduğu için İD’ye göz yuman Ankara’yı ağır bir baskı altına sokuyor. Kobane İD’ye yarardan çok zarar getiriyor gibi. Bu şehri neden bu kadar zorladıklarını düşünüyorsunuz?

İD’nin bunu yapmasının hata olduğunu düşünüyorum. Ancak Kobane’deki ilerlemelerinden bazı somut kazanımlar elde ettiler. Hiçbir şey değilse bile, Kobane’deki ilerleyişleri bile onlar için (değişmekte olmasına rağmen) bir PR zaferi. Zaman geçtikçe ve İD Kobane’yi ele geçiremedikçe, saldırısı bir güçten çok zayıflığa işaret etmeye başlıyor. İD’nin iş modeli büyük oranda sürekli kazanmaya dayanıyor. Hem yabancı ülkelerden savaşçı çekmek hem de saflarındaki kaçışları engellemek zorundalar. Mevcut insan güçlerinin epeycesi İD’nin görünürdeki gücü karşısından onlara Suriye’de katılanlardan oluşuyor. Ancak İD’nin cephede kaybetmeye başlaması ile, grup epeyce insan gücü kaybına uğrayabilir. Ki eninde sonunda bunun olacağını düşünüyorum.

Öte yandan, coğrafi konum açısından, Kobane oldukça sapa bir bölge. İD bu bölgeyi ele geçirmek için epeyce hasar aldı. Kobane’yi ele geçirmek için harekete geçmeleri ile birlikte Türkiye ordusunu sınıra konuşlandırdı ki bu İD’nin kazanacağı bir zaferi kalıcılaştırmasını da olağanüstü zorlaştırıyor. Dolayısıyla Kobane, ele geçirseler bile onlar için pek kazançlı değil. Stratejik bir ilerleme değil. Tersine, Şişhani’nin Anbar’daki ilerlemesinden ise büyük kazanım elde ettiler.

  1. İD’nin önümüzdeki birkaç ay içinde nasıl bir ilerleme göstereceğini öngörüyorsunuz? Ne tür hedefler peşindeler?

Söylemesi zor. Bağdat’a doğru hamleler yaptıkları açık. Bundan önce Ramadi’yi ele geçirmeye çalışacaklar. Kilit soru ciddi bir askeri basınç altında kalıp kalmayacakları. Koalisyon güçleri Musul’a karşı bir saldırı başlatırsa örneğin, bu İD’yi geri bastırabilir. Yeni bölgeler ele geçirmeye çalışmak yerine ellerindeki savunmaya itebilir.

Kaynaklar

Gartenstein-Ross, Daveed, “The Islamic State’s Anbar Offensive and Abu Umar al-Shishani,” War on the Rocks, 9 Ekim 14

MUSINGS ON IRAQ

Filed under: Çeviri, , , , ,

Pol Pot’tan IŞİD’e – John Pilger

09 Ekim 2014 16:03

The 2D Squadron, 11th Armored Cavalry, enters Snoul, Cambodia on 4 May 1970 (image from www.history.army.mil)

2D Filosu, 11. Zırhlı Birliği, Snoul, Kaboçya’ya giriyor, 4 Mayıs 1970 (www.history.army.mil)

Başkan Richard Nixon’ın 1969 tarihli Kamboçya’nın “yoğun” şekilde bombalanması emrini aktarırken, Henry Kissenger şunu söylemişti: “Uçan kaçan her şey bombalanacak.”

Barack Obama, Nobel ödülü aldığından bu yana Müslüman dünyasına karşı yedinci savaşını açarken, yapay histeri ve yalanlar, insana neredeyse Kissinger’ın canice açık sözlülüğünü özletiyor.

Hava saldırılarının insani açıdan vahşi sonuçlarının bir tanığı olarak (kurbanların kafalarının kopması ve parçalarının ağaç tepelerine ve tarlalara dağılması da dahil), hafızanın ve tarihin bir kez daha yok sayılmasına hiç şaşırmadım. Bugünün Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) ile aralarında pek çok ortak yön olan Pol Pot’un ve onun Kızıl Khmerlerinin iktidara gelmesi çarpıcı bir örnek. Onlar da, küçük bir grup olarak yola çıkan acımasız gericilerdi. Onlar da, Amerikan yapımı kıyametin Asya’daki ürünüydüler.

Pol Pot’a göre, hareketi “stratejisi, taktiği, sadakati ve lideri belli olmayan 5000’den az sayıdaki yetersiz silahlanmış gerilladan” oluşuyordu. Nixon ve Kissinger’ın B52 bombardıman uçakları “Operation Menu” kapsamında çalışmaya başladıktan sonra ise talih ona güldü.

Amerikalılar, 1969-73 arasında Kamboçya’ya Hiroşima’ya attıkları bombanın beş katını attılar. Köyleri birbiri ardına dümdüz ettiler, en sonunda işi enkaz ve ceset bombalamaya kadar vardırdılar. Kraterler, katliamın halen havadan görülebilen korkunç izleridir. Terör hayal bile edilemez bir düzeydeydi. Eski bir Kızıl Khmer yetkilisi, kurtulanların “dikilip üç veya dört gün boyunca sessizce dolandığını, dehşete düşmüş ve yarı delirmiş vaziyette, insanların onlara söylenen her şeye inanmaya hazır hale geldiğini” söylüyordu. “Bu Kızıl Khmerlerin halkı kazanmasını çok kolay hale getirmişti.”

Bir Finlandiya Hükümet Soruşturması Komisyonu, takip eden iç savaşta 600 bin Kamboçyalının öldüğünü tahmin ediyor ve bombardımanı “on yıl süren jenosidin ilk aşaması” olarak tanımlıyordu. Nixon ve Kissinger’ın başlattığını, fırsatçı Pol Pot tamamlayacaktı. Onların bombaları altında, Kızıl Khmerler, 200 bin kişilik zorlu bir orduya dönüştü.

IŞİD’in de benzer bir geçmişi ve bugünü var. Birçok uzman kuruluşun değerlendirmesine göre, Bush ve Blair’in 2003’teki Irak işgali, daha önce hiçbir cihatçı geçmişi olmayan bir ülkede 700 bin kadar insanın ölümüne neden oldu. Kürtler bölgesel ve politik anlaşmalar yapmışlardı; Sünni ve Şiiler sınıfsal ve mezhepsel farklılıklara sahiptiler ancak barış içinde yaşıyorlardı; gruplar arası evlilikler yaygındı. İşgalden üç yıl önce, Irak’ı boydan boya korku duymadan katetmiştim. Yolda, her şeyden önce Iraklı olmaktan, varlık sebebi saydıkları bir medeniyetin mirasçısı olmaktan gurur duyan insanlarla karşılaşmıştım.

Bush ve Blair bunu paramparça ettiler. Irak artık cihatçılar için bir yuva. Tıpkı Pol Pot’un “cihatçıları” için olduğu gibi, El Kaide de Şok ve Dehşet operasyonunun ve onu izleyen iç savaşın getirdiği kırımın yarattığı fırsatlardan yararlandı. CIA ve Körfez ülkeleri Türkiye’den silah, lojistik ve para akışı sağlarken “isyancı” Suriye daha da büyük mükafatlar sunuyordu. Yabancı savaşçıların doluşması kaçınılmazdı. Eski bir İngiliz elçisi olan Oliver Miles, yakın zamanda şöyle yazdı: “Cameron hükümeti; Dışişleri Bakanlığı, MI5 ve MI6’nın Ortadoğu konusundaki tavsiyelerine kulak asmayan Tony Blair’in izinden gidiyor sanki. Özellikle de Ortadoğu savaşlarımızın İngiltere’deki Müslümanları burada teröre sürükleyen temel neden olduğu konusundaki tavsiyeleri.

IŞİD, Irak’ı hem devlet hem de toplum olarak yıkma konusunda, insanlığa karşı epik bir suikaste girişen Washington ve Londra’dakilerin soyundan geliyor. Pol Pot ve Kızıl Khmerler gibi, IŞİD de mesafe ve kültür olarak çok uzaklarda hayata geçirilen eylemlerin sonuçlarından en ufak beis duymayan, parayla satın alınabilir bir emperyalist elitin yaydığı Batılı devlet terörünün yarattığı bir mutasyon. Onların suçluluğu, “bizim” toplumlarımızda ağza alınamaz bir mesele.

US Marines deploy in Baghdad 09 April 2003 as the regime of Iraqi President Saddam Hussein collapses. (AFP Photo / Karim Sahib)

ABD Deniz Kuvvetleri, 09 Nisan 2003’te Irak Başkanı Saddam Hüseyin rejiminin çöküşünden sonra Bağdat’a konuşlanmış vaziyette. (AFP Fotosu / Karim Sahib)

ABD ve İngiltere’nin, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin arkasından dolanarak Irak halkına cezai “yaptırımlar” dayatması ile Irak’ta bir soykırım başlayalı 23 yıl oldu. İronik biçimde, Saddam Hüseyin’in içerdeki otoritesini artırıcı bir etkisi oldu bu yaptırımların. Bir Ortaçağ kuşatması gibiydi. Modern bir devletin mevcudiyeti için gereken neredeyse her şey yasaklıydı. Su şebekesini güvenli hale getiren klorürden okul kalemlerine, röntgen cihazı parçalarına, yaygın ağrı kesicilere ve daha önce bilinmeyen ve Seyreltilmiş Uranyum ile kirlenmiş güneydeki savaş alanlarından tozla taşınan kanser türleri ile mücadele etmeye dönük ilaçlara kadar her şey.

1999 Noelinden hemen önce, Londra Ticaret ve Sanayi Bakanlığı Iraklı çocukları difteri ve sarı hummadan koruyacak aşıların ihraç edilmesine yasak getirdi. Bir tıp doktoru ve Blair hükümetinin Bakan Yardımcısı olan Kim Howells, sebebini şöyle açıklıyordu: “Çocuk aşıları, kitle imha silahlarında kullanılabilir.” Böylesine bir vicdansızlık bile, Dışişleri Bakanlığı tarafından manipüle edilen ve her şeyin suçunu bir şekilde Saddam Hüseyin’e atmayı beceren medya sayesinde İngiliz hükümetinin yanına kalabiliyordu.

Sözde “insani” Gıda Karşılığında Petrol Programı kapsamında, her bir Iraklıya bir yıl boyunca yaşaması için 100 dolar tahsis edildi. Bu rakam, elektrik ve su gibi tüm toplumun altyapısına ve temel hizmetlerine harcanmak zorundaydı. BM Genel Sekreter Yardımcısı Hans Von Sponeck, bana şöyle demişti: “Düşünün; temiz su azlığına ve hasta insanların büyük çoğunluğunun tedaviyi karşılayamayacağı gerçeğine karşı bu sadakayı vermek ve günden güne ilerleyen travma, elinizde tam bir kabus var. Ve hiç kuşkusuz, bu bilinçli olarak yapıldı. Geçmişte jenosit sözcüğünü kullanmak istemedim ancak artık bu kaçınılmaz.”

Olan bitenden tiksinti duyan Von Sponeck, Irak’taki BM İnsani Yardım Koordinatörlüğü görevinden istifa etti. BM’nin aynı şekilde tiksinmiş bir üst düzey görevlisi olarak yeni göreve gelen Denis Halliday de istifa etti. “Bana, jenosit tanımını karşılayan bir politikayı hayata geçirmem söylendi: Çocuk ve yetişkin bir milyondan fazla kişiyi etkili bir şekilde öldüren bilinçli bir politika.”

BM Çocuk Fonu UNICEF tarafından yapılan bir araştırma, ambargonun zirve yaptığı 1991 ile 1998 yılları arasında, sıfır beş yaş arası Iraklı çocuklarda 500.000 sıra dışı ölümün gerçekleştiğini ortaya çıkardı. Bir Amerikan TV muhabiri bu gerçeği Madeleine Albright’a hatırlatarak “Bu bedele değer miydi?” diye sorduğunda, ABD’nin BM Büyükelçisi şöyle cevap verdi: “Değdiğini düşünüyoruz.”

2007’de, ambargolardan sorumlu üst düzey İngiliz yetkisi Carne Ross, ki Bay Irak olarak da bilinir, bir parlamento seçim komitesine şunları söyledi: “ABD ve İngiliz hükümetleri tüm bir nüfusu hayatta kalma kaynaklarından etkili bir şekilde mahrum bıraktılar.” Carne Ross ile üç yıl sonra görüştüğümde, pişmanlık içindeydi. “Utanıyorum” diyordu. Bugün hükümetlerin halkları nasıl kandırdığı ve boyun eğen bir medyanın bu kandırmacayı sürdürme konusunda nasıl kritik bir rol oynadığı konusunda hakikatleri söyleyen nadir bir şahıs. “Gazetecileri özenli bir şekilde ayıklanmış istihbaratla beslediler veya dışladılar.”

25 Eylül’de, bir Guardian manşeti şöyle diyordu: “Yüz yüze olduğumuz IŞİD dehşeti karşısında harekete geçmeliyiz.” Buradaki “harekete geçmeliyiz”, ayaklanmış bir hayalet adeta. Bastırılmış belleğin, hakikatlerin, öğrenilmiş derslerin ve pişmanlık veya utancın bir uyarısı. Makalenin yazarı, Blair hükümeti döneminde Dışişleri Bakanlığının Irak’tan sorumlu bakanı Peter Hain. 1998’de Denis Halliday Irak’ta çekilen ve Blair hükümetinin birincil sorumlusu olduğu acıların kapsamını ortaya koyduğunda, Hain onu BBC gece haberlerinde “Saddam apolojisti” olmakla suçlayarak taciz etmişti. 2003’te Hain Blair’in apaçık yalanlara dayanan Irak işgalini destekledi. Sonraki bir İşçi Partisi konferansında, işgali önemsiz bir meseleymiş gibi geçiştirecekti.

US National Security Advisor Henry Kissinger, 13 January 1973 (AFP Photo)

ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger, 13 Ocak 1973 (AFP Fotosu)

Şimdi aynı Hain, Irak ve Suriye’de “soykırım tehlikesi ile karşı karşıya olanlar” için “hava saldırıları, insansız hava araçları, askeri ekipman ve başka destekler” talep ediyor. Bu “politik bir çözüm dayatmayı” kolaylaştıracakmış. ABD bombardımanının ve insansız hava uçağı saldırılarının önündeki “kısıtlamalar”ı kaldırırken Obama da aynı iddiayı öne sürüyor. Bu, füzelerin ve tonlarca bombanın köylülerin evlerini düzleyebileceği anlamına geliyor. Tıpkı Yemen, Pakistan, Afganistan ve Somali’de kısıtlamasız yaptıkları gibi. Kamboçya, Vietnam ve Laos’ta yaptıkları gibi. 23 Eylül’de, bir Tomahawk füzesi Suriye’nin İdlib kenti yakınlarında bir köyü vurdu ve kadınlar ve çocuklar dahil onlarca sivili öldürdü. Hiçbiri siyah bayrak taşımıyordu.

Hain’in makalesinin yayınlandığı gün, Denis Halliday ve Hans Von Sponeck Londra’daydılar ve beni ziyaret ettiler. Bir politikacının ölümcül ikiyüzlülüğü karşısında şok olmaktan ziyade, akıllıca bir diplomasi ile ateşkesin yolunu bulma konusunda hiç değişmeyen, neredeyse anlaşılmaz inada üzülmekteydiler. Dünya genelinde, Kuzey İrlanda’dan Nepal’e dek, birbirlerini terörist ve heretik sayanlar bir masanın etrafında nice kez oturmuşlardı. Bu neden şimdi Irak ve Suriye’de olmasındı.

Batı Afrika’daki Ebola gibi, “ebedi savaş” adlı bir bakteri Atlantik’i geçti. Yakın bir tarihe kadar İngiliz ordusunun başı olan Lord Richards, şimdi kara harekatı yapılmasını istiyor. Cameron, Obama ve bunların “gönüllüler koalisyonu” (özellikle de Avustralya’nın saldırgan şekilde tuhaf Toby Abbott’ı) bön, neredeyse sosyopat bir boş konuşma ile önceki maceraların kanının daha kurumamış olduğu yerlerin 30 bin fit üzerinden daha fazla şiddet uygulanmasını salık veriyorlar. Sanki daha önce hiç bombardıman görmemiş gibiler ve görünen o ki, bölgedeki belki de tek değerli muhtemel müttefikleri olan Suriye’yi devirmek isteyecek kadar çok görmek istiyorlar. Aşağıdaki sızdırılmış İngiltere-ABD istihbarat dosyasının gösterdiği üzere, olan bitende yeni bir şey yok:

“Özgürlükçü [metinde aynen böyle geçiyor] güçlerin eylemini kolaylaştırmak için… Suriye’deki iç karışıklıkları sürdürebilme yönünde belirli kilit şahısların ortadan kaldırılmasına dönük özel bir çaba gösterilmeli. CIA hazırlıklı ve SIS (MI6), belirli şahıslarla birlikte çalışmak suretiyle Suriye içinde küçük sabotaj ve ani saldırı eylemleri düzenlemeye girişecek… gereken ölçüde korku… cephe ve sınır çatışmaları müdahale için zemin hazırlayacak… CIA ve SIS gerilimi yükseltmek için hem psikolojik hem de eylemsel yöntemler kullanmalı.”

1957’de yazılmış olan bu satırlar, sanki dün yazılmış gibi. Emperyalist dünyada, temelde hiçbir şey değişmiyor. Geçtiğimiz yıl, eski Fransa Dışişleri Bakanı Roland Dumas, “Arap baharından iki yıl önce”, Londra’da kendisine Suriye’ye karşı bir savaşın planlandığının söylendiğini açıkladı. “Fransız TV kanalı LPC ile bir mülakatında, “Size bir şey söyleyeceğim” dedi, “Suriye’de şiddet olayları başlamadan iki yıl önce başka bir iş için İngiltere’deydim. İngiliz yetkililerle karşılaştım. Bana Suriye’de bazı işler planladıklarını itiraf ettiler… İngiltere Suriye’ye bir isyancı akını organize ediyordu. Üstelik bana, artık dışişleri bakanı olmamama rağmen, katılıp katılmayacağımı sordular… Bu operasyonun tarihi eskiye dayanıyor. Bu hazırlanmış bir şey, önceden düşünüldü ve planlandı.”

IŞİD’e etkili biçimde tek karşı çıkanlar, Batı’nın şeytan olarak değerlendirdikleri: Suriye, İran, Hizbullah. CIA, MI6 ve Körfez gericilikleri ile birlikte, şimdi kendilerine IŞİD diyenlerin de dahil olduğu Suriyeli “isyancılara” destek sağlamak üzere birlik olan “müttefik” ve NATO üyesi Türkiye, kambur yaratıyor. Esad’ı devirerek uzundur bastırdığı bölgesel egemenlik hayalini gerçekleştirmesi konusunda Türkiye’yi desteklemek, sonu Ortadoğu’da etnik olarak en çeşitlilik arz eden ülkede dehşetengiz bir parçalanma olacak büyük bir konvansiyonel savaş anlamına gelir.

Bir ateşkes, her ne kadar zor olsa da, emperyalist kapandan kurtulmanın tek yolu; aksi halde, kafa kesmeler devam edecek. Suriye ile müzakerenin “etik olarak sorunlu” (Guardian) olduğunu söylemek, savaş suçlusu Blair’i destekleyenler arasındaki ahlaki üstünlük varsayımlarını yalnızca absürt değil, aynı zamanda tehlikeli de kılıyor.

Bir ateşkesle birlikte, İsrail’e yönelik tüm savaş malzemesi sevkiyatının derhal kesilmesi ve Filistin devletinin tanınması gerekiyor. Filistin sorunu bölgenin kanayan yarası ve İslami radikalizmin yükselişi açısından sık sık başvurulan bir meşrulaştırma bahanesi. Usame Bin Ladin bunu net olarak ortaya koydu. Filistin ayrıca umut da vaat ediyor. Filistinlilere adalet verin, onların etrafındaki dünyayı da değiştirmeye başarsınız.

40 yıldan uzun süre önce, Nixon ve Kissinger’ın Kamboçya’yı bombalaması, bu ülkenin asla tam olarak atlatamadığı bir acı deryasını başlatmıştı. Aynısı Blair-Bush ikilisinin Irak’taki suçları için de geçerli. Kusursuz bir zamanlama ile, Henry Kissinger’ın son kitabı “Dünya Düzeni” adıyla yayınlandı. Yalaka bir değerlendirmede, Kissinger “çeyrek yüzyıl boyunca istikrarını koruyan bir dünya düzeninin kilit şekillendiricisi” olarak tanıtılıyordu. Gidin bunu Kamboçya, Vietnam, Laos, Şili, Doğu Timor halklarına ve onun devletinin diğer tüm kurbanlarına söyleyin. Ancak ve ancak kendi içimizdeki savaş suçlularını ortaya çıkardığımız vakit kan kurumaya başlayacak.

URL

Filed under: ABD, Emperyalizm, , , , , ,

Erdoğan Suriye’de ABD ihanetinden korkuyor – Finian Cunningham

erdogan_obama7

Kobane’deki insani kriz, görmek isteyen herkes için açık. Bu krizin en büyük sebeplerinden biri, ABD ve Türkiye’nin Suriye’de rejim değişikliği için oynadığı kedi-fare oyunu.

ABD ve Türkiye, insani durumun vahametini veya IŞİD terör örgütünün yenilgiye uğratılmasını pek umursamıyor. Nasıl umursuyor olabilirler ki? İki hükümet de son üç yıldır Suriye halkına devasa acılar çektirmeleri için örtülü şekilde IŞİD çetelerini ve diğerlerini destekliyordu.

Hayır, bütün mesele Washington’un şu anda Türkiye’yi Suriye’de kara harekatına sokmaya çalışıyor olması ancak aynı zamanda Ankara’yı Suriye hükümetine karşı bir topyekün saldırıdan da alıkoymaya çalışması.

Yani, ABD, Türkiye’nin saldırganlığını dizginlemeye çalışıyor.

Washington ve Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığındaki Türkiye, ABD öncülüğündeki askeri koalisyonun nasıl ilerlemesi gerektiğini tartışarak değerli zamanı ve canları heba ederken, Kobane’nin büyük oranda Kürt olan nüfusu IŞİD terör örgütünün üç haftadır süren saldırılarına karşı direniyor.

Görünürde kuzey Suriye’deki IŞİD güçlerini defetmesi beklenen ABD öncülüğündeki hava saldırılarının iki haftalık bombardımana rağmen bu amaca ulaşamadığı açık. Öte yandan Kürtler, ilerleme kaydeden IŞİD güçlerine karşı ümitsiz bir son direnişte bulunurken, Türk ordusu sınırın öte yanındaki tanklarda, süren savaşı dürbünden izleyerek boş boş beklemekte.

İnsani krize bir adım kalmışken sergilenen bu hayret verici piyes, ABD öncülüğündeki sözde IŞİD karşıtı koalisyonunun düzenbazlığını gösteriyor. ABD ve onun despot Suudi Arabistan öncülüğündeki Arap ortakları, kuzey Suriye’ye yüzlerce füze vb. fırlattılar ama IŞİD “ölüm ağı” (ABD başkanı Barack Obama’nın sözleri ile) azgınlığından hiçbir şey kaybetmiş değil.

Kobane’den yalnızca birkaç kilometre ötede, Türk ordusunun tankları ve askerleri Kürtlerin Türkiye’den sınırı geçip Suriye tarafındaki kardeşlerinin yardımına gitmesini engelliyor.

Öte yandan, ABD Dışişleri Bakanlığı bu hafta başında Dışişleri Bakanı John Kerry’nin Erdoğan ve onun Başbakanı Ahmet Davutoğlu ile Türkiye’nin Amerika öncülüğündeki askeri koalisyonda oynayacağı rolü “belirlemek üzere aktif görüşmeler” yürüttüğünü açıkladı.

Beyaz Saray, General John Allen’ı işi halletmesi için bu hafta Ankara’ya yolladı.

ABD ile Türkiye arasındaki çekişmenin konusunun Suriye’de rejim değişikliği hedefi doğrultusunda nasıl ilerleneceğine dair taktikler olduğu açık. Hem Washington hem de Ankara, Beşar Esad başkanlığındaki Suriye hükümetini devirme nihai hedefi konusunda birleşiyor. Mesele, bu hedefe nasıl ulaşılacağı.

Erdoğan’ın meclisi, geçtiğimiz hafta Türk askerlerinin Suriye’de konuşlanması yönünde tezkereyi onayladı. Ancak Ankara, Washington’dan Türkiye’nin Şam’a yönelik bir askeri hamlesine ABD’nin tam desteğinin eşlik edeceği garantisini almadan adım atmıyor.

Türk başkanı oylama öncesinde şöyle dedi: “Teröre karşı verilecek mücadelede, ülke olarak her türlü işbirliğine açığız ve hazırız. Ancak şunu da herkes bilmelidir ki Türkiye, geçici çözüm arayışlarında, kendisini kullandıracak bir ülke de değildir.”

Erdoğan “Şam yönetiminin derhal uzaklaştırılması, önceliğimiz olmaya devam edecektir” diye de ekledi.

Bu sözlerin gizlediği ise Erdoğan ve onun yeni Osmanlıcı AKP’sinin, Suriye’ye tank ve kara gücü göndermeleri halinde, ABD’nin, Esad’a karşı topyekün bir savaşa dahil olmayarak onları bir başlarına bırakacağından korkmaları.

ABD’nin de kendi endişeleri var. Washington rejim değişikliği niyetini, Türkiye’nin arzu ettiği gibi, bu kadar açıktan veya bu kadar hızla açık etmek istemiyor. Suriye’nin kuzeyine yönelik bir Türk işgali Şam’a açık bir saldırıya dönüşürse, ABD öncülüğündeki koalisyon, IŞİD terörüne karşı mücadele bahanesiyle gayrimeşru bir rejim değişikliği manevrası yapmakla suçlanacak. Yani Deli Dumrul Erdoğan ve onun yeni Osmanlıları, Washington’a göre fazla hesapsız hareket ediyorlar.

Bu yüzden Obama yönetimi son günlerde Erdoğan’la ilgili memnuniyetsizlik sergiliyor. Amerikalılar Türklerin Suriye’de hava operasyonları düzenleyen güçlerine karada askeri destek sağlamasını istiyor ancak bu taktiğin, ham bir rejim değişikliği saldırısı olarak görülmemesi için, yeterli halkla ilişkiler dekoru hazırlandıktan sonra uygulamaya konması gerekli.

New York Times gazetesi, bu hafta Obama yönetiminden bir yetkilinin şu sözlerine yer verdi: “Suriye’deki insanî felaket konusunda bunca ateş püskürtmeden sonra, bir başka felaketi engellemek için harekete geçmemek amacıyla nedenler üretiyorlar. Sınırından bir taş atımlık mesafede cehennem meydana gelirken bir NATO müttefikinin davranışı bu olmamalı.”

NYT ayrıca, Türkiye’nin hiçbir şey yapmamasının, “Türkiye’nin İslam Devleti’ne karşı daha güçlü adımlar atmasını ve Esad’la olan kavgasını bu işin dışında tutmasını isteyen Başkan Obama ile gerilimi derinleştirdiğini” de bildirdi.

Gazetenin esas kastettiği, Obama’nın Esad’la olan kavgayı daha sonraki bir vakte bırakmak istediği.

Erdoğan geri duruyor çünkü Makyavelist zihniyetinin ta derinlerinde biliyor ki, ABD’ye güven olmaz. Hain Amerikalılar, tüm uydu rejimlerine eninde sonunda yapmaya meyilli oldukları gibi, onu arkadan hançerlerse, ölümcül Suriye batağına saplanmış vaziyette terk edilebilir.

10 Ekim 2014

Erdogan Fears US Treachery Over Syria

Filed under: ABD, Kürt sorunu, Kobane, Rojava, Suriye, Türkiye, Türkiye Dış Politikası, , , , , , ,

Dünya Suriye’deki devrimci Kürtleri neden görmezden geliyor? – David Graeber

Suriye savaşının ortasında bir demokratik deneyim IŞİD tarafından yerle bir ediliyor. Dünyanın bunun farkında olmaması tam bir skandal.

theguardian.com, 8 Ekim 2014

Demonstrators hold flags outside the United Nations European headquarters in Geneva

Göstericiler, Cenevre’deki BM merkezinin dışında Kürdistan bayrakları ve üzerinde PKK’nin hapisteki lideri Abdullah Öcalan’ın resmi bulunan bayraklar taşıyorlar. Foto: Denis Balibouse/Reuters

Babam 1937’de İspanya Cumhuriyetini savunmak için Enternasyonal Tugaylarda savaşmaya gönüllü oldu. Anarşistlerin ve sosyalistlerin öncülük ettiği bir işçi ayaklanmasıyla faşist darbe geçici olarak engellendi, İspanya’nın çoğunluğunda, şehirlerin tümünde doğrudan demokratik yönetim, fabrikalarda işçi denetimi ve kadınlar açısından radikal bir özgürleşme getiren özgün bir toplumsal devrim gerçekleşti.

İspanyol devrimciler, tüm dünyanın yolundan gideceği özgür bir toplum tasavvuru yaratmayı ümit ediyorlardı. Bunun yerine dünya güçleri bir «müdahalesizlik» politikası ilan ettiler ve görünürde anlaşmaya varılan Hitler ve Mussolini faşist cepheyi güçlendirmek için asker ve silah akıtmaya başladıktan sonra bile, cumhuriyete karşı katı bir ablukayı sürdürdüler. Sonuç, yıllarca sürerek yüzyılın en kanlı katliamlarından birkaçına yol açan ve devrimin bastırılmasıyla sonuçlanan iç savaş oldu.

Bunun bir kere daha yaşandığını göreceğimi hiç düşünmezdim. Hiçbir tarihsel olay gerçekten iki kez yaşanmaz elbette. İspanya›da 1936‹da yaşananla bugün kuzey Suriye›nin büyük ölçüde Kürt nüfuslu üç ilinden oluşan Rojava›da yaşanmakta olan arasında binlerce fark var. Fakat kimi benzerlikler öylesine çarpıcı ve moral bozucu ki, politikaya yaklaşımını birçok yanıyla İspanyol devriminin belirlediği bir ailede büyümüş biri olarak, kendimi şunu söylemekle yükümlü görüyorum: Bunun aynı şekilde bitmesine izin veremeyiz.

Rojava otonom bölgesi, bugün olduğu biçimiyle, Suriye devriminin trajedisinden doğan birkaç parlak noktadan biri – ama çok parlak bir nokta. 2011‹de Esad rejiminin ajanlarını dışarı atmış olan Rojava, neredeyse tüm komşularının düşmanlığına rağmen, yalnızca bağımsızlığını korumakla kalmadı, aynı zamanda dikkate değer bir demokratik deneyim açığa çıkardı. Nihai karar alma organları olarak halk meclisleri oluşturuldu, dikkatli bir etnik dengenin gözetildiği konseyler seçildi (örneğin her belediyede üç üst düzey yetkili bir Kürt, bir Arap ve bir Asuri veya Ermeni Hıristiyan›dan oluşmak zorunda), kadın ve gençlik konseyleri ve İspanya›nın silahlı Mujeres Libres (Özgür Kadın) birliklerinin çarpıcı bir yankısı olarak feminist bir ordu, «YJA Star» milisleri («Özgür Kadınlar Birliği», burada star, eski Mezopotamya tanrısı İştar›a bir göndermedir) var. İslam Devleti güçlerine karşı askeri operasyonların büyük kısmını bu kadın birliği gerçekleştiriyor.

Böyle bir şey nasıl oldu ve uluslararası toplum, hatta uluslararası solun büyük kısmı tarafından nasıl oluyor da halen görmezden gelinebiliyor? Temel olarak Rojava devriminin partisi PYD›nin, Türk devletine karşı 1970‹lerden beri uzun bir savaş yürütmüş olan Marksist gerilla hareketi Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile birlikte faaliyet göstermesi nedeniyle gibi görünüyor. NATO, ABD ve AB, PKK›yi resmen terör örgütü olarak değerlendiriyor. Öte yandan solcular büyük oranda onlara Stalinist deyip geçiyorlar.

Fakat gerçekte PKK›nin kendisi, artık bir zamanlar olduğu gibi o eski, tepeden inmeci Leninist parti değil. Kendi iç evrimi ve 1999‹dan beri Türkiye›de bir adada hapis tutulan kendi kurucusu Abdullah Öcalan›ın entelektüel dönüşümü, hedeflerinde ve taktiklerinde bütünlüklü bir değişikliğe yol açtı.

PKK artık bir Kürt devleti kurma peşinde olmadığını açıkladı. Bunun yerine, kısmen sosyal ekolojistlerin ve anarşist Murray Bookchin›in görüşlerinden ilham alarak, «özgürlükçü yerel yönetim» vizyonunu benimsedi ve Kürtlerin doğrudan demokrasi ilkelerine dayanan ve zaman içinde giderek anlamsızlaşacağı umulan ulusal sınırları aşan özgür, özyönetimli topluluklar kurması çağrısında bulundu. Bu şekilde, Kürt mücadelesinin, dünya çapında mücadeleler için özgün bir demokrasi, kooperatif ekonomi ve bürokratik ulus devletin aşamalı çözülüşüne bir model olabileceğini öngördüler.

2005 yılında bu yana PKK, Çiapas›taki Zapatista isyancılarının stratejisinden ilham alarak, Türk devletine karşı tek taraflı ateşkes ilan etmiş bulunuyor ve çabalarını halihazırda kontrolünde olan bölgelerde demokratik yapıların geliştirilmesine hasretmeye başladı. Kimileri bunun gerçekte ne kadar ciddi olduğunu sorguladılar. Otoriter unsurların halen mevcut olduğu bir gerçek. Ancak Suriye devriminin Kürt radikallerine böylesi bir deneyi geniş ölçekte ve bitişik bir coğrafyada hayata geçirme imkanı sunduğu Rojava›da gerçekleşmekte olan şey, bunun göstermelik bir şey olmadığının kanıtı. Konseyler, meclisler ve halk milisleri oluşturuldu, rejime ait tesisler çalışanların yönetimindeki kooperatiflere dönüştürüldü ve bunların tümü, aşırı sağcı IŞİD güçlerinin aralıksız saldırıları sürerken oldu. Bu sonuçlar, bir sosyal devrimin tüm tanımlarını karşılıyor. Bu çabalar en azından Ortadoğu›da fark edildi: Özelikle de PKK ve Rojava güçleri peşmerge güçlerinin sahayı terk edip kaçması ardından Irak›taki IŞİD bölgesinden geçerek Sincar dağında mahsur kalmış binlerce Ezidi mülteciyi başarıyla kurtardıktan sonra. Bu eylemler bölgede yaygın şekilde kutlandı ancak Avrupa veya Kuzey Amerika basınında neredeyse hiç yer bulmadı.

Şimdi IŞİD, hem de Irak güçlerinden ele geçirdikleri ABD yapımı tanklar ve ağır silahlarla birlikte, Kobane›deki devrimci milislerden intikam almak için geri döndü; katliam ve köleleştirme niyetlerini açıkça beyan ettiler – evet, tüm sivil nüfusu köleleştirmek! Öte yandan Türk ordusu sınırdan savunma güçlerine destek veya mühimmat gitmesini önlüyor ve ABD uçakları arada bir sembolik, pek de rahatsız etmeyen saldırılar düzenlemek için havada vızıldayıp duruyor – görünen o ki, sırf dünyanın en büyük demokratik deneylerinden birinin savunucuları ezilirken hiçbir şey yapmamış değilim diyebilmek için.

Bugün eğer Franco›nun görünürde dinci, katil Falanjistlerinin bir paraleli varsa, bu IŞİD›den başka kim olabilir? Bugün eğer İspanya›nın Mujeres Libres›inin bir paraleli varsa, bu, Kobane›deki barikatları savunan cesur kadınlardan başka kim olabilir? Dünya – ve daha da utanç verici olanı uluslararası sol – gerçekten de tarihin tekerrür etmesine bu şekilde göz mü yumacak?

Filed under: Kobane, PKK, Rojava, YPG, YPJ, , , , ,

Kapitalizm vs. iktidar seçeneğini parçalamak – John Holloway

JohnHolloway-main

Röportajı yapan: Amador Fernández-Savater

29 Eylül 2014

İspanya ve Yunanistan’da sol partilerin yükselişte olduğu bir dönemde, John Holloway, 2002 tarihli tezini yineliyor: İktidar olmadan dünyayı değiştirmemiz mümkün mü?

John Holloway, 2002‘de İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek adlı başucu kitabını yayınladı. Zapatistaların ‘¡Ya basta!’ (Artık Yeter) sözlerinden, Arjantin’de 2001-02‘de ortaya çıkan hareketten ve küreselleşme karşıtı hareketten ilham alan Holloway, bir önerme ortaya koydu: Otoriter komünizmin çöküşü sonucunda çürütülen şey devrim veya dünyanın dönüştürülmesi fikri değil, iktidarı almak şeklindeki devrim fikri ve partinin mükemmel siyasi araç olduğu fikridir.

Holloway, bu hareketlerde kâr mantığından farklı bir mantığın izlendiği ve genellikle her pratikte (ne kadar görünür ya da görünmez olursa olsun) geçerli olan bir başka toplumsal değişim konsepti gözlemliyor. Kapitalizmde yarıklar oluşturma mantığı. Yani, reddedilen toplumun kendisi içinde başka bir dünyanın tohumlarının yeşerdiği boşluklar, anlar veya faaliyet alanlarının yaratılması. Ayaklanmalar devam ediyor. Bu perspektiften, örgütlenme fikri artık partininki ile aynı şey değil, daha ziyade kapitalizmin dokusunu çözen farklı yarılmaların birbirini nasıl tanıyabileceği ve birbirine nasıl bağlanabileceği ile ilgili.

Arjantin’in “que se vayan todos”undan Kirchner hükümeti, İspanya’nın “no nos representan”ından ise Podemos çıktı. John Holloway’le Meksika’nın Puebla şehrinde buluştuk ve ona, var olup çoğalmaya dönük özörgütlenme pratiklerinin sorunlarının yanı sıra, Latin Amerika’nın ilerici hükümetlerinden Avrupa’da Podemos ve Syriza’ya kadar, geride bıraktığımız on yılda olan biten onca şeyden sonra, “iktidar olmadan dünyayı değiştirmenin” mümkün olduğunu halen düşünüp düşünmediğini sorduk.

:::::::::::::::::::::::

Öncelikle, John, sana 20. yüzyıldaki hakim devrim fikrinin (yani, iktidarı alarak toplumsal değişim fikri) nereden geldiğini ve neye dayandığını sormak istiyoruz.

Merkezi öğenin, ücretli emek anlamında emek olduğunu düşünüyorum. Yani, yabancılaşmış veya soyut emek. Ücretli emek, sendikal hareketin, bunların siyasi kanadı olan sosyal demokrat partilerin ve ayrıca komünist hareketlerin temeli olageldi ve halen de öyle. Bu konsept işçi hareketinin devrimci teorisini belirledi: Ücretli emeğin sermaye karşısındaki mücadelesi. Ancak mücadelesi sınırlıydı çünkü ücretli emek sermayenin bir tamamlayıcısıydı, olumsuzlaması değil.

Bu emek fikri ile devlet iktidarının alınması üzerinden devrim fikri arasında nasıl bir ilişki olduğunu anlamıyorum.

Bağlantıyı anlamanın bir yolu, şöyle olabilir: Emeğin ücretli veya yabancılaşmış emek olarak tanımından başlarsanız, işçilerin egemenlik sisteminin kurbanları ve nesneleri olduğu fikrinden başlamış olursunuz. Ve (kurban ve nesne olarak görülen) işçilerin yaşam standardını geliştirme mücadelesi veren bir hareket hemen devlete referansta bulunur. Neden? Çünkü devlet, toplumdan ayrı oluşundan ötürü, halk için yararlı bir şeyler elde etmek isteyen biri için ideal kurum. Bu, işçi hareketinin ve Latin Amerika’daki mevcut sol hükümetlerin geleneksel düşüncesidir.

Fakat tek kurtuluş politikası yaklaşımı bu değil…

ezln3

Elbette değil. Son yirmi veya otuz yılda, başka bir şey talep eden epeyce hareket olduğunu görüyoruz: İnsan etkinliğini, bir şeylerin farklı yapılabildiği, bizim için faydalı, gerekli ve değerli görünen bir şeyler yapılabildiği, kâr mantığına tabi olmayan bir etkinliğin yapılabildiği yarılmalar açarak, yabancılaşmış emekten kurtarmak mümkün.

Bu yarılmalar, mekansal olabilir (başka toplumsal ilişkilerin oluştuğu yerler), geçici olabilir (“Burada, bu etkinlikte, bir araya geldiğimiz şu anda, işleri farklı yapacağız. Başka bir dünyaya pencereler açacağız.”) veya belirli etkinliklere veya kaynaklara ilişkin olabilir (örneğin su, yazılım, eğitim vb. için pazar dışı bir mantık arayan kooperatifler veya etkinlikler). Dünya, ve her birimiz, bu yarılmalarla doluyuz.

Yabancılaşmış ve yabancılaşan emeğin reddi, aynı zamanda, kurumsal ve örgütsel yapıların ve bundan kaynak alan zihniyetlerin de eleştirisini gerektirir. Zapatistalardan Yunan veya İspanyol indignados’a (Öfkeliler) kadar birçok çağdaş harekette gözlemlediğimiz, sendikaların, partilerin ve devletin reddini böyle açıklayabiliriz.

Fakat bu eski ve yeni bir politika arasındaki zıtlık meselesi değil diye düşünüyorum. Çünkü ekonomik krizlerden doğan hareketlerde gördüğümüz şey, bu iki şeyin aynı anda öne çıktığı: Kent meydanlarındaki protestolar gibi yarılmalar ve Syriza veya Podemos gibi yeni partiler.

podemos-1

Sanırım bu kapitalizm içindeki deneyimlerimizin farklı oluşunun bir yansıması. Hem kurbanlarız hem de değiliz. İşçiler olarak yaşam standartlarımızı geliştirmek istiyoruz ve ayrıca bunun da ötesine geçmek, farklı yaşamak istiyoruz. Bir yandan, aslında, hayatta kalmak için işgücünü satmak isteyen insanlarız. Ancak diğer yandan, her birimizin emeğin kapitalist tanımına uymayan hayalleri, davranışları ve projeleri de var.

Zorluk, o zamanlar da şimdi olduğu gibi, bu iki tür hareket arasındaki ilişkiyi tasavvur etmekte. Bu ilişki eski sekterliği yeniden üretmekten nasıl kaçınabilir? İki perspektif arasındaki köklü farklılıkları inkar etmeden nasıl verimli bir ilişki olabilir?

2001 ve 2002‘de Arjantin, daha yakın tarihli olarak Yunanistan ve İspanya’da indignados – öfkeliler. Belirli bir noktada, aşağıdan yukarıya hareketler yerinde saymaya başlıyor, bir krize veya çıkmaza giriyor veya ortadan kayboluyorlar. Yarılma üzerine kurulu politikanın dayanıklılık ve genişleme açısından içkin sınırlara sahip olduğunu söyler misiniz?

Bunlara sınırlar değil sorunlar derim. On yıl önce, İktidar Olmayan Dünyayı Değiştirmek kitabını yayınladığımda, aşağıdan hareketlerin başarıları ve gücü daha belirgindi, şimdi ise sorunlar konusunda daha bilinçliyiz. Sözünü ettiğiniz hareketler muazzam ümit vericiydiler ancak sermaye var olmayı sürdürüyor ve giderek daha kötüleşiyor; giderek daha fazla sefalet ve yıkıma yol açıyor. Kendimizi hareketlere övgüler dizerek avutamayız. Bu yeterli değil.

O zaman devlete odaklanan seçenek bir yanıt olabilir mi?

İnsanların neden o yönde gitmek istedikleri çok anlaşılır. Seneler süren acı dolu mücadeleler verildi fakat sermayenin saldırganlığı değişmedi. Podemos ve Syriza’nın seçimleri kazanmasını samimiyetle ümit ediyorum, çünkü bu toplumsal mücadelelerin gelgitli manzarasını değiştirecektir. Ancak devlet seçeneğine ilişkin tüm itirazlarımı koruyorum.

Bu türden her hükümet, özlemleri ve mücadeleleri düzen içi kanallara kanalize eder, zorunlu olarak, insanların bu hareketlerin ifade ettiği öfke ile sermayenin yeniden üretimi arasında bir uzlaşı aramasına neden olur. Çünkü tüm hükümetlerin mevcudiyeti, sermayenin yeniden üretimini teşvik etmekle ilgilidir (yabancı yatırımları çekerek veya diğer başka yollardan), bunun başka yolu yok. Bu kaçınılmaz şekilde sermayenin saldırganlığının parçası olmak anlamına geliyor. Bolivya ve Venezüella’da halihazırda olan bu ve Yunanistan veya İspanya’da da olacak olan bu.

Peki mesele hareketleri hükümet kurumlarına yönelen bir hareketle aşağıdan birleştirmek olabilir mi?

Sürekli karşımıza çıkan bariz yanıt bu. Ancak bariz yanıtların çelişkileri örtmek gibi bir sorunları var. İşler bu kadar kolay hallolmaz. Yukarıdan, insanların yaşam koşullarını geliştirmek mümkün olabilir ancak insanın kapitalizmden kopuşarak farklı bir gerçeklik yaratabileceğini sanmıyorum. Ve artık tüm içtenliğimle kapitalizm içinde tüm insanlık için uzun vadeli çözümler olmadığına inanıyorum.

Devlet seçeneğini değersiz görmüyorum. Çünkü sunabileceğim bir yanıt yok ama çözümün de bu olduğunu düşünmüyorum.

Yanıtı nerede arıyorsunuz?

Sol partileri düşman görmemekle birlikte, ki durum benim için kesinlikle böyle değildir, yanıtın yarılmaların derinleştirilmesi fikrinde olduğunu söylüyorum.

İnsanlığın yok oluşunu kabul etmeyeceksek, ki benim için bu ihtimal kapitalizmin ajandasında gerçek bir olasılık olarak görünmektedir, o zaman tek alternatif kendi hareketlerimizin başka bir dünya doğuracağını düşünmektir. Yarılmalar yaratmaya ve bu yarılmaların kesişimlerini veya daha da iyisi, müşterekliklerini arayarak, bunları tanımanın, güçlendirmenin, genişletmenin, birbirine bağlamanın yollarını bulmaya devam etmek zorundayız.

Devlet ve seçimler açısından düşünürsek, bundan uzağa düşeriz çünkü Podemos veya Syriza bir şeyleri iyileştirebilir ancak sermayenin mantığı dışında başka bir dünya yaratamazlar. Bence mesele bundan ibaret.

Son olarak John, sözünü ettiğimiz iki perspektif arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz?

Farklılıkları ve çelişkileri örtmeksizin sürekli ve saygılı bir tartışmayı devam ettirmemiz gerekiyor. Bir diyalog için temelin şu olabileceğini düşünüyorum: İkisi de çözüme sahip değil.

Şu an için, kapitalizmi yıkmak için yeterince güçlü olmadığımızı kabul etmemiz gerekiyor. Güçlü olmaktan, yaşamın ücretli emeğe dayanmayan yollarını inşa etmeyi kastediyorum. “Bir işim olup olmaması önemli değil, çünkü işim olmasa bile, hayatımı beni ilgilendiren ve bana insanca yaşamaya yetecek geçimi sağlayan diğer şeylere adayabilirim” diyebilmek. Şu anda durum bu değil. Belki de “kahrolsun sermaye” demeden önce bunu inşa etmemiz gerekiyor.

Bu anlamda, Fransız Devriminin önkoşulunun, belirli bir noktada, burjuva ilişkilerinin toplumsal ağının, var olmak için artık aristokrasiye ihtiyaç duymaması olduğunu aklımızda tutalım. Benzer şekilde, “küresel sermayenin İspanya’ya yatırım yapmamasının önemi yok, çünkü insan onuruna yakışır bir şekilde yaşamamıza yetecek kadar güçlü bir karşılıklı destek ağı inşa ettik” diyebileceğimiz bir noktaya ulaşmak için çalışmamız gerekiyor.

Tam şu anda, bankalara karşı öfke dünya çapında yayılmakta. Ancak, sorunun bankalar olduğunu düşünmüyorum. Sorun paranın bir toplumsal ilişki olarak var olması. Paraya karşı öfkeyi nasıl düşünmeliyiz? Bunun zorunlu olarak parasızlaştırılmış, gayriticarileştirilmiş toplumsal ilişkiler inşa etmeyi getirdiğine inanıyorum.

İster kendi istekleriyle, ister inançları yüzünden, isterse mecburiyetten olsun, gazetelere çıkmasalar da, bu çabaya kendini adamış epeyce insan var. Başka topluluk formları inşa ediyorlar. Yeni bir yaşam yaratmak için başka toplumsallaşma yolları, teknoloji ve insan becerileri hakkında başka fikirler üzerinde çalışıyorlar.

John Holloway: cracking capitalism vs. the state option

Filed under: Çeviri, , , , ,

Siyasal İslam ile Uzlaşmak İmkansızdır – SALAH CHOUAKI

14 Eylül 2014

Cezayirli eğitimci Salah Chouaki’nin kökten dinciler tarafından öldürülmesinin yirminci yılında katledilmesine neden olan ideolojiye karşı savaşta uzlaşmaz olmak gerekliliği üzerine-bugünle çok alakalı-uyarısını Karima Bennoune (Fransızcadan, Barış Satılmış İngilizceden) çevirdi.

salah-chouaki

Ünlü eğitim uzmanı ve solcu aktivist Salah Chouaki, 14 Eylül 1994’de katledildi.

Cezayirli eğitimci Salah Chouaki bu makaleyi 15 Mart 1993’de El Vatan gazetesinde yayınladığında Cezayir, köktendinci şiddet ve devletin terörle mücadele suiistimallerinden oluşan “karanlık on yılına” ilerliyordu. Yükselen siyasal İslam tehdidine karşı inanılmaz biçimde ileri görüşlüydü. Bu makalenin yayınlanmasının ertesi günü kökten dincilerin Cezayirli entelektüellere suikast kampanyası eski Eğitim Bakanı Djilali Liabes’in suikasta uğraması ile yükselişe geçti. Sadece on sekiz ay sonra, 14 Eylül 1994’te, onu susturamayan tehditlerden sonra, Chouaki’nin kendisi Silahlı İslami Grup tarafından öldürüldü. Sonrasındaki on yılda 200.000 kadar Cezayirli öldürüldü.

Feminist aktivist Ourida Chouaki hatırlamanın en önemli yollarından birisinin onun öldürülmesine yol açan kökten dinci ideoloji ile savaşmak ve cihatçı terörizmi itibarsızlaştırmak olduğunu söylüyor. Makalesi bu ruhla ve ilerici Kuzey Afrikalı düşünür ve aktivistin öldürülmesinin 20. Yılını anmak için bugün İngilizceye çevrildi. Salah Chouaki şöyle yazmıştı “en tehlikeli ve ölümcül illüzyon… halkımızın ölümcül düşmanı…köktendinciliği küçümsemektir.” Cesur sözleri ve uyarıları-açıkça söylemek için hayatlarını veren birçok diğer Cezayirli entelektüel gibi-bugün tüm dünya için trajik biçimde hala geçerli kaldı.

Siyasal İslam ile uzlaşmak imkansızdır

Modern toplum fikrini desteklemek ve samimi veya yapmacık, köktendinciliğin totaliter canavarını “evcilleştirmenin” olası olduğuna inanmak arasında çözülemeyen bir çelişki var.

“Biz Müslüman bir devletiz” ifadesi kısa süre önce hükümet başkanı tarafından sanki köktendincilere onlardan öğrenecek bir şeyi olmadığını anlatmak için kullanıldı. Bu arada en önemli modernist güçleri “seküler-asimilasyoncular” olarak, sanki tam olarak modası geçmiş bir siyaseti temsil ediyorlarmış gibi, isimlendirdi. Birlikte düşünüldüğünde tüm bunlar siyasal İslam’ın oyun sahasına çekilmeyi kabul etme eğilimini açığa çıkarır. Bu değiştirilemez biçimde kökten dinciliğin kendisine giden bir tercihtir.

Bu nedenle devlet sürekli üstünlük sağlama yarışına girer ve dini sömüren ve gerici politik amaçları için kullanan partiler arasında rekabet başlar. Bunu yaparak devletin kendisi ve modernist güçler daha başlamadan savaşı kaybetmiş olurlar.

Köktendinci güçler terörizm cephesinde “biz Müslüman bir devletiz” mantrası sayesinde ve modernizasyon partizanlarına başlatılan saldırı yüzünden sağlam biçimde ezilse bile, ideolojik kozları hala onlarda olacak. Bu nedenle köktendinciler nefes alır almaz bir kez daha iktidarı -zaten sahip oldukları bir parça iktidarı değil tüm iktidarı- almayı deneyebilirler.

Hangi dini yenilenme?

Devlet dini kullanırsa, hangi bahane ile ve hangi biçimde olursa olsun, bu noktadan sonra diğerlerinin bununla birlikte yüzeye çıkmayacağını, (devletin) tekeline karşı koymayacağını düşünmek için hiçbir neden yoktur!

Halkın zihnine, iktidar sorununun bir tür “dini yenilene” ile çok yakın olduğuna dair fikrin tohumunu ektiğimiz andan itibaren politik söylemin dini söyleme indirgendiğini ve ayrıştığını gerçekten kabul ederiz. Bu yüzden artık vatandaşlara değil inananlara konuşuruz. Sivil topluma değil soyutlanmış bir “ümmete” konuşuruz. Artık hukuka dayalı bir devleti değil de facto bir devleti yönetiriz. Bu andan sonra Anayasa ve tüm yasalar anlamını yitirir, aynı bizim trajik biçimde yaşadığımız gibi. Teröristlerin Cezayirlileri barbarca öldürmesi Tanrı ve kutsal din adına değil mi?

Dine ve ruhban sınıfına başvurursanız ve onları eylemlerin kutsal metinlere uyup uymadığına dair tek yargıçlar olacak biçimde eğitmeye kadar giderseniz bir noktada inananlar kitlesinin en temel görüşleri ile uyumlu toplumsal projeyi seçenler ve bu projeyi uygulaması için güvendikleri ruhban sınıfı tarafından uygulanan baskıya boyun eğmekten nasıl kaçınabilirsiniz?

Bu nedenle inananlar ve ümmetin ne modern cumhuriyetçi kurumlara, ne tüm güçleriyle hukuka dayanan bir devlete, ne ordu veya polis gücüne ne ekonomik fonksiyonu düzenleyen yasalara, ne de bilimsel veya kültürel gelişime ihtiyaçları olmayacaktır. Bu nedenle vatandaşların temel haklarını inkar ederek vahşi neoliberalizme, gerici dogmalara, en gaddar baskıya ve hatta taşlamaya… yol veririz.

Mısırlı filozof Fouad Zakariya devlet-toplum ilişkileri çevresinde siyasal İslamcılığın nasıl bir yol olarak işlev gördüğünü açıkça göstermiştir. Teokratik bir toplum olmak için tüm imkanlarıyla iktidar yolculuğuna çıkarken değiştirilemez biçimde devleti kabaran kökten dincilik dalgasına dönüştürür.

Zakariya şu modeli tanımladı ve analiz etti: İslamcılar sosyal-kültürel alanda bir yer kaplıyor, sonra politik-ideolojik alanda. Toplum ve devlet üzerinde çok biçimli bir baskı kullanıyorlar. Devlet üzerindeki baskıları onlara taviz verilmesine neden oluyor hatta kendisinin İslamcılardan daha az İslamcı görünmeye izin vermeyecek biçimde üstün olmaya çalışması ile sonuçlanıyor. Böylece devlet okullarda, kültürel alanda, kurumlarda ve farklı çevrelerde-ekonomi de dahil olmak üzere-İslamcılığı tanıtarak bir din olarak İslam’ı güçlendirdiğini düşünüyor veya düşünüyormuş gibi yapıyor. İslamcılar tüm bunlardan kar sağlıyor, kazanımlarıyla yenilenmiş baskılar olarak yeniden yatırım yapıyorlar ve bu onlara daha fazla zemin kazandırıyor ve sonra bu modeli hep daha üst düzeylerde tekrarlıyorlar.

Her durumda, bu çevrelerden kendi adına tuttuğu pozisyonları yeniden yönlendirmekte başarılı olan kökten dinciliktir. Bunun nedeni bu ülkeleri etkileyen devasa bilimsel ve kültürel uçurumdur. Aynı zamanda din içindeki güçler dengesinin, tarihimizin şekillendirdiği haliyle, Arap İslam kültürel mirasının en parlak sayfalarını; rasyonellik ve modernitenin tohumlarını taşıyan sayfaları silmiş olmasıdır. Tarihsel dinamik en tutucu ve gerici yorumların hakimiyetini desteklemiştir.

Ülkemizde yaşananların, ve Mısır’ın 70’ler ve 80’lerde yaşadıklarının sağlam biçimde kanıtladığı gibi siyasal İslamcılığın yasallaştırılması…ana olarak İslamcılık devleti nedeniyle gelir, bu yaklaşımı destekleyenlerin asıl niyeti ne olursa olsun.

Devlet İslamcılığını tercih ettiğiniz sürece, ki bu durumda doğru doza asla karar veremezsiniz, her durumda bu kökten dincilik lehine işler, ve soruya sadece olumsuz bir yanıt verebilirsiniz: “Müslüman bir toplum modernliği nasıl başarabilir?” Bu soru, kendi başına meşrudur. Ancak “moderniteyi İslamlaştırarak” yapmamız gerektiğini öneren yanıt “siyasal İslam’ı modernleştirmekle” aynı anlama gelen boş bir yanıttır.

Her durumda bu moderniteyi şu anki ve geçmişteki gerçeklik üzerinden ve bir “özgünlük” bakış açısından gelecekte kopyalanacak bir şey olarak gördüğüz anlamına gelir. Bu insanlığın bir parçası olarak kendisini insanlıktan ayrı tutan “ümmeti” tanımlar. İnancı, rasyonelliği dışlayan kişisel, içselleşmiş bir görüşe dayandırır.

O halde Müslüman bir toplumun moderniteye nasıl ulaşır sorusuna verilecek en olumlu yanıt nedir? Şöyle ifade edilebilir: kültürel olarak Arap-Amazight (Berberi) Müslüman bir nüfus için bunu yapmak kendi özgünlüklerini yine kendi özgünlükleri olan…. diğer Müslüman toplumlar veya dünyadaki diğer insanlar ile kıyaslamadan moderniteyi kabul etmek ve onunla rahat olmak anlamına gelir.

Neden sekülerlik çoğu zaman dine karşı bir tür saldırıya indirgenir? Ülkemiz samimi ve objektif bir tartışmaya ihtiyaç duyarken neden bu tür gereksiz niyet sorgulamalarına giriyoruz?…Dini kılıktaki siyasi söylev toplumumuzu kemiren kanserdir.

İmkansız bir uzlaşı

Stratejik olarak ortada neyin olduğuna dair çok ciddi bir yanlış anlaşılma var. Bu gerçeklik kamuoyunda artarak daha netleşiyor. Modern bir ulus olarak Cezayir’i kurtarmaktan bahsediyoruz. Bu sadece Başkan Chadli Benjedid’in temsil ettiği bürokratik rantiye sistemini reddetmek istedikleri için İslami Kurtuluş Cephesine oy verenlere kur yapma sorunu ise, bunun için onları kısa vadede çok daha güçlü kökten dinciliğin kollarına atma ve bu nedenle insanların Müslüman kimliğinin kendisinin tehlikeye atma riskini almış oluyoruz.

Nihai olarak teslim olmayı reddeden bu kafadar bürokrasi olabilir. Her şey göz önünde bulundurulduğunda kökten dinciliğin politik olarak hayatta kalmasını garanti altına alan bu sistemdir. Ekonomik sorunların politik bağlamdan bağımsız ekonomik formüllerle ve çok boyutlu krizin nedeni olan güçlere karşı kararlı bir ideolojik mücadele olmaksızın çözülebileceği yanlış inancı olan bu “ekonomizmdir.” Bu nedenler aslında köktendinciliğin dengeleyici ağırlık olduğu kafadar bürokrasinin fakirleştirilmiş düşünce ve ideolojisi de vardır.

Köktendincilik ve tüm siyasi İslamcılık ile uzlaşmak kesinlikle imkansızdır.

Bu tür bir uzlaşmanın olasılığını ve gerekliliğini savunmada ısrar etmek sadece illüzyonları sürdürür ve kamuoyunun kafasını bulandırır. Köktendinciliğin kesin ve bölünmemiş iktidarı ele geçirmesini kolaylaştırır.

Bu tez artık sadece teorik değil. Yüzlerce kurban pahasına pratik olarak kanıtlandı. Kökten dincilikle köprü kurmak için girişilen her çaba, ilerleme için uğraşan güçlerden uzaklaşmak için gösterilen her çaba kökten dinci güçlerin cesaret kazanması ve inisiyatiflerini yeniden kazanmaları ile sonuçlanır.

İslam’ı savunmanın en iyi yöntemi onu siyasi manipülasyonun ulaşamayacağı bir yere koymaktır.

Modern devleti savunmanın en iyi yöntemi onu siyasi amaçlar için dinin her türlü kullanımının ulaşamayacağı bir yere koymaktır..

Bu makale çevirmen Karima Bennoune tarafından kısaltılmış ve İngilizceye çevrilmiştir. Makalenin orijinalini Fransızca okuyabilirsiniz.

Open Democracy

Filed under: Çeviri, ,

WikiLeaks Çağında Çok Güzel Hareketler – Slavoj Žižek

wikileaks-julian-assange-time-cover

Ocak 2011

WikiLeaks tarafından sızdırılan diplomatik yazışmalardan birinde Putin ve Medvedev, Batman ve Robin’e benzetiliyor. Kullanışlı bir benzetme: WikiLeaks’in örgütleyicisi Julian Assange Christopher Nolan’ın Kara Şovalye’sindeki Joker’in gerçek hayattaki karşılığı değil mi? Filmde takıntılı bir infazcı olan ve cinayetler işleyen bölge savcısı Harvey Dent, Batman tarafından öldürülüyor. Batman ve dostu polis şefi Gordon, Dent’in cinayetlerinin ortaya çıkması durumunda şehrin moral açıdan zarar göreceğini düşünüyor ve bu cinayetlerden Batman’i sorumlu göstererek savcının imajını korumaya karar veriyorlar. Filmin verdiği kıssadan hisse, halkın ahlakını korumak için yalan söylemenin gerekli olduğu. Yalnızca yalan kurtarabilir bizi. Filmdeki tek doğruluk figürünün baş kötü Joker olması pek de şaşırtıcı olmasa gerek. Joker, Gotham şehrine yönelik saldırılarının Batman maskesini çıkarıp gerçek kimliğini gösterdiği zaman sona ereceğini açıkça söylüyor; bu ifşayı engellemek ve Batman’i korumak için, Dent basına Batman’in kendisi olduğunu söylüyor. Bir başka yalan! Joker’i tuzağa düşürmek için, Gordon ölmüş numarası yapıyor. Bir yalan daha!

Joker, bunun sosyal düzeni ortadan kaldıracağı inancıyla, maskenin ardındaki gerçeği ortaya çıkarmak istiyor. Ona ne demeliyiz? Terörist? Kara Şovalye, klasik western’ler Fort Apache ve The Man Who Shot Liberty Valance’in etkili bir versiyonu. Bu filmlerde, Vahşi Batı’yı medenileştirmek için yalanın gerçek olarak sunulması gerekiyor. Yani medenileşme, bir yalan üzerine inşa edilmek zorunda. Film olağanüstü bir popülerlik kazandı. Soru, tam da şu an, toplumsal sistemi korumak için bir yalana duyulan bu yenilenmiş ihtiyacın nedeninin ne olduğu.

Bugüne dek WikiLeaks hikayesi WikiLeaks ve ABD imparatorluğu arasındaki bir mücadele olarak sunuldu. Gizli ABD devlet belgelerinin yayınlanması bilgi edinme özgürlüğü kapsamında mıydı yoksa istikrarlı uluslararası ilişkiler için tehdit arz eden bir terör eylemi miydi? Peki ya esas mesele bu değilse? Süregiden esas ciddi ideolojik ve politik mücadele WikiLeaks’in kendisi içinde olansa? Gizli devlet belgelerinin yayınlanması şeklindeki radikal eylem ve bu eylemin, başka şeylerin yanı sıra, WikiLeaks’in kendisi tarafından hegemonik ideolojik-politik alana yansıtılma şekli arasındaki mücadele.

Bu yansımanın birincil sıkıntısı ‘şirket anlaşmaları’, örneğin WikiLeaks’in beş büyük gazete ile yaptığı ve onlara belgeleri seçici olarak yayınlama hakkı veren anlaşma değil. Çok daha önemlisi WikiLeaks’in komplocu tarzı: ABD Dışişleri Bakanlığı şekline bürünmüş ‘kötülere’ saldıran ‘iyi’ bir gizli grup. Şeyleri bu şekilde görünce, düşman da gerçeği çarpıtan, kamuoyunu manipüle eden ve kendi çıkarları peşinde koşarken müttefiklerini aşağılayan ABD diplomatları oluyor. ‘İktidar’ en üstteki kötü adamların elinde ve tüm toplumsal yapıya nüfuz etmiş; nasıl çalıştığımızı, düşündüğümüzü ve tükettiğimizi belirleyen bir şey olarak algılanmıyor. WikiLeaks’in kendisi, Mastercard, Visa, PayPal ve Bank of America onu sabote etmek için güç birliği yaptığında bu iktidar dağılımının tadına baktı. Komploculuk yapmanın bedeli aynı mantıkla muamele görmektir. (WikiLeaks’in arkasında ‘gerçekte’ kim olduğuna dair teorilere şaşırmamalı – CIA mı acaba?)

Komplocu tarz, görünür zıddı ile, yani WikiLeaks’i ‘özgür bilgi akışı’ ve ‘yurttaşların bilme hakkı’ için verilen şanlı mücadele tarihinin bir başka bölümü olarak sistemiçileştiren liberal bakışla destekleniyor. Bu bakış WikiLeaks’i radikal bir ‘araştırmacı gazetecilik’ vakasına indirgiyor. Bu noktada, birkaç sıradan adamın başkana uzanan bir skandalı ortaya çıkardığı ve onu istifaya zorladığı Başkanın Bütün Adamları ve Pelikan Dosyası gibi Hollywood gişe filmlerinin ideolojisine sadece bir adım uzaktayız. Yolsuzluk en tepeye ulaşmış olarak gösteriliyor ancak bu gibi filmlerin ideolojisi iyimser nihai mesajlarında gizli: Ülkemiz öylesine harika ki, senin ve benim gibi birkaç sıradan adam dünyanın en güçlü adamı olan başkanı alaşağı edebiliyor!

Egemen ideoloji tarafından sergilenen mutlak güç gösterisi, güçlü eleştiri olarak görülen şeye izin vermek. Bugün antikapitalizm bakımından eksiklik çekmiyoruz. Kapitalizmin korkunçluğuna dair eleştirilerle dolup taşıyoruz: Çevreyi insafsızca kirleten şirketleri, bankaları halkın parasıyla kurtarılırken şişkin primler almaya devam eden yolsuz bankacıları, çocukları köle gibi çalıştıran merdiven altı atölyeleri vs. ifşa eden kitaplar, derinlemesine araştırmacı gazetecilik ve TV belgeselleri. Ama burada bir aldatmaca var: Bu eleştirilerde sorgulanmayan şey bu aşırılıklara karşı mücadelenin demokratik-liberal bir çerçeveye oturtulması. (Açık ya da örtülü) hedef kapitalizmin demokratikleştirilmesidir; medya baskısı, meclis soruşturmaları, daha sert yasalar, dürüst polis soruşturmaları vb. ile ekonominin demokratik kontrolünü genişletmektir. Fakat (burjuva) demokratik devletin kurumsal yapısı asla sorgulanmaz. En radikal ‘etik antikapitalizm’ formları (Porto Allegre forumu, Seattle hareketi vb.) için bile bu dokunulmazlığını sürdürür.

WikiLeaks’e aynı şekilde bakılamaz. Ta en başından beri, faaliyetleri ile ilgili bir şey bilginin özgürce akışına dair liberal görüşlerin ötesine geçiyor. Bu aşırılığı içerik düzeyinde aramamalıyız. WikiLeaks ifşaatları hakkındaki tek şaşırtıcı şey hiçbir sürpriz içermemeleri. Tam da öğrenmeyi umduğumuz şeyleri öğrenmedik mi? Gerçek rahatsızlık görünüm düzeyinde idi: Herkesin bildiğimizi bildiği şeyi bilmiyormuş gibi davranmaya artık devam edemeyiz. Bu kamusal alanın paradoksu: Herkes nahoş olmayan bir gerçeği bilse de işin rengini değiştiren şey bunun herkesin önünde söylenmesidir. Yeni Bolşevik hükümetin 1918’deki ilk icraatlarından biri, Çar’ın gizli diplomasisinin tüm belgelerini, tüm gizli anlaşmaları, kamuoyunca bilinen anlaşmaların gizli maddelerini vb. ortaya dökmek olmuştu. Orada da hedef devlet iktidar aygıtının tüm işlevleri idi.

WikiLeaks’in tehdit ettiği ise iktidarın formel işleyişi. Buradaki gerçek hedefler kirli ayrıntılar ve bunların bireysel sorumluları değil; yani iktidardakiler değil, iktidarın kendisi, yapısı. İktidarın yalnızca kurumlar ve kurallardan oluşmadığı, aynı zamanda iktidara meydan okumanın meşru (‘normal’) yollarını da (bağımsız basın, DKÖ’ler vb.) kapsadığını unutmamalıyız – Hintli akademisyen Saroj Giri’nin dediği gibi, WikiLeaks ‘iktidara, iktidara meydan okumanın ve gerçeği açığa çıkarmanın normal kanallarına meydan okuyarak meydan okudu’ [*]. WikiLeaks ifşaatlarının hedefi, sadece iktidardakileri utandırmak değil, aynı zamanda temsili demokrasinin sınırlarının ötesine geçebilecek farklı bir iktidar işleyişine ulaşmak üzere kendimizi mobilize etmemize öncülük etmekti.

Ancak, gizli olanı bütünüyle ifşa etmenin bizi özgürleştireceğini sanmak bir hata. Öncül hatalı. Gerçek özgürleştirir ama bu gerçek değil. Elbette görünüşe, resmi belgelere güvenilemez fakat gerçeği o görünüşün ardında paylaşılan dedikoduda da bulamayız. Görünüş, yani herkesin gördüğü, asla basit bir ikiyüzlülük değildir. E.L. Doctorow bir keresinde görünüşün sahip olduğumuz her şey olduğunu söylemişti, bu yüzden ona büyük özen göstermeliydik. Sık sık mahremiyetin yitirildiği söylenir, en mahrem şeyler bile kamusal didiklemeye açık hale gelmiştir. Fakat gerçek bunun tam tersi: Etkili bir şekilde ortadan kaybolan şey, katılımcının haysiyeti ile birlikte kamusal alan. Günlük hayatlarımız, her şeyi söylememenin yapılacak doğru şey sayıldığı vakalarla dolu. Çalınan Buseler’de Delphine Seyrig genç aşığına nezaket ile incelik arasındaki farkı şöyle anlatır: ‘Kazara bir kadının duşun altında çıplak olduğu bir banyoya girdiğini düşün. Nezaket kapıyı hızla kapayıp “Pardon hanımefendi!” demenizi gerektirir, incelik ise kapıyı hızla kapatıp şunu söylemektir “Pardon Bayım”‘ Yalnızca ikinci vakada, duşun altındaki şahsın cinsiyetini çıkaracak kadarını görmemiş gibi davranarak, gerçek incelik gösterilebilir.

Politikada inceliğe dair üst düzey bir örnek Portekiz Komünist Partisi lideri Alvaro Cunhal ile 1974’te Salazar rejimini deviren darbenin müsebbibi olan ordu grubunun demokrasi yanlısı üyesi Ernesto Melo Antunes arasındaki gizli toplantıdır. Durum son derece hassastır: Bir tarafta Komünist Parti, fabrikaları ve tarlaları ele geçirerek (silahlar halihazırda halka dağıtılmıştır) gerçek sosyalist devrimi başlatmaya hazırdır; diğer tarafta ise, muhafazakarlar ve liberaller devrimi ordu müdahalesi dahil her türlü yolla durdurmaya hazırdır. Antunes ve Cunhal, adını koymadan bir anlaşma yaparlar: Aslında aralarında anlaşma falan yoktur – görünüşe göre tek yaptıkları anlaşmaya varamamaktı – fakat toplantıdan komünistlerin devrim başlatmayacağı, dolayısıyla ‘normal’ bir demokratik devletin oluşmasına izin verecekleri ve sosyalizm karşıtı ordunun Komünist Parti’yi yasaklamayacağı, onu demokratik sürecin kilit bir unsuru olarak kabul edeceği konusunda mutabık olarak ayrıldılar. Bu gizli toplantının Portekiz’i iç savaştan kurtardığını iddia edenler olabilir. Ve katılımcılar ketumluklarını gelecekte de korudular. Toplantı sorulduğunda (gazeteci bir arkadaşım tarafından), Cunhal yalnızca Antunes inkar etmediği müddetçe gerçekleştiğini doğrulayacağını söyledi – Antunes inkar ediyorsa, gerçekleşmemişti. Antunes arkadaşım ona Cunhal’in sözlerini iletirken kendi adına sessizce dinledi. Dolayısıyla, inkar etmeyerek, Cunhal’in şartını karşılamış ve örtülü bir şekilde doğrulamış oldu. İşte solun centilmenleri politikada böyle davranır.

Bugün yaşananları yeniden değerlendirdiğimizde, Küba Füze Krizi’nin mutlu sonunun da incelikle, bihaber davranmanın nazik ritüelleri ile yönetilmiş olduğu ortaya çıkıyor. Kennedy’nin dahiyane fikri mektup almamış gibi davranmaktı. Gönderen (Kruşçev) arıza çıkarmadığı için işe yarayan bir strateji. 26 Ekim 1962’de, Kruşçev Kennedy’ye daha önce aracılar tarafından yapılan bir teklifi teyit eden bir mektup gönderdi: Sovyetler Birliği, ABD ada’yı işgal etmeyeceğine dair güvence verirse füzelerini Küba’dan çekecekti. Ancak ertesi gün, ABD cevap vermeden, Kruşçev’den daha sert ve ek şartlar öne süren başka bir mektup geldi. O gün akşam 8.05‘de Kennedy’nin Kruşçev’e yanıtı gönderildi. Kruşçev’in 26 Ekim tarihli teklifini kabul ediyor ve 27 Ekim tarihli mektup hiç gelmemiş gibi davranıyordu. 28 Ekim’de Kennedy Kruşçev’den anlaşmayı kabul ettiğine dair üçüncü bir mektup aldı. Her şeyin tehlikede olduğu böylesi anlarda, görünüm, nezaket, ‘oyun oynandığının’ bilincinde olmak, her zamankinden önemli hale gelir.

Ancak, bu hikayenin yalnızca bir -yanıltıcı- yanı. Öyle anlar vardır ki – egemen söylem için kriz anları – görünüşün paramparça olmasını provoke etme riskinin alınması gerekir. 1843‘te genç Marks tarafından böylesi bir an tasvir edilmiştir. ‘Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı’da, 1830‘lar ve 1840‘larda Alman eski rejimindeki çürümeyi, devrim öncesi Fransız rejiminin trajik düşüşünün absürt bir tekrarı olarak teşhis etmişti. Fransız rejimi ‘kendi haklılığına inandığı ve inanmak zorunda olduğu müddetçe’ trajikti. Alman rejimi ‘yalnızca kendisine inandığını hayal ediyor ve dünyanın da aynısını hayal etmesini talep ediyordu. Kendi varlığına inansaydı, ikiyüzlülük ve yanıltmacada avuntu arar mıydı hiç? Modern eski rejim, gerçek kahramanları ölmüş bir dünya düzeninin komedyeninden ibarettir.’ Böyle bir durumda, utanç bir silahtır: ‘Gerçek baskı, basıncın bilinci eklenerek daha baskılı hale getirilmelidir; utanç, herkese ilan edilerek daha da utanç verici hale getirilmelidir.’

Bugünkü durumumuz tam da budur: Kendi demokrasi, insan hakları vb. ideallerine inandıklarını hayal eden ajanların küresel düzeninin utanmaz kinizmi ile yüz yüzeyiz. WikiLeaks ifşaatları gibi eylemler üzerinden utanç – tepemizde böyle bir iktidar olmasını tolere etmemizin utancı – ilan edilmek suretiyle daha da utanç verici hale getirildi. ABD laik demokrasi getirmek için Irak’a müdahale ettiğinde ve sonuç köktendinciliğin güçlenmesi ve çok daha güçlü bir İran olduğunda, bu iyi niyetli bir ajanın trajik hatası değil, kendi oyununda yenilgiye uğratılan alaycı bir düzenbazın durumudur.

[*] ‘WikiLeaks beyond WikiLeaks?’, http://www.metamute.org/en/articles/WikiLeaks_beyond_WikiLeaks.

http://www.lrb.co.uk/v33/n02/slavoj-zizek/good-manners-in-the-age-of-wikileaks

Filed under: Çeviri, , ,

Pakistan’da neler oluyor? – Tarık Ali

Tahir-ul Kadri ve İmran Han

2 Eylül 2014

Karanlık koridorlardan ve politik labirentlerden yapılan bir yolculuk, Pakistan’da bugün şahit olduğumuz şeyin – Lahor ve İslamabad’daki sokak gösterileri, başbakanın evinin basılması girişimi, devlet televizyonu binasının işgali – iktidardakiler (Şerif kardeşler olarak da bilinen iki yardakçı) ile İmran Han öncülüğündeki bir muhalefet kesimi ve Şerifler ve pek çok başkası tarafından desteklenen geniş bir medreseler ağını kontrol eden Kanada merkezli ‘ılımlı’ İslamcı imam Tahir-ül Kadri’nin ortaya sürdüğü güçler arasındaki bir iktidar mücadelesinden biraz daha fazlası olduğunu gösteriyor. Örneğin Pencap valisi Muhammed Server (Blair ve Brown’ın milyoner bir ahbabı ve Glasgow’dan Yeni İşçi eski vekili), muhtemelen inancını göstermek için Kadri’nin kafilesine dahil oldu.

Kadri, demokrasinin ülkede başarısızlığa uğradığını ve çoğunluğun çektiği sıkıntıları hafifletecek reformları sağlayamayacağını söylüyor. Şiddete karşı ve grubunun şimdiki geçici ortaklarının taktiklerinden yana olmadığında ısrar ediyor. Han’ın takipçileri Kızıl Bölge’ye baskın yaparken, Kadri geride durdu. Ne tür bir politika izlediği meçhul. Şu anda mevcut demokrasiye tek ciddi alternatif ise on yıllar boyunca Pakistan’ı yönetmiş olan ve yoksulların ya da toplumun orta tabakalarının gerçekten yarar göreceği gerçek reformlar yapma becerisinden kendisi de yoksun olan ordu. Ve bir ılımlı olarak, Kadri kesinlikle bir halifeden yana değil. En azından şimdilik.

Han geçen yılki genel seçimlerde onun zaferini engelleyecek ölçüde hile yapıldığını iddia ediyor. Pakistan’da seçimler çoğu zaman tartışmasız şekilde hilelidir, ama ne kadar? Mağlup Pakistan Halkının (gerçekte Zerdari Butto’nun) Partisi, Pencap’ta neredeyse silinmesine rağmen böyle bir iddiada bulunmadı. Han da sonuçları o zaman kabul etti ve yeni başbakan Navaz Şerif ile gülümseyerek fotoğraf çektirdi. Dahası, partisi sınır eyaleti Hayber-Pahtunhva’da hükümet oluşturmayı kabul etti. Seçim o derece hileli ise, neden zamanının gelmesini bekleyerek Muhalefet Lideri olmadı ve olağan kariyerist güruhtan müteşekkil bir eyalet hükümeti kurmak yerine parlamentoda mücadele etmedi? Ben de dahil Han’ın yeni hareketinin daha iyi bir şey için politik alan yaratabileceğini düşünenler yanıldılar. Şerif kardeşlerin hemen istifa etmesini ve seçimlerin yenilenmesini talep ediyor.

Seçim zaferlerinin ardından, Şerif kardeşler eskiden nasıl davranıyorlarsa öyle devam ettiler ve ülkenin vaziyeti ile uzaktan yakından alakası olmayan, fahiş sözleşmelere sahip fantezi projeler ilan ettiler. Ülkenin gerçek vaziyeti ise şu: elektrik kesintileri hiç bu kadar berbat olmamıştı, temel tüketim mallarının fiyatı artıyor, din kaynaklı şiddet, Karaçi havaalanına yapılan ve zavallı özel güvenlik görevlilerinin yanarak hayatını kaybettiği saldırı dahil terör saldırıları bitmiyor… Şeriflerin popülaritesi hızla dibe vurdu.

Pakistan

Çadırında suratını asmış oturan hakkı yenmiş, eğitimsiz, tepkili İmran Han, seçimlerde kendisine hile yapılmamış olsaydı daha iyi sonuçlar alabileceğini düşündü. Aslında kazandığına ve Şeriflerin gitmesi gerektiğine kendi kendisini ikna etti. KP’deki hükümetinin karnesine bakarsak, ulusal ölçekte daha iyi iş çıkaracağı şüpheli. Ancak Pakistan politikasının hiçbir ciddi gözlemcisi (mevcut düzenin şiddetli eleştirmenleri dahil), seçimlerde sonucu etkileyecek ölçüde hile olduğunu düşünmüyor. Şerif kardeşler (özellikle de Pencap’ı yöneten Şahbaz), üçkağıtçılıkta usta. Gerekirse, para dolu zarfları devreye sokarlar. Ama sevin ya da sevmeyin, seçimleri kazandılar ve Beluci partileri PPP ve Cemaati İslam’ın onları devirmeyi amaçlayan kampanyaya katılmamaları da bu yüzden.

Pakistan’ın politikacıları, ordunun ülkedeki en kritik oyuncu olduğunu hiçbir zaman anlamış görünmezler. Bu, ülkenin kuruluşundan beri böyle. Zülfikar Ali Butto, dayandığı gücü abarttı ve hatalarının sonucu olarak generaller tarafından asıldı. Navaz Şerif ezici seçim zaferinin ve coşkulu Riyad desteğinin (ki Suudi petrolüne hem ordu hem de ülke derinden bağımlı) onu dokunulmaz kıldığını sandı. Son Şerif hükümetini 1999’da darbe ile deviren General Pervez Müşerref’i, Yüce Divan’da vatana ihanetle yargılayarak ve astırarak ya da müebbet hapse mahkum ettirerek ibretlik bir şekilde cezalandırmak istedi. Ordu üst komutası öfkelendi. Altı ay önce, genelkurmay başkanı General Rahil Şerif, Navaz’ı aradı ve görevi bırakmasını istedi. Görünen o ki Şerif Müşerref’e yönelik suçlamaları düşürmeyi kabul etti ve ordunun başına, selefinin ülkeyi terk etmekte özgür olduğunu söyledi.

Karargahın dışında, yeniden gün ışığına çıktığında, başbakanın meslektaşları ona hata yaptığını söylediler. Anlaşma iptal edildi. Kuvvet komutanları çıldırdı. Kelleler gidecekti. Aynı zamanda, ülkenin en popüler ve etkili haber kanalı Geo TV’nin başı, önde gelen araştırmacı gazetecilerinden birinin hayatına ISI (Pakistan istihbaratı) tarafından kastedildiğini ve söz konusu birimin sorumlusu olan generalin suikastın elebaşı olduğunu açıkladı. Karargahta yer yerinden oynadı. Medyada kimse daha önce orduya böyle artistlik yapmamıştı. Düzenleyici kuruma Geo TV’nin yayınını kesme baskısı yapıldı. Bu olay da Şerif kardeşlere karşı yöneltilen suçlamaların parçası.

Bu yüzden birçok kişi tarafından Han ve Kadri’nin başlattığı hareketin derin devlet tarafından yönetildiği düşünülüyor. Hedefinin ise Şerifleri istikrarsızlığa ve nihayetinde de istifaya zorlamak olduğuna inanılıyor. Han’ın ‘Pakistan’ın iç politikasına karıştığı’ için Suudilere çıkışması da Riyad’ın Şerif’in devrilmesine yönelik tüm girişimlere açıktan karşı çıkmasının bir sonucu. Kuvvet komutanları dün bir toplantı düzenleyerek siyasal krizi ele aldılar ve ordunun zaten ellerinde olandan – savunma ve dış politika – daha fazlası için kontrolü ele almak gibi bir planı olmadığını açıkladılar. Kardeşler zayıfladı ama yaraları ölümcül mü? Protestocu kitleler Pakistan için kalabalık sayılmaz. On binler… hiçbir yerde milyonluk yürüyüş görülmedi. Halk Han’ı çok kötü ortada bıraktı ve bu durum hileye bağlanamaz – yoksa bağlanabilir mi?

Ordu Şerifleri şımarıklıkları nedeniyle cezalandırmak ve onlara güle güle demek istiyor ama Suudiler petrol yardımını kesebilir. Şerifler gönüllü istifa etse bile, Han’ın geçici hükümetin başı olarak atanması muhtemel değil. Yeni seçimi hazırlayacak ve kendi banka hesabını dolduracak bazı teknokratlar bulunacaktır. Her senaryo denendi ve başarısız oldu.

http://www.lrb.co.uk/blog/2014/09/02/tariq-ali/whats-going-on-in-pakistan/

Filed under: Çeviri, ,

Küçük, stratejik bir toprak parçasının kısa tarihi: Gazze – Alain Gresh

article-2698878-1FD00D8B00000578-856_964x669

İsrail’in en son Gazze saldırısında, 40 kadar İsrailliye karşı binden fazla Filistinli öldürüldü, rakam yükselmeye devam ediyor [2000'i aştı]. Fakat Gazze, Filistin milliyetçiliğinin doğum yeri, uzun bir direniş tarihine sahip.

İncil’deki Samson ve Delile hikayesi Gazze’de, İbranilerin düşmanı olan Filistinlilerin başkentinde geçer (1). Fettan Delile, İbrani Samson’un saçlarını keserek gücünü elinden alır ve böylece Samson kendisini kör edecek olan Filistinlilere tutsak düşer. Bir süre hapiste kaldıktan sonra mahkemeye çıkarılır ama saçları uzadığı için gücü geri gelmiştir: “Ve Samson mahkeme salonunu tutan iki orta sütunu kavradı… Ve Samson ‘Ben de Filistinlilerle beraber öleyim’ dedi ve tüm gücüyle asıldı; ve salon hakim ve yargıçların ve içerideki herkesin üzerine çöktü. Böylece kendi ölümünde, yaşamı boyunca olduğundan daha fazla insan öldürdü.”

Gazze, Eski Ahit’te önemlidir çünkü Avrupa ile Asya, Ortadoğu ile Afrika arasındaki ticaret rotalarında pivot konuma sahiptir. Şehir ve toprakları, antik dönemden beri çekişmelerin odağında olmuştur. Ta Roma’nın firavun Mısır’ından Bizans İmparatorluğu’na dek. Milattan sonra 634 yılında, Gazze, Bizanslıların, peygamberi Muhammed iki yıl önce ölmüş olan ve o zaman henüz küçük bir din olan İslam’ın takipçilerince ilk kez yenilgiye uğratıldığı yer olmuştur. Gazze Frenk krallıkları, Moğol işgali ve Napolyon’un askeri seferleri döneminde ara ara kesintilerle birlikte, Birinci Dünya Savaşı’na kadar Müslümanların kontrolünde kaldı. Gazze, Jean-Pierre Filiu’nün o tarihe kadarki en detaylı çalışmalarında yazdığı üzere “alınması ve kaybedilmesi kolay” bir yerdi (2). Osmanlılar en sonunda Filistin’e geçiş yolu olan Gazze’yi İngiliz general Edmund Allenby’a 9 Kasım 1917’de kaybettiler. Bu generale Kudüs’e ulaşma imkanı sağladı.

Büyük Britanya’nın hedefi yalnızca Almanya’nın ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun müttefiki olan sultanı yenmek değildi. Aynı zamanda stratejik toprakların denetimini ele geçirmek ve Hindistan’la imparatorluğun kalbi arasındaki hayati bir bağlantı olan, İngiliz yolu Süveyş Kanalı’nın doğu tarafının güvenliğini sağlamaktı. İngilizler kutsal topraklara dair Fransız tasarılarını bir kenara attılar ve 1922‘de, Gazze’nin parçası olduğu, Filistin olarak tanınacak bir bölgeyi yönetmek üzere Milletler Cemiyeti mandasını aldılar. Misyonları Balfour Deklarasyonu’nun hayata geçirilmesini (3), Yahudi ulusal vatanının oluşturulmasını kolaylaştırmayı ve Siyonist göçü teşvik etmeyi de içeriyordu; bunu 1939‘a kadar coşkuyla yaptılar.

Gazze ve hinterlandı, Müslüman ve Hıristiyan Filistinliler arasında Siyonist kolonizasyon ve İngiliz varlığına karşı bundan sonra yaşanacak tüm savaşların parçası oldu. Gazzeliler, İngilizler tarafından bastırılacak olan 1936-39 arasındaki büyük Arap Devrimi’ne katıldılar. Bu yenilgi, Filistinlileri siyasi liderlikten yoksun bıraktı ve davalarını savunmak (eğer savunmak denilebilirse) için Arap hükümetlerine mahkum oldular.

15 Mayıs 1948‘de, İsrail devletinin kuruluş ilanının ertesi günü, Arap kuvvetleri Filistin’e girdiler. Bu ilk Arap-İsrail savaşı, ilk Arap yenilgisi ile sonuçlandı. BM Genel Kurulu’nca 29 Kasım 1947‘de onaylanan bölme planı kapsamında Filistin devleti için ayrılmış olan bölge tırtıklandı. İsrail bu toprakların bir kısmını kendisine bağladı (bilhassa Celile), Ürdün ise Batı Şeria’yı yuttu. Gazze Şeridi (Gazze’yi, Han Yunus’u ve Refah’ı kapsayan 360 km2) Mısır ordusunun denetimine girdi: Burası, gerçekten yabancı hakimiyetinin sürmediği tek Filistin toprağı olarak kalacaktı. Seksen bin nüfus, İsrail ordusu tarafından Filistin’in diğer parçalarından sürülen 200.000 mülteciye eşlik etmek zorunda kaldı. Evlerine dönme özlemi ile sefalet koşullarında yaşamak zorunda bırakıldılar. Yoğun mülteci varlığı ve bölgenin olağandışı statüsü, Gazze’yi Filistin’in siyasal bilincinin yenilenmesinin merkezi haline getirdi.

Mısır denetimi

Mısır denetimine rağmen (önce kralı tarafından sonra da 23 Temmuz 1952 darbesinin Özgür Subaylar’ınca uygulandı), Filistinliler kendilerini bağımsız şekilde örgütlediler, İsrail’e karşı gerilla operasyonları düzenlediler ve mültecileri kalıcı olarak Gazze’ye yerleştirme girişimlerini protesto ettiler. İsrail’in misillemeleri sert oldu ve henüz adı bilinmeyen genç bir subayın, Ariel Şaron’un bölgeyi acımasızca bastırarak ün salmasına neden oldu. 28 Şubat 1955‘te Şaron Gazze’ye, 36 Mısır askeri, iki sivil ve sekiz İsrail askerinin öldüğü bir baskın düzenledi. 1 Mayıs’ta Gazze Şeridi’nde Mısır’ın pasif kalmasına yönelik büyük gösteriler düzenlendi. Bu durum, Mısır’ın yeni tek adamı Cemal Abdul Nasır’ı dış politikasını değiştirmeye ikna etti. Daha önce Mısırlıların büyük çoğunluğu tarafından Amerikancı olarak görülmesine rağmen, Soğuk Savaş’ın zirvede olduğu günlerde, Nasır SSCB’ye göz kırmaya başladı. Bağlantısızlar Hareketi’nin başlangıcını işaretleyen Nisan 1955‘teki Bandung Konferansı’na giderken, delegelerden Çin Dışişleri Bakanı Zhou Enlai ile görüştü ve ona Sovyetler Birliği’nin Mısır’a silah satmak isteyip istemeyeceğini sordu. Sovyetlerin yanıt vermesi gecikti ama olumluydu: Çek malzemelerinin teslimine dair bir anlaşma, 30 Eylül 1955‘te duyuruldu: SSCB, Ortadoğu’ya yönelik silah satışında Batı tekelini kırmış ve bölgeye oyunu değiştiren bir giriş yapmıştı (4).

Nasır ayrıca Gazzeli Filistinlilere savaş grupları şeklinde organize olmaları için daha fazla özgürlük tanımaya da ikna oldu. 26 Temmuz 1956‘da Nasır Süveyş Kanalı Şirketi’ni millileştirdi. Bunun ardından gelen Mısır’a yönelik İsrail, Fransa ve İngiltere saldırısı (Süveyş Krizi), Sina Yarımadası’nın ve Gazze Şeridi’nin gaspıyla sonuçlandı. Bu alanlar 1957 Mart’ına kadar İsrail denetimi altında kalacaktı. Yeraltı direnişi başladı. İşgalin insani bedeli yüksekti: “Dünyanın en etik ordusu” sivilleri katletti. Han Yunus’ta düzinelerce insan bir duvarın önünde makineli tüfeklerle taranarak kurşuna dizildi, diğer bazıları tabacayla öldürüldü. Toplamda 275 ila 515 kişi öldürüldü (5).

İsrail, ABD’den gelen baskıyla, Sina ve Gazze’yi boşalttığına, Nasır’ın Arap milliyetçisi olarak popülaritesi zirvedeydi. Kamplarda, sürgündeki genç Filistinli kuşak bunu 1948-49 yenilgilerine bir yanıt olarak gördüler. George Habbaş tarafından kurulan Arap Ulusal Hareketi gibi örgütlerde, BAAS partisinde ve Nasırcı hareketlerde siyasal olarak aktifleşeceklerdi. Filistin’in özgürlüğünün Arap Birliği’nden geçtiğine inanıyorlardı.

Filistin ulusal hareketi

Birkaç genç, Gazze deneyiminden başka sonuçlar çıkardılar. Arap desteğinin (Nasır’ınkinin bile) şartlı oluşunu görerek, İsrail’e doğrudan başkaldırmayı seçtiler. Birçoğu Mısır hapishanelerine düştü. Filistin’in özgürlüğünü Filistinlilerin vazifesi olarak gördüler. 1959‘da kendisi de 1948‘de Gazze’de mülteci olan Yaser Arafat’ın liderliğinde Fetih’i kurmak üzere bir araya geldiler (grubun adı Filistin Ulusal Hareketi’nin Arapça kısaltmasından geliyordu). 1970 ve 80‘lerde harekette merkezi rol oynayan Gazzeli aktivistler arasında Salah Halef (Ebu İyad); Fetih’in iki numaralı komutanı haline gelen ve 1988‘de Tunus’ta İsrail suikastında öldürülen Halil Vezir (Ebu Cihad) ve Beyrut’ta 1973‘te bir İsrail komando birimi tarafından öldürülen Kemal Advan bulunuyordu.

1959 ile 1964 arasında Beyrut’ta yayınlanan gazeteleri Filistinuna’da (Bizim Filistinimiz) şu deklarasyonu yayınladılar: “Sizden (Arap rejimlerinden) tek isteğimiz, Filistin’i bir savunma halkası ile çevrelemeniz ve bizimle Siyonistler arasındaki kavgayı izlemeniz… Sizden tek isteğimiz ellerinizi Filistin’den çekmeniz.” (6) Nasır’ın etkisinin zirvede olduğu günlerde, bunu söylemek epey cüret gerektiriyordu.

İşler, Mısır ile Suriye’yi birleştirme yönündeki başarısız girişimden (1958-1961) sonra, 1960 ortalarında değişti. Bu başarısızlık, Arap ülkelerinin bir şeyleri değiştirme beceriksizliğini ortaya çıkarmıştı. 1962‘de başarıya ulaşan Cezayir kurtuluş mücadelesi, yeni bir model sundu. Ocak 1965‘te Fetih İsrail’e karşı ilk askeri saldırısını başlattı ve bu hamlesi ile Arap birliğini beklemekten yorulmuş olan diğer örgütlerden militanların akınına uğradı. Mısır’ın 1967‘deki Altı Gün Savaşları’nda yaşadığı yenildi, Fetih’in ana güç haline gelmesinin önünü açtı ve Nasır’ın anlaşması ile Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) denetimini ele almasını sağladı. Şubat 1969‘da Arafat FKÖ yürütme komitesi başkanı oldu. Filistinliler bölge politikasının esas oyuncularından biri olarak geri döndüler ve Gazze bu yeniden doğuşun temel öğesi oldu.

İsrail işgali altındaki Gazze Şeridi’nin kendisi, kendini sosyal eylemle sınırlayan Müslüman Kardeşler hariç birçok örgütün gücünü birleştirdiği silahlı direnişi örgütledi. İşgal güçlerine karşı ilk saldırı, 11 Haziran 1967‘deydi, Mısır ve diğer Arap ülkeleri ile İsrail arasında imzalanan ateşkesin ertesi günü. Bu saldırılar 1971‘e kadar devam etti ve ancak Şaron’un tankları ve yargısız infazları ile durdurulabildi. Silahlı direniş bastırılsa da, politik girişimler daha sık hale geldi, özellikle de Batı Şeria ile 1967 öncesinde nadir olan temaslar. O zamandan beri Filistinli elitler “Filistin halkının tek temsilcisi” olarak tanıdıkları FKÖ’yü desteklediler.

Bunun parçası olmayı reddeden sadece Müslüman Kardeşler oldu. Onlar, kendilerini esas düşmana, FKÖ’ye karşı denge unsuru olarak gören işgal güçlerinin toleransından yararlanarak, Filistin toplumunda kendi sosyal ağları üzerinden kök salmayı tercih ettiler. İsrail, 1973‘te Şeyh Ahmed Yasin tarafından kurulan Mücemma el İslami (İslami Toplum) [Müslüman Kardeşler'in Filistin kolu] örgütüne yasal statü verdi. Ancak (direniş zamanının hiç gelmeyeceği anlamına gelen) bekle ve gör tavrı, Müslüman Kardeşler içinde bölünmeye yol açtı ve 1980 başlarında başka bir hareketin, İslami Cihad’ın kurulmasına neden oldu.

İlk İntifada 1987 Aralık ayında Gazze’de patlak verdi. İlk sonucu Müslüman Kardeşler’in stratejisinde ciddi bir değişiklik oldu: İntifada’da rol alan ancak diğer Filistinli örgütlerle birleşik bir cephenin parçası olmayı reddeden İslami Direniş Hareketi’ni (Hamas) kurdular. Diğer önemli sonuç FKÖ’nün İntifada’yı kendi kredibilitesini şişirmek ve Arafat ve İsrail başbakanı İzak Rabin tarafından 13 Eylül 1993‘te imzalanan Oslo Anlaşması’nda elini güçlendirmek için kullanması oldu. Arafat’ın 1 Temmuz 1994’te kurulan yeni Filistin yönetiminin merkezi olarak seçtiği yer Gazze oldu.

Ardından yaşananlarsa: Oslo’nun çöküşü, daha yoğun İsrail yerleşimleri ve kolonizasyonu, ikinci İntifada (Eylül 2000‘den sonra), Filistin’in 2006 tarihli ilk demokratik seçimlerindeki Hamas zaferi, Batı ülkelerinin yeni hükümeti tanımayı reddetmesi, Fetih’in bir fraksiyonu ile ABD arasında bunu sonlandırmaya dönük ittifak, Hamas’ın 2007‘de Gazze’de iktidara gelmesi ve bunun sonucu olarak gelen ve bugün hala sürmekte olan, 1,7 milyonluk nüfusu etkileyen abluka.

İsrail ordusu (ve yerleşimciler) Gazze Şeridi’ni 2005‘te terk etmiş olmasına rağmen (Filistin yönetimi ile hiçbir koordinasyon olmaksızın), Gazze, Filistinlilerin, denizin altı deniz mili (son saldırılar başladığından bu yana 3 deniz miline indirildi) ötesinin yanı sıra bölgenin (ki %30‘u tarım toprakları) önemli bir kısmına erişimini yasaklayan boğucu bir işgalin altında yaşamaya devam ediyor: Tüm kara, deniz ve hava ulaşımı halen İsrail üzerinden. İsrail, devlet olmanın tüm özelliklerini denetlemeye devam ediyor. Abluka, ABD dahil uluslararası toplumun sözbirliği ettiği, ancak sadece sözde kalan kınamalarına rağmen bölgede yaşayan halkı boğmaya devam ediyor.

Geri çekilmesinden bu yana, İsrail bölgeye karşı büyük çaplı operasyonlar düzenledi. 2008 Aralık ayı ile 2009 Ocak ayı arası, 2012 Kasım ayı ve bu Temmuz. Abluka sürdükçe ve Filistinliler kendi devletlerine sahip olmadığı müddetçe, tüm ateşkesler düşmanlıklara geçici olarak mola verilmesinden fazlası olmayacak. General de Gaulle, Arap-İsrail Savaşı’nın sonuçları üzerine konuşurken 27 Kasım 1967‘de bunu öngörmüştü: “İşgal; baskı, zulüm ve yerinden etmeler olmaksızın süremez. Bu ise direnişi daha da büyütür. İsrail’in terör olarak göreceği direnişi…”

Gaza: Palestine first and last

Filed under: Çeviri, , , ,

Tommy McKearney: “İrlanda’nın bağımsızlığı ve emeğin geleceği: İskoçya için dersler”

Churchill’in İrlanda için özerk yönetimi İrlandalılara olan sevgisi veya başka bir ilerici sebepten dolayı insan haklarına bağlı olması nedeniyle desteklemediğini söylemeye gerek yok. Özerk Yönetimi destekledi çünkü bunu İngiliz İmparatorluğunu korumak için bir rol modeli olarak görüyordu. Eski İmparatorluk tek bir temel ve yapısal zayıflığa sahipti: İngiliz işçi sınıfının sayıca azlığı. Hindistan’daki İngiliz yönetimi sırasında, burada hiçbir zaman 180.000’den fazla ada doğumlu er bulundurulamadı. Daha fazla İngiltere doğumlu asker yoktu çünkü.

joex

Bağımsızlık, üzerinde ciddi şekilde durulmayı hak eden göreceli bir kavram. Mutlak ve total bağımsızlık, ne birey ne de devlet için ne mümkündür ne de istenir bir şeydir. Bu toplantıdaki kimsenin izolasyonizmi veya Komodor Matthew Perry’nin 1853’te Tokyo’ya varması öncesi Japonya’ya benzer kapalı bir toplumu savunmadığı açık. Bağımsız bir ülke veya bağımsız bir halk, ülke dışındakilerle ne ölçüde ilişki kurmalı ve neye karşılıklı fayda sağlayan ilişki denilebilir ya da ne fayda sağlamayan bir bağımlılık olarak görülmeli gibi sorular, mutlak ve kesin bir şekilde belirlenmesi güç sorular.

Halklar ve ülkeler ticaret yapacak, mal ve ürün değiş tokuşu yapacak ve genel olarak çevrelerindekilerle iletişim kuracaklarsa (ki bunu yapmak zorundalar) bazı tavizler verilmesi kaçınılmaz. İrlanda veya İskoçya gibi küçük ülkeler için, mal, hizmet ve fikir alışverişi bu ülkelerin küçüklüğü (dolayısıyla kaçınılmaz şekilde doğal kaynaklarımızın sınırlılığı) nedeniyle daha da önemli çünkü halk için makul bir yaşam standardını korumak, sürekli ithalat ve ihracat yapmayı gerektiriyor.

Bu yüzden İrlanda bağımsızlığını ve böyle bir şeyin ne ölçüde mevcut olduğunu bunu dikkate alarak ele alabiliriz. Bunu yaparken, İrlanda’nın, bağımsızlığının bu denli sıkça çatışma içinde olduğu devlet olan İngiltere ile ilişkisine özel bir ihtimam göstermek gereklidir.

Sık sık İrlanda’nın 1922’de bağımsızlığını kazandığı söylenir. Bu tedbirin bugün Kuzey İrlanda olarak bilinen altı ili de içermesi gerektiğine inananların bile birçoğu arasında, ‘bağımsızlığın’ (en azından diğer 26 il için) gerçekten de 1922’de elde edildiğine dair yaygın bir kabul vardır.

1922’de kazanılan İrlanda bağımsızlığının kapsamını belirlemek için, İngiltere/İrlanda Anlaşmasının içeriğini, İrlanda Home Rule ve onu destekleyenler için önceki hareketin ışığında ele almakta fayda var. Home Rule (özerk yönetim), temel iktidar güçlerinden çoğu (dışişleri, savunma, para birimi vb.) Londra’da kalmak üzere, Dublin’de bir parlamento için sınırlı özerklik anlamına geliyordu. 1. Dünya Savaşı öncesi yıllarda İrlanda için özerk yönetimi destekleyen önde gelen İngiliz politikacılar arasında Winston Churchill bulunuyordu.

Churchill’in İrlanda için özerk yönetimi İrlandalılara olan sevgisi veya insan haklarına başka bir ilerici sebepten dolayı bağlı olması nedeniyle desteklemediğini söylemeye gerek yok. Özerk Yönetimi destekledi çünkü bunu İngiliz İmparatorluğunu korumak için bir rol modeli olarak görüyordu. Eski İmparatorluk tek bir temel ve yapısal zayıflığa sahipti: İngiliz işçi sınıfının sayıca azlığı. Hindistan’daki İngiliz yönetimi sırasında, burada hiçbir zaman 180.000’den fazla ada doğumlu er bulundurulmadı. Daha fazla İngiltere doğumlu asker yoktu çünkü. Bu nedenle, Londra hükümeti, bir böl, fethet ve yönet politikası üzerinden hüküm sürdü. En sofistike halinde bu politika, sömürgelere Emperyalist Merkez ile karşılıklı bağımlılık ilişkisini korumak suretiyle ayrıcalıklı bir egemen sınıfın (mesela kapitalistlerin) iktidarı elinde tutacağı bir özyönetim hakkı verilerek uygulandı.

Üstünkörü bir okuma ile, İrlanda iç savaşının (1922-23) sebebi sembolikti ancak gerçek mesele çok daha derine uzanıyordu. Bu kavganın ne için verildiği, kayda değer bir ölçüde, İrlanda tarafından elde edilmekte olan bağımsızlığın kapsamıydı. 1922 Anlaşması İrlanda’nın 26 iline kendi bayrağını, bir parlamento ve kendi yargı sistemini, polis gücünü, ordusunu ve (çok tartışmalı olsa da) dış politikasını örgütleme hakkını verirken, anlaşma, en iyi yorumla, sınırlı bir bağımsızlık formu sağlıyordu.

İrlanda’nın güneyinin 1922’ye kadar bağımsızlıktan en ölçüde faydalanabildiği uzunca bir tartışmanın konusuydu. İrlanda devletinin, sıkı sıkıya, yalnızca İngiliz ekonomik ekseni içinde değil, aynı zamanda uluslararası kapitalist sistem içinde de kaldığına şüphe yoktu.

İrlanda Merkez Bankasının müdürü olarak Patrick Horan bir keresinde şunu yazmıştı: ‘Bağımsızlığın ardından yarım yüzyıldan uzun bir süre boyunca, İrlanda sterlinle birebir sabit oranı korudu. Önce, eski bir sömürge için bu çok sıra dışı bir pozisyon değildi. Ancak, birer birer, eski sterlin bölgesi ülkeleri böyle bir bağlantıyı terk ettiler, genellikle de bağımsızlıktan kısa bir süre sonra. Bazı ülkeler ya ekonomik milliyetçilikten ya da bağımsız para biriminin ciddi büyüme potansiyelinden faydalanma arzusundan motive oluyordu. Diğer ülkelerdeki kopma, sürdürülebilir olmayan genişlemeci para finanslı mali politikadan kaynaklandı. 1978’in sonunda, İrlanda bağımsızlıktan sonra değişmeyen pariteyi koruyan tek eski sterlin bölgesi ülkesi idi.’

Ve ne zaman ki İrlanda 1979’da sterlinden ayrıldı, Avrupa Birliği tarafından konulan ekonomik parametreler içine sıkı sıkıya yerleştirildi.

İrlanda’nın bağımsız bir dış politika sürdürme becerisi açısından, 2. Dünya Savaşı sırasındaki İrlanda tarafsızlığından çok mana çıkarıldı. Bu, 26 il devletinin gerçekten de emperyalist konsensüse katılma yönündeki dış basınca direnme becerisine sahip olduğunu göstermek için kullanıldı. 2. Dünya Savaşı sırasındaki İrlanda tarafsızlığı veya olası sözde tarafsızlığı, gerçek olaylar çerçevesinde ele alınmalı. 70.000 İrlandalı erkek, İngiliz ordusuna katılmak üzere güney İrlanda’dan ayrıldı. Müttefik uçaklarına 26 il devleti üzerinde uçma izni verildi. Savaş boyunca, İrlanda İngiltere’ye ciddi miktarda gıda tedarik etti ki bunun bedeli olarak ticaret filosunun %20’sini Alman saldırılarında kaybetti. Evet, Nazi Almanya’sı savaş boyunca ve Adolf Hitler’in ölümü üzerine Dublin’deki elçiliğini korudu; Eaton de Valera, içtenliklerini sunmak için binayı ziyaret etti. Böyle eylemler olsa da, 26 bölge devleti (resmi tarafsızlık pozisyonlarına rağmen) kesin şekilde Müttefik devletlerin tarafındaydı.

Öte yandan, sırf bağımsız bir dış politika sergilemek için İrlanda’nın Nazi Almanya’sının yanında savaşa girmesi gerektiğini söylemek de makul değildir. 2. Dünya Savaşı’ndaki tarafsızlık İrlanda bağımsızlığı açısından iyi bir sınama sayılmaz. Amerikan ve İngiliz politikasının birkaç önemsiz eleştirisi dışında, gerçekte İrlanda, 1922’deki ‘bağımsızlık’tan bu yana geniş ölçekte emperyalist politikaya neredeyse dalkavukça bir desteği sürdürdü.

İrlanda bağımsızlığının, örneğin kuzeye kıyasla gerçek anlamda sınanabileceği tek alanda, 1922’den bu yana Dublin rejimlerinin hiçbir topa girmediği son derece açık ki bunun kendisi özünde bir ulusal bağımsızlık ve egemenlik ihlali. Daha 1998’de, Dublin, Hayırlı Cuma Anlaşması’nda, İrlanda adasının bölgelerinin altısında hiçbir bölgesel yargı yetkisi veya toprak hevesine sahip olmadığını kabul edecek kadar ileri gitti.

Hayırlı Cuma anlaşmasının imzalanmasından bu yana, güney İrlanda devleti, sözde bağımsızlığını daha da aşınmış bir halde buluyor. Eylül 2008’de, resesyona giren ilk Avro bölgesi ülkesi olmasından sadece günler önce, İrlanda, altı İrlanda kuruluşunda ve bir yabancı bankadaki 440 milyar Avroluk borçları taahhüt ederek Lehman Brothers’ın çöküşüne ilk tepki verenlerden biri oldu. Bu borçlar, büyük oranda birçoğu yabancı ülkelerden kapitalist spekülatörlerin borçlarıydı.

İrlanda hükümeti ilk başta sorun olduğunu inkar etse de, Kasım 2010’da, Dublin, 85 milyar Avroluk ‘program’ın parçası olarak AB’den, diğer Avrupa ülkelerinden (Avrupa Finansal İstikrar Fonu ve iki taraflı borçlar üzerinden) ve IMF’ten 67,5 milyar Avroluk “kurtarma paketi” istemek durumda kaldı. O zamandan beri İrlanda devleti bütçe harcamaları için kreditör troykasından onay almak zorunda ve almaya devam ediyor.

Kısa bir süre önce bir yazısında finans gazetecisi Suzanne Lynch, İrlanda Finans Bakanı Michale Noonan’ın şu sözlerine yer verdi:

‘Özgürlüğümüzü almak ve içişlerimizi yönetme yetkisini elde etmek için korkunç uzun bir zaman boyunca uğraştık. Ekonomik ve finansal özgürlüğe sahip değilsek, siyasal özgürlüğe sahip olmanın da çok bir anlamı yok.’

Bunlar, geçtiğimiz Aralık’ta, İrlanda ihtiyati kredi limiti olmaksızın, üç yıllık kemer sıkma programını bırakacağını duyurduğunda Brüksel’deki Avrupa Konseyi binasının eşiğinde duran Finans Bakanı Michale Noonan tarafından edilmiş asil sözlerdi.

Ancak İrlanda’nın borcunun çoğunu ödeyene dek (ki bu onlarca yıl sürebilir) borç verenlerine karşı sorumlulukları vardı. Bu yüzden İrlanda her yıl troykadan iki program sonrası denetim ziyaretine tabi olacak. Bu, Avrupa Komisyonu’nun ülkelerin maliyesini denetlemek için gerçekleştirdiği normal ziyaretlerinden ayrı bir süreç.

Avro bölgesi krizinin bir sonucu AB’nin ulusal ekonomiler üzerinde, özellikle de Avro bölgesinde çok daha fazla yetki elde etmesi oldu. Ülkeler artık yıllık bütçelerini denetlenmesi için Brüksel’e vermek zorundalar. Bu yüzden İrlanda Ekim’de bütçesini değiştirmek zorunda kaldı… Irish Times, 14 Haziran 2014

Yani, İrlanda bağımsız bir ülkenin tüm sembollerine sahip ama gerçekte durum pek öyle değil.

Yüzyıldan fazla zaman önce James Connolly şöyle yazmıştı:

İngiliz ordusunu yarın çıkarsanız ve Dublin Kalesi’ne yeşil bayrağını dikseniz, Sosyalist Cumhuriyet kurumlarını oluşturmadığınız sürece çabalarınız beyhudedir. İngiltere size hükmetmeye devam edecektir. Size kapitalistleri üzerinden, toprak sahipleri üzerinden, finansörleri üzerinden, bu ülkeye yerleştirdiği ve annelerimizin gözyaşları ve şehitlerimizin kanıyla beslediği tüm ticari ve bireyci kurumları üzerinden hükmedecektir… Shan Van Vocht (sosyalist gazete) Ocak 1897. P. Beresford Ellis’de (ed.) yeniden basıldı, “James Connolly, Selected Writings” (James Connelly, Seçme Yazılar), s. 124.

Bugün de aynısı söylenebilir, yalnızca İngiltere’nin yanına başka ülkelerin de eklenmesi gerekecektir.

İnsan, Connolly’nin mesajını en iyi anlayanların İrlanda İşçi Partisi, yani Connolly’nin kurulmasına yardımcı olduğu parti olacağını düşünüyor. Birçok yazısı, yaptığı sayısız konuşma ve ölüm şekli ile görüşlerini herhangi bir yöne çekiştirilemeyecek ölçüde net ifade etmiş olmasına rağmen günümüz İrlanda İşçi Partisi’nin onun niyetlerini ve görüşlerini yorumlamaya kalkmasını anlamaya çalışmak nafile.

Gerçeklik hakikatten bundan daha uzak olamazdı. İrlanda İşçi Partisi’nin ve üyelerinin, kurucu üyeleri James Connelly’nin görüşlerini okuyup okumadığını belirlemek elbette imkânsız ancak kesin bir şekilde söyleyebiliriz ki, yazılarını pek umursamıyorlar. İrlanda İşçi Partisi, yolsuz, ödlek, dönek sosyal demokraside ne varsa en kötü biçimde temsil ediyor ve hayata geçiriyor.

Andrew Niell kalıbında ama o kadar da sağcı olmayan bir İrlandalı gazeteci olan Vincent Browne, yakın zamanda Irish Times’a İrlanda İşçi Partisi üzerine bir yazı yazdı. Makalesi, her şeye rağmen isabetli ve sert.

Bir paragrafta, İrlanda İşçi Partisi’nin özünü şöyle özetliyor:

‘1933’teki yüzde 5,7 ile aldığı en berbat seçim performansının ardından 1930’ların ortalarında kendisi için ayırt edici bir pozisyon belirleme çabasıyla – [İrlanda İşçi Partisi], “işçilerin cumhuriyeti”ni savunduğunu iddia ederek sola dümen kırdı ancak bu durum komünizm kokan her şeyin üzerine Katolik rahiplerin ateşi salındığında kaybolup gitti. Bu İspanya İç Savaşı’nın arka planına karşıydı. 1948’de Fine Gael öncülüğündeki koalisyon hükümetine girdi ve 1951’de Anne ve Çocuk Planı üzerinde utanmazca Katolik piskoposlara boyun eğdi. En uzun süre görevde kalan lideri William Norton (1932-1950) ve halefi Brenadan Corish’in (1960-1977) ikisi de Columbanus Şövalyelerinin üyesiydiler.

Son cümlenin üzerinde biraz düşünelim. 45 yıl boyunca partiye Columbanus Şövalyelerinin (Opus Dei’nin İrlanda versiyonu) iki üyesi liderlik etti. Ateistliği onaylanmış olanlar bile bu işe inanamaz ve ‘Tanrı aşkına!’ der.

İrlanda İşçi Partisi’nin bugünkü liderliğinin gizli topluluğun üyeleri olup olmadıkları bilinmese de, seleflerinin en berbat yönlerini devam ettirdikleri kesin. İrlanda kurulalı beri en kötü mali çöküşlerinden birini yaşarken, İrlanda İşçi Partisi, Troyka (IMF, AB ve AMB) kisvesi altındaki uluslararası finans emperyalizminin dikte ettiği politikaları hayata geçirmek için sağcı Fine Gale partisi ile küçük ortak olarak koalisyona katıldı.

Bugünkü koalisyon hükümeti yönetimi altında, varlıklı olmayanları ciddi şekilde etkileyen bir dizi vergiler getirildi. Gelir dağılımını iyileştirmeye veya ekonomiyi 1922’de Dublin kalesindeki bayrak değişiminden bu yana İrlanda’yı 90 yıl boyunca böylesine felakete sürükleyen serbest piyasacı modelden uzak bir şekilde yeniden düzenlemeye dönük hiçbir strateji geliştirilmedi.

İrlanda İşçi Partisi’nin bu sefilliğini, İrlanda sendikal hareketi liderlerinin eşit ölçüde kötü performansı tamamladı. Ülke kemer sıkma batağına ne kadar derin sürüklenirse, Jack O’Connor’ın (SIPTU’nun, İrlanda’nın en büyük sendikasının lideri ve ICTU’nun etkili bir gücü) İşçi Partisi’nin kesintisiz desteğini talep etme çabaları da o kadar yoğunlaştı.

Pek de şaşırtıcı olmayan bir şekilde, İrlanda’da seçimlerin son turu gerçekleştiğinde, İşçi Partisi, bağımsızları ve Sinn Fein’i kaybederek çok kötü geri düşüşler yaşadı. Bu seçimlerin sonucu yol gösterici çünkü diğer Avrupa ülkelerinin aksine, İrlanda seçmeni merkezin soluna oy verdi – İrlanda İşçi Partisi’nin ve sendikal hareketin halkın durumunu anlama ve liderlik ve yol göstericilik sergileme konusundaki beceriksizliğine dair acı veren bir yorum.

Olası dersler
1) Ekonomik bağımsızlık kritiktir
2) Sosyal demokrasi dönektir
3) İngiliz egemen sınıfı düzenbazlıkta diğer egemen düzenlerle ortaktır
4) İrlanda bir uyarı modelidir, rol modeli değil

Filed under: Emperyalizm, ,

Arşivler

İletişim için:

dunyadanceviri@gmail.com