Pol Pot’tan IŞİD’e – John Pilger

cambodia

2D Filosu, 11. Zırhlı Birliği, Snoul, Kaboçya’ya giriyor, 4 Mayıs 1970 (www.history.army.mil)

Başkan Richard Nixon’ın 1969 tarihli Kamboçya’nın “yoğun” şekilde bombalanması emrini aktarırken, Henry Kissenger şunu söylemişti: “Uçan kaçan her şey bombalanacak.”

Barack Obama, Nobel ödülü aldığından bu yana Müslüman dünyasına karşı yedinci savaşını açarken, yapay histeri ve yalanlar, insana neredeyse Kissinger’ın canice açık sözlülüğünü özletiyor.

Hava saldırılarının insani açıdan vahşi sonuçlarının bir tanığı olarak (kurbanların kafalarının kopması ve parçalarının ağaç tepelerine ve tarlalara dağılması da dahil), hafızanın ve tarihin bir kez daha yok sayılmasına hiç şaşırmadım. Bugünün Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) ile aralarında pek çok ortak yön olan Pol Pot’un ve onun Kızıl Khmerlerinin iktidara gelmesi çarpıcı bir örnek. Onlar da, küçük bir grup olarak yola çıkan acımasız gericilerdi. Onlar da, Amerikan yapımı kıyametin Asya’daki ürünüydüler.

Pol Pot’a göre, hareketi “stratejisi, taktiği, sadakati ve lideri belli olmayan 5000’den az sayıdaki yetersiz silahlanmış gerilladan” oluşuyordu. Nixon ve Kissinger’ın B52 bombardıman uçakları “Operation Menu” kapsamında çalışmaya başladıktan sonra ise talih ona güldü.

Amerikalılar, 1969-73 arasında Kamboçya’ya Hiroşima’ya attıkları bombanın beş katını attılar. Köyleri birbiri ardına dümdüz ettiler, en sonunda işi enkaz ve ceset bombalamaya kadar vardırdılar. Kraterler, katliamın halen havadan görülebilen korkunç izleridir. Terör hayal bile edilemez bir düzeydeydi. Eski bir Kızıl Khmer yetkilisi, kurtulanların “dikilip üç veya dört gün boyunca sessizce dolandığını, dehşete düşmüş ve yarı delirmiş vaziyette, insanların onlara söylenen her şeye inanmaya hazır hale geldiğini” söylüyordu. “Bu Kızıl Khmerlerin halkı kazanmasını çok kolay hale getirmişti.”

Bir Finlandiya Hükümet Soruşturması Komisyonu, takip eden iç savaşta 600 bin Kamboçyalının öldüğünü tahmin ediyor ve bombardımanı “on yıl süren jenosidin ilk aşaması” olarak tanımlıyordu. Nixon ve Kissinger’ın başlattığını, fırsatçı Pol Pot tamamlayacaktı. Onların bombaları altında, Kızıl Khmerler, 200 bin kişilik zorlu bir orduya dönüştü.

IŞİD’in de benzer bir geçmişi ve bugünü var. Birçok uzman kuruluşun değerlendirmesine göre, Bush ve Blair’in 2003’teki Irak işgali, daha önce hiçbir cihatçı geçmişi olmayan bir ülkede 700 bin kadar insanın ölümüne neden oldu. Kürtler bölgesel ve politik anlaşmalar yapmışlardı; Sünni ve Şiiler sınıfsal ve mezhepsel farklılıklara sahiptiler ancak barış içinde yaşıyorlardı; gruplar arası evlilikler yaygındı. İşgalden üç yıl önce, Irak’ı boydan boya korku duymadan katetmiştim. Yolda, her şeyden önce Iraklı olmaktan, varlık sebebi saydıkları bir medeniyetin mirasçısı olmaktan gurur duyan insanlarla karşılaşmıştım.

Bush ve Blair bunu paramparça ettiler. Irak artık cihatçılar için bir yuva. Tıpkı Pol Pot’un “cihatçıları” için olduğu gibi, El Kaide de Şok ve Dehşet operasyonunun ve onu izleyen iç savaşın getirdiği kırımın yarattığı fırsatlardan yararlandı. CIA ve Körfez ülkeleri Türkiye’den silah, lojistik ve para akışı sağlarken “isyancı” Suriye daha da büyük mükafatlar sunuyordu. Yabancı savaşçıların doluşması kaçınılmazdı. Eski bir İngiliz elçisi olan Oliver Miles, yakın zamanda şöyle yazdı: “Cameron hükümeti; Dışişleri Bakanlığı, MI5 ve MI6’nın Ortadoğu konusundaki tavsiyelerine kulak asmayan Tony Blair’in izinden gidiyor sanki. Özellikle de Ortadoğu savaşlarımızın İngiltere’deki Müslümanları burada teröre sürükleyen temel neden olduğu konusundaki tavsiyeleri.

IŞİD, Irak’ı hem devlet hem de toplum olarak yıkma konusunda, insanlığa karşı epik bir suikaste girişen Washington ve Londra’dakilerin soyundan geliyor. Pol Pot ve Kızıl Khmerler gibi, IŞİD de mesafe ve kültür olarak çok uzaklarda hayata geçirilen eylemlerin sonuçlarından en ufak beis duymayan, parayla satın alınabilir bir emperyalist elitin yaydığı Batılı devlet terörünün yarattığı bir mutasyon. Onların suçluluğu, “bizim” toplumlarımızda ağza alınamaz bir mesele.

US Marines deploy in Baghdad 09 April 2003 as the regime of Iraqi President Saddam Hussein collapses. (AFP Photo / Karim Sahib)

ABD Deniz Kuvvetleri, 09 Nisan 2003’te Irak Başkanı Saddam Hüseyin rejiminin çöküşünden sonra Bağdat’a konuşlanmış vaziyette. (AFP Fotosu / Karim Sahib)

ABD ve İngiltere’nin, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin arkasından dolanarak Irak halkına cezai “yaptırımlar” dayatması ile Irak’ta bir soykırım başlayalı 23 yıl oldu. İronik biçimde, Saddam Hüseyin’in içerdeki otoritesini artırıcı bir etkisi oldu bu yaptırımların. Bir Ortaçağ kuşatması gibiydi. Modern bir devletin mevcudiyeti için gereken neredeyse her şey yasaklıydı. Su şebekesini güvenli hale getiren klorürden okul kalemlerine, röntgen cihazı parçalarına, yaygın ağrı kesicilere ve daha önce bilinmeyen ve Seyreltilmiş Uranyum ile kirlenmiş güneydeki savaş alanlarından tozla taşınan kanser türleri ile mücadele etmeye dönük ilaçlara kadar her şey.

1999 Noelinden hemen önce, Londra Ticaret ve Sanayi Bakanlığı Iraklı çocukları difteri ve sarı hummadan koruyacak aşıların ihraç edilmesine yasak getirdi. Bir tıp doktoru ve Blair hükümetinin Bakan Yardımcısı olan Kim Howells, sebebini şöyle açıklıyordu: “Çocuk aşıları, kitle imha silahlarında kullanılabilir.” Böylesine bir vicdansızlık bile, Dışişleri Bakanlığı tarafından manipüle edilen ve her şeyin suçunu bir şekilde Saddam Hüseyin’e atmayı beceren medya sayesinde İngiliz hükümetinin yanına kalabiliyordu.

Sözde “insani” Gıda Karşılığında Petrol Programı kapsamında, her bir Iraklıya bir yıl boyunca yaşaması için 100 dolar tahsis edildi. Bu rakam, elektrik ve su gibi tüm toplumun altyapısına ve temel hizmetlerine harcanmak zorundaydı. BM Genel Sekreter Yardımcısı Hans Von Sponeck, bana şöyle demişti: “Düşünün; temiz su azlığına ve hasta insanların büyük çoğunluğunun tedaviyi karşılayamayacağı gerçeğine karşı bu sadakayı vermek ve günden güne ilerleyen travma, elinizde tam bir kabus var. Ve hiç kuşkusuz, bu bilinçli olarak yapıldı. Geçmişte jenosit sözcüğünü kullanmak istemedim ancak artık bu kaçınılmaz.”

Olan bitenden tiksinti duyan Von Sponeck, Irak’taki BM İnsani Yardım Koordinatörlüğü görevinden istifa etti. BM’nin aynı şekilde tiksinmiş bir üst düzey görevlisi olarak yeni göreve gelen Denis Halliday de istifa etti. “Bana, jenosit tanımını karşılayan bir politikayı hayata geçirmem söylendi: Çocuk ve yetişkin bir milyondan fazla kişiyi etkili bir şekilde öldüren bilinçli bir politika.”

BM Çocuk Fonu UNICEF tarafından yapılan bir araştırma, ambargonun zirve yaptığı 1991 ile 1998 yılları arasında, sıfır beş yaş arası Iraklı çocuklarda 500.000 sıra dışı ölümün gerçekleştiğini ortaya çıkardı. Bir Amerikan TV muhabiri bu gerçeği Madeleine Albright’a hatırlatarak “Bu bedele değer miydi?” diye sorduğunda, ABD’nin BM Büyükelçisi şöyle cevap verdi: “Değdiğini düşünüyoruz.”

2007’de, ambargolardan sorumlu üst düzey İngiliz yetkisi Carne Ross, ki Bay Irak olarak da bilinir, bir parlamento seçim komitesine şunları söyledi: “ABD ve İngiliz hükümetleri tüm bir nüfusu hayatta kalma kaynaklarından etkili bir şekilde mahrum bıraktılar.” Carne Ross ile üç yıl sonra görüştüğümde, pişmanlık içindeydi. “Utanıyorum” diyordu. Bugün hükümetlerin halkları nasıl kandırdığı ve boyun eğen bir medyanın bu kandırmacayı sürdürme konusunda nasıl kritik bir rol oynadığı konusunda hakikatleri söyleyen nadir bir şahıs. “Gazetecileri özenli bir şekilde ayıklanmış istihbaratla beslediler veya dışladılar.”

25 Eylül’de, bir Guardian manşeti şöyle diyordu: “Yüz yüze olduğumuz IŞİD dehşeti karşısında harekete geçmeliyiz.” Buradaki “harekete geçmeliyiz”, ayaklanmış bir hayalet adeta. Bastırılmış belleğin, hakikatlerin, öğrenilmiş derslerin ve pişmanlık veya utancın bir uyarısı. Makalenin yazarı, Blair hükümeti döneminde Dışişleri Bakanlığının Irak’tan sorumlu bakanı Peter Hain. 1998’de Denis Halliday Irak’ta çekilen ve Blair hükümetinin birincil sorumlusu olduğu acıların kapsamını ortaya koyduğunda, Hain onu BBC gece haberlerinde “Saddam apolojisti” olmakla suçlayarak taciz etmişti. 2003’te Hain Blair’in apaçık yalanlara dayanan Irak işgalini destekledi. Sonraki bir İşçi Partisi konferansında, işgali önemsiz bir meseleymiş gibi geçiştirecekti.

US National Security Advisor Henry Kissinger, 13 January 1973 (AFP Photo)

ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger, 13 Ocak 1973 (AFP Fotosu)

Şimdi aynı Hain, Irak ve Suriye’de “soykırım tehlikesi ile karşı karşıya olanlar” için “hava saldırıları, insansız hava araçları, askeri ekipman ve başka destekler” talep ediyor. Bu “politik bir çözüm dayatmayı” kolaylaştıracakmış. ABD bombardımanının ve insansız hava uçağı saldırılarının önündeki “kısıtlamalar”ı kaldırırken Obama da aynı iddiayı öne sürüyor. Bu, füzelerin ve tonlarca bombanın köylülerin evlerini düzleyebileceği anlamına geliyor. Tıpkı Yemen, Pakistan, Afganistan ve Somali’de kısıtlamasız yaptıkları gibi. Kamboçya, Vietnam ve Laos’ta yaptıkları gibi. 23 Eylül’de, bir Tomahawk füzesi Suriye’nin İdlib kenti yakınlarında bir köyü vurdu ve kadınlar ve çocuklar dahil onlarca sivili öldürdü. Hiçbiri siyah bayrak taşımıyordu.

Hain’in makalesinin yayınlandığı gün, Denis Halliday ve Hans Von Sponeck Londra’daydılar ve beni ziyaret ettiler. Bir politikacının ölümcül ikiyüzlülüğü karşısında şok olmaktan ziyade, akıllıca bir diplomasi ile ateşkesin yolunu bulma konusunda hiç değişmeyen, neredeyse anlaşılmaz inada üzülmekteydiler. Dünya genelinde, Kuzey İrlanda’dan Nepal’e dek, birbirlerini terörist ve heretik sayanlar bir masanın etrafında nice kez oturmuşlardı. Bu neden şimdi Irak ve Suriye’de olmasındı.

Batı Afrika’daki Ebola gibi, “ebedi savaş” adlı bir bakteri Atlantik’i geçti. Yakın bir tarihe kadar İngiliz ordusunun başı olan Lord Richards, şimdi kara harekatı yapılmasını istiyor. Cameron, Obama ve bunların “gönüllüler koalisyonu” (özellikle de Avustralya’nın saldırgan şekilde tuhaf Toby Abbott’ı) bön, neredeyse sosyopat bir boş konuşma ile önceki maceraların kanının daha kurumamış olduğu yerlerin 30 bin fit üzerinden daha fazla şiddet uygulanmasını salık veriyorlar. Sanki daha önce hiç bombardıman görmemiş gibiler ve görünen o ki, bölgedeki belki de tek değerli muhtemel müttefikleri olan Suriye’yi devirmek isteyecek kadar çok görmek istiyorlar. Aşağıdaki sızdırılmış İngiltere-ABD istihbarat dosyasının gösterdiği üzere, olan bitende yeni bir şey yok:

“Özgürlükçü [metinde aynen böyle geçiyor] güçlerin eylemini kolaylaştırmak için… Suriye’deki iç karışıklıkları sürdürebilme yönünde belirli kilit şahısların ortadan kaldırılmasına dönük özel bir çaba gösterilmeli. CIA hazırlıklı ve SIS (MI6), belirli şahıslarla birlikte çalışmak suretiyle Suriye içinde küçük sabotaj ve ani saldırı eylemleri düzenlemeye girişecek… gereken ölçüde korku… cephe ve sınır çatışmaları müdahale için zemin hazırlayacak… CIA ve SIS gerilimi yükseltmek için hem psikolojik hem de eylemsel yöntemler kullanmalı.”

1957’de yazılmış olan bu satırlar, sanki dün yazılmış gibi. Emperyalist dünyada, temelde hiçbir şey değişmiyor. Geçtiğimiz yıl, eski Fransa Dışişleri Bakanı Roland Dumas, “Arap baharından iki yıl önce”, Londra’da kendisine Suriye’ye karşı bir savaşın planlandığının söylendiğini açıkladı. “Fransız TV kanalı LPC ile bir mülakatında, “Size bir şey söyleyeceğim” dedi, “Suriye’de şiddet olayları başlamadan iki yıl önce başka bir iş için İngiltere’deydim. İngiliz yetkililerle karşılaştım. Bana Suriye’de bazı işler planladıklarını itiraf ettiler… İngiltere Suriye’ye bir isyancı akını organize ediyordu. Üstelik bana, artık dışişleri bakanı olmamama rağmen, katılıp katılmayacağımı sordular… Bu operasyonun tarihi eskiye dayanıyor. Bu hazırlanmış bir şey, önceden düşünüldü ve planlandı.”

IŞİD’e etkili biçimde tek karşı çıkanlar, Batı’nın şeytan olarak değerlendirdikleri: Suriye, İran, Hizbullah. CIA, MI6 ve Körfez gericilikleri ile birlikte, şimdi kendilerine IŞİD diyenlerin de dahil olduğu Suriyeli “isyancılara” destek sağlamak üzere birlik olan “müttefik” ve NATO üyesi Türkiye, kambur yaratıyor. Esad’ı devirerek uzundur bastırdığı bölgesel egemenlik hayalini gerçekleştirmesi konusunda Türkiye’yi desteklemek, sonu Ortadoğu’da etnik olarak en çeşitlilik arz eden ülkede dehşetengiz bir parçalanma olacak büyük bir konvansiyonel savaş anlamına gelir.

Bir ateşkes, her ne kadar zor olsa da, emperyalist kapandan kurtulmanın tek yolu; aksi halde, kafa kesmeler devam edecek. Suriye ile müzakerenin “etik olarak sorunlu” (Guardian) olduğunu söylemek, savaş suçlusu Blair’i destekleyenler arasındaki ahlaki üstünlük varsayımlarını yalnızca absürt değil, aynı zamanda tehlikeli de kılıyor.

Bir ateşkesle birlikte, İsrail’e yönelik tüm savaş malzemesi sevkiyatının derhal kesilmesi ve Filistin devletinin tanınması gerekiyor. Filistin sorunu bölgenin kanayan yarası ve İslami radikalizmin yükselişi açısından sık sık başvurulan bir meşrulaştırma bahanesi. Usame Bin Ladin bunu net olarak ortaya koydu. Filistin ayrıca umut da vaat ediyor. Filistinlilere adalet verin, onların etrafındaki dünyayı da değiştirmeye başarsınız.

40 yıldan uzun süre önce, Nixon ve Kissinger’ın Kamboçya’yı bombalaması, bu ülkenin asla tam olarak atlatamadığı bir acı deryasını başlatmıştı. Aynısı Blair-Bush ikilisinin Irak’taki suçları için de geçerli. Kusursuz bir zamanlama ile, Henry Kissinger’ın son kitabı “Dünya Düzeni” adıyla yayınlandı. Yalaka bir değerlendirmede, Kissinger “çeyrek yüzyıl boyunca istikrarını koruyan bir dünya düzeninin kilit şekillendiricisi” olarak tanıtılıyordu. Gidin bunu Kamboçya, Vietnam, Laos, Şili, Doğu Timor halklarına ve onun devletinin diğer tüm kurbanlarına söyleyin. Ancak ve ancak kendi içimizdeki savaş suçlularını ortaya çıkardığımız vakit kan kurumaya başlayacak.

URL

09 Ekim 2014 16:03

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s