Eski mücahitlerle tanışın – Johann Hari

Cihatçılarla görüşmeye başladığımda beni çarpan ilk şey “İngilizlikleri” oldu. Londra’nın East End bölgesindenim. Geçen on yıl içinde, yaşadığım yerin sokaklarında kısık ve öfkeli cihat fısıltıları duymaya alıştım. Genç bıyıklı erkekler, “Allah’ın düzeni” ve “Demokrasiye ölüm” çağrıları yaparak kütüphanenin dışında dikiliyorlar.

Şehirdeki camilerde, genç erkek gruplarının sersemce Afgan “direnişine” katılmaktan söz ettiklerini duyuyorum. Ancak bu fısıltıda hiç göçmen aksanı yok. Benim telaffuzumu, benim kültürel referanslarımı ve benim ulusal marşımı paylaşıyor. Bıyıkların ve burkaların altında, bir İngiliz sesi var.

East End, bir yanda kentin parıldayan malikâneleri ile diğer yanda rıhtımın cam kuleleri arasına sıkışmış dar, gri bir sosyal konutlar labirenti. Finansal elitlerin, tarihin unutulmuş gelgitleri arasına terk edilmiş bu elle tutulur yoksulluk yığınına karşı kayıtsız şekilde, karşıdan birbirlerine baktıklarını hissedebilirsiniz. Bu yer her zaman, bu ülkeye gelen babam gibi göçmenler için bir ilk durak olmuştur – yeni gelenlerin, İngiltere’nin soğuk yağmuruna ve kayıtsız liberalizmine uyum sağlarken bir araya gelebilecekleri bir yer.

Buraya her gün Bangladeş, Hindistan veya Somali’den gelen Müslümanlar, İngiliz İslamcılarının varlığını tuhaf bulduklarını söylerler. Buraya onlar gibi insanlardan kaçarak çalışıp çocuklarını istikrarlı bir ortamda büyütmek için gelmişlerdir. Hayır: Bu İslamcılar İngiltere doğumlu. Bir nüfus sayımına göre, İngiltere’nin Müslüman nüfusunun yüzde 7’sini oluşturuyorlar (Müslümanların kalan %97’si hayır cevabı veriyor). Londra’da İngilizlere karşı gerçekleştirilen 7 Temmuz intihar eylemlerinden bu yana, İngilizler bu azınlığın azınlığı olan grubu kesip duruyorlar ve nasıl İngiliz işi bir cihatçılık ürettiğimizi anlamaya çalışıyorlar.

Ancak kafalarının içine girmek için bugüne dek yaptığım her girişim – İslamcılarla, 11 Eylül’ün hemen sonrasında Londra’daki en namlı merkezleri olan Finsbury Park camisinde haftalarca konuşmak dâhil – bana bir gazetecilik hatasından başka bir şey hissettirmedi. Bu genç erkekler, yabancılarla, Kuran alıntılarından oluşan kesif ve anlaşılmaz bir kodda ve hem hükümetimizin dış politika suçları hem de kadınların ve eşcinsellerin özgürlükleri konusunda kendinden emin itirazlarla konuşuyorlar. Ruh hallerini sorgulamaya dönük her girişim – hangi düşünce silsilesinin onları kendi şehirlerine karşı intihar eylemi düzenlemeye inanmaya ittiğini dürüstçe sormak – daima dirençli bir alaycılıkla ve daha bulanık Kuran alıntılarıyla karşılanıyor. Mesajları basitti: Psikoloji veya sosyolojiyle uğraşmıyoruz. Yalnızca Allah’la işimiz. Neden Müslümanların çoğu bunu yapmıyorken, Kuran’ı bu tarzda okuyorsunuz? Çünkü biz haklıyız, onlar kâfir. Nokta. Bu araştırmanın çıkmaz noktasıydı.

Ancak daha sonra, bir yıl önce, biz gazetecilerin bugüne kadar bulmayı başaramadığımız cevapları almamızı sağlama ihtimali olan kırılgan yeni bir hareketten haberim oldu. Savaşmak için eğitim alan genç bir İngiliz İslamcı dalgası – arkadaşları bu ülkeyi bombalarken eğlenen – yolundan dönmüştü. Artık öğrendikleri her şeyi içeride, cihadı durdurmak için kullanıyorlardı.

Son 12 ay içinde on yedi eski radikal İslamcı “açığa çıkmış” ve zıt yönde mücadeleye başlamıştı. Bana onları cihatçılığa çeken ve geri iten sebepleri anlatabilecekler miydi? Batılı cihatçılığı anlamanın – ve etkisiz hale getirmenin – anahtarı olabilirler miydi? Onların dünyasını araştırarak ve önde gelen şahsiyetleriyle arkadaşlık ederek üç ay geçirdim. Öyküleri unutulmuş İngiliz sahil kasabalarından Mısır diktatörlüğünün hapishanelerine ve Afganistan’ın buzlu dağlarına uzanıyor ve geri geliyor.

I. İmam

Yolculuğum, East End’i dolduran yağlı tabaklı zevksiz kafelerin birinde otururken başladı. Türbanlı genç bir kadının, yerel camilerden birinin imamının Afganistan’da savaşmış bir mücahit olduğundan, ancak bir zamanlar yan yana savaştığı erkekler tarafından şimdi ölümle tehdit edildiğinden söz ettiğini duydum. “Suçu” mu? Geçmişini terk etmek ve “seküler bir İslam” çağrısı yapmak.

Bir dizi telefon görüşmesi sonrasında, Usama Hassan tedbiri elden bırakmadan görüşmeyi kabul ediyor. Onunla Leyton’daki küçük camisinin dışında buluştum. “Her Şey 1£!!!” mağazalarının, helal kebap dükkânlarının ve East End’in kenarındaki panjurlu pencerelerin perişan çarpıklığının ortasında kalıyordu.

Usama siyah bir spor ceket giyen ve metal çerçeveli gözlük takan iriyarı bir adam. Beni güçlü bir tokalaşma ile karşılıyor; kolunun altında kıvırdığı bir gazete var. Beni üst kattaki açık yeşil dua odasına götürüyor. Bu bina bir zamanlar fabrikaymış, sonra bir sinema, şimdi ise, Suudi parası ile, bir Vahabi camisi. Erkekler sessizlik içinde secdeye varıyorlar, hürmet içinde kalkıyorlar ve eğiliyorlar. “Cumaları, dışarıda dikilip ibadet edenleri benim kıldırdığım namazda ettikleri duaların geçersiz olacağı konusunda uyaranlar oluyor,” diyor köşede çömelirken, “çünkü ben bir dönmeymişim. Sahte bir imammışım.” Öteye bakıyor. “Geceleri telefonlar geliyor. Tehditler. Bu acı verici. Görüyorsunuz ya, ben de bir zamanlar onlardandım.”

Ve böylece Usama bana hikâyesini anlatmaya başlıyor. Kuzey Londra’daki Tottenham’a 1970’lerin ortasında beş yaşındayken gelmiş. Pakistanlı babası buraya, İslam’ın kendi bağnaz çöl yorumunu her ulusa yaymayı amaçlayan Suudi Dinişleri Bakanlığı tarafından gönderilmiş. Ailesi, İngiliz banliyölerindeki yarı müstakil bir evde Suudi prensiplerini izlemeye çalışarak, kilit altında bir hayat sürmüş. “Müzik dinlememize veya TV izlememize ya da karşı cinsle bir araya gelmemize izin yoktu,” diyor. “Çok gözetleniyorduk. Pek dışarı çıkmıyordum.” 10 yaşına geldiğinde, orijinal Arapçası ile Kuran’ın her kelimesini ezberlemişti.

Duvarlarının ötesindeki İngiltere’nin – benim büyüdüğüm yerin – düşman, zalim bir yer olduğuna dair güçlü bir duygusu vardı. “Anlamanız gerek – Tottenham ayaklanmaları zamanıydı. Sokaklarda şiddet kol geziyordu,” diyor. “Beyazların Paki sözcüğünü kullanmasını beklemeye alışmıştım. Her dakikamız dazlak korkusu ile geçerdi.”

Ancak Usama İngiliz elitinin tam göbeğine – kriket çalışabileceği Londra Şehri Erkekler Okulu – burs kazandı. Okulda Tottenham Hotspur futbol takımının destekçisi yabancılar olan Yahudilerle ilişkiler geliştirdi. Halen bir devlet erkek okulunun öğrencisi gibi konuşuyor – uzun, kendinden emin cümlelerle.

Erkeklerin bazıları bize baktılar, bu yüzden beni caminin ofisine indirdi. “O zamanlar Müslüman olmak İslamcı olmak demekti. Birbirinden ayrılmıyordu,” diyor. Bu yüzden 13’üne girdiğinde, Jimas adlı köktenci bir İslamcı örgüte katıldı. Her hafta sonu sosyalleşme mekânları olan büyük konferanslarda onlara şunlar anlatılıyordu: İngiltere’de evinizde hissetmiyorsunuz ama asla ziyaret etmediğiniz bir ülkeye, “eve” de gidemezsiniz. Bu yüzden sizin için üçüncü bir kimliğimiz var – sınır tanımayan ve sizi sarmalayabilecek ulusçu bir İslamcılık.

Tanıdık geliyor. East End boyunca genç erkekler tarafından çığırtkanlığı yapılan bir kimlik bu: Sizin gibi görünebilirim ama sizinle hiçbir ilgim yok. Ben Öteki’yim. Başka bir yere aidim – henüz var olmayan ama dişimle tırnağımla kendim yaratabileceğim bir yer.

Jimas, üyelerine, havaya uçurulan ve kilit altında tutulan zulüm altındaki bir milyar insanın parçası olduklarını söylüyordu. “Biraz çete gibi bir şeydi,” diyor. “Ve kuşatma altında olduğumuza ilişkin güçlü bir his taşıyorduk. Daima İslam’a karşı bir komplo söz konusuydu ve bir de İslam’ın muhafızları vardı. Kendimizi işte böyle görüyorduk… Arkadaşlarımın çoğu postal giyiyor, bıçak taşıyordu.” Şimdi fark ediyorum ki talihsiz bir entelektüel genç için, tarihi kaçınılmaz şekilde fethedecek askeri bir hareketin parçası olduğunun söylenmesi, sarhoş edici olmalı.

1990’da yaz tatili için, Cambridge Üniversitesi’ndeki fizik eğitimine ara olarak, Afganistan savaş alanlarında cihada katılmaya gitti. Jimas’tan iki arkadaşı ile, Doğu Afganistan’daki Kunar dağlarında Arapların denetimindeki bir eğitim kampına vardı. CIA’nin kar ve kan içinde arkasında bıraktığı çadır ve silahların seyrek bir koleksiyonuydu. Günlerini, nasıl kalaşnikof ve roket atar kullanacaklarını öğrenip koşarak dağlara çıkıp inmekle geçirdiler. “Kalaşnikofu ateşlediğinizde, tüm dağ yankılanıyor,” diyor. “Bu sıkıcı hayattan sonra, damarlarınızdaki adrenalini hissediyorsunuz.”

Arap savaşçılar dört kat giyiniyor ama yine de titriyorlardı. Daha önce hiç kar görmemişlerdi, bu yüzden arada sırada uzun ve neşeli kartopu kavgaları için silahlarını bırakıyorlardı. Bir kez öldürmeyi öğrendiklerinde, komünist direnişçileri bombalamak için ön cepheye götürülüyorlardı. “Bombaların biri epey yakınımıza, yaklaşık 100 fit uzağa düştü.” İntikam hevesiyle ateş etmişti. “Umarım kimseyi öldürmemişizdir,” diyor hızla.

Usama öyküsünü hızlı ama akıcı şekilde anlatıyor ve hızını kesen bu zorlu anların – öldürmek – üzerinden atlıyor. Yaratmakta olduğu yıkımdan bir yeryüzü cenneti çıkacağını düşünmüş – dünyanın şeklini değiştireceğini. “Beklenti, daha sonra dünyaya yayılacak olan bu rüya İslami devletin, Afganistan olacağıydı,” diye ekliyor. Daha sonra, Müslüman arkadaşlarından olabildiğince fazlasını Vahabiliğe döndürme kararlığıyla Cambridge Üniversitesi’ne dönmüş. “Onları ikna etmek görece kolaydı,” diyor. “İnsanlar bir grup aidiyeti arıyorlardı. Ancak kafaları çok karışıktı: Bunun gibi bir toplumda yaşamak bir Müslüman için ne anlama geliyor? Kolay cevaplarımız vardı. Orijinal kaynaklara geri dönün ve [harfiyen] izleyin.”

Bu vizyonun ortasında, hilafetin – Muhammed’den 1924’e kadar süren şeriat yasaları altındaki İslami devlet – yeniden kurulması yer alıyordu. “Çok hayalperest, romantik bir fikirdi,” diyor. “Biri bunun nasıl olacağını sorduğunda, sadece şunu diyorduk – bunu gerçekleştirecek olanlar o kadar mübarek insanlar olacak ki, doğru kararları verecekler.” Bu, çağlar boyunca devrimcilerin verdiği cevaptı: Tüm siyasi çelişkilerin sonsuza dek çözüldüğü devrimci bir kabarış olacak ve çelişkisiz bir cennet doğacak.

Usama’nın işi, insanları Afganistan’da ve 1990’ların ortalarından itibaren de Bosna’da savaşmaya ikna etmekti. En iyilerinden biriydi – ve yine hızla söylüyor ki, başarılarından biri de, şu anda Daniel Pearl’ün kafasını kesmek suçundan Pakistan’da idamını bekleyen Ömer Şeyh’i radikalleştirmekti. “Onu Cihat yoluna ben çıkardım,” diyor. Çok heyecanlı ve biraz da korkmuş görünüyor. Bir Jimas çalışma çemberinde karşılaştığı Şeyh hakkında hatırladığı ilk şey, üniversite odasında yaptığı taze limonata. “Lezzetliydi. İçip durduk. Onunla ilgili ilk izlenimim, temiz tıraşlı, iyi eğitimli bir İngiliz devlet okulu öğrencisi olmasıydı. Şahane bir tamlama.”

Şeyh, Bosna’da Müslümanların katledilmesi konusunda çok öfkeliydi ve çalışma grubunun Kuran’ın yolunu izleyerek harekete geçmesini istiyordu. Usama ona şöyle dedi: “Gerçekten ciddiysen, gidip savaşabilirsin. Gidip savaşanlar tanıyorum. Seni onlarla tanıştırabilirim.” Böylece sadece Yahudi olduğu için bir gazeteciyi işkence ile öldürmeye giden yolcuğuna da başlamış oldu.

Usama onunla ilgili daha fazla konuşmak istemiyor: Konuyu değiştiriyor ve onu konuya geri döndürmek zorunda kalıyorum. “Ona karşı kanıtlanmış hiçbir şey yok. İade edilmesi için uğraşıyor,” diyor, uzun bir duraklamadan sonra. “Ama… ” Tuhaf bir gülümsemesi var. Utangaç bir gülümseme. Daniel Pearl’den uzaklaşarak konuşmasını hızla sürdürüyor.

Cami bürosuna birileri gelip gidiyor ve Usama sesini biraz alçaltıyor. Genç erkekleri gidip ölmeye ikna ederken, can sıkıcı bir şey fark ettiğini söylüyor: Birlikte dövüştüğü Afgan mücahitleri yeryüzü cenneti inşa etmek falan istemiyordu. Aksine, birbirlerini hunharca katlediyorlardı. “Bu büyük, görkemli İslami devrim – gerçekleşmedi… sadece birbirlerini öldürdüler.”

Mısır’daki Luxor katliamı veya Tel Aviv’deki Hamas intihar bombalamaları haberlerini izledikçe, “Bunların haklılığına inanmak giderek zorlaşıyordu.” Okulda edindiği Yahudi arkadaşları geliyordu aklına. “Tıpkı benim gibiydiler – insan. Ve bir sürü ortak noktamız vardı. Beslenme alışkanlıkları, kimlik sorunları ve ırkçılık korkusu.” Gösterilerde atılan İslamcı sloganları duydukça – “Yahudiler Tanrı’nın düşmanıdır,” diye bağırıyorlardı – içinde bir şeylerin yitmeye başladığını söylüyor.

Usama’nın geçmişini anlatırken kullandığı boğuk dil, bana paramparça olmuş anılarını bir araya getirmeye ve kim olduğunu anlamaya çalışan iyileşmekte olan bir alkoliği hatırlatıyor. Anti-Semitizm hakkında konuşurken, bariz şekilde utanıyor; durduk yere gülüyor, başka tarafa bakıyor ve bezgin bir ifadeyle tekrar bana bakıyordu.

Yeterince konuşmuştuk; bir görüşme daha ayarladık. Onu bir kafede ikinci kez gördüğümde, sanki gereğinden çok konuşmuş gibi, biraz savunmaya çekilmişti. Sohbeti teolojiye kaydırdı – her eski mücahidin kendini mutlu hissettiğini keşfettiğim bir alan. 7 Temmuz bombalamalarının zihninde teolojik bir bomba etkisi yarattığını söylüyor: “Bu nasıl haklı gösterilebilirdi ki? Kuran’ın kimi bölümlerinin metafor olduğunu ve kimi bölümlerinin de aslında yazıldıkları çağı ortaya koyduğunu düşünmeye başladım: Yedinci yüzyıl Arabistan’ını.”

Gerçekliğin temel taşı bir kez kırıldığında, onu İslamcılığa götüren konseptleri birer birer yeniden ele almak zorunda kaldı. “Cihat İslam’da birçok seviyede vardır – olabileceğiniz en iyi insan olmak için iç mücadelenizi verirsiniz. Ancak bize öğretilen tek şey askeri cihattı. Bugün ise gerçek ve adalet için yapılmış herhangi bir kampanyayı Cihat olarak görüyorum.” Pasifist “Savaşın İlgası Hareketi”ne katıldı. Onurlu bir dava için hayatını kaybeden herkesi şehit olarak gördü. “11 Eylül’de şehitler vardı,” diyor. “Ama savaşçılar değildi – uçak kaçıranlar da değil.”

Kendini bir zamanlar asla aklına gelmeyecek tartışmalar içinde bulduğunu söylüyor – kadınların saçlarını açmasına izin verilmesi gerektiği gibi tartışmalar. Eski arkadaşlarının kontrolündeki cihatçı web siteleri onu dönek ilan etti. Bu, onların şeriat yorumları uyarınca cezası ölüm olan bir suçtu.

Camiden atılması yönünde taleplerde bulunuldu ancak babası kurucu ve baş imamdı, bu yüzden bugüne dek korundu. Arkasına yaslanarak ve sesindeki devlet okulu kontrollülüğünü yitirerek, tehditlerin yalnızca onun reform gerekliliğine olan inancını pekiştirdiğini söylüyor.

Müslümanların, dönmelerin ve homoseksüellerin öldürülmesini salık veren “Ortaçağ şeriat yorumunu” terk etmeleri çağrısında bulunmaya başladı. Ortadoğu’da iki devletli bir çözüm olması gerektiğini söylüyordu. Evrimin “bilimsel bir gerçek” olduğu sonucuna ulaşmıştı.

Ve hayatında ilk kez, Usama kendine müzik dinleme izni verdi. “Buna izin verilmemesi gerektiği öğretilmişti bana. Ama artık, araç radyosunu dinliyorum.” Ne tür müzik sevdiğini soruyorum ve gülüyor. “Beni öldürteceksin!” diyor. “Listelerdeki her şeyi.” Bana bazı adlar veriyor ancak daha sonra onları basmamamı istiyor: “Bu çok ileri gitmek olur.”

Internet’te ona karşı tehditler dolaştıkça, bunu, Usama’nın – bağlı olduğu bağnaz zincirlerden yavaş yavaş kurtulan ve en sonunda, kırkında, kendi gençliğinin öfkeli hayaletleri tarafından çevrilmiş şekilde dans etmeye başlayan 39 yaşındaki bir adam – zihnimdeki son görüntüsü olarak düşünmeyi sevdim.

2. Mahpus

İngiltere’deki en ünlü eski İslamcı fanatik Macit Mavaz, çıkık elmacık kemikli, 31 yaşında, kendinden emin, horozlanarak yürüyen biri. Onunla kişisel asistanı üzerinden randevu ayarladım. Buluşacağımız otel lobisine gıcır ve pahalı bir takım elbise içinde girdi. Böyle pahalı otelleri üs olarak kullanan çok etnikli üst sınıfa mükemmelen uyuyordu. Kendime çok da uzun olmayan bir zaman önce Londra’da cinayetten yakalandığını, nükleer başlıklı Pakistan’da bir darbe tezgâhladığını ve Mısır’ın en belalı hapishanesinde 3 sene yattığını hatırlatmak zorunda kaldım.

Macit sanki bir PowerPoint sunumu yaparmış gibi bana hikâyesini anlatmaya başladı. Bunu daha önce de yapmıştı, yine yapacaktı, işi bu olmuştu artık. Kâğıda bile dökmüştü. Sorularla araya girmeye çalışınca rahatsız oluyor ve mümkün olduğunca hızlı bir şekilde kendi kurulmuş sözlerinin rahatına geri dönüyordu.

İslamcılığa doğru yolculuğu, Southend, Essex’te başlamış. Macit’in orta düzeyde zengin sayılabilecek anne babası, Pakistan’dan gelen ilk jenerasyon göçmenlerden. “Başından beri liberal bir şekilde yetiştirildim,” diyor. “Aslında Müslüman bir kimliğim bile yoktu.” Camiye 11 yaşındayken, sadece bir kez gitmiş ve imam ona yüksek sesle konuştuğu için sopayla vurmuş.

Asyalı aileler 1980’lerde nadirdi ama onun geniş bir beyaz arkadaş çevresi vardı ve kendini onlardan ayrı görmüyordu. Yine de Macit 14’üne bastığında, Southend’de garip bir politik değişim yaşandı. En azından onun için bu değişim, Macit bir akşam, ağabeyi ve arkadaşları ile bir lunaparkta eğlenirken başladı. Bir grup dazlak onları gösterip Nazi selamı vererek “Seig Heil” dedi.

Macit ve arkadaşları “arkalarına bakmadan kaçtılar” ama beyaz bir kamyonet önlerinde durdu ve içinden ellerinde palalarla yedi dazlak çıktı. Macit ve onun beyaz arkadaşlarından birini hedef aldılar. Macit’in hayret dolu bakışları arasında, arkadaşına dönüp “Hain! Hain! Irk haini!” diyerek üst üste bıçakladılar. Kamyonete binip gittiler. Macit’in üstü başı arkadaşının kanı olmuştu.

Daha sonra olan bitenin hikayesi, yerel gazetelerin sararmış sayfalarında mevcut. Bir grup işsiz genç adam, Neonazi grubu Combat 18’i kurmuştu. Grup adını Adolf Hitler’in baş harflerinden alıyordu: A alfabede 1 idi, H ise 8. Macit’in arkadaşlarını, bir “Paki” ile arkadaş oldukları için tek tek hedef aldılar. Sonraki iki yıl boyunca, arkadaşlarından üçü bıçaklandı, birine çekiçle saldırıldı. Macit suçluluk duygusu ile arkadaşlarından uzaklaştı. Combat 18 tarafından terörize edilen bir başka genç siyah grubuna yaklaştı. Ev partilerinde buluşuyor ve hiphop’la, Public Enemy ile ve esrar dumanıyla kendilerinden geçiyorlardı. “Ana akım toplum tarafından tamamen reddedildiğini hissederek alternatif bir kimlik arayışına girmiştik ve hiphop ile ve Malcolm X’in konuşmalarını dinleyerek kendimize mükemmel, havalı, moda bir kimlik bulduk.”

Bir gün ağabeyi, Müslümanların Hindistan’dan Bosna’ya, Southend’e dek tüm dünyada katledildiğini söyleyen çanta dolusu bildiri ile çıkageldi. Ardından o da kendilerine Hizb ut-Tahrir (HT) diyen bir grupla tanıştı. Ona onarılmaz şekilde yozlaşmış ve ırkçı İngiltere’de asla kabul görmeyeceğini söylediler: Her taşın altından Combat 18 çıkıyordu. Batı toplumu Müslümanlar için araftan ibaretti ve tek kaçış yolu Arabistan’da bir yerde yenilenmiş ve mükemmel bir halifeliğe göçmek olabilirdi. O gün onlara katıldı.

Macit, HT saflarında hızla yükseldi. Çünkü ikna kabiliyeti ile çok fazla yeni insan getirebiliyordu. Bir yıl sonra onu Londra’ya, bir koleji fethetmeye gönderdiler. Newham Koleji’nde Macit ilk kez Müslümanların çoğunluğu oluşturduğu bir ortamdaydı. “Uzun süredir çikolata yiyip ilk kez Belçika’ya gitmiş gibiydim. Bunlar benim insanlarım diye düşündüm. Acılarını nasıl manipüle edeceğimi biliyordum ve bunu yaptım da. Koleji ele geçirdik.”

Macit o zamanlar genç Müslümanları İslamcılığa kazandırmanın inanılmaz kolay olduğu söylüyor. “Özgürlük ve demokrasi gibi kavramları at kafandan” diyerek başlarmış konuşmalarına. Ancak ikinci veya üçüncü konuşmada, hümanizm söylemini alt ettikten sonra şunları söylermiş: “Allah bu sınırları senden daha iyi belirler çünkü sen kusurlu bir insan olarak daima kendinle çelişki içindesindir.” Sonra şu cümle gelirmiş: “Sana Allah’ın ne dediğini söyleyeyim.”

Macit okula girdiğinde başörtüsü giyen kız neredeyse hiç yokmuş. Ama bir yıl sonra atıldığında bir sürü olmuş. Artık giymeyenler taciz ediliyormuş.

Macit kolejin öğrenci birliğine başkan seçilmiş ve bu onda uhrevi bir görev bilinci oluşmuş. Newham Kolej’ini dünyada yaşanan değişimlerin bir mikroevreni olarak görüyormuş. “Gerçekten devrimci bir his veriyordu. Kampüsü ele geçirmiştik ve kısa süre içinde dünyayı da ele geçirecektik… Halifeliğin kısa bir süre içinde kurulacağına gerçekten inanıyorduk.” Okulun açılış günü müstakbel öğrenciler ve veliler için büyük bir dua gösterisi sahnelemişler. Onlarcası, ana salonda intikam için Allah’a yakararak bağırmış. “Velilere çocuklarınızı buraya yolluyorsanız burada sorumlu olanın kim olduğunu görün demek istedik,” diyor.

Daha liberal bir İslam konusunda tartışan kimse olup olmadığını sordum. Kesinlikle yoktu dedi. Asla. Aslında, İslam’la şöyle ya da böyle alakalı tüm gençler İslamcıymış.

Kayda değer tek dini geri tepmeyi, genel olarak siyahlar denilen, Nijeryalı Hıristiyan arka planına sahip öğrencilerle yaşamışlar. Onların hırsız ve tecavüzcü olduğuna ve birilerinin onları durdurması gerektiğine dair ırkçı bir histeri vardı, diyor Macit. “Bu da İslam’ın hiçbir şeyden korkmayan neferleri olarak bizdik elbette. Onların karşısına çıkıp ölümden korkmuyoruz, sizden korkmuyoruz, sadece Allah’tan korkuyoruz dedik.” Allah onlarla beraberdi ve onlar yenilmezdi. Kolejin dışından genç cihatçılar da “Hıristiyan zencilerden” Müslümanları korumak için oralarda takılmaya başladılar. Brixton’dan gelen Said Nur adındaki uzun, saldırgan bir üye, onların koruması olarak görevlendirildi. Herkesi korkutup susturdu.

O zamanki haberler, daha sonra yaşananları doğruluyor. Bir öğle vakti, kolejin bilardo masasının kullanımı yüzünden kavga çıktı. Macit kenarda izliyordu. Nijeryalı bir öğrenci, Müslümanları kovmak istiyordu ve İslam’la ilgili aşağılayıcı sözler etmeye başladı. Biri müdahale etmesi için Said’i çağırdı. Said gelir gelmez Nijeryalı öğrenci bıçak çekti ve Said de bir Samuray kılıcı çıkarıp onun göğsüne salladı. Yere düşünce diğer Müslüman öğrenciler üzerine çullanıp çekiçlerle ve bıçaklarla saldırdılar. Onu öldüresiye dövdüler.

Kurban için ne hissetmişti? Ailesini düşünmüş müydü? Macit kurban için hiçbir şey hissetmediğini söyledi. Ama sonunda Müslümanlar üstün geldiği için memnundu. “HT saflarında kahramandık.”

Okuldan atıldı, sonraki yıllarını çeşitli kolejlerde okurmuş gibi yaparken HT saflarında yükselerek geçirdi. Ama o cihadın kalbinde olmak istiyordu, 1999’da bir yolunu buldu. HT’nin küresel lideri Abdül Kalim Zalum, Ortadoğu’daki gizli üssünden bir emir verdi. Pakistan nükleer silahlarını dünyaya henüz göstermişti. Zalum Pakistan’ı ele geçirmek istiyordu, böylelikle halife geldiğinde nükleer başlığa sahip olacaktı. Macit görüntü olsun diye Pencap Üniversitesi’ne kaydoldu ve anne babasının çok uzun zaman önce terk ettiği ülkeye gitti.

Karaçi’nin gecekondu kaosunda, Macit “ideolojik zırhındaki ilk çatlak” ile karşılaştı. “Aman Allah’ım, dedim. Müslüman toplumları idealize etmiştim ama buradaki insanlar İslam hakkında benden daha az şey biliyorlar. Ne biçim bir düzensizlik var.”

İngiltere’nin elit subay eğitim akademisi Sandburst’te eğitim gören birkaç genç Pakistanlı subayla tanıştı. “İdeolojimize inanan dürüst, dostane insanlara benziyorlardı,” diyor. Başka üyeler tarafından HT’ye örgütlenmişlerdi. “Onlara ordu saflarında yükselmelerini söyledim. Daha sonra darbe yapma ve Pakistan’da halifelik ilan etme fırsatı yakalayabilirdik.”

Ve sonra, bu eski cihatçıların sıkça kaydığı CEO tarzı sıkıcı üslupla şunları söyledi: “Çok heyecan verici bir projeydi. Orta vadede gerçekleşeceğini düşünüyorduk.”

Macit bu darbe girişiminin ayrıntılarına girmeyecek. Ne şimdi ne de sonraki görüşmelerimizde. Pakistan ordu sözcüsü bunu yalanladı. Macit’in dediğine göre subaylar Pervez Müşerref hükümeti tarafından 2003’te sessiz sedasız tutuklanmış ve şu anda hapistelermiş.

Macit Mısır’a taşınmaya karar verdi ve 10 Eylül 2001’deİskenderiye’ye okumaya gitti. New York’tan gelen haberleri görünce, “hiçbir şey hissetmemiş.” HT, yeni halifeliğinin ordusu yerine bireyler tarafından gerçekleştirildiği için 11 Eylül saldırılarına teknik olarak karşıymış. Ama Macit “Bin Ladin için içerde büyük bir sempati vardı, çünkü o ideolojik yoldaşımızdı” diyor.

Diğer öğrencileri örgütlemeye başladı, tıpkı önceden yaptığı gibi. Ama bu kez daha zordu. “Herkes Hüsnü Mübarek’in seçilmemiş hükümetinden nefret ediyordu ve ABD onu destekliyordu”, diyor. Ama 11 Eylül kurbanları için de işine engel olan bir sempati varmış. Ta ki Bush yönetimi Guantanamo Körfezi ve bombardımana başlayana dek. “Bu işleri kolaylaştırdı. Sonrasında insanları çok daha hızlı ikna edebildim.”

Sonra bir sabah saat 3’te, bir grup asker makineli tüfekler ve el bombalarıyla Macit’in odasını basmış. Gözleri kapalı ve bağlı şekilde Kahire’deki devlet güvenlik merkezinin yeraltındaki deposuna götürülmüş. Kendisiyle birlikte 50 erkek daha varmış. Üç gün boyunca dizlerinin üzerinde işkence gören erkeklerin seslerini dinlemiş.

“Bu uzun zamandır kendimi hazırladığım bir şey, dedim. Bu günün geleceğini biliyordum,” diyor. Üçüncü gün, muhafızlar onu başka bir İngiliz HT üyesi ile birlikte sorgu odasına götürmüş. Yüzüne vurup coplarla dövmüşler. Bir elektrikli değnek çıkarmışlar. Macit onlara bir İngiliz vatandaşına işkence edemeyeceklerini söylemiş. “Bu yüzden onlar da arkadaşıma gözlerimin önünde işkence etmeye başladılar.”

İngiliz elçiliği vatandaşları için aramış ve sorgulama aniden durmuş. Onları hapishaneye almışlar. Macit hiç şükran duymamış. “Düşündüğüm tek şey neden bunun üç gün sürdüğüydü. Müslümanların haklarını düşünmedikleri netti.”

Mazratora Hapishanesinde, Macit üç ay hücre hapsinde kalmış. Sadece betondan ibaret yataksız, ışıksız ve tuvaletsiz bir hücreymiş. Ardından “yazılı ve sözlü olarak yasadışı örgüt propagandası” suçlamasıyla aniden sıkıyönetim mahkemesine çıkarılmış.

Ama Macit’in İslamcı inançları beklenmedik bir yönde değişmek üzeredir: Öldürülen Mısır eski Başkanı Enver Sedat ve Uluslararası Af Örgütü.

HT Macit’i “esir düşmüş bir asker” olarak unuttu ve ne ondan ne de davasından söz etti. Ama ailesi en sonunda onu görme izni alabildiğinde, ona yeni bir savunucusu olduğunu söylediler. Siyasi görüşlerini paylaşmasalar bile, Uluslararası Af Örgütü ona ifade özgürlüğüne sahip olduğunu söyledi.

“Şaşırmıştım,” diyor Macit. “Uluslararası Af Örgütünü (UAÖ) her zaman sömürgeciliğin yumuşak güç araçlarından biri olarak görmüştük. Bu yüzden UAÖ onlardan nefret ettiğimizi bilmesine rağmen bizi sahiplendiğinde, belki de bu demokratik değerler o kadar da ikiyüzlü değildir diye düşündüm. Belki de bazıları gerçekten ciddiye alıyordu. Bu şüphe duymaya başlamama neden oldu.”

Dava süresince, Mısır’ın en ünlü siyasi tutsaklarından 40’ı ile birlikte sıkışık bir hücreye yerleştirildi. Macit yakın zamanda bu karanlık hücreye Enver Sedat suikastına karışmış iki kişinin, Ömer Beyumi ve Dr. Tarık el Savah’ın da getirildiğini duyunca heyecanlanmış. “Bu Che Guevara ile tanışmak gibi bir şeydi. Bir şeyler öğrenebileceğim öncü ve ideolog insanlardı,” diyor. Ama “çok babacandılar ve yıllarını okuyup öğrenmekle geçirmişlerdi. Bana teolojiyi tümden yanlış anladığımı söylediler.”

Hapiste 20 yıl geçirdikten sonra, görüşlerini gözden geçirmişlerdi. Ona Kuran’ı okumanın tek bir kesin yolu olduğu inancının yanlış olduğunu söylediler. Geleneksel İslam’da, muhafazakârından liberaline, şeriatın birçok yorumu mevcuttu. Yine de bir ilke üzerinde görüş birliği vardı: İslam asla merkezi bir otorite tarafından dayatılmamalıydı. Şeriat gönüllü bir düzendi, bir devlet yasası değil. “Hangi yorumu takip edecekleri insanların kendisine kalmış bir şeydi,” diyor.

Bir zamanların suikastçıları, Macit’e devlet gücünü kendi şeriat yorumunu herkese dayatmak için kullanmanın, Vahabiler tarafından yüz yıl önce ortaya atılan yeni ve İslam dışı bir görüş olduğunu öğrettiler. Muhammed’in bir dini lider olarak verdiği kararlarla bir siyasi yönetici olarak o dönemin şartları içinde vermek zorunda kaldığı kararları zorlama bir şekilde birbirine karıştırmışlardı.

Macit’in ideolojisi paramparça oldu. “Şeriatı dayatma görüşünün İslam ile tutarlı olmadığını fark ettim. Yani İslam her zaman seküler olmuştu ve ben bu gerçeği bilmiyordum.” Ama bu aydınlanma anını acı verici buluyor. “Bu görüşleri, ucu nereye varırsa varsın takip etseydim, HT’nin poster yüzlerinden biri olacaktım.”

Davası en sonunda kaçınılmaz hükümle bitti: suçlu. Mazratora Hapishanesi’nden İngiltere’nin nemli yarı aydınlığına geldiğinde şaşkına döndü. HT onu kahraman olarak karşıladı. “Dört yıl umursamadıktan sonra, beni pop yıldızları yapmak istiyorlardı… Lider olmak isteyip istemediğimi sordular.” Ama o Mart 2007’de, HT’den ayrıldığını söyleyen bir toplu mail gönderdi. Cep telefonunu attı ve Southend’deki evine gitti.

Yazı annesinin yemeklerini yiyerek, televizyon izleyerek, on yıldan beri uzak kaldığı okul arkadaşlarını görerek geçirdi. “Şaşkınlık içindeydim. Bunlar sıradan İngilizlerdi ve neye dönüştüğümü, İngiltere’den nefret ettiğimi biliyorlardı. Yine de beni gördüklerinde çok sıcak davrandılar,” diyor. “Beni eskiden olduğum gibi hatırladılar. Neler yaptığımı umursamadılar. Bana zaman verdiler.”

Eylül 2007’de, Macit yalnızca HT’den değil İslamcılıktan da döndüğünü duyurmak üzere BBC’nin Newsnight programına çıktı. “Öğretim, yalnızca İngiliz toplumuna değil, dünyaya da zarar verdi,” dedi.

Bir grup başka eski İslamcı ile birlikte, Macit liberal İslam’ı destekleyecek ve İslamcılıkla mücadele edecek bir örgüt kurmaya karar verdi. Örgütün adını 19. yüzyıl sonunda Müslüman olup İngiltere’deki ilk camiyi açan bir İngiliz iş adamı olan William Abdullah Quilliam’dan esinlenerek Quilliam Vakfı koydular. HT’nin örgütsel becerilerini ve ateşli şevkini alıp onlara karşı kullanıyorlar. İngiliz hükümetinden de 1 milyon pounda yakın yardım alıyorlar. Bu yardımın faaliyetlerinin etkili olmasının tek yolu olduğunu söylüyor Macit.

Macit’le en son konuştuğumda Pakistan’ın mülteci dolu kuzeybatı cephesinde ülkenin üniversitelerini geziyordu. Kalabalık topluluklara deneyimlerini anlatıyor ve İslam’da liberalizmi savunuyordu. “İnsanlar bunu burada ve İngiltere’de çok uzun zamandır beklediklerini söylüyorlar,” diyor telefonda. “İnsanlar konuşmaya başladığı için çok mutlular. Kendileri yapmaktan korkuyorlar. Bu onları fazla öne çıkarır.”

Genç Müslümanlardan oluşan büyük bir kalabalık onu bekliyor. Macit iddialı biçimde şöyle diyor: “Bilirsin, ben İslamcıyken, ideolojimizin komünizm gibi olduğunu düşünürdüm, halen böyle düşünüyorum. Komünizme ne olduğunu düşününce bu beni iyimser yapıyor. Bir görüş olarak tüm geçerliliğini yitirdi. Kaybetti. Komünist Parti’ye bugün kim katılır?” Kalabalığın sahneye çıkarken onu alkışladığını duyuyorum ve Macit telefonu kapatıyor.

(Devam edecek…)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s