Cadı Hikayeleri: Silvia Federici ile röportaj

cadilar

Çeviren: Serap Güneş

Giriş

Caliban ve Cadı: Kadınlar, Beden ve İlksel Birikim (Otonom) kitabında, İtalyan feminist Silvia Federici, cadı katliamlarını kadınları evcilleştiren [eve hapseden], onlara işgücünün yeniden üretimini karşılıksız bir angarya olarak dayatan bir kapitalist sistemin temeli olarak değerlendiriyor. Federici, yeniden üretim işinin bu gelişme şeklinde, kadın hareketi için merkezi bir mücadele alanı görüyor.

Bu ne bir masal ne de sadece cadılarla ilgili. Cadılar, diğer kadınlara ve yakından ilişkili olan karakterlere genişliyor: kafir, şifacı, ebe, itaatsiz karı, tek başına yaşamaya cüret eden kadın, efendinin yemeğine zehir katan ve kölelerin isyanına ilham veren büyücü kadın. Kapitalizm, ilk ortaya çıkışından bu yana bu kadınlarla öfkeli ve dehşetli bir şekilde uğraşıyor ve savaşıyor.

Caliban ve Cadı’da Federici bu sembolik kadın figürü ile ilgili temel sorular soruyor: Kapitalizm, başlangıcından bu yana, neden bu kadınlara karşı savaş yürütmek zorunda? Cadı avları, neden tarihin en zalimane ama yine de en az kayda geçmiş katliamlarından biri? Bu kadınlar kazığa bağlandığında neyin ortadan kaldırılacağı düşünülüyor? Bu kadınlarla Amerika’daki plantasyonların siyah köleleri arasında bir paralellik kurmak neden mümkün?

Kitabının başlığı iki Shakespeare karakterinden geliyor: Caliban, sömürgecilik karşıtı bir isyancı, direnen bir köle işçi; İngiliz yazarın geri planda tuttuğu Cadı ise artık sahnenin önünde: onun yok oluşu, kadınların evcilleştirilmesinin başlangıcını, doğurmaya otonomi kazandıran bilginin çalınmasını, anneliğinin angaryaya dönüştürülmesini, yeniden üretim işinin “iş olmayan”a indirgenmesini ve komüniter topraklara el konulması eşliğinde fahişeliğin yaygın şekilde artışını temsil ediyor. Caliban ve Cadı adları, birlikte sermayenin yalnızca bedenlere değil, aynı zamanda direnen avam ve itaatsiz figürlere de dayatmak istediği disiplinin ırkçı ve cinsiyetçi boyutunu sentezliyor.

Verónica Gago: ABD’de feminist militanlığa nasıl başladınız?

Silvia Federici: Feminizmimin kökenleri öncelikle bir kadın olarak 50’ler İtalya’sı gibi baskıcı bir toplumda büyüme deneyimimden kaynaklanıyor: antikomünist, patriarkal, Katolik ve savaş tarafından yere serilmiş bir ülke. İkinci Dünya Savaşı İtalya’da feminizmin gelişmesinde etkili oldu çünkü kadınların devlet ve aile ile ilişkisinde bir kopuşma anına işaret ediyor, çünkü kadınların kendi ayakları üzerinde durmaları gerektiğini, kaderlerini erkeklerin ve patriarkal ailenin eline teslim edemeyeceklerini ve onları katledilmeye yollayacak bir devlet için daha fazla çocuk üretmek zorunda olmadıklarını anlamalarını sağladı.

Teorik kökenler neler?

Teorik olarak feminizmim daha çok İtalya’daki işçilerin otonomisi hareketinden ve işsiz hareketlerinden, sömürgecilik karşıtı hareketten ve sivil haklar hareketlerinden ve ABD’deki Black Power hareketinden gelen temaların bir karışımı. 70’lerde, çoğunluğu siyah kadınlardan oluşan ve çocukları için devlet yardımı elde etme mücadelesi veren bir hareket olan Ulusal Refah Hakları Hareketi’nden etkilendim. Bizim için bu feminist bir hareketti çünkü bu kadınlar ev işinin ve çocuk bakımının tüm işverenlerin faydalandığı toplumsal emek olduğunu ve ayrıca devletin toplumsal yeniden üretimde yükümlülükleri olduğunu göstermek istiyorlardı. Birincil hedefimiz ev işinin kişisel bir hizmet olmayıp gerçek iş olduğunu göstermekti, çünkü işgücünü üreten iş olduğu için tüm diğer iş formlarının sürmesini sağlayan bu işti. Ev içi emeğin daha geniş bir anlamda görülmesini sağlama fikriyle konferanslar, etkinlikler, gösteriler organize ettik: cinsellikle iç içe geçmişliğinde, çocuklarla olan bağlantısında ve altta yatan faktörleri ve yeniden üretim kavramını değiştirme ve bu meseleyi siyasi çalışmanın merkezine yerleştirme ihtiyacını daima vurgulayarak.

Ücret için ve ücrete karşı

Peki ya ücret için mücadele ile ücrete karşı mücadele arasındaki çelişki meselesi?

Kadınlar ev işi için ücret mücadelesi verdiklerinde aynı zamanda bu işe karşı da mücadele veriyorlar çünkü ev işi ancak ve ancak karşılıksız olduğu sürece devam edebilir. Kölelik gibi bir şeydir. Ev işi için ücret talebi, kadın köleliğini normal bir şey olmaktan çıkardı. Dolayısıyla, ücret nihai hedef değil fakat kadınlar ile sermaye arasındaki iktidar ilişkilerinin değişmesini sağlamak için bir araç, bir strateji. Mücadelemizin hedefi, karşılıksız karakteri nedeniyle doğallaşmış olan sömürücü köle emeğini toplumsal olarak kabul gören işe dönüştürmek; Caliban ve Cadı’da “ücret patriarkası” olarak adlandırdığım maskülin ücretin kadınların yeniden üretim emeğini kontrol etme gücüne dayalı olan cinsel işbölümünü yıkmak. Aynı zamanda, bunun daima bir kadın yükümlülüğü, bir kadın uğraşı olarak değerlendirilmesi olgusunun yarattığı tüm suçluluğun ötesine geçmeyi öneriyoruz.

Yani ev işi konusunda aynı anda hem bir ret hem de bir yeniden değerli kılma söz konusu?

Ret, yeniden üretimin kendisine yönelik değil, ama evet, kendileri için değil de işgücü piyasası için yeniden üretim olduğu ölçüde, erkek ve kadın herkesin, toplumsal yeniden üretimi yaşaması zorunlu kılınan koşulun reddi. Bizim için, yeniden üretim emeğinin ikili karakteri merkezi bir tema; yaşamı, yaşama olanağını, kişiyi yeniden üreten ve aynı zamanda da işgücünü yeniden üreten: Bu denli denetim altında olmasının sebebi bu. Bize göre, çok özel bir emekle karşı karşıyayız ve bu nedenle bir insanı yeniden üretmekle ilgili kilit soru şu: [yeniden üretim emeğine] ne için veya hangi işlevi için değer biçilmeli? Kişinin kendisi için mi yoksa pazar için mi değer biçilmeli? Kadınların ev işi için mücadelesinin, merkezi bir antikapitalist mücadele olduğunu anlamak önemli. Gerçekten de toplumsal yeniden üretimin kökenine iniyor, kapitalist ilişkilerin dayandığı köleliği alt üst ediyor ve proletaryanın bedeninde yarattıkları iktidar ilişkilerini alt üst ediyor.

Ev içi emeğin merkeze yerleştirilmesi, kapitalizmin analizinde ne gibi bir değişim yaratıyor?

Emek gücünün doğal bir şey olmadığının, kendini üretmesi gerektiğinin kabulü, tüm yaşamın bir üretim gücü haline gelmesinin ve tüm ailenin ve cinsel ilişkilerin üretim ilişkileri haline gelmesinin kabulü anlamına geliyor. Bu, kapitalizmin yalnızca fabrika içinde gelişmediğini, daha ziyade toplum içinde geliştiğini ve toplumun, kapitalist birikimin temel bir zemini olarak bir kapitalist ilişkiler fabrikası haline geldiğini söylemek anlamına geliyor. Bu sebeple ev içi emek, toplumsal cinsiyet ayrımı, erkekler ile kadınlar arasındaki ilişkiler, kadınlık modelinin inşası söylemi, temel önemde. Bugün örneğin, küreselleşmeye yeniden üretim emeği perspektifinden bakmak, göç sürecini yönlendirenlerin, neden ilk kez kadınlar olduğunu anlamamızı sağlıyor. Küreselleşmenin ve dünya ekonomisinin liberalizasyonunun tüm dünyada ülkelerin yeniden üretim sistemlerini mahvettiğini ve bugün neden kadınların yeniden üretim yolları bulmak ve kendi yaşam koşullarını geliştirmek için topluluklarını, yerlerini terk ettiğini anlamamızı sağlıyor.

Üçüncü Dünya’daki deneyim

80’lerde Nijerya’daki yaşamınız ilgi alanlarınızı nasıl etkiledi?

Nijerya’da yaşamak çok önemliydi çünkü orada Afrika gerçeği ile, “gelişmemiş” denilen dünya ile tanıştım. Çok eğitici bir süreçti. Tam da IMF’den borç alınıp alınmaması üzerine yoğun toplumsal tartışmaların olduğu (üniversitelerde de) bir dönemde (1984-1986), büyük borç krizinin başlangıcı sonrası ve petrol patlamasının yarattığı kalkınma döneminin sonunda oradaydım. Liberalizasyonun başlangıcını ve bu programın toplum ve okullar için sonuçlarını gördük: kamu harcamalarında kapsamlı değişiklikler, sağlık ve eğitim harcamalarının kesilmesi, IMF’ye ve yapısal uyum programına karşı bir dizi öğrenci mücadelesinin başlangıcı. Bunun sadece yoksulluktan kaynaklanan bir çatışma olmadığı, aynı zamanda siyasi yeniden sömürgeleştirme programına karşı bir protesto da olduğu kesindi. Bu ülkelerin kapitalist yeniden sömürgeleştirilmesi çerçevesinde yeni bir uluslararası işbölümünün nasıl yaratıldığını net şekilde görebiliyorduk.

Bir müşterek mallar teması var, özellikle de daha sonra belirginleşen, müşterek toprak meselesi…

Evet. Nijerya’da öğrendiğim diğer önemli şey toprak meselesi oldu. Nüfusun büyük kısmı komünal mülkiyet rejimi altında topraktan geçiniyordu. Özellikle kadınlar açısından, toprağa erişim geçim yollarını büyütme imkanı, kendilerini ve ailelerini pazara bağımlı kalmaksızın yeniden üretme imkanı anlamına geliyordu. Bu dünya anlayışımın önemli bir parçası haline gelen bir şey. Nijerya’da kaldığım süre enerji, petrol ve dünya çapında petrol şirketleri tarafından körüklenen savaş konusundaki kavrayışımı da geliştirdi. Nijerya’da 80’lerde yaşanan şey, Avrupa’da on yıl sonra yaşanan şeyle aynı: önce kamu üniversitesinin, sonrasında şirket tarzında dönüştürülmesi amacıyla, yoksullaştırılması, ki bu nedenle ürettiği bilgi tamamen pazara yönelik ve bu trendin dışında kalan her şey değersiz.

Müşterek mallar neler? Müşterek mallar söylemi nereden geliyor?

60’lar ve 70’ler hareketlerinin söyleminde “müşterek” kavramı yoktur. Birçok şey adına mücadele verildi ama şimdi anladığımız anlamıyla müşterekler için değil. Bu kavram, özelleştirmelerin, tüm bedene, bilgiye, toprağa, havaya ve suya el koyarak piyasalaştırma girişiminin bir sonucu. Sonuç bir reaksiyon olmakla kalmadı, müşterek hayatımız fikrine gerçek anlamda yeni bir siyasi bilinçlilik atfedildi ve bu, yaşamlarımızın komünitaryen boyutu hakkında düşünmeyi tetikledi. Dolayısıyla, istimlak, müştereğin üretimi ve bir yaşam konsepti olarak müştereğin, toplumsal ilişkilerin önemi arasında çok güçlü bir ilişki veya alakalılık söz konusu.

Feminist teorileştirmelerin müşterek meselesi açısından etkisi nedir?

Müştereği feminist bakış açısından formüle etmek kritik önemde çünkü şu anda, kadınlar müşterek kaynakların savunulmasında ve daha yaygın toplumsal işbirliği formlarının inşasında en çok yatırım yapılanlar [mücadelede]. Dünya genelinde, kadınlar geçimlik tarım üreticileri, toprak özelleştirildiğinde en büyük bedeli ödeyenler onlar; örneğin Afrika’da, geçimlik tarımın yüzde 80’i kadınlar tarafından üretiliyor ve dolayısıyla, toprağın ve suyun komünal mülkiyetinin varlığı onlar açısından temel önemde. Son olarak, feminist perspektif, topluluğun ve hanenin örgütlenmesi ile ilgileniyor. Beni şaşırtan bir şey şu; tüm müşterek tartışmalarında, toprak ve internetten söz ediliyor ama evden bahseden yok! Benim mücadeleye başladığım yer olan feminist hareket daima cinsellik, çocuklar ve evden söz ediyordu. Ve sonrasında, tüm feminist, ütopik sosyalist ve anarşist geleneğin bu konulara nasıl yaklaştığını çok merak ettim. Ev, alan ve aile konusunda bir söylem yaratmalıyız ve bunu müşterek politikasının merkezine koymalıyız. Bugün yeni komünitaryen modeller yaratan pratiklere duyulan ihtiyacı görüyoruz.

Bundan neyi kastediyorsunuz?

Örneğin ABD’de, yaygınlaşan zorla ev boşaltmalar yüzünden sokaklarda, bir çeşit kamp benzeri yerlerde yaşayan binlerce insan var. Şu anda California’da konut krizinden kaynaklı olarak kamplar mevcut. Günlük toplumsal ilişkinin yapısının çözüldüğü bir moment bu ve yeni bir toplumsallık ve işbirliği formuna yönelik bir olasılık mevcut. Bu anlamda Arjantin’deki evden atılmış kiracılar hareketinde birçok insanın hayatlarını müşterekleştirmesinin gerektiği bir moment olarak görebileceğimiz şeyin temel önemde olduğunu düşünüyorum. Bu kesin bir şekilde komünitaryen pratiğin yeniden icadı.

Cadılar Meclisi

Cadı avlarının amacını nasıl özetlersiniz?

Cadı avları, kadınların, emeklerinin ve cinsellikleri ile yeniden üretim güçlerinin devletin denetimi altına sokulduğu ve ekonomik kaynaklara dönüştürüldüğü patriarkal düzenin inşasının aracı oldular. Bu şu demek, cadı avcıları, belirli bir suçu cezalandırmaktan çok, artık hoş görmedikleri ve toplumun gözünde de tiksindirici görülmesi gereken genelleşmiş kadın davranışı formlarını ortadan kaldırmakla ilgileniyorlardı.

Bu nedenle suçlama binlerce kadına yayılabildi…

Cadılık suçlaması, dikkat çekici şekilde, İngiliz hukuk sistemine aynı dönemde giren “ihanet” ve günümüzdeki “terör” suçlaması ile benzer bir işlev gördü. Suçlamanın muğlaklığı – cadılığın bir yandan azami dehşet uyandırıcı bir şey iken, diğer yandan kanıtlanması imkansız bir şey olması – yaşamın en sıradan yönleri hakkında olmak da dahil, şüphe uyandırma hedefi ile, her türden protestoyu cezalandırmak için kullanılabileceği imasını taşıyordu.

Cadı avlarıyla, kadınların otonomisine karşı büyük bir savaş verildiği söylenebilir mi?

Çitlemelerin komünal toprakları köylülerden zorla almasındaki ile aynı şekilde, cadı avları da, kadınları işgücünü üretme makineleri işlevi görmelerini engelleyecek tüm engellerden “özgürleştirerek”, onlardan bedenlerini zorla aldı. Kazığa bağlanıp yakılma tehdidi, kadınların bedenlerinin çevresine, komünal toprakların çitlenmesindekinden daha büyük, dehşetli bariyerler dikti. Aslında kadınların komşularını, dostlarını ve akrabalarını kazığa bağlanmış yakılırken görmelerinin; gebeliği önlemeye dönük herhangi bir girişimin şeytani bir sapkınlığın ürünü olarak algılanacağını fark etmelerinin, üzerlerinde bıraktığı etkiyi hayal edebiliriz.

Kaynak

Reklamlar

Cadı Hikayeleri: Silvia Federici ile röportaj” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s