Çöküşün 20. yılı – SLAVOJ ZIZEK

Bugün Berlin Duvarı’nın yıkılışının 20. yıldönümü. Bu tefekkür süresi boyunca o gün başlayan olayların olağanüstü doğasına vurgu yapmak yaygın. Gerçeğe dönüşen bir rüya, Komünist rejimlerin iskambil kuleleri gibi yıkılması ve dünyanın birkaç ay öncesinde hayal bile edilemeyecek bir şekilde aniden değişmesi. Polonya’da Lech Walesa’nın başkan seçildiği özgür seçimleri kim hayal edebilirdi?

Ancak, kadife devrimlerin asil buğusu, yeni demokratik kapitalist gerçeklik tarafından dağıtıldığında, insanlar, kendisini kah “eski iyi” Komünist zamanlara duyulan nostalji şeklinde; kah sağcılar için, milliyetçi popülizm; ve yenilenmiş, gecikmiş anti-Komünist paranoya şeklinde açığa vuran kaçınılmaz bir hayal kırıklığı ile tepki gösterdiler.

İlk iki tepkiyi anlamak kolay. Onlarca yıl önce, “Komünist olmaktansa ölürüm!” diye bağıran sağcılarla, bugün sık sık “Hamburger yemektense kızıl olurum!” diye mırıldananlar aynı sağcılar. Ancak Komünist nostalji fazlaca ciddiye alınmamalı: Bu, gri Sosyalist gerçekliğe geri dönüşe duyulan özlemden ziyade, daha çok bir matem, geçmişten kibarca kurtulmanın bir şekli. Sağcı popülizmin yükselişine gelince, bu Doğu Avrupa’ya özgü bir durum değil, küreselleşme girdabına kapılan tüm ülkelerin ortak bir özelliği.

Daha ilginç olanı ise anti Komünizm’in Macaristan’dan Slovenya’ya, yakın zamandaki dirilişi. 2006 sonbaharı boyunca, iktidardaki Sosyalist Parti’ye karşı düzenlenen büyük protestolar Macaristan’ı haftalarca felç etti. Protestocular, ülkenin ekonomik krizini Komünist partinin haleflerince yönetiliyor olmalarına bağlıyordu. Demokratik seçimlerle iş başına gelmesine rağmen hükümetin meşruiyetini tanımadılar. Polis toplumsal düzeni sağlamak üzere devreye girdiğinde, 1956’daki anti-Komünist ayaklanmayı bastıran Sovyet Ordusu ile karşılaştırmalar yapıldı.

Bu yeni anti-Komünist korku, sembollerin bile peşine düşüyor. Haziran 2008’de, Litvanya, Sovyet marşının çalınmasının yanı sıra orak çekiç gibi Komünist görsellerin kamuya açık sergilenmesini de yasaklayan bir yasayı onayladı. Nisan 2009’da, Polonya hükümeti, totaliterci propaganda üzerindeki yasağı, Komünist kitapları, giysileri vb. şeyleri içerecek şekilde genişletme tasarısı verdi. Che Guevara tişörtü giymek bile tutuklama sebebi olabilecekti.

Slovenya’da, popülist sağın sola dönük temel suçlamasının eski Komünist rejimle “sürekliliğin gücü” olması hiç de şaşırtıcı değil. Böylesine boğucu bir atmosferde, gay haklarını ve yasal kürtajı savunmanın, ulusun ahlaki değerlerini ortadan kaldırmaya dönük koyu Komünist çizginin bir parçası olduğu absürd iddiasına dek (Polonya ve Slovenya’da zaman zaman yükselmektedir bu iddia), yeni sorunlar ve zorluklar, eski mücadelelerin tekerrürüne indirgeniyor.

Anti-Komünizm’in dirilişi gücünü nereden alıyor? Gençlerin Komünizm dönemini bile hatırlamadığı bu ulusların içindeki eski hayaletler neden canlandırıldı? Yeni anti-Komünizm şu soruya basit bir cevap sunuyor: “Kapitalizm Sosyalizmden gerçekten bu denli iyi ise, neden halen sefil hayatlar sürüyoruz?”

Çünkü birçoğu içinde yaşadığımızın gerçek kapitalizm olduğuna inanmıyor: Henüz gerçek demokrasiye sahip değiliz, sadece onun aldatıcı maskeleri söz konusu, iktidarın ipleri halen aynı karanlık güçlerin elinde, eski Komünistlerin dar bir sekti, yeni mülk sahipleri ve yöneticiler olarak kılık değiştirdiler – gerçekte değişen bir şey yok, bu yüzden başka bir temizliğe ihtiyacımız var, devrim tekrarlanmalı…

Bu gecikmiş anti-Komünistlerin farkına varamadıkları şey şu: toplumlarına dair çizdikleri imaj, kapitalizmin en çok suiistimal edilmiş geleneksel solcu imajına esrarengiz şekilde yakın: Formel demokrasinin yalnızca varlıklı azınlığın saltanatını gizlemeye yaradığı bir toplum. Diğer bir deyişle, yeni doğmuş anti-Komünistler, sapkın sözde-kapitalizm olarak lanetledikleri şeyin aslında kapitalizmin kendisi olduğunu anlamıyorlar.

Komünist rejimler çöktüğünde, gözleri açılan eski Komünistlerin, yeni kapitalist ekonomiyi işletmek için popülist muhaliflerine nazaran etkileyici şekilde daha uygun durumda oldukları rahatlıkla iddia edilebilir. Anti-Komünist protestoların kahramanları, adalet, dürüstlük ve dayanışmanın geçerli olduğu yeni bir toplum düşlerinde yaşamaya devam ederken, eski Komünistler kendilerini yeni kapitalist kurallara ve yenisi ve eskisi ile tüm kirli oyunları ve yozlaşmayı içeren piyasa etkinliğinin yeni zalim dünyasına acımasızca alıştırmayı becerdiler.

Buna, bu ülkeler tarafından, Komünistlerin siyasi iktidarı elde tutarken kapitalizm patlamasına izin verdiği daha ileri bir kötü eğilim eklendi: Batılı liberal kapitalistlerden daha kapitalist göründüler. Kapitalizm Komünizm’e karşı, çılgın bir çifte dönüş içinde, iki kere kazandı, ancak bu zafer için ödenen bedel Komünistlerin artık kapitalizmi kendi toprağında dövmesi oldu.

Çin’in bu denli rahatsızlık vermesinin nedeni bu: Kapitalizm daima demokrasi ile ayrılmaz bağlara sahip oldu ve Halk Cumhuriyeti’ndeki kapitalizm patlamasıyla yüz yüze gelen birçok analist, siyasal demokrasinin kaçınılmaz şekilde kendisini göstereceğini sandı.

Peki, ya bu otoriteryen kapitalizm liberal kapitalizmimizden çok daha etkili, daha karlı olduğunu kanıtlarsa ne olacak? Demokrasi artık ekonomik gelişmeye eşlik etmesi gereken doğal bir öğe değil ayak bağı ise ne olacak?

Durum buysa, o zaman belki de eski Komünist ülkelerde kapitalizm konusunda yaşanan hayal kırıklığı, kapitalizmin gerçek bir görüntüsüne sahip olmayanların “ham” beklentilerinin basit bir işareti olarak görmezden gelinemez.

Doğu Avrupa’daki Komünist rejimleri protesto ederken, insanların büyük çoğunluğu kapitalizm istemiyordu. Hayatlarını devletin denetimi dışında yaşama, bir araya gelme ve diledikleri gibi konuşma özgürlüğü istediler; ilkel ideolojik telkinlerden ve egemen kinik ikiyüzlülükten azade, basit ve samimi bir hayat istediler.

Birçok yorumcunun gözlemlediği üzere, protestocuları yönlendiren idealler büyük ölçüde hakim Sosyalist ideolojinin kendisinden alınmıştı – insanlar en uygun ifadesi “insan yüzlü Sosyalizm” olabilecek bir şeyden esinleniyorlardı. Bu tutum belki de ikinci bir şansı hak ediyor.

Bu, 1944’te ticari bir görevle gittiği Washington’da iltica eden ve ardından “I Chose Freedom” (Özgürlüğü Seçtim) adlı çok satan bir anı kitabı yazan Sovyet mühendis Victor Kravchenko’nun yaşamı ve ölümünü akla getiriyor. Stalinizm’e dair birinci ağızdan raporu, 1930’ların başında – sisteme gerçekten inandığı esnada –, Kravchenko’nun kolektifleştirmenin hayata geçirilmesine yardımcı olduğu Ukrayna’da yaşanan kitlesel açlığın ayrıntılı bir dökümünü içeriyordu.

Kravchenko hakkında çoğu insanın bildikleri 1949’da biter. O yıl, haftalık Fransız Komünist dergisinin, onun bir ayyaş olduğunu ve eşini dövdüğünü, anılarının ise Amerikan ajanlarının propaganda çalışması olduğunu iddia etmesi ardından, Les Lettres Françaises dergisine hakaret davası açtı. Paris’teki duruşma salonunda, Sovyet generalleri ve Rus köylüleri, Kravchenko’nun yazılarının gerçekliğini tartışmak üzere tanıklık ettiler ve mahkeme kişisel bir davadan tüm Sovyet sisteminin yargılandığı spektaküler bir iddianameye dönüştü.

Ancak davayı kazanmasının hemen ardından, Kravchenko halen bir soğuk savaş kahramanı olarak dünyaya seslenirken, Joseph McCarthy’nin cadı avına tutkuyla karşı çıkacak cesarete de sahipti. “Şuna tamamen inanıyorum ki,” diye yazdı, “Komünistlere ve onların örgütlerine karşı mücadelede… Komünistler tarafından kullanılan yöntem ve biçimlere başvuramayız ve vurmamalıyız.” Amerikalılara uyarısı şuydu: Stalinizm’le bu şekilde mücadele etmek, düşmanlarına benzemeye başlama tehlikesi içeriyordu.

Kravchenko ayrıca, Batı dünyasının eşitsizliklerine giderek daha fazla kafayı taktı ve “I Chose Freedom” (Özgürlüğü Seçtim) kitabının devamı olarak, çarpıcı şekilde “I Chose Justice” (Adaleti Seçtim) adını taşıyan bir kitap yazdı. Kendisini, kolektifleştirmenin daha az sömürücü biçimlerine bulmaya adadı ve tüm parasını yoksul çiftçileri örgütlemeye çalışarak çarçur ettiği Bolivya’ya yerleşti. Bu başarısızlığın darbesi sonucunda özel yaşamına çekildi ve 1966’da New York’taki evinde kendisini vurdu.

Buraya nerden geldik? 20. yy. Komünizm’i ile 21. yy. kapitalizmi tarafından kandırılan bizler, yeni Kravchenko’lar – ve onların mutlu sonlara ulaşmalarını – ümit edebiliriz. Adalet arayışında, ta en başından başlamaları gerekecek. Kendi ideolojilerini icat etmeleri gerekecek. Tehlikeli ütopyacılar olarak suçlanacaklar ama geri kalan tümümüzü etkisi altında tutan ütopik rüyadan aslında bir tek kendileri uyanmış olacak.

NYT, Yorum Sayfası, 09.11.09

Reklamlar

Çöküşün 20. yılı – SLAVOJ ZIZEK” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s