İnsan Hakları Üzerine Yedi Tez: (1) İnsanlık Fikri – Costas Douzinas

Jheronimus_Bosch

Çeviri: Gizem Aktaş, Düzelti: Serap Güneş

Sosyal antropoloji, kendi özünde ve bütünlüğünde insan türünü değil, çeşitli ‘Batılı olmayan’ insanları, toplumları ve kültürleri inceler. Bu insanlar, yenidünyada, Afrika, Asya veya Avrupa’nın periferilerindeki keşif, fetih ve sömürgeleştirme vasıtasıyla inceleme ve gözlemden ortaya çıkmış ve onun öznesi olmuşlardır.

I. Tez: ‘İnsanlık’ fikrinin sabit bir anlamı yok ve ahlaki ve hukuki kuralların kaynağı işlevi göremez. Bu fikir tarihsel olarak insanları ‘tam insan’, ‘daha az insan’ ve ‘insan’ olmayan kategorilerine ayırmak için kullanılmıştır.

‘İnsanlık’, ahlaki ve hukuki kuralların normatif kaynağı ise, ‘insanlığın’ ne olduğunu biliyor muyuz? Burada önemli felsefi ve ontolojik sorular devreye giriyor. Bunun tarihine kısaca göz atalım.

Modern öncesi toplumlar, insan türü üzerine kapsamlı bir fikir geliştirmediler. Özgür erkekler insanlığın üyeleri değil Atinalılar veya Spartalılardı, Romalılar veya Kartacalılardı; insan değil Yunan veya barbardılar. Klasik felsefeye göre, teolojik olarak belirlenmiş bir insan doğası, insanları sosyal hiyerarşi ve roller üstünden gruplara ayırır ve böylece onlara farklılaşmış özellikler sağlar. ‘Humanitas’ kelimesi ilk defa Roma Cumhuriyeti’nde Yunanca ‘paideia’ kelimesinin karşılığı olarak ortaya çıktı. ‘Eruditio et institutio in bonas artes’ (güzel sanatlar eğitim ve öğretimi) olarak tanımlandı (en yakın modern karşılığı Almanca Bildung kelimesidir). Romalılar konsepti Stoacılardan miras aldılar ve onu ‘homo humanus’, Yunan kültürü ve felsefesine aşina olan ve jus civile’ye tabi olan eğitimli Romalı ile, İmparatorluğun Romalı olmayan eğitimsiz tebaasının çoğunluğunu da kapsayan ‘homines barbari’yi ayırmak için kullandılar. ‘İnsanlık’, Batılı sözlüğe bir ayırma ve ayrıştırma terimi, bir ‘homo’ vasfı ve dayanağı olarak girer. Genç Scipio’nun yanı sıra Cicero’ya göre de, ‘humanitas’ cömertliği, kibarlığı, medeniyeti ve kültürü ima eder ve barbarlığın ve hayvanlığın karşıtıdır.1 “Sadece belirli standartlara uyan kişiler gerçekten tam anlamıyla erkektirler ve ‘insan’ sıfatını veya ‘insanlık’ vasfını tam manasıyla hak ederler”.2 Hannah Arendth bunu ironik bir şekilde belirtir: ‘bir insan veya kelimenin orijinal anlamıyla homo, hukukun ve vatandaşlar siyasi topluluğunun kapsamı dışında birini belirtir, örneğin bir köle – fakat kesinlikle politik olarak alakasız bir varlık’.3

Şimdi ‘humanitas’ın hukuki ve politik kullanımlarına dönecek olursak, benzer bir tarih ortaya çıkmaktadır. ‘İnsanlık’ konsepti mütemadiyen ayırmak, dağıtmak ve insanları hükmedenler, hükmedilenler ve dışlananlar olarak sınıflandırmak için kullanılagelmiştir. ‘İnsanlık,’ değişken bir insaniyetsizlik arka planına karşı, siyaset ve hukuk için normatif bir kaynak işlevi görmektedir. Bu politik ayırma stratejisi, ilginç bir şekilde, tarih sahnesine tam da, Aziz Paul’un ‘Yunan ya da Yahudi, özgür ya da köle, erkek ya da kadın yoktur’ (Galatyalılara Mektup 3:28) sözlerinde görülebileceği üzere, doğru düzgün ilk evrenselci ‘humanitas’ konseptinin Hıristiyan teolojisinde ortaya çıktığı anda girmiştir. Tüm insanlar eşit şekilde insanlığın parçasıdır çünkü Tanrı’nın kurtuluş planı göre kurtarılabilirler ve ikinci olarak, aşkın bir ilahilik ve insandan daha aşağı olan hayvanlıkla ayrımı keskin bir şekilde çizilmiş olan insanlık vasıflarını paylaşırlar. Klasik hümanizm için, insanı belirleyen şey akıldır: adam bir zoon logon echon veya animale rationale’dir. Öte yandan Hıristiyan metafiziğe göre beden tarafından hem taşınan hem de hapsedilmiş olan ölümsüz ruh, insanlığın göstergesidir. Yunanlara yabancı olan yeni evrensel eşitlik fikri, Batı dünyasına klasik ve Hıristiyan metafiziğin bir birleşimi olarak girmiştir.

‘İnsanlık’ konseptinin bölücü işlevi, kendi spritüel eşitliğinin icadından kurtuldu. Tanrı’nın dünyadaki temsilcileri ve havarileri olan Papa, İmparator, Prens ve Kral, mutlak hakimdiler. Onların tebaası, sub-​jecti veya sub-​diti, kanunu ve emirlerini politik üstlerinden alırlar. Daha önemlisi, Hıristiyan olmayanların Allah’ın takdiri olan bu planda yerleri olmadığından, insanlar ancak İsa’nın inancında kurtulacaklardır. Bu radikal bölünme ve dışlama, Kilise ve İmparatorluğun ekümenik misyonuna ve dini yayma dürtüsüne temel teşkil etti. İsa’nın ruhani sevgi kanunu bir savaş çığlığına döndü: İzin verin, kâfirleri Tanrı’nın rahmeti ile buluşturalım, bırakın İsa’nın tekliğini evrensel yapalım, bırakın hakikatin ve sevginin mesajını tüm dünyaya empoze edelim. Yunan (veya insan) ile barbar arasındaki klasik ayrım, hudutları net şekilde çizilmiş topraklara ve dilsel sınırlara dayanıyordu. Hıristiyan imparatorluğunda, sınır içselleştirilmiş ve bilinen dünyayı inananlar ve kâfirler arasında diyagonal olarak bölmüştü. Şehir bilinen dünyayı içine alacak şekilde genişlediğinden, barbarlar artık şehrin dışında değillerdi. Ruhsal veya seküler kurtuluşu inatla reddetmeleri durumunda, uygun şekilde düzeltilecek ya da elimine edilecek ‘iç düşmanlar’ haline geldiler.

‘Yeni Dünya’nın fethi ardından, insanlığın ne demek olduğu, tarihteki en önemli kamusal tartışmalardan birinin konusu oldu. 1550 yılının Nisan ayında, İspanya Kralı Beşinci Charles, İspanyolların, bozguna uğramış Meksika Kızılderililerine yönelik tutumuyla ilgili konuşmak üzere devlet şurasını Valladolid’de topladı. İspanyol Aydınlanmasının başlıca iki figürü olan Filozof Ginés de Speulveda ve Piskopos Bartholomé de las Casa, bu tartışmada karşıt görüşleri savundular. Aristoteles’in Politika’sını İspanyolcaya henüz çevirmiş olan Sepulvada şunu öne sürdü: “İspanyollar, akıl, yetenek, erdem, insanlık konusunda İspanyollardan çocukların yetişkinlere, kadınların erkeklere, vahşi ve zalimin zarif ve kibara, diyebilirim ki eşeğin adama olduğu kadar aşağıda olan barbalar üstünde, mutlak bir hakla hüküm sürerler.”4 İspanyol hükümdar, Kızılderili fenalığını tepelerken hiçbir iç huzursuzluk hissetmemelidir. Kızılderililer köleleştirilebilirler ve medenileştirilmeleri ve dine döndürmeleri amacıyla barbar ve vahşi köle muamelesi görebilirler.

Las Casas aynı fikirde değildi. Kızılderililerin köklü geleneklere ve oturmuş yaşam biçimlerine sahip olduklarını, akla önem verdiklerini ve şehirler ve aileler organize etme ve yönetme kabiliyetine sahip olduklarını savundu. Hıristiyanlığın nezaket, barışçıllık, sadelik, alçakgönüllülük, cömertlik ve sabır erdemlerine sahiptiler ve dine döndürülmeyi bekliyorlardı. Babamız Âdem’in Düşüş’ten önceki haline benziyorlar, diye yazdı las Casas Apologia adlı yapıtında, onlar ‘habersiz’ Hıristiyanlardı. Daha önceki bir hümanizm tanımında, las Casas şunu savunmuştu: “Dünyadaki tüm ulusları insanlar oluşturur ve gerek bütün insanlar, gerekse bu insanlardan her biri için aynı tanım geçerlidir. Hepsi ussal yaratıklardır. Dolayısıyla insanlığın tüm ırkları birdir.”5 Argümanları Hıristiyan teolojisini politik fayda ile birleştirmektedir. Yerel geleneklere saygı duymak ahlaken iyidir fakat politik açıdan da iyidir: Kızılderililer Hıristiyanlığa dönecektir (las Casas’ın esas kaygısı) fakat onlara geleneklerinin, yasalarının ve kültürlerinin saygın olduğu hissettirilirse, Kraliyetin otoritesini kabul edip kasasını da dolduracaklardır. Fakat Las Casas’ın Hıristiyan evrenselciliği, diğer tüm evrenselcilikler gibi, ancak özel/seçilmiş bazı kişilere açıktı. ‘Habersiz’ Hıristiyanlar olarak görülemeyeceklerinden dolayı “Türkler(i) ve Moorlar(ı), ulusların barbar serserileri” olarak sürekli kınardı. Üstünlüğün ve hiyerarşinin ‘ampirik’ evrenselciliği (Sepulveda) ile gerçeğin ve sevginin normatif evrenselciliği (las Casas) sonuçta çok da farklı değiller. Tzvetan Todorov’un kısa ve öz bir biçimde belirttiği üzere, “diğerleri için durum bu değilken kişinin hakikate kendisinin sahip olduğuna ve bu hakikati diğerlerine empoze etmesi gerektiğine iknasında şiddet vardır.”6

Sepulveda ve las Casas’ın çatışan insanlık yorumları Batı imparatorluklarının, emperyalizminin ve sömürgeciliğinin baskın ideolojilerini yansıtır. Bir uçta, insan olmayan ve insan-dışı olarak (ırksal) öteki vardır. Bu, medenileştirme misyonu stratejileri olarak köleleştirmeyi, mezalimi ve hatta imha etmeyi meşru kılar. Diğer uçta, fetih, işgal ve zorla din değiştirtme ruhsal ve maddi gelişimin, ilerlemenin ve masum, naif, gelişmemiş ötekilerin insanlığın ana gövdesi ile bütünleşmesinin stratejileridir.

Ötekiliğe yönelik bu iki tanım ve strateji, Batı öznelliğinin destekleri işlevi görürler. Acizlik, edilgenlik ve ‘gelişmemiş’ ötekilerin aşağılığı, onları bizim narsistik ayna-görüntümüze ve potansiyel dublörümüze dönüştürür. Bu talihsizler insanlığın çocuklarılar. Kendi radikal şeytanları tarafından kurbanlaştırılmış ve feda edilmiştirler; büyümelerine, gelişmelerine ve bizim gibi olmalarına yardım eden Batı tarafından kurtarılırlar. Kurban bizim ayna-görüntümüz olduğu için, menfaatinin ne olduğunu biliyoruz ve ona “kendi iyiliği için” dayatmada bulunuyoruz. Bir diğer sonuç da, irrasyonel, zalim, kurbanlaştırılan ötekiler bilinçaltımızın Öteki’sinin izdüşümüdür. Slavoj Žižek’in ortaya koyduğu gibi “ezici bir Ötekilikte, ki bu tam da insan olmanın temelini teşkil eder, bir çeşit edilgen bir maruz bırakma vardır… [insan olmayan], bizim ‘insanlık’ olarak anladığımız şeyi yadsısa bile insan olmanın doğasında olan, dehşet verici bir aşırılık tarafından mimlenmiştir.”7 Bu, ruhta gizlenen dipsiz diğere ve rahatsızlık veren egoya birçok isim verdik: Tanrı veya Şeytan, barbar veya yabancı, psikanalizde ölüm güdüsü veya Gerçek. Bugün bunlar ‘şer ekseni, ‘haydut devlet’, ‘sahte mülteci’ veya ‘illegal’ göçmen’e dönüştüler. Onlar, Sepulvada’nın ‘maymunlar’ının günümüz mirasçıları, insan-dışılığın yeni döneme ait temsilcileridirler.

Latince humanitas ve Yunanca anthropos ile ilişkilendirilen kavramsal stratejilerin karşılaştırması öğreticidir. Hümanizmin (ve akademik beşeri bilimlerin) insanlığı, bilen özne ile bilinen objeyi öz-yansıtmanın protokollerini izleyerek birleştirir.8 Diğer taraftan, fiziksel ve sosyal antropolojinin anthropos’u sadece kavramanın öznesidir. Fiziksel antropoloji bedenleri, hisleri ve duyguları, yaşamı destekleyici materyalleri inceler. Sosyal antropoloji, kendi özünde ve bütünlüğünde insan türünü değil çeşitli Batılı olmayan insanları, toplumları ve kültürleri inceler. Bu insanlar, yenidünyada, Afrika, Asya veya Avrupa’nın periferilerindeki keşif, fetih ve sömürgeleştirme vasıtasıyla inceleme ve gözlemden ortaya çıkmış ve onun öznesi olmuşlardır. Nishitani Osamu’nun belirttiği gibi insanlık ve anthropos iki asimetrik bilgi rejimini ifade ederler. İnsanlık medeniyettir, anthropos dışarısıdır veya medeniyetten öncesidir. Globalleşen dünyamızda, anthropos’un ikincil kaynakları, ‘medeniyet’ ile daha alt kültürleri karşılaştıran, karşılaştırmalı edebiyat tarafından incelenmiştir.

Batı hegemonyasının kademeli düşüşü, bu hiyerarşileri değiştiriyor. Aynı şekilde, yanlış bir insanlık konseptine dayanan normatif bir evrenselcilik ile ilgili endişe, yerel, somut ve bağlam bağımlı normatifliklerin yükselişini göstermektedir.

Sonuç olarak, ‘insanlık’, sabit bir anlama sahip olmadığı için normların kaynağı işlevi göremez. Anlamı ve kapsamı politik ve ideolojik önceliklere göre sürekli değişmektedir. İnsanlık konseptinin bu sürekli değişimi bir çağın metafiziğinin en iyi göstergesidir. Belki de anthropos için insanın yerine geçme vakti gelmiştir. Belki de gelecek haklar, şimdiye dek baskın olan kimliklerin aynılığı ve eşitliği yerine teklikleri ve farklılıkları ifade edecek ve destekleyecek şekilde, insandan ziyade antropik (terim icat edeceksek) olacaktır.

Costas Douzinas, Hukuk Doktoru ve Birkbeck Sosyal Bilimler Enstitüsü Direktörü, Londra Üniversitesi.

  1. Hannah Arendt, On Revolution (New York: Viking Press, 1965), 107.
  2. B.L. Ullman, “What are the Humanities?” Journal of Higher Education 17/6 (1946), at 302.
  3. H.C. Baldry, The Unity of Mankind in Greek Thought, (Cambridge: Cambridge University Press 1965), 201.
  4. Ginés de Sepulveda, Democrates Segundo of De las Justas Causa de la Guerra contra los Indios (Madrid: Institute Fransisco de Vitoria, 1951), 33 alıntılayan Tzvetan Todorov, The Conquest of America trans. Richard Howard (Norman: University of Oklahoma Press, 1999), 153.
  5. Bartholomé de las Casas, Obras Completas, Vol. 7 (Madrid: Alianza Editorial, 1922), 536 – 7.
  6. Todorov, The Conquest of America 166, 168.
  7. Slavoj Žižek, “Against Human Rights 56,” New Left Review (Temmuz  – Ağustos 2005), 34.
  8. Costas Douzinas, “For a Humanities of Resistance,” Critical Legal Thinking, 7 Aralık 2010, http://www.criticallegalthinking.com/2010/12/07/for-a-humanities-of-resistance/
Reklamlar

İnsan Hakları Üzerine Yedi Tez: (1) İnsanlık Fikri – Costas Douzinas” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s