Osmanlı nostaljisi: Avrupa’yla düş kırıklığı sonrasında, Türkiye yüzünü doğuya döndü – Daniel Steinvorth

12 Kasım 2009


Türkiye’nin AB üyeliği için Avrupa’da muhalefet artarken, Ankara komşularıyla daha yakın bağlar geliştirmeye koyuldu. Türkiye, bir kez daha Ortadoğu’da öncü bir güç olmak istiyor – ancak bunun sonucu İsrail’le ilişkilerin bozulması olabilir.

Avrupa, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’yu yüzyıllar boyunca kontrol etmiş büyük bir güç olan Osmanlı İmparatorluğu’nun son veliahdıydı. Ancak Osman Ertuğrul Osmanoğlu ülkesiz bir prensti ve hayatının büyük kısmında da devletsizdi. Türk devlet adamları 1924’te cumhuriyet ilan ettiğinde, Osmanoğlu ile tüm ailesini sürgüne gönderdiler. Sürgündeki prense ancak 2004’te Türk vatandaşlığı verildi.

Prens 23 Eylül’de 97 yaşında öldü ve bir zamanlar onu yasaklayan cumhuriyet Osmanoğlu ile barıştı. Cenaze töreninin davetlileri arasında, muhafazakar İslamcı AKP hükümetinin kabinesinden dört bakan, bir bakan yardımcısı, sayısız meclis üyesi, İstanbul valisi ve şehrin polis şefi de vardı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da taziyelerini gönderdi – özel olarak. Türkiye’nin Osmanlı mirası için nadir bir cumhuriyetçi kadirşinaslık örneğiydi.

Birçok Türk bugün gerçek büyüklüğün imparatorluk geçmişinde yattığına ve bu geçmişin artık yalnızca Batı’ya bakarak bulunamayacağına inanıyor. Türkiye’yi eleştirme konusundaki hevesi ile Avrupa, giderek dünde kalan bir ideal haline geliyor.  Yılın başında İstanbul’da açılan ve belediye başkanlığı zamanında Erdoğan tarafından oluşturulan bir müze komisyonunca açılan yeni bir tarih müzesindeki bir sergi ile de açığa çıktığı üzere, “Yeni-Osmanlıcılık” Türkiye’de revaçta. Müzede, yüksek sesle hoparlörlerden yayınlanan top atışı ve savaş narası sesleri ile tamamlanan devasa bir panorama tabloda, Osmanlı’nın 1453’te İstanbul’u fethini resmediliyor.

Geçmiş Zaferleri Anımsarken

Osmanlı geçmişine duyulan bu nostalji, politikada giderek daha fazla belirginleşen bir geriye dönüşle de uyumlu. Türk siyasiler artık Osmanlı çağını ülkelerinin Ortadoğu ve Kafkaslar bölgesinde halen saygı duyulan bir egemen güç olduğu bir zaman olarak anımsıyor – ve övüyorlar. Bu, bugün Ankara’nın tekrar oynamak istediği – belki de halihazırda oynadığı bir rol.

Türkiye, iletişim kanallarını açıp diplomasiye olağan dost düşman ikiliğinin ötesine geçen bir yaklaşım getirerek, aslında bir kez daha dikkatini doğuya yöneltti. Kısaca söylersek, Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu bölgedeki anlaşmazlıkları “sıfır problem” politikası ile çözmeyi umuyor. Mümkün olduğunda, bir arabulucu olarak harekete geçmeyi amaçlıyor ve komşuları ile bir barışma sürecinin sonunda, Türkiye’nin hem ekonomik hem de politik olarak Ortadoğu’daki en güçlü devlet olarak ortaya çıkacağını umuyor.

Girişimler çok sıkı bir şekilde geliyor. Ekim başında, Türkiye ve Ermenistan dışişleri bakanları diplomatik ilişki kurulması konusunda bir protokol imzaladılar. Ancak, iki baş düşman öncelikle sağlam engellerin üstesinden gelmek zorundalar. Türkiye’nin kardeş ülkesi Azerbaycan, Ermenistan Azerbaycan’daki etnik bir Ermeni iç bölgesi olan Dağlık Karabağ’daki kontrolünden vazgeçmediği sürece barış sürecini bloke etmekle tehdit ediyor. Özellikle yurtdışında yaşayan Ermeniler, Ankara’nın sınırlar açılmadan önce 1. Dünya Savaşı sırasında yaşanan Ermeni soykırımını tanıması gerektiğinde ısrar ediyorlar. Bu engellere rağmen, Türkiye ve Ermenistan müzakerelere devam etmek istiyorlar.

Ankara ayrıca yakın zamanda bir başka zorlu komşu ile de görüşmelere başladı. Kuzey Irak’taki de facto Kürt devleti – Kürdistan İşçi Partisi (PKK) asileri için güvenli bir cennet ve Türk ordusunun uzatmalı ana hasmı – bölünen bir Irak’ta, Şii ve Sünni Araplarla yalnız başına kalmaktan kaygılanıyor. Tersine, Irak Kürtleri Türkiye ile bağlar geliştirmeye çalıştılar.

İki hafta önce Davutoğlu, Türkiye’nin konsolosluk açma planlarını duyurduğu Erbil’e, Kürt bölgesinin başkentine gitti. Davutoğlu ile seyahat eden bir gazeteci, bir Türkiye dışişleri bakanının Kürt flaması taşıyan bir limuzinde oturduğunu görmekten afalladığını ve bunun geçmişte Türkiye’nin resmi politikasını oluşturan her şeyi baş aşağı ettiğini söyledi.

Sınırları Açmak

Ancak yine de, Türklerin en yakın bağ kurduğu komşu, Suriyeliler oldu.

Ekim ortasında, Türkiye-Suriye sınırındaki Öncüpınar’da Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim, Davutoğlu ve kalabalık maiyetiyle bir araya geldi. 1989 Eylül’ünde Macaristan-Avusturya sınırının açılışını imrendiren bir sahneyle, iki adam neşe içinde sınırı oluşturan bariyerleri kaldırdılar.

1990’ların sonunda, Suriye’nin PKK aşırılıkçılarına desteği nedeniyle, iki ülke henüz savaşın eşiğindeydi. Bugün, dışişleri ve savunma bakanları bir “stratejik işbirliği konseyi”nin parçası olarak bir araya gelirken, silahlı kuvvetleri ortak tatbikatlar yapıyorlar. Gazeteci Zeynep Gürcanlı’nın Hürriyet gazetesinde yazdığı gibi, Türkiye başka bir ülkeyle asla bu denli yakın işbirliği yapmamıştı. Ankara’nın mevcut çabaları en sonunda Avrupa Birliği modelinde bir “Ortadoğu Birliği”ne yolu açabilecek mi?

Türkiye ve Suriye arasında onlarca yıldır süren anlaşmazlığın sonu, Davutoğlu – ve ülkelerinin, Batı tarafından dışlanması ardından terfi etmesinin mutluluğunu yaşayan Suriyeliler – için gerçek bir başarı olarak görünüyor. Ancak Şam’ım memnuniyetinin başka bir sebebi daha var. Türkiye-Suriye barışması ile neredeyse aynı zamanda, Türkiye’nin bir başka ülkeyle ilişkileri aniden tepetaklak oldu.

Türkiye, hükümetin başta “teknik nedenlerle” alındığını iddia ettiği bir kararla, İsrail’i “Anadolu Kartalı” adlı uluslararası askeri tatbikattan çıkardı. Erdoğan kararın gerçek sebebini daha sonra açıkladı: Türkiye, Gazze Şeridi’nde Filistinlilere karşı operasyonlarda kullanılmış olan savaş jetlerinin Türk hava sahasında uçmasına izin veremezdi. Türklerin, İsrail’le sıkça “stratejik ortaklık” olarak anılan ilişkilerini rafa kaldırırken Suriye ile ortak tatbikat yürütme kararı, Ankara’nın dış politikasında hâlihazırda ne kadar derin bir değişikliğin olduğunu gösteriyor.

Bu ayrıca ülke içindeki bir hassasiyetin de yansıması: Çünkü muhafazakâr İslamcı AKP hükümeti laik ordu ile olumlu ilişkilerini güçlendirdi, artık daha bağımsız bir dış politika yürütebilir. Artık, aslında daima elit kesimin projesi olmuş olan Türkiye-İsrail ittifakına o kadar saygı göstermesine gerek yok.

Memnuniyetsizlik Göstergeleri

Ancak, Ankara’nın İsrail’le ağız dalaşı, Türkiye kamuoyunda tepki toplayan Gazze savaşından önce zaten başlamıştı. Emekli bir Türk generali olan Haldun Solmaztürk, İsrail ile uzun süredir hiçbir güvenilir anlaşma olmadığı ve Türkler İsraillilerin kendilerine küçümseyici davrandığını hissettiği için, ordunun da İsrail konusunda düş kırıklığına uğradığını söylüyor.

İsraillilerin Gazze saldırısı, bardağı taşıran son damlaydı. Türk tarafında İsrail’e karşı memnuniyetsizlik gösterilerini tetikledi. 2009 başında İsviçre’nin Davos kasabasında yapılan Dünya Ekonomik Forumu’nda, Erdoğan öfkesini İsrail Başkanı Şimon Peres’ten çıkardı. Yüksek perdeden yaptığı çıkış, o günden beri “Davos Fatihi” olarak adlandırıldığı ülkesinde ve Arap dünyasında, kendisine yepyeni bir popülarite sağladı.

İran Başkanı Mahmud Ahmedinejad artık Türkiye başbakanını iyi bir dost olarak değerlendiriyor ve bu duygu – Batı’nın canını sıksa da – karşılıklı. Erdoğan, İslam Cumhuriyeti’ne yaptığı son ziyaret öncesinde, Tahran hükümetine adil davranılmadığını söyledi. Batı, Erdoğan’a göre, İran’ı müeyyidelerle tehdit etmeden önce kendi nükleer silahlarını bırakmak zorunda.

Batılı diplomatlar kulaklarına inanmakta zorlandılar. NATO’nun tek Müslüman üyesi, İran’ın iddia edilen nükleer ihtirasları konusundaki anlaşmazlıkta Tahran’la mı saflaştı? Bu – özellikle de Erdoğan’ın İsrail karşıtı söylemleri sonrasında – Avrupa’nın Türkiye’yi çoktan kaybettiğinin ve Ankara’nın yüzünü artık doğuya döndüğünün daha açık bir kanıtı değil miydi?

Erdoğan’ın dışişleri başdanışmanı İbrahim Kalın, böylesi suçlamaları garip buluyor. Batı’nın kendisinin de, pragmatik, çıkar temelli politika konseptine yabancı olmadığını söylüyor. “Amerikalılar Rusya’ya açıldığında, bu diplomaside yeni bir çağ olarak selamlandı,” diyor. “Ancak Türkiye İran’a açıldığında, insanlar kendilerine eksen değiştirip değiştirmediğimizi soruyorlar.” Bu arada Ahmedinejad, geçtiğimiz Pazar günü İslam Konferansı Örgütü’nün (İKÖ) bir zirvesine katıldığı İstanbul’a ikinci bir ziyaret gerçekleştirdiği.

Bir başka zirve davetlisi, Darfur’da işlenen savaş suçları nedeniyle uluslararası toplum tarafından mahkum edilmiş Sudan Başkanı Ömer El Beşir, Türkler tarafından açıkça davet edilmiş olmasına rağmen zirveye katılmadı. “Bir Müslüman soykırım gerçekleştiremez,” diyen Erdoğan, Batı’yı bir kez daha şaşkına çevirdi.

Avrupa’nın Menfaatine

Türkiye’nin AB İlişkileri Bakanı Egemen Bağış, her şeye rağmen, Türkiye’nin Batı’dan uzaklaştığını kabul etmek istemiyor. Ankara’nın Doğu ile diplomasi başarılarının, Avrupa’nın menfaatine olduğunun görülmesi gerektiği konusunda ısrar ediyor.

Bağış, Batı’nın Türkiye’yi devamlı olarak Doğu ile Batı arasında bir köprü olarak tanımladığını söylüyor. Bir köprü yalnızca tek bir güçlü ayak ile nasıl ayakta durabilir, diye soruyor.

“İyi haber şu ki Türkiye Batı’dan uzaklaşmıyor,” diyor Erdoğan’ı eleştiren Burak Bekdil. “Kötü haber ise artık Batı’ya da yüzünü dönmediği.”

Peki, bu bir sürpriz mi? Fransız ve Avusturya hükümetleri Türkiye’nin AB üyeliği taahhüdüne net şekilde karşı çıkıyorlar. Diğer taraftan Almanya’da halkın çoğunluğu AB’nin genişlemesi konusunda gözünü açmış durumda.

Almanya’nın tutucu Hıristiyan Demokrat Birlik (CDU) partisinde, köprü imajı, mesafenin açılması olarak bile görülüyor. Finans Bakanı Wolfgang Schauble, tam bir AB üyesi olması halinde, Türkiye’nin köprü rolünü oynayamayacağını söylüyor. Ne de olsa, diyor, bir köprü hiçbir tarafa ait değildir.

URL: http://www.spiegel.de/international/world/0,1518,660635,00.html

Reklamlar