Asya’da Soğuk Savaş – Immanuel Wallerstein

Asya’da Soğuk Savaş: Kalpler ve Akıllar için Mücadele

BİRİNCİ BÖLÜM

ASYA’DA SOĞUK SAVAŞ NEDİR? BİR YORUMLAMA DENEMESİ

Immanuel Wallerstein

“Soğuk Savaş” ifadesi, 1945 ile 1991 arasındaki jeopolitik gerçekliği nasıl anladığımızı özetleme amacı taşıyan bir anlatı. Kökeni siyasi liderlere dayanıyor. Akademisyenler tarafından da benimsenmiş. Ve diğer herkesin düşüncesini de etkilemesi amaçlanmış. Muhalifleri olsa da hâkim bir anlatı olmuş.

Bu denemede bu anlatıyı ve bize ne anlattığını incelemek istiyorum. Bu anlatı bize, İkinci Dünya Savaşı’nın, diğer ulusları fethetmeyi amaçlayan saldırgan uluslar olan Almanya ve Japonya tarafından başlatılmış bir savaş olduğunu söyler. Almanlar ve Japonlar başta epey başarılıydılar, ancak sonrasında karşılarındaki direniş büyüdü. 1941’de, hem Sovyetler Birliği hem de Birleşik Devletler Almanya’ya savaş açtı ve koalisyon Birleşmiş Milletler adını aldı. Bu ittifakta askeri bakımdan en belirgin üç ülke Birleşik Devletler, Büyük Britanya ve Sovyetler Birliği idi. Bunlara “Büyük Üçlü” denildi ve birlikte İkinci Dünya Savaşı’nı kazandılar.

İkinci Dünya Savaşı sırasında, Birleşmiş Milletler tek bir birleşik askeri yapıya sahip değildi. Aksine, batı ve güney cephelerinde Birleşik Devletler ile Büyük Britanya’nın, bir dizi başka ülkenin de dâhil olduğu ortak bir askeri yapısı varken, doğu cephesinde ayrı bir Sovyet askeri yapısı söz konusuydu. “Büyük Üçlü”nün liderleri Roosevelt, Churchill ve Stalin, savaşı koordine etmek ve savaş sonrası anlaşmalarını müzakere etmek üzere sayısız kez bir araya geldiler.

Bu toplantıların belki de en önemlisi, İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesinden hemen önce, Şubat 1945’te Yalta’da gerçekleştirilendi. Üç ülke, savaş sonrası dünyasını iki etki alanına ayıran bir tür anlaşma yaptılar. Avrupa’da bu hat netti ve Almanya’nın ortasından geçiyordu. Savaşın sonunda Sovyetler Birliği’nin alanı dünyanın yaklaşık üçte birini kapsıyor ve Almanya’daki Oder-Neisse hattından Kore’nin kuzey yarısına kadar gidiyordu. Amerikan alanı ise dünyanın üçte ikisini kapsıyordu. Büyük Üçlü, oluşturulmakta olan yeni kurumlarda –genel dünya siyasi yapısı açısından Birleşmiş Milletler, Bretton Woods adı verilen finans kurumları (nihai olarak Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası adını aldılar) ve bir dizi başka uzman kuruluş– işbirliği yapacaktı.

Anlatıya göre bu anlaşma, katılımcılar için hızla daha az dostane hale geldi. Tarafların her biri diğerini neredeyse hemen kötü niyetlilikle suçladı. Sonuç olarak Soğuk Savaş dediğimiz bir çatışmaya girdiler. Soğuk Savaş, Winston Churchill tarafından 1946’da Missouri, Fulton’da yapılan konuşma ile resmen başladı. Missouri’yi seçmesinin nedeni, Roosevelt’in halefi Başkan Truman’ın eyaleti olmasıydı. Bu konuşmada Churchill, Avrupa’nın üzerine, “Baltık’taki Stettin’den Adriyatik’teki Trieste’ye kadar” bir Demir Perde indiğini söyledi.

Bu çatışma Batı tarafından “özgür dünya” ile “totaliter dünya” arasındaki mücadele olarak tanımlandı. George Kennan, 1947’de Sovyetler Birliği’nin çevrelenmesi çağrısında bulunduğu ünlü makalesini yazdı. Ardından John Foster Dulles, çevrelemenin yeterli olmadığını öne sürdü. Sovyetler Birliği’nin “geri püskürtülmesi” çağrısı yaptı. Sovyetler Birliği ise Soğuk Savaş’ı kendi diliyle tanımlıyordu. Bunu burjuva veya kapitalist dünya ile sosyalist dünya arasındaki mücadele olarak gördü.

Her iki diskurda ortak olan şey, iki kamp arasında uzlaşmaz bir ideolojik uçurum olduğu ve herkesin taraflardan birini seçmek zorunda olduğu iddiasıydı. Dulles’in sözleriyle, “tarafsızlık ahlaksızlıktı”.

Anlatıya göre, tarafların her biri bu mücadeleyi yürütmek için uygun kurumların inşasına giriştiler. Askeri kurumlar vardı. Batı yakasında Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü (NATO) ve Asya’da ABD-Japonya Savunma Örgütü ve Güneydoğu Asya Anlaşması Örgütü. Avustralya, Yeni Zelanda ve Birleşik Devletler ANZUS’ta birleşmişti. Ortadoğu’da paralel bir kurum oluşturma girişimi söz konusuydu ancak başarısız oldu ve ABD, İsrail’le bir ittifakla bunu de facto olarak gerçekleştirdi.

Sovyetler Birliği kendi askeri yapılarını kurdu –Avrupa’da Varşova Paktı ve Çin Halk Cumhuriyeti ile, ABD-Japonya savunma paktına denk bir anlaşma.

Hem Birleşik Devletler hem de Sovyetler Birliği 1949 sonrasında nükleer silahlara sahip olduklarından, bu kurumlar “dehşet dengesi” olarak adlandırılan bir şekilde karşı karşıya geldiler. Bu tanımlama, ortaya çıkabilecek hasar her iki taraf için de tehlikeli ölçüde yüksek olacağından, taraflardan hiçbirinin nükleer silaha başvurma konusunda ilk adımı atmayacağı varsayımına dayanıyordu.

Askeri yapıların yanı sıra, ekonomik kurumlar da oluşturuldu. ABD tarafında, Marshall Planı vardı. Sonrasında, Batı Avrupa’da bugünkü Avrupa Birliği’nin kökeni olan bir dizi ekonomik kurum oluşturuldu. Sovyet tarafında ise, Batılı kurumların dengi olan Comecon vardı. Asya’da daha az resmi kurum vardı ancak ABD’nin özellikle Japonya’ya, Tayvan’a ve Güney Kore’ye çeşitli türlerde ekonomik yardımı söz konusuydu.

Anlatıya göre, bu durum bir süre iniş çıkışlarla devam etti. Detant denilen bir noktada daha az yoğun hale geldi ancak sonra tekrar ciddileşti. 1980’lerde, Reagan ABD başkanı oldu ve Sovyetler Birliği’ne “şeytan imparatorluğu” adını taktı. 1985’te Sovyetler Birliği’nin liderliğine Mikhail Gorbachev geldi. Perestroyka ve glasnost ile Sovyet yapılarını reforme etmeyi denedi.

Tüm bunların bir sonucu, 1989’da doğu ve orta Avrupa’daki eski Sovyet uydularında bir dizi kansız devrim oldu ve nihayet 1991’de Sovyetler Birliği yıkıldı. Böylelikle, anlatıya göre, 1991’de ABD’nin Soğuk Savaş’ı kazandığını söylüyoruz. Bu, iki kutuplu dünyanın sonuydu; tek kutuplu bir dünyaya girmiştik. ABD, Madeleine Albright’ın deyişiyle, artık “vazgeçilmez devlet” haline gelmişti. Hatta bazıları bunun “tarihin sonu” olduğunu söyleyebildi. Ancak bu bakış açısı çok uzun süreli olmadı çünkü gerçeği yansıtmıyordu.

Bu anlatıda altta yatan bir varsayım söz konusuydu: Bu yıllarda, ya ABD ya da Sovyetler Birliği’nin inisiyatifi dışında önemli hiçbir şey yaşanmamıştı. Bu nedenle, herhangi bir yerde ne yaşandığını açıklamak isteyen biri ABD ve/veya Sovyetler Birliği’nin ne yaptığına ve neden yaptığına bakmalıydı. Bu bilindiğinde, X veya Y ya da Z’nin neden yaşandığı açıklanabilirdi.

Bu anlatı benim bakış açıma göre büyük ölçüde bir fantezi. Soğuk Savaş anlatısı kadar yaygın olmasa da alternatif veya karşıt bir anlatı da var. Bağımsızlık sonrasında Hindistan kendisini Soğuk Savaş’ta tarafsız ilan ettiğinde ve Birleşmiş Milletler’de bu konumu yansıtacak şekilde oy kullanmaya başladığında, politikası bu alternatif anlatıya dayanıyordu. Bu diğer anlatı, Soğuk Savaş anlatısının, yalnızca iki taraf olduğuna ve her ülkenin bu taraflardan birinde yer aldığına dair temel önermesini reddediyordu.

Bu alternatif anlatının destekçileri, çeşitli kurumsal yapılar inşa etmeye başladılar. 1995’te, Bandung Konferansı Asya ve Afrika’nın bağımsız devletlerini bir araya getirdi. Beş Güney Asya ülkesi tarafından toplanmıştı –Hindistan, Pakistan, Sri Lanka, Burma ve Endonezya. Çin Halk Cumhuriyeti’nin de davetli olduğu ve o toplantıya geldiği, ve burada çok önemli bir rol oynadığı biliniyor. Sovyetler Birliği’nin, bunların da Asya’nın bağımsız devletleri olduğunu söyleyerek, konferansın düzenleyicilerinden Orta Asya’daki Sovyet Cumhuriyetleri’ni de davet etmelerini resmen istediği ise daha az bilinen bir gerçek. Ancak bu talep düzenleyicilerce reddedildi.

Bundan kısa bir süre sonra Yugoslavya, Mısır ve Hindistan başbakanları bir araya geldiler ve bir “bağlantısız” ülkeler toplantısı düzenlemeye karar verdiler. Bundan böyle çeşitli başka kurumlar da ortaya çıkacaktı –asıl olarak Küba tarafından toplanan ve Üçüncü Dünya ülkeleri denilen ülkelerden sayısız hükümet dışı yapıdan oluşan üç-kıtasal (Asya, Afrika ve Latin Amerika) bir yapı.

Tüm bu yapılar, dünyanın iki kutuplu yapısının geçerliliğini reddetme üzerine kuruluydu. 1968’de, bir dünya devrimi olarak düşündüğüm bir şey gerçekleşti. Neredeyse her yerde yaşanması itibariyle bir dünya devrimiydi. Ben kendim Columbia Üniversitesi’ndeydim ve orada tanıklık ettim. Pan-Avrupa dünyasında ve dünyanın sosyalist blok olarak adlandırılan pek çok kesiminde ve Üçüncü Dünya’da gerçekleşti. 1968 yılı, bir sembol olarak işe yarıyor ancak olaylar aslında daha uzun bir zaman periyodunda, 1966 ila 1970 arasında gerçekleşti. Çin’deki Kültür Devrimi’ni 1968’deki dünya devriminin bir parçası olarak değerlendiriyorum.

Bu noktada Çinliler üçüncü bir jeopolitik anlatı ortaya attılar. Dünyanın ve diğer herkesin iki süper güç tarafından bölündüğünü öne sürdüler. Bu, ABD bloğu ile Sovyet bloğu veya Güney ile Kuzey arasında olmaktan çok, dünyanın ABD ve Sovyetler Birliği bir tarafta, kalan herkes ise diğer tarafta olacak şekilde bölünmesiydi. Rothwell ve Johansson’un bu incelemede kendi bölümlerinde gösterdikleri üzere, bu anlatı Latin Amerika ve İsveç gibi şaşırtıcı yerlerde kök salıyordu. Bir süre bu üçüncü anlatı, özellikle de 1968’deki dünya devriminin parçası olan çeşitli hareketlere katılanlar arasında geniş kabul gördü. Ancak terminolojinin dünyanın farklı kısımlarında biraz farklılaştığını belirtmek gerekir. Bu üçüncü anlatıyı kabul edenlerin temel fikri,  ABD’nin egemen bir emperyalist güç olduğu –tam da Vietnam savaşı dönemiydi– ve Sovyetler Birliği’nin ise, egemen bir emperyalist güç olarak ABD ile gizli bir anlaşma içinde olduğuydu.

Bu üçüncü anlatı –iki süper güç ve geri kalan herkes arasında bir ayrım– 1970’leri çıkaramadı. Ancak ikinci anlatı, Kuzey Güney ayrımı, taraftar toplamaya devam etti. Bunun, 1945 ile 1991 arasında ne yaşandığını anlamak için hâkim Soğuk Savaş anlatısından daha iyi bir entelektüel çerçeve sağladığına inanıyorum. Gerçeklik, hemen her şeyin Sovyet veya Amerikan isteklerinin sonucu olarak gerçekleştiği, Birleşik Devletler ile Sovyetler Birliği’nin her yerde ve her şeyin birincil aktörü olduğu anlayışının oldukça ötesinde, neredeyse tam tersiydi.

Sovyetler Birliği ve ABD Yalta’da bir status quo anlaşması yaptı. Ancak statükoyu dünya çapında uygularken sürekli sorunlarla karşılaştılar. Olan şey, statükoya karşı isyan eden pek çok ülkenin ve hareketin ABD veya Sovyetler Birliği’ni yaptıkları şeyde kendilerini desteklemeye zorlamak için Soğuk Savaş dilini kullanmasıydı.

Soğuk Savaş, her bakımdan 1991’de sona erdi. Ancak her yerde aynı şekilde sona ermedi. Avrupa’da, tüm komünist devletler yıkıldı. Ancak, ikisinde ekonomi politikalarında radikal değişimler olsa da, Asya’daki üç ana komünist devlette –Çin Halk Cumhuriyeti, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti ve Vietnam– komünist partiler iktidarda kaldılar. (Küba’da da, Küba Komünist Partisi iktidarda.) Avrupa devletleri ile aradaki bu farkın sebebi ne?

Avrupa ile Asya arasında ikinci bir fark daha var. Avrupa’da sona eren savaş “soğuk”tu ancak Asya’daki son derece “sıcak”tı. Neden? Bunun tesadüfî olduğunu düşünmüyorum. Hepsinden önce, “soğuk” savaş derken kastettiğimiz şey, ne ABD ne de Sovyetler Birliği’nin bir diğerine karşı mücadelede ordusunu kullanmasıydı. Bu elbette ki doğru. ABD ile Sovyetler Birliği arasında gerçekten karşılıklı ateş edildiği bir anı düşünmek çok zor. Yalta anlaşması ateş edilmeyeceği, taraflardan hiçbirinin 1945’te oluşturulan cepheleri değiştirmeye girişmeyeceği üzerine bir anlaşma ise, o zaman bu anlamda Yalta anlaşması son derece başarılıydı. Öncelikli amacına ulaştı. Ancak esasen Avrupa’da ulaştı.

Tarihi gözden geçireyim. Avrupa’da elbette ki tekrarlanan siyasi “krizler” söz konusuydu. Bunların ilki, Berlin şehrinin Doğu Almanya’nın Rus bölgesi tarafından çevrili olması gibi, Almanya’nın karmaşık sınırlarından kaynaklanan Berlin kriziydi. Batılı güçler, Sovyet bölgesini karadan geçerek Batı Berlin’deki işgal bölgelerine mühimmat yolladılar. 1948’de, Sovyetler Birliği kara güzergâhını kapattı ki bunun anlamı Berlin’in batı (ABD, İngiliz ve Fransız) kesiminin bloke edilmesiydi. ABD Berlin bölgelerindeki halkı uçakla veya diğer şekillerde beslemeye karar verdi. Sovyetlerin Doğu Almanya’yı izinsiz geçerken bu uçakları pekâlâ vurabilecek olmasına rağmen vurmamasının sebebi, Yalta’nın anahtar kuralıydı: ateş edilmeyecekti. Sonunda, Sovyetler Birliği kara ambargosunu kaldırdı ve dünya tekrar önceki statükoya döndü.

Doğu Avrupa’daki ilk ayaklanma 1953’te, Berlin’in Sovyet kesiminde gerçekleşti. Bu komünizme karşı bir halk isyanıydı. Batı, ayaklanmacıları destekledi mi? Hiç ses etmediler, tek söz bile söylemediler. 1956’da Polonya ve Macaristan’da çok daha ciddi ayaklanmalar yaşandı. Bunlar Ruslar tarafından gaddarca bastırıldı. Batı bu konuda bir şey yaptı mı? Amerika’nın Sesi’nde Macaristan’da neler olduğuna dair yayınlar yapıldı ve haberler verildi. Ancak asker gönderildi mi? Hayır. 1968’de Polonya ve Çekoslovakya’da bir dizi ayaklanma daha yaşandı. Sovyetler Birliği yine ayaklanmayı bastırmak için Çekoslovakya’ya asker gönderdi. ABD bu konuda bir şey yaptı mı? Kesinlikle hayır. 1980, Polonya’da Dayanışma Hareketi’ni gördü. Bu hareket bir yıl boyunca gelişti ve güç kazandı. Bir noktada Sovyetler Birliği yine asker göndermekle tehdit etti. Ancak Polonya Komünist Partisi Başkanı General Jaruzelski, Sovyetlere asker göndermelerine gerek olmadığını söyledi, çünkü bununla içerde baş edecekti. Yaptı da. ABD bir şey yaptı mı? Kesinlikle hiçbir şey yapmadı.

Soğuk Savaş Avrupa’da soğuktu çünkü ABD ve Sovyetler Birliği bunun soğuk bir savaş olması, taraflardan hiçbirinin sınırları değiştirmek için bir şey yapmayacağı konusunda anlaşmıştı. Sınırları değiştirmek için yapılan tek girişim, 1946’da Yunan Komünist Partisi Yunan İç Savaşı’nı yürütürken yaşandı. Yunan komünistler bir noktada kazanıyorlardı ve iktidara da gelebilirlerdi. Gelemediler çünkü Sovyetler Birliği Yalta’da yapılan anlaşmaya göre onları desteklemeyi reddetti. Sovyetler Birliği mühimmat desteğini kesti ve Yunan iç savaşı 1949’da sona erdi.

Avrupa’da yaşanan buydu. Yalta öncelikle Avrupa üzerine yapılmış bir anlaşmaydı. Yalta imzalandığında, Asya’ya dair bir anlaşma olduğu belirgin değildi. İlk sorun Çin’di. İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde, Çin Komünist Partisi ile Kuomintang arasındaki iç savaş devam etti. Japonya’yla olan savaş sırasında kısmen askıya alınmıştı ancak Japonya’nın yenilgisi sonrasında tekrar başladı. Çin Komünist Partisi 1945’de gayet iyi gidiyordu ve aynen devam edeceklerini düşünüyor görünüyorlardı. Ancak Stalin, Mao Zedung’a ÇKP’nin Şangay’a yürümemesi üzerine güçlü tavsiyelerde bulundu. Bunun yerine, ÇKP’nin Kuomintang ile, iktidar paylaşımına dayanan bir tür anlaşma yapmasını önerdi.

Bu, Stalin’in Yalta’nın bir versiyonunu Çin’e empoze etme girişimiydi. Mao Zedung onu görmezden gelmeye karar verdi. Çin’deki sıcak savaş devam etti çünkü Çinliler Sovyetler Birliği’nin isteklerine itibar etmemeye karar verdiler. Kuomintang anakaradan püskürtüldü. Çin’in parçası olan bir adanın Tayvan olarak anılması bir coğrafi kazadır. Çin ordusu 1949’da Tayvan’ı işgal edecek güçte değildi. Tayvan anakaranın parçası olsaydı, bugün şüphesiz ki tıpkı Çin’in geri kalanı gibi ÇHC’nin parçası olacaktı. Ancak o zaman, ABD öne çıktı ve Tayvan Boğazı’nın yeni sınır hattı olduğunu iddia etti. Durumu dondurmaya çalışarak, yeni sınırı hiçbir tarafın geçemeyeceğinde ısrar ettiler. Ancak, 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulması ile noktalanan sıcak savaşa yol açan şey, ne ABD’nin ne de Sovyetler Birliği’nin inisiyatifiydi. İnisiyatif ÇKP’nin elindeydi.

Sonraki sıcak savaş Kore’ydi.  1950’de ne olduğuna ve bunu kimin başlattığına dair akademisyenler arasında epeyce tartışma var. İhtimal vermediğim bir olasılık, Stalin’in Kremlin’de telefonu eline alıp Kim İl Sung’a Güney Kore’yi işgal etmesini söylediğidir. İlk adımı kimin attığına dair tartışmalar olsa da, askeri olarak neler olduğu konusunda kafamız net. Kuzey Kore Güney’e asker yolladı ki bunlar başarılı da oldular. Ardından General MacArthur durumu tersine çevirebildi, Kuzey Korelileri geriletti ve kuzeye ilerledi. Bir noktada, Yalu Nehri’ne ve ötesine dek yürümeye hazırmış gibi göründü. MacArthur bunu yapmadan önce, Çin hükümeti asker yolladı ve geri püskürttü. Bu noktada MacArthur nükleer silah kullanmak istedi. Ne oldu? Birleşik Devletler Başkanı onu görevden aldı. MacArthur Birleşik Devletler’de çok popüler bir adamdı, bu yüzden bunu yapmak siyaseten zor bir karardı. Ancak bu, Yalta’da yapılan anlaşmanın bir parçasıydı –ABD bunun için Sovyetler Birliği ile savaşa girme riskini almadı. Peki, Kore savaşı nerede sona erdi? Tam olarak başladığı yerde. Sınır çizgisi savaştan önce neresi ise tam olarak orası kaldı.

Asya’daki sonraki dikkate değer gelişme Vietnam’dı. Japonya İkinci Dünya Savaşı sırasında Vietnam’ı işgal etmişti. Ho Şi Min ve Viet Min Japonya’ya karşı önemli bir siyasi gerilla hareketi yürüttüler. Savaşın sonunda, maksimum tam bağımsızlıkla minimum otonomi arayışı ile, halen yasal olarak kolonyal güç olan Fransa’yla masaya oturmak istediler. Fransızlar, kolonyal egemenliği yeniden elde etmek niyetiyle, bunu reddetti. Böylelikle Fransızlar ile Viet Min arasında savaş patlak verdi. Fransızlar savaşta başarılı olamadılar ve Dien Bien Phu’da kesin bir mağlubiyete uğradılar.

Ardından Cenevre’de durumu yatıştırmak için çok devletli bir toplantı yapıldı. Birleşik Devletler Cenevre’ye gitme konusunda çok isteksizdi. O zaman Pierre Mendes France liderliğindeki Fransız hükümeti, Fransız askerlerini geri çekmek istedi. Böylelikle Cenevre konferansı, Vietnam’ı kuzey ve güney olarak ikiye böldü ve yeni bir sınır yarattı. Birleşik Devletler anlaşmayı imzalamayı reddetti. Düzenlemenin bir bölümü, Vietnam çapında serbest seçimlerin yapılmasıydı ve ABD Güney Vietnam hükümetinin destekçilerinin seçimi kaybedeceklerinden korktu. Savaş tekrar başladı ve Viet Min’le savaşan Fransızların yerini ABD askerleri aldı. Sovyetler Birliği asker yolladı mı? Hayır. Mühimmat desteği ile askeri yardımda bulundu mu? Evet, çünkü Vietnamlılar Soğuk Savaş retoriğini Sovyetler Birliği’ni buna zorlayacak şekilde kullandılar. Ancak Sovyet yardımları çok sınırlıydı.

ABD savaşta kesin bir yenilgiye uğradı. Bu çok önemli bir gelişmeydi. Devasa jeopolitik etkilere yol açtı. Birincisi, Birleşik Devletler’e son derece pahalıya mal oldu. Ki sonuç olarak para sistemini değiştirmek zorunda kaldı. Siyasi olarak da son derece pahalıya patladı. İç politikada, ABD halkının büyük bir kesimi ABD politikalarına isyan etti. Güncel mağlubiyet ile ABD’deki yaygın muhalefetin birleşmesi, Vietnam sendromu dediğimiz sonuca yol açtı ve Güney Küre’deki savaşlara katılma konusunda Birleşik Devletler’de yaygın bir halk isteksizliği yarattı. ABD içindeki bu politik sorunla baş etmek için, hükümet zorunlu askerliği kaldırdı ancak bu elbette ki gelecekteki askeri olasılıkları engelliyordu.

Vietnam Savaşı’nda Sovyetler Birliği esas oyunculardan biri miydi? Hiç de değil. Birleşik Devletler öyle miydi? Sadece ikincil olarak. Bunların herhangi biri Sovyetler Birliği ile ABD arasında bir nükleer savaş riski yaratacak şekilde davrandı mı? Hayır.

Sonrasında ise 1980’lerde Sovyetlerin Afganistan’ı işgali vardı ki bu bir miktar Yalta’nın ihlali gibi görünüyordu. Ancak asla yalnızca dolaylı olarak müdahil olan Birleşik Devletler ile askeri bir cepheleşme şeklini almadı. Her durumda Sovyet işgali Sovyetler Birliği için, ABD’nin Vietnam’daki yenilgisine benzeyen tam bir felaket oldu ve en sonunda Sovyetler geri çekildi.

Küba vakası da bir benzeridir. Fidel Castro, Batista rejimini destekleyen Küba Komünist Partisi ile siyasi olarak tam bir uzlaşmazlık içinde olan bir gerilla hareketinin lideri olarak iktidara geldi. Castro, rejimini devirmek isteyen ABD hükümeti ile çok büyük zorluklar yaşadı. Bu nedenle Castro yaşamı boyunca bir komünist olduğunu açıkladı. Bu, öğrenci-Marksist anlamında, belki de doğruydu ancak partinin bir üyesi değildi. Daha sonra Küba Komünist Partisi’ni Fidelciler ele geçirdi ve bu Sovyetler Birliği’ni, Soğuk Savaş mantığıyla, Küba rejimini bir ABD işgaline karşı savunmaya zorladı. Küba Füze Krizi ortaya çıktığında, ABD Küba’ya asker göndermedi, ABD ve Sovyetler Birliği de facto bir ateşkeste anlaştılar ve askeri çatışmayı engellediler.

Böylelikle, Çinliler, Vietnamlılar ve Kübalıların tümü, statükoda arzu ettikleri değişimleri elde etmek için Sovyetler Birliği’ni kullanmış oldu. Ancak bu durum karşılıklı değildi. Çinlileri, Vietnamlıları veya Kübalıları kullanan Sovyetler Birliği değildi. Hatta Sovyetler Birliği isteksiz bir müttefikti.

Şimdi de 1989-1991 Avrupa’sında yaşananlara bir bakalım. Soğuk Savaş anlatısına göre, dünya iki kutuplu bir durumdan Birleşik Devletler’in ilk kez sorgulanmayan bir süper güç haline geldiği tek kutupluya geçmişti. Karşı anlatıya göre ise, olanlar epey bir farklıydı.

Sovyetler Birliği’nin yıkılması, ABD’nin bakış açısına göre, kesin bir jeopolitik yıkımdı, çünkü iki şeyi devre dışı bıraktı. ABD’nin müttefiklerine ve komünist olmayan dünyanın geri kalanına, Sovyetler Birliği denilen bir düşmana karşı cephe oluşturmak amacıyla Birleşik Devletler’in siyasi önderliğini izlemeleri gerektiğini dayatmak için kullandığı Soğuk Savaş argümanlarını geçersizleştiriyordu. İkincisi, bu durum, Sovyetler Birliği’nin az ya da çok kendi tarafında olanları, ABD ile Sovyetler Birliği arasında askeri bir çatışmaya yol açma olasılığı olan eylemlere girişmekten alıkoyması durumunu ortadan kaldırdı.

Saddam Hüseyin’in, Kuveyt’i, tam da Sovyetler Birliği çöktüğü için işgal etmeye kalkışabildiğini öne sürüyorum. Bunu beş yıl önce yapmaya asla cesaret edemezdi. Çünkü Sovyetler Birliği bunun Birleşik Devletler ile Sovyetler Birliği arasında bir nükleer savaşa yol açacağını söyler ve izin vermezdi. Saddam Hüseyin’in ipini salan, Sovyetlerin yıkılmasıydı.

Soğuk Savaş’a bir anlatı olarak bakıldığında, gerçekliği açıklama konusunda başarısız olduğunu düşünüyorum. Bence olan şey daha çok, Birleşik Devletler’in, dünyada denk bir askeri yapıya sahip tek ülke olan Sovyetler Birliği ile egemenliği koruma ve sağlama alma konusunda bir anlaşma yapma girişimi idi. Anlaşma bir statüko anlaşmasıydı. Ancak taraflardan hiçbiri uzun vadede bunu geçerli kılmayı başaramadı. Sovyetler Birliği’nin yavaş yavaş yıkılışı, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin 1956’daki kongresiyle ve 1960’ta Çin’le yolları ayırmasıyla başladı. O noktadan sonra Sovyetler Birliği giderek daha da zayıfladı. Aynı şey, Batı Avrupa’nın 1970’lerden itibaren kendisini özgürleştirmeye başlamasıyla birlikte, ABD için de söz konusuydu. Batı Avrupalılar artık uydu muamelesi görmek istemiyorlardı ve ABD bir dizi ödün vermeye zorlandı. Bu süreci Sovyetler Birliği’nin yıkılması kadar hızlandıran bir şey yok. Aslında, onu daha da hızlandıran bir şey daha var ve bu da George W. Bush’un, devasa bir geri tepmeye yol açarak ABD’nin baş aşağı düşüşünü hızlandıran, tek taraflı maço militarizm ile ABD hegemonyasını yeniden tesis etme girişimiydi.

Her birinin izlediği politikaların yanı sıra, Birleşik Devletler ile Sovyetler Birliği’nin Asya’daki ilişkileri de Avrupa’daki ilişkilerinden son derece farklıydı. Asya’da bir Soğuk Savaş’tan bahsetmek pek de faydalı değil.

Immanuel Wallerstein web sitesi‘ndeki İngilizcesinden çevrildi.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s