Matteo Garrone’un “Gomorrah”sı: Ahlak dersi vermeyen bir mafya filmi – KIM NICOLINI

İtalyan mafya filmi Gomorrah’yı izleyip de aklınız karıştı ise, mevzuyu çözemiyor ve “kahramanın” nerede olduğunu merak ediyorsanız, kendinizi kötü hissetmeyin. Para ve güç peşinde acımasız bir şiddet kışkırtıcılığı yapan Camorra İtalyan mafyasının ve onun küresel sermaye ile olan bağlarının bu gaddar ve uzlaşmaz tasviri karşısında tam da olması gereken tepkiyi veriyorsunuz. İzlediğiniz bu filmde hiçbir derin anlam yok. Yalnızca cinayet ve zehir var. Bu, Godfather değil. Goodfellas veya Scarface de değil. Bu filmde hiç kahraman yok. Anti-kahramanlar, örneğin Tony Soprano gibi, adi eylemlerine rağmen özdeşleşilebilecek kötü adamlar bile yok. Bu filmde mafyanın romantize edildiği bir sahneye rastgelemezsiniz. Belgesel-tarzı gözüpek bir gerçekçilik kullanarak, sermayenin hem yasal hem de yasadışı ekonomiyi, yani karaborsayı kana bulayan yayılmacı, zehirli gücünü göstermek için, Camorra mafyasının son derece özgün olaylarını kullanıyor.

Profesyonel olmayan aktörler ve gerçek olaylara dayalı hikâyeler ile yerinde çekilenGomorrah, Mafya Mitini çirkin gerçekliğine döndürüyor. Film bir dizi hikâyeyi birleştiriyor: Mafyaya çalışmaya başlayan on üç yaşındaki Toto; hapisteki çete üyelerinin ailelerine para götüren Don Ciro; Scarface hayranı iki genç olan Marco ve Ciro; çetenin işlettiği bir tekstil fabrikasında çalışan terzi Pasquale ve mafya olanaklarını atık yönetiminde kullanan Roberto. Gomorrah, bu kesişen hikâyeler, filmin çekildiği çevreyle ilişkileri ve az ama öz bir sinematografi üzerinden, kapitalizmin ve onun organize suçla olan ilişkisinin karanlık ve kirli yüzünü gösteriyor. Bu filmde cafcaflı hiçbir şey yok:Godfather’daki ünlü vaftiz sahnesi gibi sanatsal montajlar,Goodfellas’daki gibi kendimizden parçalar bulabileceğimiz anlatılar yok. Bunun yerine aldığımız şey, ekrandaki çirkinlikle aramıza mesafe koymamızı reddeden fena halde klostrofobik bir belgesel gerçekçiliği.

Film bir solaryum salonunda, mavi renkler arasındaki stilize bir cinayet sahnesiyle açılıyor ancak altyazılar ekrana gelip de katiller salondan çıkar çıkmaz tüm renk ve büyü siliniyor. Film yapımcılarının istediği de bu zaten. Film bir mafya filminden beklediğimiz şeyi bize vererek başlıyor ancak hemen ardından bu illüzyonu soyuyor ve bize organize suçun gerçekte ne olduğuna ilişkin çirkin içyüzü gösteriyor. Şehir yaşamındaki çürüme ve yozlaşmanın tasviri için, tarzın da kullanılabileceğini gösteriyor bize. Mavi gözden yitiyor; renk siliniyor ve her şey sisli, kirli, pis bir kumla kaplanıyor. Su mavi değil bulanık kahverengi ve nadiren yansıtma yapıyor. Apartman daireleri karanlık birer kabir. Pencerelerden içeri ancak puslu bir ışık huzmesi girebilmekte ve kirli camdan gökyüzünün parçası dahi görülemiyor. Bu filmdeki tek renk kan kırmızısı ve tekstil fabrikasında masalara serili kumaşın yeşili (bu da kanın farklı bir türünü temsil etmekte). Yönetmen Matteo Garrone “Filmi bir savaş haberi, bir belgesel gibi çekmek istedik” diyor. Gerçekten de film savaşın sıfır noktasına sokuluyormuş hissi veriyor ve şiddet ve kandan oluşan mantıksız bir yaylım ateşine tutuluyoruz; tıpkı savaş bölgesindeki gibi bir kaos. Bizi bu dünyanın dehşetinden yalıtacak araçlar olmaksızın, saldırı altındaymışız gibi hissediyoruz, ve ortalıkta kurtarıcı da yok.

Garrone, toksik arazinin büyüklüğünü ortaya koymak için doğal ışık ve geniş çerçeveler kullanıyor. İster çürümekte olan geniş sosyal konut ağını, isterse mafyanın zehirli atık boşalttığı dipsiz taş ocağı çukurunu göstersin, kamera geri çekiliyor ve çerçevenin her bir noktasını tüm çevreyi zehirlemiş olan sonu gelmez yozlaşmanın yaygınlığı ile dolduruyor. Bu zehirliliğin tam ortasında ise çocuklar, sermaye ve şiddetin mirası ile yüz yüze. Bir sahnede, yüzme havuzunda masum ve kirlenmemiş görünen bir sahnede oynayan çocuklar görüyoruz. Ancak kamera geri çekiliyor ve çocukların silah, uyuşturucu ve suçla çevrili pis sosyal konutların sonsuz labirentinde bir çatıda oynadığı ortaya çıkıyor. Başka bir sahnede kamera kamyonlara koşan ve neşe içinde hangi renkteki kamyona binmek istediklerini tartışan çocuklara odaklanıyor. “Ben maviyi alıyorum!”“Ben kırmızıyı!”Sonra kamera, kamyon süren ve evlerini çevreleyen toprağa yasadışı şekilde boşaltmak üzere zehirli atık varilleri taşıyan çocukları göstermek için geri çekiliyor. Çocuklar zehir içinde yaşıyor ve zehir soluyor. Atıkları çukurlara boşaltan çocuklar, içine doğdukları zehirli mirasın somut cisimleşmesi oluyorlar. Sermayenin, gücün ve yozlaşmanın zehirli atığı ile yüz yüze kalmak için doğuyorlar. Genç delikanlıların mafyaya girdiği bir başka sahnede, çocuklar sıraya diziliyor ve hangisinin yeterince güçlü olduğunu anlamak üzere kurşungeçirmez yelekler giydirilip vuruluyorlar. Bu ritüel, çocukların duygusuzlaşacak şekilde eğitilerek nasıl insanlıktan çıkarıldıklarını anlatıyor.

İki genç delikanlı Marco ve Ciro’nun tasviri, bir yandan filmde mafyanın romantize edilmesini temsil ederken, çocukları ağına düşüren bu zehirli ortamın etkisini de yansıtıyor. Marco ve Ciro Yaralı Yüz’deki Tony Montana’ya tapıyorlar ve filmi deli fişek gibi sırf zevk olsun diye oraya buraya ateş ederek taklit ediyorlar. Üzerlerinde sadece iç çamaşırlarıyla sahilde durdukları ve otomatik silahlarını ateşledikleri sahnede, “silahlı çocuklar” pozundalar. Hayran oldukları popüler kültür kahramanının mimiklerini yaparak oyuncak silahlarla kuduran çocuklar gibiler. Tek farkla; bu silahlar oyuncak, oynadıkları yer de çimenlik değil. Bunun yerine, çocuklar kirlilikten kahverengiye dönmüş zehirli bir denizde, zehirli ortamlarında vaftiz ediliyorlarmışcasına tepiniyorlar. Şiddet bu genç erkeklerin bedenlerine ve yaşamlarına o denli işlemiş ki şiddetin etkilerinin gerçekliğini dahi hissedemiyorlar. Şiddet sadece var. Marco ve Ciro filmin sonunda öldürüldüklerinde, ölümlerinde hiçbir çekicilik, stil veya kahramanlık yok. Ortalıkta Tony Montana’yı göremiyorsunuz. Çocuklar öylece vuruluyorlar ve bedenleri bir buldozerle kaldırılıp toksik atık gibi atılıyor.

Tüm bu şiddet ve yozlaşma öylesine duygusuzca sunuluyor ki Gomorrah’nın bir belgesel olmadığı kolayca unutulabilir. Hiçbir ahlakileştirme, hiçbir tribüne oynama yok, sadece dümdüz aktarım. Ahlaki infial yaratması gereken sahneler bile, penguen göçünü vermekten daha farklı sunulmamış. Örneğin, zehirli atık müdürü atık çukurunda kamyon sürmeleri için çocukları işe aldığında, bu olay hayatın basit gerçeği olarak veriliyor. Bunlar oluyor. Sermayenin gücü, ister mafya isterse “kirli” işlerini yaptırmak için çeteleri kullanan yasal şirketler olsun, zehirli bir ekonomik sistemde zehirli atıkları taşımak için çocukları kullanıyor. Tıpkı bu gerçeğin katılığı gibi, film de hiçbir yargıda bulunmaksızın sahneyi “işlerin nasıl yürüdüğünün” basit bir sunumu olarak veriyor. Filmin şaşırtıcı etkisi, bir yönüyle, gösterilen aşırılığa karşın filmin nötrlüğünün sonucu. Bize gerçekleri sunuyor ama gerçeklerle ilişkili bir pozisyon aldırmıyor. Şiddet sarmalının ve yozlaşmanın nüfuz edici gücünün ortasına atılıyoruz (yozlaşma toprakta, denizde, soluduğumuz havada), yine de yargıda bulunmamız istenmiyor, sadece tanık oluyoruz. Film yargıda bulunsaydı veya anlatan bir bakış açısı ile sunulsaydı, öyküler fabllara dönüşür ve filmin belgesel gerçeklik algısı ortadan kalkardı.

Gerçeklik işte bu. Filmin büyük kısmının geçtiği sosyal konutlar gerçekten var ve uyuşturucu ticaretinin, şiddetin ve cinayetin Avrupa’daki en yüksek oranlara sahip olduğu yer olmakla ünlü. Film Camorra örgütüyle bağlantılı gerçek olaylara dayanıyor. Ancak unutmamalıyız ki Camorra gibi organize “suç” örgütleri, sermayenin “yasal” güçleri ile bağlantısı olmaksızın var olamazlar ve organize suç Avrupa ve küresel ekonomik sistemle girift bağlara sahip. Filmde pek çok sahnede, sayılan, el değiştiren, destelenen, silah ve uyuşturucu karşılığı alınan, atıkların yok edilmesi veya fason atölyelerde gece elbisesi dikilmesi için şirketlerce ödenen para gösteriliyor. Bu zehirli sistemi çeviren şey para ve mafya, kapitalizmin bir başka kolu. Filmde, bu bağlantı mafyanın moda ve atık yönetimi gibi işlerle olan bağı üzerinden gösteriliyor. Kısa bir sahnede, terzi Pasquale TV ekranına bakıyor ve aktris Scarlett Johansson’u Hollywood’daki Oscar ödül töreninde görüyor. Atölyelerinde dikilmiş elbiselerden birini giyiyor, çetenin kanını taşıyan bir elbise.

O an, mafyanın ve onu besleyen şirket kapitalizminin küresel kapsamına şahit oluyoruz. Dünya, kapitalizmin ürettiği zehir için bir toksik çukur ve hiçbir yer filmin atık yönetimi anlatısındakinden daha temiz değil. İster kokuşmuş çöpleri toprağa gömerek olsun ister bu iş için çocukları kullanarak olsun, küresel kapitalizm yönetilemeyen bir atık üretiyor. Tüm ekonomik sistem zehirli ve zehrini her şeye bulaştırıyor. Toprağa, çocuklara, konutlara, giysilere, sahile ve gökyüzüne… hepsi toksik bozulma tarafından kirletiliyor. Bu filmden bir anlam çıkaramaz veya açığa çıkardığı şiddeti manasız bulursanız, sebep bu sistemde hiçbir mantık olmamasıdır. Yalnızca zehir ve onun mirası ile yüz yüze kalan insanlar var.

CounterPunch adresindeki İngilizcesinden çevrildi.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s