Slavoj Zizek ile röportaj (tam metin) – Jonathan Derbyshire

29 Ekim 2009

New Statesman: İşinizin, İngiliz ve Amerikan üniversitelerinde yapılan ana akım, normatif, liberal siyaset felsefesi ile ilişkisi, varsa eğer, nedir?

Slavoj Zizek: Bir şey fark ettim – belki de sadece genelleme yapıyorum; bunun ne ölçüde kural olduğunu bilmiyorum – kendini liberal ölçülerden, sol-liberal ölçülerden daha radikal bulan ama siyaset felsefesi alanında doğru düzgün çalışmamasına rağmen kendini edebiyat eleştirmeni veya filozof gibi satan o kadar çok kişi var ki. Bu sanki tür değiştirmenizi gerektiren bir fazlalık. Bu “radikallerin” bir başka eğilimi ise, yasallaştırma ile bağlantılı ahlakileştirme. Bu, gerçekten daha radikal oldukları mesajını iletmek için yaptıkları bir pozdur. Ancak bu fazladan radikallik, kendini yalnızca bir tür genel ahlaki infialde somut olarak ifade ediyor – “mültecilere ne yapıyoruz?!” Bunun biraz ikiyüzlüce olduğunu düşünüyorum. Liberal antikomünistleri, liberal solcuları sürekli okurum – ilginçtirler, öğrenilecek şeyler vardır. Orwell’ın 1938’de yazdığı harika bir deneme okudum. Tipik sol liberallerin harika bir analizini yapmış. Değişim istediklerini ama bunu ikiyüzlüce yaptıklarını söylüyor: Değişim istiyorlar ama sanki hiçbir gerçek değişim olmayacağını netleştirmek için yapıyorlar bunu.

Bugünün tipik radikal liberalinde – bugünkü mülteci karşıtı kampanyada örneğin – bundan bir parça olduğundan şüphe etmiyor musunuz? Standart fikir, Fransa’dan dostum Alain Badiou gibi, “burada olan buralıdır” demektir. Yani, şecere kontrolü yok, herkese açık. Her şeyi yasallaştırın. Sorun şu ki bu radikal açılımın asla olmayacağını gayet iyi biliyorlar. Bu nedenle hiçbir bedeli olmayan radikal bir pozisyona sahip olmak çok kolay ve bedavaya size bir çeşit ahlaki üstünlük sağlıyor. Bu ayrıca, gerçekten zor sorulardan kaçınmalarına da yardımcı oluyor. Örneğin, radikal solcu arkadaşlarımla toptan açıklık vs. istedikleri zaman ayrı düşüyorum. Onlara diyorum ki, mülteci karşıtlığının çoğunlukla spontane bir çalışan alt sınıf tavrı olduğunun farkında mısınız? Sanıyorlar ki mülteci karşıtlığına bir çeşit büyük emperyalist güç merkezi karar veriyor. Hayır! Bir şey varsa o da sermayenin mültecilere karşı çok daha liberal olduğu. Bu yüzden, bunun iyi bir şey olmadığını düşünüyorum – sol kanatta olan ama sistem içinde sol, Giddens ve Held gibi tüm bu teorisyenleri düşünüyorum…

New Statesman: Bu tür düşünürlerin, sizin deyiminizle düzen içi solcuların, yeterince materyalist olmadığını mı söylüyorsunuz?

Slavoj Zizek: Aynen öyle. Çok genel antikapitalist kuru gürültülerinden ayrı olarak, benim onlara karşı en büyük suçlamam bu. Finansal krize rağmen, eski Marksist kavramlarla politik ekonominin eleştirisi dediğimiz şeyle uğraşma yönünde ciddi bir sol çaba yok. Benim açımdan Marx’ın tekrarlanması gerektiği açık, ancak aynen tekrarlanmamalı. Bugün doğal kaynaklardaki, fikri mülkiyetteki ve vb.deki tüm sorunlar ile, tüm bir sömürü nosyonunun, bir anlamı olacaksa eğer, radikal şekilde yeniden tanımlanması gerektiği açık değil mi? Bu konuda yeterince çaba gösterildiğini görmüyorum. Ayrıcalıksız gruplara – diğer ırklara, gay’lere, vb.ne – odaklanılan soyut, ahlaksal türde bir politika olduğunu düşünüyorum. Sonra da tüm ahlaksal galeyanınızı ortaya dökebilirsiniz. Ya da, gerçekten nefret ettiğim bir başka şey ise, komünist olmaya çalışan bir solcu – standart akademi solunun bir devrim girişimini, kendisinden uzak olması koşuluyla ne kadar sevdiğini fark ettiniz mi? Bugün bu Venezüella’dır ki bu yüzden zaman zaman Chavez’i eleştirmek isterim. Çok konforlu bir pozisyon: Tüm kirli işi yapabilirsin, kariyerin için mücadele edersin, batıdaki ülkende uzlaşırsın, ancak kalbin uzakta bir yerdedir ve yaptığın şeyi hiçbir şekilde etkilemez. Sahte olduğunu düşündüğüm bir şey de bu.

Bu yüzden, bu finansal kriz bir şeyi kanıtladıysa, o da sempati beslediğim Paul Krugman gibi sol radikal Keynesyenler dışında, soldan ciddi hiçbir karşı öneri görmediğimdir.

New Statesman: Yani Marx’taki politik ekonomiyi kaybettik, öyle mi?

Slavoj Zizek: Bazı marjinal iyi imzalar var – Moishe Postone gerçekten soruyu soran birkaç kişiden biri, bugün Marx’ın politik ekonomisi ile ne yapacağız? Ve elbette bazı ekonomistler vb. var – David Harvey, örneğin. Ancak soru doğru sorulmuyor ve bu çok üzücü. Hâkim kültürel solu okuduysanız, Marx’ın Kapital’inin meta fetişizminin ve diğer kültürel fenomenlerin bir tür incelemesi olduğunu düşünmüşsünüzdür. Üzgünüm, ancak Marx bunu, bir teşhis yapma anlamında, eleştirel bir toplum teorisi olarak yaptı. Bugünkü şeylerin bir analize ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Kendi analizimi vereyim – korkmayın, kısa keseceğim.

İki düşmanımız olduğunu iddia ediyorum: Kapitalizm yanlısı liberaller ile, oldukları kadarıyla, eski Marksistler. Aynı kapitalizmin devam ettiğini iddia ediyorlar. Açık ki bu doğru değil – Çin’de ve başka yerlerde, yeni bir şey ortaya çıkıyor. Ve bir de şunlar var, ben onlara ironik biçimde “post-teorisyenler” diyorum, örneğin Giddens. Bunların yaptıklarının, ne yazık ki, gazeteci uydurması olduğunu iddia ediyorum. Birçok solcu şunu söylüyor: Yanlış olanın ne olduğunu biliyoruz – kapitalizm, emperyalizm. Bilmediğimiz tek şey insanları nasıl harekete geçireceğimiz; sorun siyasi. Ancak bence neler olup bittiğini bilmiyoruz.

Bu tipik teorik kibirdir. Neler olup bittiğini bilmiyoruz. Kitabımda şunu söylüyorum: Müthiş yeni şeyler ortaya çıkıyor. Çin’de bugün çok meşum şeyler olmakta. Burada, on yıl daha bekleyin, Çin’de bir başka Tiananmen daha göreceğiz diyen liberallerden ayrılıyorum. Buna şüphem var. Saçma şekilde “Asya değerleri” denilen kisve altında bugün gerçekten yeni bir şey ortaya çıkıyor, otoriteryen kapitalizm. Bugün görmekte olduğumuz üzere, krizde batıdan çok daha iyi iş çıkaran bir kapitalizm. Batılı liberal kapitalizmimizden çok daha dinamik ve etkili ancak otoriter bir devletle mükemmel işleyen bir kapitalizm. Bu konuda kötümserim, sanırım gelecek bu. Dikkatli olmamız gereken meselenin bu olduğunu düşünüyorum. Berlusconi hakkında birçok kişinin çılgınca bulduğu (ne de olsa o demokratik yoldan seçilmiş biri) yazımın nedeni bu [LRB’de]. Ama bu yeni otoriteryenizmin işaretlerini görüyorum. Politikada bir tür toplu devalüasyon söz konusu. Elbette bu yeni post-demokratik kapitalizm farklı biçimler alacaktır. Daha geleneksel anlamda otoriteryen Asya değerleri olacak; Rusya’da olan bu; İtalya’da ise kendine özgü bir şekilde ortaya çıkıyor. Korku bu. Daha radikalmiş gibi yapan bizler, tam olarak şu eksende dürüst liberallerle bir anlaşma yapmalıyız: Hepimiz, liberal demokratik mirasta değerli olanın ne olduğunun bilincinde olmalıyız. Örneğin Hannah Arendt’in, Vietnam Savaşı sırasında ABD’de fark ettiği şeyi. Onu büyüleyen şey kamuoyundaki tartışmaların seviyesiydi – kasaba toplantılarında tartışan insanlar. Bu ortadan kayboluyor.

New Statesman: Arendt siyasi katılımın asli bir iyilik olduğunu düşünüyordu, değil mi?

Slavoj Zizek: Onunla sorunum ekonomiyi deyim yerindeyse hakikatin alanı olarak konu dışı bırakması. Onun için ekonomi sadece faydacıl bir şey. Onun için, otantik büyük politika orada gerçekleşmiyor. Ancak Marx’ın politik ekonomi dediği şeye ihtiyacımız var. Politikanın sadece politika olmadığına dair temel Marksist kavrayışı bilirsiniz – politika ekonominin içindedir. Tekrar bu anlayışa dönemiz gerekiyor. Bu halen açık değil mi? Ve işte birçok solcuyla fikir ayrılığına düştüğüm bir başka yer: Şu Toni Negri mantrasını biliyorsunuzdur – “İmparatorluk”, ulus devlet artık önemli değil vs. Bu çılgınlık. 68 sonrası sözde postmodern kapitalizmden alınacak bir ders varsa o da devletin düzenleyici rolünün güçlendiğidir. Devletin yok olduğuna dair bu aptalca teori doğru değil! Bugün bir şirket sahibi olmayı ne kadar isterseniz devlet aparatıyla o kadar iç içe geçmeniz gerekecektir.

Simon Critchley ile büyük kavgamın nedeni de buydu. Bu ahlaki oyunu oynamanın çok kolay olduğunu düşünüyorum – devlet iktidarı yozdur, haydi iktidarın etik eleştirisi rolüne çekilelim. Burada, ben eski bir Hegelciyim. Şu “güzel ruh” konumundan nefret ediyorum: “Ben dışarıda, güvenli bir yerde kalayım; ellerimi kirletmek istemiyorum.” Bu ironik anlamıyla, ben bir Leninist’im. Lenin ellerini kirletmekten çekinmiyordu. Bugünün solunda özlediğim bu. İktidarı aldığınızda -eğer alabilirseniz-, durum ümitsiz olsa bile ona sarılın. Elinizden geleni yapın. İşte bu yüzden Obama’yı destekledim – desteğimin pek bir anlamı yoktu elbette, sadece kamuoyu önünde bir jest. Sağlık hizmetleri konusunda süren mücadelenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü egemen ideolojinin odak noktasını ilgilendiriyor. Obama karşıtı kampanyanın gerçek özünü seçme özgürlüğü oluşturuyor. Ve çıkacak sonuç, eğer kazanırsa, seçme özgürlüğünün ne kadar güzel bir şey olduğu, ancak sadece çok kalın bir yasal düzenlemeler arka planına, etik önkoşullara, ekonomik koşullara vs.ye karşı işe yaradığıdır. Sorun budur. Burada belirtmek isterim ki, feragat etmekten memnuniyet duyacağım seçme özgürlükleri var. Sağlık, su ve elektrik arasında bir paralellik kurmak istiyorum. Evet, su tedarikçimi seçme hakkım olmadığını söyleyebilirsiniz. Yaşadığım yerde bu dayatılır. Ancak, Tanrım, bu seçimden memnuniyetle feragat ediyorum. Toplum tarafından yapılmış temel bazı tercihlere sahip olmayı tercih ederim – su, elektrik ve biraz temel sağlık hizmeti. Bu net şekilde, tercihe, başka tercihler yapma özgürlüğüne kapı açar. Bir başka önemli şey ki burada bugün “özgürmüşüz gibi” yaşamaya zorlandığımızı söyleyen büyük İngiliz septiği John Gray ile aynı fikirdeyim (vardığı sonuçları paylaşmıyorum). Sürekli olarak tercihler bombardımanına tutuluyoruz – bunların lüzumsuz tercihler olduklarına dair eski sıkıcı Marksist vurguyu yapmıyor. Hayır, vurgu daha çok tercih yapmak için gereken arka plana sahip olmaksızın seçmeye zorlanıyor oluşumuza.

Benim pozisyonum oturup büyük bir devrim yaşanmasını beklemek değil. Elimizden geliyorsa sürecin içinde olmalıyız. Eğer Obama sağlık hizmetleri konusundaki mücadelesini kazanırsa, eğer bu, seçme özgürlüğü ideolojisine karşı bir darbe vurursa, bu, uğrunda dövüşmeye değer bir zafer olur.

New Statesman: Bu kısa vadeli kazanımlar hafife alınmamalı mı?

Slavoj Zizek: Hayır. Bu Critichley’in beni yanlış anlaması. Sanki yerimde oturup büyük bir devrim düşlüyormuşum gibi. Söylediğim şey sadece şu, kazanmaya değer kısa vadeli dövüşlerle protestonun iktidardakilerin hoşlandığı türden olduğu kısa vadeli dövüşler arasında bir ayrım yapılmalı. Irak savaşına karşı yürüyüşlerde bir miktar bu söz konusuydu. Herkes tatmin oldu. Protestoları örgütleyenler hiçbir şeyi değiştiremeyeceklerini biliyorlardı. Blair protestocuları sevdi – o veya Bush şöyle demişti: Gördünüz mü, Irak’ta istediğimiz bu işte: Bizimkisi gibi, insanların protestoda bulunabilecekleri bir toplum. Bu yüzden, protesto amaçlı görünen bir şey yaparken çok dikkatli olmak gerekiyor. Asıl işlevi ne? Ve bu zor değil. Yakından bakarsanız, ne yaptığınızı her zaman bilirsiniz.

New Statesman: Protestonun ideolojik işlevinden söz ediyorsunuz.

Slavoj Zizek: Bugün kazanılması gereken kavga, her zamankinden daha çok, ideolojik olandır. Bunu sakat, sözde Marksist bir anlamda söylemiyorum – bu çok kendiliğinden bir ideoloji. Ancak kamuoyu gözünde siyasi meselelerde en etkili olan entelektüelin, siyaset teorisi konusunda neredeyse hiçbir şey bilmeyen Noam Chomsky olması ilginç değil mi? Yakın zamanda Chomsky ile yemek yiyen biriyle karşılaştım ve bana Chomsky’nin çok üzücü bir şey söylediğini belirtti: Chomsky bugün teoriye ihtiyacımız olmadığını söylemiş. İktidar kinikmiş ve yapmamız gereken insanlara ampirik olarak neler olup bittiğini söylemekmiş. Buna şiddetle karşıyım. Yapmanız gerekenin, sadece doğruları eksiksiz söylemek olduğunu düşünmüyorum. Gerçekler hakkındaki doğrular – gerçekler gerçek ve kesindirler ancak bu veya şu işleve sahip olabilirler. Güzel bir örnek şu: Yeni bir İsrailli tarihçi kuşağı var. Bunlar bağımsızlık öncesinde Araplara karşı Yahudi şiddeti konusunda çok daha açıklar. Ve insanlar diyor ki, “Tanrım, doğruyu söylüyorlar!” Ama bu ‘doğru’, “görüyorsunuz ya, savaşta işte böyle çarpışılır – bunu yapmak zorundaydık” diyen Siyonistler tarafından kolayca uyumlulaştırıldı. İdeolojik arka plana sahip değilseniz, gerçekler pek bir işe yaramaz.

New Statesman: O zaman bu, eleştirel anlamda bir teori tartışması mı?

Slavoj Zizek: Evet, üzgünüm: Ben eski moda bir kıta Avrupasılıyım! Teori kutsaldır, bugün ona her zamankinden fazla ihtiyacımız var.

New Statesman: Yeni kitabınızın ilk bölümü “It’s Ideology, Stupid!” (Bu ideoloji, aptal!) adını taşıyor. Bu bölümden ideolojinin sizin için Marx tarafından bize vasiyet edilen en önemli kavramsal araç olduğunu çıkardım.

Slavoj Zizek: Evet, ama ideoloji kavramını diğer kitaplarımda geliştirdiğim şekilde okursanız, Marx’ı eleştirdiğimi görürsünüz. İdeoloji sözde üstyapı değildir, gerçek şeylerin başka bir yerde yaşandığı bir gölge krallığı değildir. Benim için, Marx’ın ideoloji teorisinin merkezi Alman İdeolojisi’nde ve tamamen zamanı geçmiş o aptal, basit gençlik işlerinde bulunamaz. Ama Kapital’de Marx meta fetişizminden bahsederken, ideoloji terimini kullanmasa da, bir tür ideoloji olarak fetişizmden bahsetmektedir. Burada Marx erken dönem basitliklerini, ekonomi temeli ile ideolojik üstyapı arasındaki ayrımı aştı. Bu krizden çıkan sonuç budur. Zeki yeni muhafazakarlar bile çıkmazda olduğumuzu anladılar. Fukuyama gibi biri ekonominin işleyişinin, insanların ideolojik tutumlarına ne ölçüde bağlı olduğunu sorar – birbirlerine güveniyorlar mı, ne düşünüyorlar vs. Büyük bir yanlış söylenti bugün küçük bir ülkeyi neredeyse mahvedebilir. Her şeyin psikolojiye falan çözüldüğünü söylemiyorum. Hayır, kritik nokta, ekonominin kendisinin, işlemek için ne ölçüde ideolojik tutumlar gerçeğine bağlı olduğunu görmekte. Ve işte beni büyüleyen bu.

Cevaplarım yok. İnsanlar bana ekoloji, finansal kriz vb. konusunda ne yapmamız gerektiğini sorduğunda – Tanrım, nerden bileyim? Eleştirel bir entelektüel olarak yapabileceğim şey, doğru soruları sormak. Bazen bir sorunu formüle edişiniz veya algılayışınız sorunun parçası olabilir. Klasik örnek hoşgörüdür. Bugün neden ırkçılık veya cinsiyetçilik sorunlarını otomatikman hoşgörü sorunlarına indirgiyoruz?

New Statesman: Ta Locke’a kadar giden klasik liberalizmin tarihsel mirası bu, değil mi?

Slavoj Zizek: Evet, ama diğer taraftan, Martin Luther King’in o büyük ırkçılık karşıtı mücadelesine bakın. Asla “hoşgörü” sözcüğünü kullanmaz. Onun için “Biz siyahlar beyazlardan daha fazla ‘hoşgörü’ istiyoruz” demek saçma olurdu. Bunun, sizin kültürel, post-politik kapitalizmimiz olarak adlandırabileceğiniz ve içindeki en tutkulu mücadelelerin kültürel mücadeleler olduğu şeyle bir ilgisi olduğunu düşünüyorum. Solun büyük çoğunluğu liberal demokrasiyi ve kapitalizmi bu şekilde sorgulamaz. Gençliğimizde nasıl insan yüzlü sosyalizm istediysek, bugünün solunun büyük kesimi de insan yüzlü bir küresel kapitalizm istiyor. İşte bu nedenle sorunları ancak onları kültürel sorunlara dönüştürerek veya aktararak kavrayabiliyoruz. Bunu izahtan vareste bulmuyorum. Bugün eleştirel entelektüeller insanların doğru soruları sorabilmesine yardımcı olmak için çalışmalı.

New Statesman: Ana akım siyaset felsefecilerinin aksine, meşruiyet sorunu ile ilgilenmiyorsunuz, değil mi?

Slavoj Zizek: Meşru iktidara bu odaklanma kesinlikle odaklanmadığım bir mesele. Kritik önemde olan mesele bu değil. Demokrasiyi hor görmüyorum, benim için demokrasi, formel anlamda, değerlidir ancak demokrasinin kendisi sonsuz gerçeğin, hakikatin vs.nin ölçüsü değildir. Değerli bir şey, biliyorum, ancak bunu hepimiz biliyoruz. Halkın sağ kanat popülistlerce ayartıldığı yerlerde seçimler yapılabilir. İşte orada ben, utanmaz bir anarşistim. Burada sonucun bir bakıma asılsız veya yanlış olduğunu söylemeye hazırım. Karl Popper bile bunu söyledi. Söylediğim yalnızca şu ki demokrasiyi fetişleştirmemeliyiz. Sağcı bir popülist için çoğunluğun olduğu ve sizin o hükümete gayrı meşru muamelesi yapma hakkına sahip olduğunuz yerde demokratik seçimler olabileceğini iddia etmeye hazırım. Bu formel demokratik prosedürün meşruiyetle aynı kefeye konulması gerektiğini düşünmüyorum.

New Statesman: Solun finansal krize yanıtını konuşalım. Sol kendisini bu krizin bir tür büyük ideolojik fırsat olduğu fikri ile avuttu. Siz ise krizin ana kurbanının kapitalizm değil solun kendisi olduğunu yazdınız.

Slavoj Zizek: Evet. Uzun vadede, Naomi Klein’in yorumuyla, bir başka şok tedavisi işlevi görecek. Sistemde, uzun vadede kapitalizmi yüklerinden kurtarmaya yarayacak bir tür çöküş bu [kriz]. Ancak kavga kaybedilmiş sayılmaz. Örneğin ABD’de, büyük, kolektif eylemler fikrini benimsetmek önemli. Bu fikri benimsetmemiz gerekiyor. Her şeyin kaybedildiğini söylemiyorum. Bu açık bir dövüş. Bunun bir kriz olduğu ve bu fırsatı kendi gündemimizi dayatmak için kullanabileceğimiz gibi basit bir fikre kanmayalım. Ekonomi krizdeyken, insanların ilk tepkisi temel ilkelerine sarılmaktır. ABD’de bu yenilenmiş sosyal demokrat refahçılığı ele alın – Krugman, Stiglitz vb. Ama aynı zamanda, Ayn Rand’a da bir ilgili patlaması var. Yani bu bir kavga ve kavgaların daima zorlu olduğunu bilmeliyiz. Bildiğimiz tek ciddi öneri, bir yanda bu Krugman-Stiglitz solcu Keynesyenciliği, diğer yanda ise Avrupa’da ve Latin Amerika’da popülerleşen temel gelir fikri. Fikir olarak hoşuma gidiyor ama daha çok ideolojik bir ütopya olduğunu düşünüyorum. Yapısal sebeplerle, çözüm olamaz. Bu kapitalizmi sosyalist sonuçlar vermek üzere çalıştırmak için son ümitsiz girişim. Bunu geliştiren adam, Robert Van Parijs, açıkça bunun kapitalizmi meşrulaştırmak için tek yol olduğunu söylüyor. Bu ikisinden başka da bir şey görmüyorum.

New Statesman: Van Parijs analitik Marksizm’le uğraşıyor bildiğiniz gibi. Marksist teorinin bu şekilde zorlanması konusunda ne düşündüğünüzü merak ediyorum.

Slavoj Zizek: Bazı İngiliz adamlar tanıyorum ve onlarla tartıştım. John Rawls ile de aynı sorun söz konusu. Rawls’ın kendisi, eleştirilerle karşılaştığında, bir şeyi kabul etti: Kaynak dağılımı adaleti modelinin, farklılık ilkesinin vb.nin bir tek kaçınılmaz koşulda işe yaradığını: Garez yoksa. Bu demektir ki, modern toplumlarda içinde olduğumuz libidinal yapıda, gıpta ve garez hayati önemdedir. Rawls gıptanın mantık dışılığını hesaba katmıyor. Kapitalizm bundan çok daha iyi yararlanıyor. Bu analitik Marksistler “boş konuşmayan” analistler olmak istemelerine rağmen, insanlığın bağlı olduğu nihai imaj çok naif ve ütopik. Sosyalist projenin buna indirgenebileceğini sanmıyorum. Ama yine de bugünkü kapitalist ilişkiler içinde gıptanın hayati önemde olduğunu iddia ediyorum. Gıptanın gücünü asla hafife almayın. Bu psikoanalitik bir içgörüdür.

New Statesman: Size son olarak “Komünist Hipotez” çağrısı konusunda Alain Badiou’yu nasıl değerlendirdiğinizi sormak istiyorum. Bu hipotezin realize edilmesi konusunda en büyük engelin aktör sorunu olduğunu söylüyorsunuz. Ufukta yeni bir devrimci aktör görüyor musunuz?

Slavoj Zizek: Hayır, hayır. Ama izin verin size komünizmimin sınırlarını açık şekilde tanımlayayım. Badiou ile sorunum ekonomiyi bir siyasi mücadele alanı olarak toptan görmezden gelmesi. Benim için tek gerçek soru çok basit: Fukuyama haklı mı yoksa değil mi? Yani, bugün liberal demokratik, kapitalist çerçevede uzun vadede çözümlenebilecek veya en azından baş edilebilecek antagonizmalarımız mı var? Soru budur. Ne yazık ki bu konuda gördüğüm, sahip olduğumuz tüm sorunların – ekolojik yıkım, fikri mülkiyet sorunları vb. – liberal kapitalist çerçeve içinde çözülebileceği. Bu çağın yavaş yavaş sonuna geliyoruz. Benim için sorun, tüm özel özgürlüklerimize sahip olduğumuz (hayvanlarla seks vb.) ancak sosyal alanın depolitize edileceği ve çok daha otoriter olacağı bir çeşit yeni otoriteryen topluma dönüşmek isteyip istemediğimiz – burada liberallerle bir anlaşma yapmamız gerekiyor. Yalnızca toplumumuzun köklü bir sorgulaması bizi kurtarabilir. Bir tür kıyametsel sıfır noktasına yaklaşmakta olduğumuz açık. Yani, hayır, hazır bir aktör görmüyorum. Proleterleşme eğilimleri görüyorum. Proleterleşmeden kastım, neredeyse bir tür Kartezyen sıfır seviyesine indirgenen insanlar – özgür bir aktörsünüzdür ancak maddeniz tükenmiş. O zaman bu bir koalisyon sorunu, bunu nasıl yapmalı. Koşulsuz içgörüm, tercih yapmak zorunda kalacağımız bir duruma itildiğimiz: Ya bir şey yapacağız ya da yavaş yavaş içinde yaşamaktan hoşlanacağımı pek sanmadığım bir topluma yaklaşacağız.

Röportajın İngilizce aslı:

http://www.newstatesman.com/ideas/2009/10/today-interview-capitalism

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s