Arap dünyasındaki gelişmeler üzerine – Perry Anderson

2011 Arap ayaklanması, az rastlanır bir tarihsel olaylar sınıfına giriyor: Dünyanın bir bölgesinin tümünü boyunca, birini diğerinin patlak vermesinin izlediği bir siyasal ayaklanmalar silsilesi. Daha önce buna benzer sadece üç vaka görülmüştü: 1810’da başlayan ve 1825’te sona eren Latin Amerika Bağımsızlık Savaşları; 1848-49 Avrupa devrimleri ve 1989-91 arasında Sovyet bloğundaki rejimlerin çöküşü. Bunların her biri, tarihsel olarak kendi zaman ve mekanlarına özeldi. Arap dünyasındaki zincirleme patlamalar da böyle olacak. Hiçbiri iki yıldan kısa sürmedi. Geçtiğimiz Aralık’ta Tunus’ta fitilin ilk tutuşması ile alevlerin Mısır, Bahreyn, Yemen, Libya, Umman, Ürdün ve Suriye’ye yayılması arasında üç aydan fazla süre geçmedi; sonuçlarına ilişkin öngörüde bulunmak için henüz erken. Daha önceki ayaklanmalar üçlüsünün en radikali, 1852’de kesin bir yenilgi ile sonuçlandı. Diğer ikisi, zaferin meyveleri acı olsa da başarılı oldu: Kesinlikle Bolivar’ın veya Bohley’in ümitlerinden uzak bir şekilde. Arap ayaklanmasının kaderi bunların ikisi de olabilir. Ancak kendine özgü olması da son derece muhtemel.

1

İki özellik, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı çağdaş siyasal dünyada uzun zamandır ayrı bir yere koymaktaydı. İlki, bölgede geçtiğimiz yüzyıl boyunca varlığını sürdüren Batılı emperyalist hakimiyetin benzersiz uzunluğu ve yoğunluğu. Körfez, İngiliz mandası bir dizi devlet, Aden ise İngiliz Hindistan’ının bir ileri karakolu haline gelirken, Fas’tan Mısır’a dek Kuzey Afrika’nın kolonyal denetimi, Birinci Dünya Savaşı öncesinde Fransa, İtalya ve İngiltere arasında bölünmüştü. Savaş sonrasında, Osmanlı İmparatorluğu’nun ganimetleri Britanya ile Fransa arasında paylaşıldı ve bu ülkelerin cetvelleri altında Irak, Suriye, Lübnan, Filistin ve Maveraünnehir’e dönüşen bu topraklar, Avrupa kıtasının hanesine yazıldı. Formel kolonizasyon Arap dünyasının pek çoğuna geç ulaştı. Sahara Altı Afrika, Güneydoğu Asya, Alt Kıta-Latin Amerika’dan söz etmeye bile gerek yok-Mezopotamya’dan veya Doğu Akdeniz’den çok önce ele geçirilmişti. Ancak bu bölgelerin aksine, buralarda formel dekolonizasyona postkolonyal dönemde neredeyse kesintisiz emperyalist savaşlar ve müdahaleler dizisi eşlik etti.

2

Bunlar İngilizlerin 1941’de Irak’ta bir kukla hükümdarlık kurması ile başladı ve 1938-39’da İngilizler tarafından ezilen Filistin İntifadasının mezarından bir Siyonist devletin ortaya çıkışı ile katmerlendi. Bu noktadan sonra, ABD büyüyen bir kolonyal güç olarak ortaya çıktı ve bazen bir ortak, bazen bir vekil ama giderek daha sık şekilde bölgesel saldırıların başlatıcısı rolünde, Arap dünyasının derebeyi olarak Fransa ve İngiltere’nin yerini aldı. Bölge, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana her on yılda bir, egemenlerin veya yerleşimcilerin şiddetinden nasibini aldı. Kırklarda Nakba ile İsrail Filistin’de zincirlerinden boşandı. Ellilerde Mısır’a Anglo-Fransız-İsrail saldırısı ve Lübnan’a Amerikan çıkarması. Altmışlarda İsrail’in Mısır, Suriye ve Ürdün’e karşı Altı Gün Savaşı. Yetmişlerde sonucunu ABD’nin belirlediği Yom Kippur Savaşı. Seksenlerde İsrail’in Lübnan’ı işgali ve Filistin intifadasının ezilmesi. Doksanlarda, Körfez Savaşı. Son on yılda Amerika’nın Irak’ı işgali. Ve şimdi, 2011’de, NATO’nun Libya bombardımanı. Tüm saldırganlıklar Washington, Londra, Paris veya Tel Aviv’de doğmuş değil. Yerel kaynaklı askeri çatışmalar da yeterince yaygındı: Altmışlarda Yemen iç savaşı, yetmişlerde Batı Sahra’nın Fas tarafından gaspı, Irak’ın seksenlerde İran’a saldırısı ve doksanlarda Kuveyt’i işgali. Ancak Batılı güçlerin dahlinin veya suç ortaklığının olmadığı nadirdir. Bölgede çok az şey emperyalistlerin yakın ilgisi dışında-ve gerektiğinde güç veya finans kullanılarak-gerçekleşir.

3

Arap dünyasına istisnai düzeydeki Avrupa-Amerikan ilgisinin ve müdahaleciliğinin sebepleri gayet açıktır. Bir tarafta Batı’nın enerjiye bağımlı ekonomileri için hayati önemde olan, dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahiptir; Irak bir ileri karakol olmak üzere Körfez boyunca deniz, hava yolu ve istihbarat üslerinden Mısır, Ürdün, Yemen ve Fas’ın güvenlik kuruluşları ile derin ilişkilere dek geniş bir stratejik mevzilenme hilali oluşturmaktadır. Diğer tarafta ise, İsrail’in yerleştirildiği ve korunması gerektiği bir yerdir, çünkü Amerika, ülkenin en güçlü göçmen toplulukları içinde kök salmış ve hiçbir Başkan veya partinin gücendirmeye cesaret edemeyeceği bir Siyonist lobiye ev sahipliği yapmaktadır ve Avrupa da Soykırım’ın suçluluğu altındadır. İsrail işgalci bir güç olarak halen Batı himayesine muhtaç olduğundan, hamileri İslamcı grupların intikamının (zamanında Irgun ve Lehi’nin yaptığı gibi terör eylemleriyle ve emperyalizmin bölgedeki varlığını daha da derinleştirerek) hedefi durumuna gelmiştir. Dünyanın başka hiçbir bölgesi bu ölçüde bir sürekli hegemonik ilgiye mazhar olmamıştır.

4

Arap dünyasının ikinci ayırt edici özelliği, formel dekolonizasyondan beri onu soyup soğana çeviren muhtelif tiranlıkların uzunluğu ve yoğunluğudur. Son otuz yılda Freedom House’a göre demokratik rejimler Latin Amerika’dan Sahara Altı Afrika’ya ve Güneydoğu Asya’ya yayılmışken, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da paralel bir süreç yaşanmamıştır. Burada, her türden despot zaman veya koşul tanımaksızın hüküm sürmeye devam etmiştir. Roosevelt’ten bu yana bölgede Amerikan gücünün merkezi olan Suudi ailesi-kelimenin tam anlamıyla bir Sicilya ailesi gibi-yarımadasında neredeyse yüzyıldır sorgusuz sualsiz hüküm sürmektedir. Mütareke Kıyısı zamanından beri oraya egemenler tarafından dayatılmış veya yerleştirilmiş olan Körfezin ve Umman’ın küçük şeyhlerinin, Washington’un yoldaşı olan kapı komşuları Vahabilerden çok kendi halklarını dinliyormuş gibi görünmek için bile daha gidecek epeyce yolları var. Ürdün ve Fas’taki Haşimi ve Alaviti hanedanlar-birincisi İngiliz sömürgeciliğinin yaratısı, ikincisi Fransız sömürgeciliğinin bir kalıtı-üç kraliyet neslini, parlamenter bir vitrin için jestten öteye gitmeyecek rahatlıkla geçirdiler. İşkence ve cinayet, Batı’nın bölgedeki en iyi dostu olan bu rejimlerin rutinidir.

5

Dönemin göstermelik cumhuriyetlerinde de durum farklı değildir, her biri yanlarındaki diktatörlükler kadar gaddardır ve monarşilerden daha az hanedanlık değildirler. Burada da, yöneticilerin iktidarda kalma süresi dünya ile hiçbir paralellik taşımaz: Kaddafi 41, baba ve oğul Esad 40, Mübarek 29, Bin Ali 23 yıldır iktidardadır. Bu kuralı yalnızca-Brezilyalı generaller gibi-Başkanlığı kontrol eden Cezayir ordusu bozmuştur ancak baskının diğer tüm veçheleri geçerlidir. Bu rejimler egemen güçler karşısında süt dökmüş kedidirler. 1973’te sırf ABD’nin lütfuyla nihai bir askeri bozgundan kurtulmuş olan Mısır diktatörlüğü, o zamandan beri Washington’un inanmış bir kuklasıdır. Durumu, işleyen bir bağımsızlık açısından Suudi Krallığı’ndan bile kötüdür. Yemen yöneticileri kendilerini “Teröre Karşı Savaş”ta görev almak için yüksek fiyattan pazarlamıştır. Tunus başta Fransa olmak üzere Avrupa’daki patronları ile ahbaplığı ilerletmiştir. Ulusal kaynaklardan elde ettikleri yüksek gelirlerin keyfini süren Cezayir ve Libya rejimleri, giderek daha fazla uyumluluk gösterseler de daha geniş bir bağımsızlık marjinine sahip olmuşlardır: Cezayir İslamcı muhalefeti katletmek için Batı’nın inayetini almak, Libya ise geçmişin kefaretini ödeyerek İtalya’da kazançlı yatırımlar yapmak zorunda kalmıştır. Tek ayak bağı Suriye kalmıştır; Golan Tepeleri’ni geri almadan geri adım atması mümkün olmayan, İsrail tarafından bloke edilmiş ve Lübnan fosil mozaiğinin Suudi parası ile Batılı istihbarat servislerinin eline tamamen düşmesine izin vermeye isteksiz Suriye. Ancak bu istisna bile, Çöl Fırtınası Operasyonu’na çok zorluk çıkarmadan dahil edilebilmiştir.

6

Bölgenin iki ayırt edici özelliği olan Amerikan emperyalist sisteminin sürekli hakimiyeti ve demokratik kurumsallıkların yokluğu, birbiriyle bağlantılıdır. Bağlantı basit bir türevlenme şeklinde değildir. Demokrasinin sermayeye herhangi bir tehdit oluşturduğu her durumda, ABD ve müttefikleri onu ortadan kaldırma konusunda en ufak tereddüt duymamışlardır, tıpkı Musaddık, Arbenz, Allende veya yakın zamanda Aristide örneklerinin gösterdiği gibi. Tersine, otokrasi gerekli ise, ne pahasına olursa olsun korunacaktır. Aşiret haraçlarına ve göçmen emeğine dayanan Arap despotizmleri, Pentagon’un korumak için hemen müdahale edeceği, Pax Americana’nın stratejik dişlileridirler. Bölgenin başka yerlerinde daha geniş kent nüfuslarını yöneten diktatörlükler, ister kraliyet ister cumhuriyet olsunlar, bir şekilde daha taktiksel bir düzenin kolaylıkları olmuşlardır. Ancak bu tiranlıkların tümü, ABD tarafından oluşturulmaktan veya dayatılmaktan ziyade, ondan yardım görmüş ve desteklenmiştirler. Her biri kendi toplumlarında yerele özgü köklere sahiptirler ancak bu kökler Washington tarafından iyi sulanmıştır.

7

Lenin’in ünlü sözü ile, “Demokratik cumhuriyet, kapitalizm için mümkün olan en iyi politik kabuktur”. 1945’ten bu yana, hiçbir Batılı stratejist bu konuda farklı görüş bildirmedi. Avrupa-Amerika emperyalizmi prensipte Arap diktatörlerinden ziyade demokratları ile muhatap olmayı tercih edeceklerdir, yeter ki kendi egemenliklerine eşit şekilde saygı göstersinler. Seksenlerden bu yana yeni demokratikleşen bölgelerde bunun pek de zor olmadığı kanıtlanmıştır. Aynı süreç neden Ortadoğu ve Kuzey Afrika için geçerli olmamıştır? Temelde, ABD ve müttefiklerinin bundan korkmasıdır sebep, bölgedeki uzun emperyalist şiddet geçmişleri ve İsrail’in aralıksız gaspları nedeniyle, halkların tercihi onlar açısından istenmeyen sonuçlar yaratabilir. Irak’taki gibi zorla yanaşma bir rejim uyduruvermek ve onun için yeterli oy toplamak bir şeydir, Cezayir generallerinin ve Fetih’in farkına vardığı üzere, özgür seçimler ise bambaşka bir şey. Her durumda, Batılı güçlerce yeterince uysal bulunmayan İslamcı güçlerin demokratik zaferi karşısında, Avrupa ve ABD iptal ve baskıyı alkışlamıştır. Emperyalizmin ve diktatörlüğün mantığı iç içedir.

8

Bölgenin iki büyük kültürel birliği olan dilin ve dinin kolaylaştırdığı Arap ayaklanmalarının zincirleme bir şekilde patlak verdiği manzara budur. Neredeyse her yerde gazla, tazyikli suyla ve kurşunla karşı karşıya kalan silahsız siviller tarafından düzenlenen kitlesel gösteriler, örnek bir cesaret ve disiplinle ayaklanmaların mızrak ucu oldular. Bir ülkeden diğerine, ağır basan talep yüksek sesle dillendirildi: ‘Al-sha’b yurid isquat al-nizam–‘Halk bu düzeni değiştirmek istiyor!’ Bölge çapında meydanları ve sokakları dolduran geniş kalabalıkların talebi temelde yerel despotizmler yerine siyasal özgürlüktür. Kavram olarak hiç de yeni olmayan, neredeyse her rejimin bolca kullandığı, ama gerçek yaşamda pek bilinmeyen bir şey olan demokrasi, çeşitli ulusal hareketlerin bilincinin ortak paydası haline geldi. Kesin bir kurumsal formlar dizisi olarak nadiren tanımlanabilse de, pozitif niteliklerinden ziyade statükonun bir inkarı-diktatörlüğün olmadığı her şey-olarak demokrasinin çekim gücü kendi gücünden daha fazla hale gelmiştir. Eski rejimin önde gelenlerinin yolsuzluklarının cezalandırılması, onu izleyecek anayasanın ayrıntılarından daha önceliklidir. Ayaklanmaların dinamiği en belirgin bu konudadır. Hedefleri, en klasik anlamıyla saf politiktir: özgürlük.

9

Peki neden şimdi? İktidardaki rejimlerin nefret edilen figürleri kendilerine karşı başkaldırıları tetiklemeksizin onlarca yıldır değişmeden kaldılar. Ayaklanmaların zamanlaması hedefleri ile açıklanamaz. Sadece yeni iletişim kanallarının kullanılmasına da bağlanamaz: El Cezire, Facebook veya Twitter faydalı olmuştur ancak yeni bir isyan ruhu icat etmiş olamazlar. Yangını başlatan o tek kıvılcımdadır yanıt. Her şey Tunus’un iç bölgelerindeki küçük bir kasabada dilencilik yapmak zorunda bırakılan bir tezgahtarın ölümü ile başladı. Arap dünyasını sarsan çalkantının altında volkanik toplumsal baskılar yatmaktadır: gelir uçurumu, gıda fiyatlarındaki artış, konut kıtlığı, dünyada benzeri olmayan bir demografik piramidin ortasında kitlesel eğitimli-ve eğitimsiz-genç işsizliği. Başka çok az bölgede altta yatan toplumsal kriz, güvenilir herhangi bir kalkınma modelinden, yeni nesilleri entegre etme kapasitesinden yoksunluk bu denli keskindir.

10

Ancak bugüne kadar, derin toplumsal gerginlikler ile Arap devriminin siyasal hedefleri arasında adeta tam bir bağlantısızlık var. Bu kısmen esas gruplarının kompozisyonunu yansıtmaktadır. Büyük şehirlerde-Manama istisnadır-bütünde sokaklara dökülen güçler yoksullar olmamıştır. İşçiler halen kesintisiz genel grevlere çıkmamışlardır. Köylüler kendilerini pek göstermemiştir. Bu, onlarca yıldır süren ve mülksüzler arasında her türden kolektif örgütlenmeyi ezen siyasal baskının bir etkisidir. Yeniden ortaya çıkması zaman alacaktır. Ancak bu bağlantısızlık, Arap milliyetçiliğinin ve sosyalizmin gözden düşürülmesi ve radikal mezhep ayrımlarının kısırlaştırması ile ardında her derde deva solgun bir İslam bırakacak şekilde geçen aynı on yılların mirası olan ideolojik belirsizliğin de bir etkisidir. Diktatörlüklerin yarattığı bu koşullarda, isyanın sözlüğü siyasal söylemde ancak diktatörlüğe-ve onun düşüşüne-konsantre olabilirdi, daha fazlasına değil.

11

Ancak özgürlüğün eşitlikle bağının yeniden kurulması gereklidir. Bunların birliği olmaksızın, ayaklanmalar patlama noktasındaki toplumsal gerilimlere ve enerjilere iki savaş arası dönemin çürümüş oligarşilerinden fazla yanıt üretemeyerek kolaylıkla eski düzenin parlamenterist bir versiyonuna tavsayabilirler. Arap dünyasında solun yeniden ortaya çıkması için stratejik öncelik, siyasal özgürlük formları için savaşarak, isyanlardaki çatlakları bu toplumsal baskıların optimal kolektif ifadeyi bulacağı şekilde kapatmak olmalıdır. Bu bir yandan şu demektir: olağanüstü hal yasalarının tümden iptalini talep etmek; iktidar partisinin lağvedilmesi veya iktidardaki ailenin düşürülmesi; eski rejimin aleti olan devlet aparatının tasfiyesi ve liderlerinin adalet önüne çıkarılması. Diğer yandan bu, önceki sistemin kalıntıları silinir silinmez yazılacak olan anayasaların ayrıntıları konusunda dikkatli ve yaratıcı bir ilgi de demektir. Burada kilit önemdeki gereklilikler şunlardır: sınırsız sivil ve sendikal ifade ve örgütlenme özgürlüğü; çarpık olmayan-yani oy çokluğuna dayalı değil nispi-seçim sistemleri; mutlak başkanlıklardan kaçınma; iletişim araçlarında-ister kamu ister özel-tekellerin engellenmesi ve dezavantajlı grupları kamusal refahtan yararlandıracak yasal haklar. İsyanı başlatan sosyal adalet talepleri yalnızca bu tür bir açık çerçevede ve kolektif özgürlük içinde gerçekleştirilebilir.

12

Ayaklanmalarda bir şeyin yokluğu daha çarpıcıdır. Tüm zincirlemelerin en ünlüsü olan Avrupa 1848-49’unda, sadece iki değil üç tür temel talep iç içe geçmiştir: siyasal, sosyal, ulusal. Sonuncu zincirleme olan Arap 2011’inde durum ne? Bugüne dek, bu yılın kitle hareketleri tek bir Amerikan karşıtı veya İsrail karşıtı gösteri yaratmamıştır. Arap milliyetçiliğinin Mısır’da Nasırcılığın yenilgisi ile tarihsel olarak gözden düşmesi şüphesiz bunun bir sebebidir. Sonrasında Amerikan emperyalizmine direnişin, hiçbir alternatif siyasal model sunmaksızın en az onunla uzlaşanlarınki kadar baskıcı olan rejimlerle-Suriye, İran, Libya-tanımlanagelmesi bir başka sebeptir. Yine de, antiemperyalizmin dünyada emperyalist gücün en görünür olduğu yerde havlamamış-veya henüz havlamamış-olması dikkat çekicidir. Bu sürebilir mi?

13

Birleşik Devletler şu ana kadar olan bitenden memnundur. Körfez’de, donanma karargahlarını riske sokan Bahreyn’deki ayaklanma 1849’un iyi bilinen gelenekleri ve hanedanlıklar arasında etkileyici bir dayanışma gösterisi ile karşı devrimci bir müdahale sonucu bastırıldı. Suudi ve Haşimi krallıkları sıkı sıkıya birbirine tutundular. Selefilere karşı savaşta Yemen kalesi daha titrek görünüyor ancak görevdeki diktatör vazgeçilmez değil. Mısır ve Tunus’ta iktidardakiler gitti ancak Pentagon ile mükemmel ilişkilere sahip olan Kahire’deki ordu hiyerarşisi olduğu gibi kaldı, ve her iki ülkede de ortaya çıkan en büyük sivil güç, uysal bir İslamcılık. Daha önce olsa, Müslüman Kardeşlerin veya bölgesel müttefiklerinin hükümete girmesi Washington’da alarma neden olurdu. Ancak Batı artık Arap topraklarına kopyalanacak güven verici bir Türkiye modeline sahip. AKP, NATO’ya ve neoliberalizme sadık olduğunu kanıtladı ve doğru dozlarda gözdağı verip baskı uygulayabilme yeteneği ile, cop ile Kuran arasında gelip giden, dindar ama liberal bir demokrasinin mümkün olduğunu gösterdi. Kahire veya Tunus için de bir Erdoğan bulunabilirse, Washington’un Mübarek ile Bin Ali’nin gitmesinden memnun olması için başka şey gerekmez.

14

Bu manzarada Libya’daki askeri müdahale, Batı’nın demokrasi referansını parlatma ve ‘uluslararası toplumun’ yakın zamandaki en büyük utancından kurtulma anlamında bir mükafat olarak değerlendirilebilir. Amerikan küresel gücü için bir gereklilikten çok lüks olan NATO saldırısı için inisiyatif, zaman aşırı bir Süveyş seferini andırır şekilde Fransa ve İngiltere’den geldi. Paris bir kez daha lider ve Sarkozy hem hükümetinin Bin Ali ve Mübarek’le ilişkilerinin lekesinden kurtuluyor hem de anketlerdeki ölümcül düşüşünü durduruyor; Londra da sıraya girdi, Cameron’un Blair’i aşmaya ilişkin sıkça ifade ettiği özlemini gerçekleştirmesinin zemin yaratılıyor; Körfez İşbirliği Konseyi ve Arap Ligi, 1956 İsrail’inin ezik bir taklidi olarak müdahale için bir örtü sağlıyor. Ancak Kaddafi bir Nasır değil, ve bu kez Obama, sonuçlarından korkmak için çok az nedenle, bununla yaşayabilir: ABD’nin, Belçika ve İsveç gibi muhariplerin hava kuvvetlerinin maharetlerini sergilemesine izin vererek görünürde komutayı alması ve nihai başarıyı koordine etmesini gerektiren hegemonik protokol. Mevcut Amerikan yönetimindeki Clinton dönemi kalıntıları için, insani müdahalenin Irak’ta gözden düşmesi ardından saygınlığını geri kazanması ekstra bir bonus olacaktır. Fransız medyası ve istihbaratı, bekleneceği üzere, ülkelerinin gururunun geri kazanılmasından sarhoş olmuş durumdalar. Ancak ABD’de bile kinizm yaygın: Libya için geçerli olanın Bahreyn veya başka yerler için geçerli olmaması fazla göze batıyor.

15

Şu an için, isyandan bu yana bunların hiçbiri manzarayı bozmuş değil. Egemenlerin gücüne karşı ihtiyat, ulusal kaygılarla meşguliyet, Libyalı isyancılara sempati, bu dönemin hızla geçeceği ümidi, Batı’nın en son bombardımanına karşı tepkileri susturacak şekilde birleşmiştir. Yine de ulusal olanın süregiden türbülanstaki siyasal ve sosyal olandan sonsuza dek soyutlanması mümkün değildir. Ayaklanma bölgesinin doğusuna doğru Müslüman dünyası için, Irak, Afganistan ve Pakistan’daki Amerikan savaşları nihai zafere henüz ulaşmadı ve İran ablukası halen mantıksal sonucundan uzak; ve merkezindeki Batı Şeria’nın işgali ve Gazze ablukası önceki gibi sürüyor. Demokratik rejimlerin en ılımlısı bile, kendisini bu emperyalist nüfuz ve sömürgeci acımasızlık tiyatrosundan ayırmakta zorluk çekebilir.

16

Arap dünyasında, milliyetçilik çok sık bozuk akçe olmuştur. Bölgedeki ulusların çoğu-Mısır ve Fas istisnadırlar-, Batı emperyalizminin uydurma yaratılarıdırlar. Ancak Sahara Altı Afrika ve ötesi için olduğu üzere, sömürge kökenleri, sömürge sonrası kimliklerin sömürgeciler tarafından çizilmiş suni sınırlar dahilinde kristalize olmasına engel oluşturmamıştır. Bu anlamda, her Arap ulusu bugün başka herkes kadar gerçek ve dirençli bir kolektif kimliğe sahiptir. Ancak bir fark da söz konusudur. Ortak kültürel belirleyiciler tek tek her bir ulus devlet imgesini, tek bir ekümen olarak algılanan daha yüksek bir Arap ulusu ideali ile değiştirmediğinden, kutsal metinlerle birbirine bağlanmış olan dil ve din, dün de bugün de tarihsel olarak çok güçlü ve ayırt edicidirler. Bu ideal, ortak Arap–Mısır, Irak veya Suriye değil–milliyetçiliğinin yükselmesini sağlamıştır.

17

Orada Nasırcılık ve BAAS’çılığın yükselişi, yozlaşması ve düşüşü birbirini izledi. Bugün tekrar canlanmayacaklar. Ancak isyan devrime dönecekse Arap dünyasında arkalarında bıraktıkları etkinin düzelmesi gerekiyor. Özgürlük ve eşitliğin yeniden birleşmesi gerekiyor. Ancak böylesine her yanından hırpalanmış ve birbiriyle bağlantılı bir bölgede, kardeşlik olmaksızın ekşime riski taşıyorlar. Ellilerden bu yana, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da herhangi bir gelişme için muhtelif ulusal egoizmlerin bedeli yüksek oldu. Gereken şey, iflas ve ihanetleri, Castro’nun son derece isabetli adlandırması ile bir Sömürge Bakanlığı olan Amerikan Devletleri Örgütününkilerle yarışan bir kurum olan Arap Ligi tarafından önerilen karikatürize bir dayanışma değil. Gereken şey, keyfi azınlığın korkunç zenginliği ile çaresiz çoğunluğun fakirliğini değil,-son şeyhin de devrildiği uzak gelecekte-petrol gelirinin, Arap dünyasındaki nüfus arasında orantılı olarak eşitlikçi bir şekilde dağıtılmasını tahayyül edebilme becerisine sahip cömert bir Arap enternasyonalizmi. Yakın gelecekte ise, öncelik basittir: Sedat’ın İsrail ile imzaladığı alçaltıcı anlaşmanın-Mısır’ı askerlerinin kendi topraklarında bile serbestçe hareket edemeyeceği şekilde bağlayan ve uğruna kendi müttefiklerini terk ettiği bir anlaşma ve daha da rezilcesi, İsrail’in uyuyor görünmeye bile çalışmadığı Filistin konusundaki ilişkili çerçeve anlaşma-yasal olarak geçersiz olduğuna ilişkin ortak bir deklarasyon. Demokratik bir Arap haysiyetinin kazanılıp kazanılmadığını sınayacak turnusol kağıdı işte budur.

New Left Review

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s