Giriş: Bakım İşi ve Müşterekler – Camille Barbagallo ve Silvia Federici (The Commoner)

kadin-ev-isleri-dava-AA The Commoner’ın bu sayısında, hem ücretli hem de ücretsiz formda, bakım işini ve daha genel olarak, çocuk bakımı, ev işi, seks işi ve yaşlı bakımından başlayarak, insanı ve meta emek gücünü yeniden üreten faaliyetler ve hizmetler birleşimi anlamında, yeniden üretim işini tartışmaya başlıyoruz. Amacımız, küresel ekonominin geçtiğimiz otuz yılki neoliberal yeniden yapılandırılmasının, bu işin örgütlenmesini nasıl yeniden şekillendirdiğini incelemek. Özel olarak ise, bedenlerimizi ve arzularımızı nasıl dönüştürdüğünü, evlerimizi, ailelerimizi ve toplumsal ilişkilerimizi nasıl yeniden yapılandırdığını, daha da önemlisi, kadınların, yeniden üretim emeğinin yeni koşullarına yanıt olarak verdikleri mücadelelerin neler olduğunu ve bu bağlamda ortaya çıkan yeni işbirliği formlarını inceliyoruz. Yeniden üretim işine ve özel olarak da bakım işine odaklanırken, bu konuda üretilmiş veya miras kalmış feminist ve Marksist bilgi birikimine yeniden göz atıyor ve bu bilgi birikiminin, kadınların sınırlar arasında, şehirlere, evliliklerin dışında, ücretli işe, geleneksel toplumsal cinsiyet rollerinin dışına, yaşlılığa ve anneliğin içine ve dışına doğru artan hareketliliği ile, yeniden üretim alanında yaşanan gelişmelere karşı, işe yararlığını sınıyoruz. Ayrıca, yeniden üretim/bakım işi ile göç, toplumsal cinsiyet, ırk, emek ilişkilerinin kesişimini ve hem “özel” alanda gerçekleştirilen işin hem de bu işi gerçekleştiren öznelerin değişen doğasını da inceliyoruz.

Bu analize girişmenin önemli olduğuna inanıyoruz çünkü “yeniden üretim” konusundaki mücadele, diğer tüm mücadelelerin ve “kendi kendini yeniden üretim hareketlerinin” merkezinde, yani kendimizi yeniden üretmenin getirdiği ihtiyaçları, deneyimleri ve pratikleri göz ardı eden hiçbir mücadele sürdürülebilir olmadığı için, politik işi yaşamlarımızın yeniden üretimi için gerekli faaliyetlerden ayırmayan hareketlerin gelişiminin merkezi. Ayrıca, küresel ekonomik krizin yoğunlaşması ve kurumsallaşması, ne devletin ne de piyasanın hayatta kalmamızı garantileyebildiği her gün daha da netleşirken, toplumsal yeniden üretimin daha otonom formlarının inşasından başlayarak, kapitalizm içinde yaşama bir alternatif inşa etme gerekliliğini yeni bir aciliyetle ortaya çıkarıyor. Dolayısıyla, yeniden üretim işine dâhil olan (ki bu hepimiziz) insanlar olarak, yalnızca yeniden üretim emeğini değil, genel olarak işi ve evi dönüştürmek isteyen toplumsal hareketlerdeki insanlarla fikirleri, soruları ve araştırmaları paylaşmaya açığız.

Aklımızda bu amaçla, yeniden üretimin uluslararası olarak yeniden örgütlenmesinin kapsamlı bir analizini vermekten ziyade, bu görev için en kritik soruların bazılarını araştırmamıza yardımcı olacak bir dizi belge, görüşme ve makale seçtik.

Yeniden üretim faaliyetlerinin ilişkisel karakterini vurgulayan “bakım işi” kavramının, büyük ölçüde yapay olduğunu fark ederek başlıyoruz. Çünkü tüm bakım işi ev içi emek gerektiriyor ve tüm ev içi emek, az ya da çok, bir miktar bakım işi gerektiriyor. Ancak, birçok yeniden üretim görevinin piyasalaştırılmasından kaynaklanan bu ayrım, pratik bir amaca sahip. Ev içi işçilerin işverenleriyle pazarlıklarında, işe alındıkları görevler ve faaliyetler konusunda anlaşmaya varmasına ve kendilerinden işlerinin parçası olarak neler istenebileceğine sınırlar koymasına yardımcı oluyor. Örneğin, evinizi temizlemek için işe girdiysem, temizliğe geldiğim gün hasta olduğu için evde kalan altı yaşındaki çocuğunuza bakmak, bir temizlikçi olarak iş tanımımın dışında olacaktır. Bakım işinin ev içi işten ayrı olarak ifade edilmesi, farklı yeniden üretim işleri için gereken çeşitli becerileri de vurguluyor ve muhtemelen yeniden üretim faaliyetlerinin toplumsal değerini artırıyor.

Fakat ayrım, günümüz sosyoloji literatüründe sıkça yapıldığı gibi, dışlar şekilde anlaşılmamalı. Çünkü üstüne bir de giysilerini yıkama, asma ve katlama veya oynadıkları ya da dinlendikleri yerleri süpürüp silme görevlerini düşünmeksizin, bir çocuğa veya hasta insana bakmak için gereken ilgi, şefkat ve ilişkiselliği tartışmak için ampirik veya teorik olarak hiçbir anlam ifade etmiyor. Hatta “bakım işi”, ister ücret karşılığı isterse ücretsiz yapılsın, maddi emeği maddi olmayan emekten ayırmanın imkânsızlığının çarpıcı bir örneği.

Bakım işinin ev içi işten ayırılamaması, en iyi bu iş, işlerini yeniden üretimin iletişim ve şefkatle ilgili yönleriyle sınırlandırıp daha maddi olan işleri başkalarına veremeyen aile üyeleri tarafından yapılırken görülebilir. Hatta çocukları ile geçirilecek yalnızca “kaliteli zamanları” olan ebeveynler durumunda, bu zaman da tüm maddi görevlerden azade bir zamandır ve yalnızca üst sınıflarda bulunan bir nadirliktir. “Bakım işini” analizin tek odağı olarak önceliklendirerek, ev içi işin ve maddi faaliyetin değer kaybına uğraması ve evde yapılan ve karşılığı ödenmeyen ev içi emeği tekrar görünmez kılma riskine de giriyoruz.

Dolayısıyla, “bakım işini” yeniden üretim işinin şunları kastettiğimiz belirli bir yönü olarak ele alıyoruz: hane temizliği, alışveriş, yemek yapma, çamaşır yıkama, faturaları ödeme, dinleme ve yol gösterme şeklinde yakınlık ve duygusal destek sağlama, çocuk doğurma, onları yetiştirme (eğitme ve disipline etme) de yeniden üretim işinin önemli bir parçasıdır. Ayrıca, krizleri öngörmek, önlemek veya çözmek, akraba ve komşularla ilişkileri iyi tutmak, sağlığımıza yönelik (yediğimiz yemekten, içtiğimiz sudan kaynaklı) artan tehditlerle baş etmek için gereken adsız, adlandırılamaz emeği de eklememiz gerekir. Bu tanım, yine de, açıklanan görevlere ek olarak, saatlerini su, yakacak odun taşımak, açıktaki ocakları tutuşturmak için harcayan gezegen çapındaki milyonlarca kadının ve çocuğun işini hesaba katmaz. Laura Agustin’in makalesinde vurguladığı üzere, “bakım işinin” kritik bir bileşeni de, onun ifadelendirişiyle, toplumsal yaşamı diğer bedensel hizmetlerle aynı şekilde, sıkça yarenlik ve özgüven aşılama konuşmaları içererek, yeniden üreten ve yeniden üretimimiz için en az yemek yemek ve sağlıklı bir çevre kadar önemli olan bir faaliyet olan seks işidir.

Geleneksel olarak görünmeyen, önemsiz sayılan, herhangi bir toplumsal sözleşmenin dışında hiçbir ücret verilmeksizin gerçekleştirilen bu işi politik teorinin ve örgütlenmenin ön planına taşımak, 1970’lerin feminist hareketi tarafından gerçekleştirilen teorik ve politik devrimlerden biri olmuştur. İronik biçimde, tam da ev işine adanmış bir kaderi reddettikleri anda, onu emek gücünü üreten, bu itibarla, kapitalist üretimin diğer tüm formlarının bir ön koşulu olan iş olarak yeniden tanımlayarak, birçok feminist bu işin kritik toplumsal işlevini keşfetti. ARŞİV BÖLÜMÜMÜZDE, öneminin abartılamayacağına inandığımızdan, bu analizin ilk işlendiği metinlerden bazılarını sunuyoruz.

Bu yeni feminist perspektif, ev içi/bakım işinin kişisel bir hizmet veya kapitalizm öncesi bir emek formu olduğuna ilişkin yaygın varsayımı reddetti ve bunun yerine onu kapitalist toplumda ve değer yaratımında toplumsal yeniden üretimin kritik bir boyutu olarak yeniden tanımladı. Ev işini işgücünü yeniden/üreten iş olarak almak, ücret ilişkisinin kalbinde, muazzam bir karşılığı ödenmeyen emek olduğunu ortaya çıkardı ve özellikle kadınlar için özgürleştirici bir etki yarattı. Bu işin kapitalist işlevinin ortaya çıkarılması ile, ev içi işin bizi yeniden ürettiğinin ancak çoğu kısmıyla bizler tarafından belirlenmemiş koşullarda gerçekleştirildiğinin gösterilmesi ile, kadınların bu işi reddetmek isterken sıkça yaşadıkları suçluluk duygusunun giderilmesine yardımcı oldu. Eşit şekilde önemli bir diğer nokta ise, Dalla Costa’nın ARŞİV bölümündeki ileri görüşlü makalesinin de konusu olan, kadınların Avrupa’da 2. Dünya Savaşı sonrası “doğurmayı reddetmesi” ile dış göç arasındaki ilişki gibi, daha önce fark edilmemiş bütün bir mücadeleler, ilişkiler ve bağlantılar alanının üzerindeki örtüyü kaldırmış olmasıdır. Bu sebeplerle, başta karşı karşıya kaldığı farklı çevrelerden gelen (feministler, solcular, liberaller) muhalefete rağmen, bu Feminist Marksist yaklaşım, radikal ve hatta akademik politik söylemde öylesine güçlü bir etki yarattı ki ana ilkeleri yaygın nosyonlar haline geldi. Ayrıca, Ev İşi için Ücret talebi de, Türkiye’den Sosyalist Feminist Kolektif’in, bu sayının son bölümüne eklenmiş olan yakın tarihli kampanya manifestosunun gösterdiği üzere, ilgi çekiciliğini koruyor. Ancak bugün, geçtiğimiz on yıllar içinde, yeniden üretim emeğinin örgütlenmesinde, kadınların ücretli işgücü pazarına kitlesel girişi, birçok ev içi görevin etnikleştirilmesi ve piyasalaştırılması ve aile yaşamının birçok yönünün feminist yeniden müzakeresi ile birlikte yaşanan değişimler ışığında, bu perspektifin hala geçerli olup olmadığı sıkça sorulan bir soru.

Artık bu kadar çok kadın ücretli çalışıyorken ve bu kadar çok yeniden üretim işi evin dışında ticari olarak veya evde ama ücretli ev içi “yardımcılar” tarafından gerçekleştiriliyorken, dünyaya, sermayeye ve kadın-erkek ilişkilerine, kadınların karşılığı ödenmeyen ev içi emeği noktasından bakan bir perspektife tutunup tutunamayacağımız soruluyor. Ev içi iş çoktan fiyatlandırılmadı mı? Dahası, bakımın “küreselleşmesi” ve etnikleştirilmesi birçokları arasında bir hanımefendi-hizmetçi ilişkisi teşkil etmişken, karşılığı ödenmeyen yeniden üretim emeğinin kadınlar için bir müştereklik zemini olduğunu iddia etmeye nasıl devam edebiliriz ki? Cinsiyet ayrımlarının, hatta üretim ve yeniden üretim, ücretli ve ücretsiz emek arasındaki ayrımların ötesine geçmenin zamanı gelmedi mi?

Seçtiğimiz makaleler arasında birçoğu bu sorulara temas ediyor, çoğunlukla da bu perspektifin geçerliliğini sürdürdüğünü savunuyor. Silvia Federici’nin “Tamamlanmamış Feminist Devrim”i bugün bile, dünya çapında karşılığı ödenmeyen yeniden üretim işini gerçekleştirenin kadınlar olduğuna ve ticari bir temelde reorganizasyonu ile kendisinden sürülen kadar yeniden üretim emeğinin eve geri döndüğüne (sağlık hizmetinin yeniden yapılandırılması ve enformel emeğin yaygınlaşması üzerinden) işaret ediyor. İşbirliğine dayalı/kolektif yeniden üretim formlarının oluşturulmasına yönelik acil bir ihtiyaç doğurduğunu düşündüğü yaşlı bakımı krizine dair analizinde de bu konuya geri dönüyor. Benzer şekilde Mariarosa Dalla Costa “Yeni Açığa Çıkan Durumlarda Kadınların Bakım İşi için Otonomisi ve İstihkakı”nda, ev işine dair 1970’lerdeki feminist analizin, karşılığı ödenen ev içi işi göz ardı ettiğini belirterek bugünkü tehlikenin ise kadınların evde yaptığı karşılığı ödenmeyen işin tekrar görünmez hale gelmesi olduğu uyarısında bulunuyor. Sonuç olarak, Viviane Gonik’in “Ev İşi Aşkta Çözünür mü?”sü, cinsiyete dayalı işbölümü karmaşıklaşırken, kadınlar ile erkekler arasındaki ilişkide ciddi bir değişim yaşanmadığını öne sürüyor.

Ancak kuşku yok ki feministlerin 1970’lerde yüz yüze oldukları ve isyan ettiklerinden çok farklı bir durumla karşı karşıyayız. Kritik bir değişim alanı “refah devletinin” krizi, yani, kadınların ücretli emeğe kitlesel göçleri ile birleştiğinde politik bir krizin yanı sıra bir yeniden üretim krizi de oluşturan, işgücünün yeniden üretimine yönelik her türlü yatırımdaki sert düşüş. Sosyal adalet/antikapitalist hareketlerin sıkça ortaya koyduğu üzere, ikilem refah devletini bildiğimiz şekilde yeniden oluşturmak için mücadele mi edeceğimiz yoksa krizinin geri dönüşsüz olduğunu kabul mü edeceğimiz, hatta toplumsal yeniden üretimin, hiçbir üretkenlik anlaşmasına veya sendikaların ve partilerin aracı temsiliyetine bağlı kılınmamış daha bağımsız formlarını inşa edeceğimiz zemin olarak kucak mı açacağımız.

Ancak bu, Camille Barbagallo ve Nicholas Beuret’nin de “Toplumsal Ücretten Başlamak”ta belirttiği üzere, ürettiğimiz refahın çoğunun devletin elinde rehin kaldığı bir bağlamda, pratik bir alternatif olmayabilir. Onlara göre mesele, “toplumsal ücreti” savunup savunmamalı mıyız değil, devletin kontrolündeki kaynaklara nasıl erişeceğimiz ve elde edilmelerini ve kullanımlarını devletin yaşamlarımız üzerindeki denetimine tabi kılmadan bu kaynaklardan – para, varlıklar, hizmetler – nasıl tasarruf edeceğimiz.

Makale, Britanya hükümetinin, çocuk bakımının özelleştirilmesinin bir ilk adımı olarak devlet kreşlerinin fonlarını kesmesine yanıt olarak ebeveynlerin ve çocuk bakımı işçilerinin örgütlediği mücadeleleri incelerken bu soruyu ortaya atıyor. Farklı toplumsal kesimleri içeren geniş bir mobilizasyon olmaksızın ve yaratmak istediğimiz topluma dair kolektif bir vizyon açıkça ifade edilmek suretiyle çocuk bakımı konusundaki mücadele, toplumsal değişim için bir kamu gücü haline getirilmeksizin, devlet kreşlerinin savunulamayacağını veya yaygınlaştırılamayacağını öne sürüyor.

Bu bağlamda verilebilecek bir örnek, toplumsal hareketlere katılımlarını kolaylaştırmak için, Afroamerikalı veya Asya kökenli düşük gelirli ebeveynlere ve kuir ebeveynlere 2005’ten bu yana çocuk bakımı sağlayan Regeneración Çocuk Bakımı Kolektifi’dir (New York). Manifestolarında yazdıkları üzere, Regeneración üyeleri, kendi müttefik rollerini, daha geniş bir projenin parçası olarak görüyorlar: Çocuklarla etkileşimde bulunmanın, yaşamlarımızı zenginleştiren ve yeni bir politika türü üreten; işbirliğini, yeniden üretimimizin temel bir parçası olarak gören yeni bir insan neslinin yaratılmasına katkıda bulunan yaratıcı bir faaliyet olabileceğini göstermek.

La Paz’daki bir feminist örgüt olan Mujeres Creando tarafından organize edilen otonom bakımevinin faaliyetleri de, bakımevinin önde gelen çalıştırıcılarından biri olan Ana Rosario Adrian Vargas ile yapılan bir röportaja göre aynı hedeflere sahip. Mujeres Creando bakımevi, doğrudan annelerin kendileri ile, maddi gücü elvermeyenler için ödeme yapan başka kadınların katkılarıyla faaliyetlerini sürdürüyor. Bu şekilde büyük ölçüde otonom çalışabiliyor ve yalnızca kadınların zamanını özgürleştirmeye değil, aynı zamanda çocukların psikolojik, duygusal ve fiziksel gelişimlerine de odaklanabiliyor. Vargas’ın işaret ettiği üzere, bu, çocukların annelerinin ve giderek artan şekilde de babalarının dâhil olduğu, bakımevinin örgütlenmesinde gözetilmesi gereken değerleri ve hedefleri tanımlayan yoğun bir bilinç yükseltme, bilgi sirkülasyonu ve bilgi üretimi sürecini gerektirmiş.

Regeneración Kolektifi’nin ve Mujeres Creando’nun bakımevinin deneyimleri, Kolombiya’daki Madres Comunitarias’tan Liliana Caballero’nun, neredeyse her ülkedeki aile bakım hizmeti sağlayıcılarının ve ücretli bakıcı/ev işçilerinin vaziyetinin tipik bir örneğini veren tanıklığı ile pozitif karşılaştırmaya imkân veriyor. Caballero, Kolombiya’daki Madres’in işverenler ve devlet tarafından neredeyse kendi haline terk edildiğini ve aldığı fonun yetersizliği sebebiyle, ilgilendikleri çocukların bakımı için kendi üç kuruşluk ücretlerinden artırıp malzeme aldıklarını açıklıyor. Üstelik verdikleri bakım hizmeti standardın altında olarak değerlendirilirse lisansları her an iptal edilebilir.

Caballero’nun tanıklığı önemli çünkü bir yanda, günlük bakımı yaratıcı bir faaliyete ve bir çocuk/yetişkin “müştereğine” dönüştürmeyi amaçlayan tüm girişimlerin, ücretlendirilme ve toplum tarafından tanınma anlamında bakımın / yeniden üretim işinin değerlileşmesine dayanması gerektiğini doğrularken; öte yanda, ev içi işin ticarileştirilmesinin, örneğin ücretli emek olarak örgütlenmesinin – bakım/yeniden üretim işinin örgütlenmesindeki diğer büyük yenilik – bu işin değersiz görülmesini sona erdirmeye kendiliğinden yeterli olmadığını gösteriyor.

Bu işin yüzyıllardır ve halen iş olarak görülmüyor olması, karşılıksız yapılmış ve “kadın işi” olarak içselleştirilmiş olması gerçeği, onun kölelik, sömürgecilik ve göç geçmişi ile ilişkisi babında, toplumsal statüsü üzerinde büyük bir etkiye sahip oldu.

Ancak ev işçilerinin koşulları berbat derecede yoksul olmaya devam ederken, dünya çapında ev/bakım işçileri hareketleri de bugün uluslararası feminizmde ve yeniden üretim işinin değersizleştirilmesine karşı mücadelede öncü güçlerden biri olacak kadar büyümüş durumdalar.

ABD, Bolivya ve İspanya’daki ev işçileri ile sayısız görüşme ile dikkatimizi bu hareketlere çeviriyoruz. Konuşan kadınlar farklı bölgelerden geliyorlar ancak karşı karşıya oldukları sorunlar temelde aynı. Başlangıç olarak bakım/yeniden üretim işinin kişiselleşen doğası ve gerçekleştirilmesindeki yalıtılmışlık hali, özellikle de yatılı çalışma durumlarında kolaylıkla suiistimale dönüşen, duygusal açıdan yüklü, patlama potansiyeli taşıyan bir durum yaratıyor. İşverenlerinin evlerinde çalıştıkları ve iş koşulları çocukların ve diğer insanların bakımını içerdiği için, ev/bakım işçileri açısından, iş ile kişisel ilişkiler arasına net bir çizgi çekmek de çok zor. İşverenin – muhtemelen başka bir kadının – eve gece geç gelip ev işçisine vekil partner gibi davrandığı, onunla işyerindeki sorunları hakkında konuştuğu durumu düşünün. Oysa yatılı ev işçisi uyumak istiyordur. Ayrıca baktığınız çocuklara bağlanmanızı gerektiren ama ebeveynlerinin yaptığı hatalara müdahale etme gücünüzün olmadığı bir işte, bu çocuklarla tüm ilişkinizin her an kesilebileceğini bilerek çalışmanın ne demek olduğunu düşünün. RJ Maccani’nin belirttiği gibi, “sıkıntılı bir aile” ile, stres yükselebilir. Erkek bir bakım işçisi olarak Maccani, bir şekilde, örneğin kadın işçilerden rutin olarak beklenen görevleri gerçekleştirmesinin istenmemesi gibi, özel bir muamele gördü. Ancak o da, deneyimini sinir törpüsü olarak adlandırıyor. Bir dadı olarak, hesapta olmayan kararlar vermeniz gerekir fakat ebeveynlerin o durumda ne yapacağını da tahmin etmek zorundasınızdır çünkü “ebeveynlerin yapacağından başka bir şey seçerseniz, başınız kuvvetle muhtemel, dertte demektir.”

Ev işçileri için, bireysel bazda pazarlık yapmak zorunda oldukları sürece, tatmin edici iş ilişkileri kurmanın ne kadar zor olduğu Pascale Molinier tarafından, bazı Parisli feministlerin, çalıştırdıkları ev işçileri ile etkileşimlerini sınırlandırmak amacıyla yaptıkları manevraları anlatan “Feministler ve Temizlikçi Kadınları” içinde gösterilmekte. Büyük ihtimalle toplumsal adalete ve kadınlarla dayanışmaya bağlı olsalar da, görüşülenlerin tümü, bu işçilerle ilişkileri konusunda içlerinin rahat olmadığını ve onların mümkün olduğunca görünmez olmasını umduklarını kabul etmiştir. Bu kasılmanın bir sebebi ev işini net bir şekilde, kariyer fırsatı olmayan bir iş olarak görmeleri ve bunu başka kadınlara bindirdikleri için kendilerini suçlu hissetmeleri. Fakat asıl sebep, yükümlülük altına girmekten ve basitçe, yalnızca çalışmasını bekledikleri ancak yine de evlerini paylaştıkları ve kaçınılmaz şekilde kişisel ilişki geliştirdikleri bu kadınlar için kendi hayatlarında yer açmak zorunda olmaktan korkmaları. Sonuç, sözde dostluk ve kaygı namına yürütüldüğü için daha da yıkıcı hale gelen bir mikro savaş hali – bölgesel sınırlar çizmek, olası duygusal talepleri önceden boşa düşürmek, protestoları engellemek.

İşte burada sahne genişliyor ve ev işçilerinin iş sözleşmesi ile ilişkili konular kritik hale geliyor. Bu süreç, burada verdiğimiz görüşmelerin de gösterdiği üzere, çoktan başlamış durumda.

Bu durum, Mujeres Creando’dan Victoria Mamani’nin ve ulusal Ev İşçileri Hareketi aktivistlerinin sözleri ile Latin Amerika’daki ev işçileri için özellikle geçerli: “Yeni nesil daha mücadeleci, haklarını biliyorlar ve suiistimale uğradıklarında buna hemen karşı çıkıyorlar.” Bu bölgede ev işçilerinin oluşturduğu yeni gücün bir ifadesi, yatılı hizmetçi olmak yerine “dışardan çalışan” olma konusundaki eğilimlerindeki artış. Bu hamle, onların otonom bir alana sahip olmasına, daha geniş toplumsal ağların (komşular, dostlar, siyasi gruplar) parçası olmalarına ve toplumsal tartışmalara ve mücadelelere katılmalarına imkân sağlamış. Fakat, Latin Amerika’daki ev işçilerinin elde ettiği yeni toplumsal gücün daha açık bir işareti, birçok ülkede (örneğin Brezilya, Uruguay, Bolivya) mevcut iş yaslarına dâhil edilmekten asgari ücret, ücretli izin, emeklilik, annelik izni ve kıdem tazminatı gibi belirli hakların tanınmasına kadar, hukuki statü kazanmaları. Bolivya’da örneğin, Victoria Mamani ile görüşmemizden öğrendiğimiz üzere, ev işçilerinin mobilizasyonu 2003’te 15 günlük izin, bir miktar kıdem tazminatı ve ABD’deki ev işçilerinin halen mücadelesini verdikleri sekiz saatlik işgünü gibi haklarını tanıyan bir yasanın geçmesini sağlamış.

Aynı politik dönüşüm, küresel ölçekte göçmen ev işçileri arasında da görülebilir. Nereye giderlerse gitsinler, göçmen ev işçileri, yeni gelenlere farklı türde yardımlar sağlayan ulusötesi topluluklar ve dernekler kurdular; diğer işçilerle aynı hakları elde etmek için de mücadele ettiler ve toplanarak fikir teatisi yaptıkları, yalıtılmışlıklarını ortadan kaldırdıkları ve taleplerini tartışabildikleri toplumsal alanlar oluşturdular. Bunun bir örneği, çoğunlukla Latin Amerika’dan gelen ancak artık Madrid’de çalışan ev işçilerinin 2006’da kurduğu bir dernek olan SEDOAC (Aktif Ev İşçileri). Diğer ev işçisi gruplarıyla birlikte, SEDOAC, bir toplumsal alan olan ve kadın kolektiflerinin ve ev işçisi olarak çalışan veya meseleyle ilgisi olan çeşitli milliyetlerden aktivistlerin ayda bir buluştuğu bir feminist öz-örgütlenme merkezi olan Escalera Karakola’da bulunan Territorio Domestico’yu oluşturdu. Buradaki Rafaela, Marlene ve Mary ile olan görüşmeleri gerçekleştiren Alman bir feminist sanatçı olan Konstanze Schmitt ile birlikte, birçok SEDOAC üyesi sanatsal bir projenin de katılımcısı: Gösterilere götürülmek üzere, dünyanın ev işinin üzerinde döndüğünü sergileyecek şekilde, karton bir tekerlekli araba olan “Ev İşinin Utkusu”nun inşası.

Bu arada, New York’ta, Ev İşçileri Birliği, bir anlamda yeni “toplumsal müşterekler” olan, yeni kolektif pazarlık (toplu sözleşme) formlarının temelleri olacak topluluk yapıları oluşturuyorlar. Kasım 2010’da, yıllar süren mobilizasyondan sonra, DWU, ev işçilerine diğer işçilerle aynı hakları veren Haklar Yasası’nı geçirmeyi başardı. Ancak Priscilla Gonzales’in vurguladığı üzere, şu anda sorun bunun uygulanması. Bu amaçla DWU, anlaşmaların adil ve saygılı olmasını sağlayarak referans noktaları ve ev işçileri ile işverenler arasında aracı ve ortak bir çıkarın yükseltilebileceği bir yer olarak işlev görebilecek, komşuluk temelli sözleşme ağları ve grupları oluşturmaya çalışıyor. DWU ayrıca, Gonzales’in savunduğu üzere, çalıştırdıkları bakım işçilerinin tatmin edici koşullarda olmasının kendi çıkarlarına olduğundan emin bir şekilde, işverenlerin de kampanyaya desteğini amaçlıyor.

Dalla Costa da (daha önce söz edilen makalede), gerektiği şekilde ücretlendirilmesi ve şu anda kadın göçünü motive eden yıkıcı ekonomi politikaları ile bağlantısının kesilmesi durumunda, ücretli bakım işinin, kadınlar için şu an var olan alternatifler açısından makul bir iş seçeneği haline gelebileceğini savunarak, işverenler ile çalışanlar arasında bir işbirliği olasılığı görmekte. Feministler zaman zaman kadınların ev ve bakım işçisi çalıştırmasını eleştirmiş olsa da, Dalla Costa da tıpkı Gonzales gibi ev işçileri ile işverenleri arasındaki ilişkinin politikleştirilmesinin ve kadınlar arasında, yeniden üretim işinin değersiz kılınmasının kadınların ortak meselesi olduğunun ve devleti bu işin tanzimine daha fazla kaynak ayırmaya zorlamanın ortak ihtiyaç olduğunun farkına varılmasına dayanacak politik bir rekompozisyonun zeminini örüyor.

Ev işinden ve diğer ev içi ve bakım işlerinden daha az olmamakla birlikte, seks işi de 1970’lerden bu yana, feministlerin ve seks işçileri hareketlerinin henüz daha yeni analiz etmeye ve mobilize olmaya başladığı büyük bir yeniden yapılanma geçirdi. Ancak şu kesin ki, bu yeniden yapılanmanın bir yönü, seks işgücünün uluslararasılaşmasının yanı sıra, seks işçilerinin sayısındaki ve satın alınmaya müsait ticari hizmetlerin türünün çeşitliliğindeki ciddi genişleme oldu. Bu gelişmelerin sayısız sebebi var, yalnızca neoliberal politikaların ürettiği, çalışmanın, toplumsal cinsiyet ilişkilerinin ve cinselliğin yeniden düzenlenmesi değil. Bu gelişmeler konusunda daha fazla araştırma yapılması gerektiği kesin. Net olansa, seks işçilerinin büyük çoğunluğunun bugün Afrika, Güney Amerika ve Doğu Avrupa’dan gelen göçmen kadınlar ve ayrıca erkekler ve trans insanlar olduğu.

Seks işçilerinin sayılarına ilişkin istatistikler, seks işinin mahrem ve lanetlenmiş doğası sebebiyle birçok ülkede veya bölgede epey tartışmalı. Ancak seks endüstrisi yalnızca fahişe olarak çalışanları değil dansçıları, porno modellerini ve aktörlerini, dikiz şov ve “çıplak” barı çalışanlarını, telefon seksi operatörlerini, internet web kamerası çalışanlarını, resepsiyon personelini, güvenlik görevlilerini, şoförleri de içerecek şekilde ele alınırsa, dünya çapında “yetişkin eğlence sektörü”ndeki kadın, trans ve erkek işçilerin sayısı afallatıcı büyüklüktedir.

Seks endüstrisinin genişlemesi ve çeşitlenmesi ile birlikte, seks işçisinin toplumsal özne olarak görünümünde de bir değişim yaşandı. Hem küresel göçteki artış, hem dünya çapındaki yaygın yoksullaşma hem de cinselleştirilmiş işe atfedilen lekenin (fahişelikte belirgin şekilde) azalması sebebiyle, seks işçileri bugün, özellikle de göçmenler arasında, çeşitli toplumsal ve ekonomik arka planlardan işçileri içeriyor. Bugünün göçmen seks işçileri dünün öğretmenleri, fabrika işçileri, hemşireleri, öğrencileri, paranın değer kaybetmesi sebebiyle fırlayan fiyatlarla baş edemeyen dükkân sahipleri, çocuklarının okul ücretlerini veya özelleştirilen sağlık hizmetlerinin yüksek masraflarını artık ödeyemeyen anneler. Birçok seks işçisi, işlerini belirli hedeflere ulaşmak için kabul edilmiş veya tercih edilmiş, geçici bir iş olarak görüyorlar: Okul ücretlerini ödemek, ev satın almak, güzellik salonu açmak veya çoğunlukla diğer istihdam formlarına ek olarak evde benzer işler kurmak; her durumda ev içi veya bakım işçisi olarak veya imalat atölyelerinde çalışmaya tercih etmek suretiyle (Carchedi 2004).

Dolayısıyla, fahişelikte bile, işgücü son derece farklılaşmış durumdadır. Kendi işleri üzerinde yüksek derecede bir denetime sahip olan ve “cinsel ilişkinin” ötesinde karmaşık bir hizmetler toplamı sunan (kız arkadaş deneyimi, eşlik etmek, etkinliklere birlikte katılmak, sohbet), epey iyi kazanan serbest çalışanlar, kendi hesabına çalışanlar, özel apartlarda çalışanlardan; çoğunlukla göçmen kadınlardan oluşan, sokaklarda veya genelevlerde, montaj hattı benzeri koşullarda, sıkı bir denetim altında ve sıklıkla da son derece riskli durumlarda çalışan, çok daha yaygın bir fahişelik kategorisine kadar. Bu farklılıkları akılda tutarak, seks işçilerinin koşullarının, seks işçileri hareketinin başlangıcını işaret eden 1970 sonlarına kıyasla genel olarak kötüye gittiği öne sürülebilir. Kötüleşen ekonomik koşullar ve seks endüstrisindeki artan rekabet, seks işçilerinin, fahişelerin kendi çalışma koşulları üzerinde daha önce sağladıkları türde bir kontrolü oluşturmasını zorlaştırdı. Birçok göçmen seks işçisi belgesiz ve Avrupa’da sıkılaşan sınır rejimleri ve göçmen politikaları nedeniyle, yurtdışına seyahatlerini finanse etmek ve organize etmek için yasadışı aracılara dayanmak zorunda kaldılar ve sonuç olarak, seks işçilerinin deneyimlediği şiddet ve cebir yükseldi. Gerçekte, seks işçileri ve özellikle de fahişe olarak çalışanlar bugün üç bakımdan cezalandırılıyorlar: seks işçileri olarak, belgesiz işçiler olarak ve senet esaretinin ve sömürünün kurbanları olarak.

1980’lerden bu yana, feministler arasındaki çatışmada kilit fay hattı, fahişeliğe dair feminist analizi iki zıt kampa bölen “kadın kaçakçılığı” meselesi oldu. Bir tarafta, fahişeliğin gönüllü olmayan bir faaliyet olduğu, hiçbir kadının bunu yapmayı özgür iradesiyle seçmeyeceği görüşündekiler, tüm fahişelik durumlarını kadına yönelik şiddet olarak tanımlamayı önerdiler. Diğer tarafta ise, tüm fahişeliği her zaman ve her durumda şiddet olarak gören bir pozisyonun onlara yukarıdan bakmaya ek olarak, seks işçilerinin emniyetini riske attığını, ahlakçı olduğunu ve seks işçilerine ve genel olarak kadınlara, özellikle de ekonomik liberalizasyonun yıkıcı formlarına maruz kalmış ülkelerden gelenlerine açık olan alternatif iş seçeneklerine içkin olan şiddete karşı kör olduğunu öne sürenler oldu.

Bu tartışmadaki çeşitli pozisyon alışları içeren kapsamlı bir literatür mevcut ve birçok şekilde seks endüstrisindeki insan kaçakçılığı konusunda söylenecek pek az şey kaldı. Artık doygunluğa erişmiş bir tartışmaya girmek yerine Laura Agustin’in, bugünlerde seks işini tartışırken hemen ticari değiş tokuş noktasına yoğunlaşıldığını, oysa ona, ticari olmayan seksin de (diğer şeylerin yanında) işle ilgili olduğunu fark etmemizi sağlayan daha geniş bir tanım getirmemiz gerektiğini savunan “İş Olarak Seks ve Seks İşi” makalesini aldık.

İhtilaf bugün halen sürmekte ve aslında, kısmen, iki taraf da argümanlarını birey olarak fahişelerin motivasyonları ve sorumluluklarına dayandırdığından, fahişeliğin zorlamanın mı yoksa spontane tercihlerin eseri mi olduğunu tartıştığından, bir pata kalma durumu yaşanıyor. Ancak küresel seks endüstrisi milyonlarca bireysel tercihin eseri değil; şirketlerin (hem yasal hem de yasadışı) ve uluslararası finans örgütlerinin yüksek ölçüde yapılandırılmış müdahalesinin eseri. Dolayısıyla, fahişeliğe şu anda fahişeler ve onların patronları arasındaki veya fahişeler ve onların müşterileri arasındaki bir dizi bireysel işlem şeklinde organize oluyormuş gibi yaklaşamayız. Hangi seks işçilerinin daha fazla toplumsal güce sahip olması gerektiği olasılıklarına ve kendi kendini yönetme olasılığına karar veren, fahişeliğin işlediği, bu daha geniş kapsam. Bu bakış açısından, seks işçileri örgütleri fahişeliğin iş olduğunu savunurken haklılar; yasaklama ve kriminalizasyon, seks işçilerini polis tacizlerine daha açık hale getirerek ve onları ve hatta tüm göçmenleri sınır dışı edilme riski altına sokarak yalnızca iş koşullarını daha da kötüleştirmeye yarayabilir; ticari cinsel iş, günümüz küresel işgücü piyasasındaki birçok diğer işten daha fazla şiddet içeriyor ya da daha köleleştirici değildir. Hatta, köleliğin ve sözleşmeli köleliğin artan şekilde görülmesi fahişeliğe özgü değildir ve seks işinin kriminalize edilmesi ile, pamuk toplamanın yasaklanmasıyla 19. yüzyılda kölelik için olabileceğinden daha etkili şekilde ortadan kaldırılamaz.

Ancak, ayakta kalmak için giderek artan bir rekabetin söz konusu olduğu bir dünyada piyasanın kendisi bir şiddet aracı haline geldiğinden, seks işçilerinin durumunun iyileşmesi için seks endüstrisinin yasallaşmasının yeterli olmayacağı da bir gerçek. Yine de, fahişelerin işçi olduğu argümanı her zamankinden daha isabetli geliyor; çünkü maruz kaldıkları sömürü ve çektikleri acılar, uluslararası ölçekte diğer işçilerinki ile – ister göçmen ister değil – giderek artan bir bütünlük oluşturuyor. Aslında, birçok açıdan ex-lege proletaryanın oluşturulduğu “ilksel birikim” dönemine benzer şekilde, cebir, küreselleşmenin mevcut aşamasında, işin kilit bir yönü haline geldi (Federici 2004). Bu, yeniden üretim işi meselesini sadece bakım işine odaklanarak nasıl çözemezsek, seks işçilerinin durumunun da sadece cinsel egemenliğe ve cinsel köleliğe odaklanılarak ve seks işçilerini diğer işçilerden ayrıştırarak dönüştürülemeyeceği anlamına geliyor. Tamı tamına seks işi sıklıkla özgür olmayan emek olduğu nispette, seks işçisi küresel ekonomide paradigma işçi haline geliyor. Tıpkı ücretsiz, güvencesiz, “enformel” kadın emeğinin tüm sömürü biçimleri için paradigma haline gelmesi gibi. 70’lerde olduğu gibi bugün de, mesele bu realizasyonun kadın işgücünün farklı kesimleri arasında bir rekompozisyonun zemini haline gelip gelmeyeceği. Hatta seks işi, ev içi ve bakım işi gibi, mevcut feminizmlerin en çok sınanacağı alanı teşkil ediyor.

Farklı bir soru, bugün erkekler ile kadınlar arasında bir rekompozisyonun hangi zeminde gerçekleşebileceği. Ev/bakım işinin ticarileştirilmesinin birçok durumda erkeklerin ev işinden kaçınmasının (ki bu pek çok ilişkinin tatsız kısmıdır) “çözümü” olduğu sıklıkla öne sürülüyor. Ancak, erkekler ile kadınlar arasındaki ilişkinin bir ölçüde yeniden yapılandırılmış olduğu veya en azından bunun olacağına dair bir beklenti olduğu da doğru. Çekirdek ailenin yapısı kadınların mücadelesi ve ücretli emek piyasasına girmeleri ile birlikte krize girerken ve yeniden üretim işinin çoğunluğu halen kadın tarafından gerçekleştirilirken, erkeklerin bugün yeniden üretim faaliyetleri ile ilişkisinin, eve gelen, gazeteyi açan ve yemeğin servis edilmesini bekleyen babalarınınkinden farklı olduğu bir gerçek. Babalarına göre birçok erkek ters bir durumda yaşıyor, ev işlerinden üstlerine düşeni yapmaları bekleniyor ve aynı anda daha güvencesiz ama yine de daha zorlayıcı işlerde çalışıyorlar. Bu “kimlik krizi” birçok psikolojik analizin konusu oldu ancak değişimin bir kin politikasını mı besleyeceği yoksa toplumsal cinsiyet temelli emek hiyerarşilerinin altını oymaya mı katkıda bulunacağını göreceğiz. Bu bağlamda, Gonik’in “Ev İşi Aşkta Çözünür mü?”sü, birliğe ve işbirliğine dayalı, özyönetimli ağların oluşturulması üzerinden, ev işinin toplumsallaştırılmasını ve politikleştirilmesini, örneğin “işin eşler düzeyinde paylaşımı kavgasından bunalmanın” alternatifi olarak politik tartışmaların merkezine yerleştirilmesini öneriyor.

Son olarak, bakım işi üzerine tartışmamız, onu “enerji meselesi” ve hızlanan küresel ısınma, petrol sızıntılarının yayılması, savaşlar dâhil diğer ekolojik felaketler ve şimdi de Fukushima faciası ardından gökyüzümüz ve denizlerimiz boyunca yayılan radyoaktivite ile her gün daha dramatikleşen çevre krizi açısından ele alıyor. “Öfkeli” Japon annelerin tanıklıkları bu noktada çok dokunaklı. Radyoaktivite içtiğimiz suda, soluduğumuz havada, yediğimiz yemekte, çocukların oynadığı toprakta iken hayatın nasıl bir kâbusa dönüştüğünü, gündelik mücadele gerektirmeyen tek bir “bakım işi” anının bile olmadığını aktarıyorlar. Böylelikle hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde Ariel Salleh’nin etkileyici aktarımıyla “Fukushima: Kadınların Liderliği için bir Çağrı”da, nükleer ve kimya endüstrisinin çevreye olan saldırıları karşısında en kararlı örgütlenenlerin kadınlar, özellikle de eko-feministler olduğunu görüyoruz. Bu fenomenin biyolojik bir yönü olmadığı açık. Burada mesele, dünyada ev işinin ve çocuk yetiştirmenin çoğunu yapanın kadınlar olması ve çevresel yıkımın yeniden üretimimize olan maliyeti ile en doğrudan şekilde onların yüz yüze kalması. Buna uygun şekilde, Kolya Abramsky “Enerji ve Toplumsal Yeniden Üretim”de bize en önemli enerji formunun iş olduğunu hatırlatıyor, özellikle de kadınların yeniden üretim emeği, gerçekten de kömürden veya rüzgâr gücünden daha fazla şekilde, bugüne kadar dünyayı döndüren enerji oldu.

İngilizce orijinal

Çeviri: Serap

Reklamlar

Giriş: Bakım İşi ve Müşterekler – Camille Barbagallo ve Silvia Federici (The Commoner)” üzerine 5 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s