Gıda ve Arap Ayaklanmaları – Rami Zurayk

Arap Ayaklanmaları, Arap Baharı ya da Arap Devrimleri… Arap dünyasını silip süpüren değişim dalgasına ne derseniz deyin, bunlar, epeyce tartışma ve polemiğe yol açtılar. Ama tüm profesyonel ve amatör analistler, bunların sömürgeciliğin çözülüşünden sonraki 50 yılın en önemli olayları olduğu konusunda hemfikir.  Analistler ayrıca, bu sürecin nasıl ve neden tam olarak şu zaman aralığında gerçekleştiğini anlamak için çok erken olduğunda da birleşiyorlar. Yine de, ne ben ne de onlar, açıklamalar ve yorumlar getirme konusunda kendilerini tutabiliyor. En yaygın iddialardan biri, ayaklanmaların en azından kısmen yüksek gıda fiyatları tarafından tetiklendiği. “Gıda” ve “Arap ayaklanması” terimlerini Google’da beraber aratmayı deneyin, tarayıcınız Arap protestolarını yükselen dünya gıda fiyatları ile su götürmez şekilde bağlantılandıran makale ve yorumlarla dolup taşacaktır. Ben de bu iddiayı ele almak istiyorum.

Dışarıdan bakanlar için bu çok kolay bir iş. 2010 sonunda gıda fiyatları 2007-2008 ünlü gıda krizinden sonraki en yüksek seviyesine ulaşmıştı ve daha da yükselecek gibi görünüyordu. Uluslararası örgütlerden uzmanlar, düşünce tankları ve STÖ’ler şiddetli protestoları tetikleyebilecek küresel bir gıda krizi konusunda ciddi uyarılar yapıyorlardı. 2007-2008 krizi, küresel sosyal felaketlere ve siyasi çalkantılara sebep oldu. Ve Arap hükümetleri ardından gelecek krizi hafifletmek için bazı önlemler alırken, bunlar analistler tarafından yetersiz olarak değerlendirildi.

2007-2008 krizi, Mısır ve Yemen de dahil, sayısız Arap ülkesinde isyanlara yol açmıştı ve bunlar protestocular arasında can kayıpları ile sonuçlanmıştı. 2010′da Mozambik’te kanlı şekilde bastırılan sokak protestoları olmuştu. Arap dünyasında da bir patlama beklenmekteydi. Hem zaten, “ekmek isyanları”nın tarihte önemli bir yeri var. 1980′lerde Tunus ve Ürdün’de IMF’nin dayattığı yapısal dönüşüm politikalarına yanıt olarak gerçekleşmişlerdi. 2008′de gıda krizinin yemen ardından yaşandılar. Yine yaşanacaklar: mantık bu.

Arap dünyası ekmek isyanlarına neden bu kadar müsait olsun ki? Çünkü bölge gıda açısından tamamen ithalata bağımlı. Arap gıda riskine ilişkin rakamlar, kullanılan kaynaklara bağlı olarak “tüketilen gıdanın %80′inin ithal edildiği” ile “tüketilen kalorinin %50′sinin ithal edildiği” arasında değişiyor. Ancak ne yönden bakılırsa bakılsın, durum şudur: Dünyanın en büyük gıda ithalatçısı durumundayız ve tek başına Mısır en büyük küresel buğday ithalatçısı. Yine de, tarımın beşiğiyiz ve dünyadaki birçok ana evcilleştirilmiş türün kökeninin merkeziyiz: buğday, arpa, mercimek, nohut, zeytin, üzüm, keçi ve koyun. Bölgenin büyük kısmı Bereketli Hilal olarak bilinegeldi. Halen bir hilale benziyor ama bereket çoktandır terk etmiş durumda.

Gıda bağımlılığımızın sebepleri karmaşık ve birçok bileşenden oluşmaktadır. Ekolojik, yapısal ve siyasal sebepleri vardır. Bölge kuraklığa meyillidir ve verimli topraklar sınırlıdır. Dünyadaki en yüksek nüfus artışı oranlarından birine sahiptir ve hızla kentleşmektedir. Ayrıca benim “çifte petrol laneti” dediğim şeyden muzdariptir.

Petrol laneti kavramını duymuş olabilirsiniz. Petrol ekonomisinden elde edilen kolay rantların cazibesine kapılan ülkeler, üretici sektörlere yatırımlarını azaltma eğilimi gösterirler, bu da en sonunda düşük ekonomik büyüme oranlarına yol açar. Birden çok sebeple, Arap dünyasında tarım sektörü bu lanetin ilk kurbanıdır. Bu lanetin ikinci seviyesi, dünyanın bu bölgesinde büyük miktarlarda petrol bulunması (küresel petrol rezervinin %35′i, Suudi Arabistan son “salıncak üretici”dir, yani üretimini artan talebe göre artırabilir), sorunun kaynağıdır. Fosil yakıtlara doymak bilmez bir ihtiyaç duyan zengin, güçlü sanayi ülkelerinin iştahını kabartmaktadır. Kaynakların denetimi açısından, onlar için her yol mubahtır, özellikle de itaatkâr, antidemokratik, baskıcı, babadan oğla geçen yolsuzluk rejimlerinin desteklenmesi.

İtaatkârlık, genellikle neoliberalizm ile diktatörlüğün birleşiminden oluşan korkunç bir canavar olarak bütün bir ekonomik paket halinde gelir. Bu rejimler, yüksek karlı anlaşmalar koparmak için siyasi nüfuz kullanan küçük ama güçlü bir komprador iş eliti ile ortaklık kurarlar. Genellikle son derece saygındırlar ve “girişimci” olarak anılırlar. Ticaret, ithalat, ihracat ve emlak spekülasyonuyla üretici sektörlere yatırım yapmaktan daha fazla ilgilenirler ve politika üzerinde güçlü bir nüfuza sahiptirler. Bu, tarımın ve yerel gıda üretiminin daha da düşmesine sebep olur: alıp satarak elde edebilecekleri yüksek gelir fırsatlarını neden tarıma yatırım yaparak harcasınlar ki? Doğal olarak sonraki adım emlak spekülasyonudur, burada toprak, değişim değeri kullanım değerinden çok daha yüksek olan bir meta haline gelir ve bu da onu zirai işlevinden uzaklaştırır. Örneğin Mısır’da, 1990′larda dayatılan liberalizasyon paketi, toprak rantını serbest bırakarak ve ardından kentlere göç etmek zorunda kalan çiftçilerin yerinden edilmesinin zeminini hazırlayarak, Nasır döneminin kısmi toprak reformunu tersine çevirdi. Bunların birçoğunun yolu, sonunda Tahrir meydanına çıkmıştır.

Yeri gelmişken, Suriye, merkezi olarak planlanan bir ekonomi altında iç ve dış kaynakların bir bileşimi ile makul bir gıda güvenliğine sahip tek ülkedir. Bu durum, kuraklıklar ve ekonomik liberalizasyon sebebiyle bugün artık ortadan kalkmakta.

Gıda ile Arap dünyasındaki ilişkinin birçok başka boyutu var. Örneğin bölge, dünyadaki ana fosfor üreticisi. Tek başına Fas, küresel üretimin %40′ını kontrol ediyor. Ürdün ana üreticilerden biri. Fosfor temel bir bitki besini ve yenilenebilir olmayan bir kaynak. Modern gıda üretiminin onsuz gerçekleşemeyeceği “fosfor gübre” yapmak için kullanılıyor. Bir başka Arap spesiyalitesi olan petrol de modern gıda üretimin temeli ve gıda fiyatları büyük ölçüde petrol fiyatlarına bağlı. Dahası, en büyük küresel gıda ithalatçısı olarak Arap dünyasının etkili monopsoniler oluşturmasına ve avantajlı ticaret koşulları sağlamasına izin verilmeli. Ancak gıda güvenliğini artırmak için bunların hiçbiri kullanılmadı. Aksine, güçsüz ve bağımlı hissedecek konuma getirildik.

Peki, bunun ayaklanmalarla ilgisi ne? Şöyle ki: hem her türlü hem de hiç.

Birincisi, Arap rejimleri ilk başta gıda isyanları teorisini tamamen benimsediler ve ayaklanmaları açlığa karşı bir başka protesto olarak küçümsediler. Temel gıda ürünlerinin fiyatını düşürme ve ücretlerde sembolik artışlar gibi önlemler aldılar. Birkaç ton ekmekle halk ayaklanmalarını bastırabileceklerini düşündüler. Özgürlüğe, yani satın alamayacakları ve bizi susturmak için dağıtamayacakları bir şeye aç olduğumuzu görmediler.

Bu sosyo-ekonomik gerçeklerin rolü olmadığı anlamına gelmez. Gıda fiyatları protestoların mobilize edilmesinde kullanıldı. Ancak insanlar daha fazla ekmek talebi yükseltmediler. İsyanlar doğrudan rejimi karşısına alıyordu: diktatörler ve onların zengin iş dünyası sınıfından ortakları. Onlara gıda güvenliği sağlamayanlara, onları egemenlerin sadakasının rehinesi haline getirenlere karşı başkaldırdılar. Başkaldırdılar çünkü devletin ahlaki iktisadı çökmüştü ve bu çöküşle birlikte de gıda güvenliği ortadan kalkmıştı. Gıda güvenliği, kilit önemde bir haysiyet unsurudur. Özgürlüğün belirleyicisidir. Temel bir haktır, sadaka değil. İnsanlar gıda güvenliği istediler çünkü bu vatandaşlığın temel bir ölçüsüydü. Beslenmeyi bekleyen göbekler değiliz, özgürlük arayan insanlarız.

Ancak bu sorunun başka bir yönü daha var: Rejimler gelir ve gider ancak bu, sorunların ortadan kalktığı anlamına gelmez. Gıda bağımsızlığı olmaksızın nasıl bağımsızlıktan söz edebiliriz? Ayağa kalktık ve bazı rejim sembollerini devirdik. Peki, şimdi ne yapacağız? Kendilerini bile zorla besleyebilen milyonlarca küçük köylü var. Unutulmuş bir şekilde, dünyanın kenarlarında yaşıyorlar. Cehalet çok yaygın; yoksulluk Mısır halkının en azından %40′ını etkiliyor. Ayaklanmaların sonrasında, bir milyon insanın acil gıda yardımına ihtiyacı var. ABD ve Avrupa kalkınma “anlaşmaları” yapmak ve yeni hükümetleri etkilemek için dolanıp duruyorlar. Arap dünyası için yeni bir Marshall planından söz ediliyor. İstediğimiz şey gerçekten bu mu? Biz daha az müdahale isterken daha fazla yabancı müdahalesi mi?

Dünyamızı nasıl değiştireceğimize ilişkin yeni fikirler üzerinde çalışmak, onu ihtiyaçlardan arındırmak ve adil, eşit ve sürdürülebilir kılmak zamanı gelmedi mi?  Fikirlere dayanmayan bir devrimimiz olabilir mi? Kendimize büyük Afrikalı devrimci Amilcar Cabral’ın sözlerini hatırlatarak bitireceğim (bu alıntıyı vermekten hiç vazgeçmeyeceğim): “her eylem bir teori üretir ve bir devrimin mükemmel kavranmış teorilere dayanmasına rağmen başarısız olabileceği gerçekse de, henüz hiç kimse devrimci teori olmadan başarılı bir devrim gerçekleştirmemiştir.” Bizler için artık kendi devrimci teorimizi geliştirme ve onu uygulama zamanıdır.

7 Nisan 2011

Land and People

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s