Beyaz Amerika’nın En Büyük Yanılgısı: Bilmiyor ve Bilmek İstemiyor – Tim Wise

Çeviren: Serap Güneş

Masumiyet, suçun ta kendisi.

Tim Wise / AlterNet

6 Mayıs 2015

Aşırı kullanılmış da olsa, 53 yıl önce James Baldwin’in kaleminden çıkan aşağıdaki ifadeye yakın pek az şey var ulusun ırksal durumunu bu denli iyi anlatan.

… Ülkeme ve yurttaşlarıma isnat ettiğim ve ne benim, ne çağın, ne de tarihin affedeceği suç, yüz binlerce yaşamı mahvetmiş ve hala mahvediyor olmaları. Bunu bilmemeleri ve bilmek istememeleri… Fakat mahva imza atanların masum sayılmasına göz yumulamaz. Bu masumiyet, suçun ta kendisi.

Geçtiğimiz hafta başlamış olan Baltimore ayaklanmalarının akabinde, bunlar, gerçekten de hatırlanmaya değer sözler.

Beyaz Amerikalılar olarak, kendimiz bunlara nadiren maruz kalıyorken, siyahlara, polis şiddeti, ekonomik yıkım ve kesintisiz marjinalleştirme karşısında daha uygun tepkiler vermeleri konusunda ahkâm kesmemiz gerçekten berbat. Hayatlarını yaşamadığımız, hissettikleri dehşetle hiç yüz yüze kalmadığımız ve karşı karşıya kaldıkları tehlikeleri deneyimlemediğimiz siyahlara şiddet konusunda vaaz verme lütfunda bulunmamız gerçekten berbat; hem de tamamen şiddetin eseri olarak sahibi olduğumuz ulusal güzelliklerin keyfini sürerken. Lütfen bir hatırlayın. George Washington bir pasif direnişçi değildi. Ne ilk koloniciler ne de ulusun kurucuları Gandi geleneğindendiler. Kral George’un sarayında oturma eylemleri yapılmadı, değişimi at üstündeki özgürlük yürüyüşleri getirmedi. Sadece ve sadece silahlar, bir sürü silah vardı.

Burada olmamızın sebebi kan, ve büyük oranda başkalarının kanı; başkalarının toprağına ve emeğine zorla el koyma konusundaki açgözlü ve doymak bilmez arzumuz yüzünden buradayız. Dünya üzerinde, barışçıl protesto üstüne ahlak dersi verebilecek son ulus biziz. Buna kendimiz hiçbir zaman inanmadık ve hiçbir zaman da uygulamadık. Aksine, daima canımızın istediğini elde ettik ve zorluk çıkardıklarında soykırıma varan yöntemler uyguladık.

Bu yüzden, bu kadar çok beyaz Amerikalının sanki bir ahlaki üstünlük yarışı varmış gibi “Biz öfkelendiğimizde oturduğumuz mahalleleri yakıp yıkmıyoruz ama” diyerek böbürlenmesi doğrusu beni benden alıyor! Bunu, sözüm ona kendilerine zarar veren mantıksız işler yapan siyahlara ve Latinlere söylüyorlar. Öte yandan, bu hiç de doğru değil. Biz de kendi mahallelerimizi yakıyoruz, ayaklanıyoruz, hem de beyaz olmayanların eline taş ya da şişe alma sebeplerinden çok daha önemsiz şeyler için. Takımlarımız önemli maçları kaybettiği veya kazandığı için ya da sırf Balkabağı Festivali diye bir şey olduğu için veya Woodstock 99’da sebze dürümler 10 dolar olduğu ve Limp Bizkit sahneye çıkana kadar yeterince Porta Potties olmadığı için ya da Salt Lake’deki 2002 Kış Olimpiyatlarında herifler yeterince bira içemediği için ya da sörfçüler yüzünden veya Albany’deki St. Paddy Günü için, o da olmadı Joe Paterno’yu Penn State’ten kovdukları için, veyahut sırf Ames Iowa’da bir öğle vakti olduğu için ortalığı ayağa kaldırabiliyoruz. Ve bunu sürekli olarak tekrar ediyoruz. Amatör holiganlıktan çok öteye; ayaklanmalarımız, polisin güvenliğini ve hayatını tehlikeye atan gerçekten de şiddetli mevzular, tıpkı Washington State Üniversitesi’ndeki meşum 1998 ayaklanması gibi. Kısacası:

Bunun ardından kalabalık memurlara iki saat boyunca her yandan taşlar, bira şişeleri, yol levhaları, sandalyeler ve beton parçaları ile saldırdı ve tanıkların anlatımına göre ne zaman bir memur vurulsa ve yaralansa tezahürat yaptı. Bazıları kafalarından, kimileri de kırıklarla, yirmi üç memur yaralandı.

On yedi yıl sonra hala, muhafazakârlardan, kolayca ayırt edilebilmelerini sağlayacak montları ve ters taktıkları şapkaları ile bilinen ve otoriteye olan saygısızlıkları çok daha büyük bir işleyiş sorununa işaret eden Pullman’daki beyazların patolojisine ilişkin de değerlendirmeler bekliyoruz.

Öte yandan, politik öfkemiz ve hüsranımız söz konusu olduğunda (alkol ve maç kaynaklı olanların aksine) biz beyazların kendi mahallelerimizi yakıp yıkmama konusunda son derece becerikli olduğumuza da kuşku yok. Bunun sebebi başkalarının mahallelerini deşmekle fazlasıyla meşgul olmamız—öfkemizin hedefinde olanların mahalleleri. Irak, Afganistan, Libya, Panama, Vietnam, Laos, Kamboçya, Hiroşima, Nagazaki, Manila… Liste uzayıp gider.

Eğer gücünüz varsa öfke ve hüsranınızın acısını doğrudan başkalarının bedenlerinden çıkarabilirsiniz. Bizim yaptığımız işte bu, üstelik sadece yukarıda verilen örneklerle de sınırlı değil; burada, kendi ülkemizde de. Getto denilen şey bilinçli olarak yaratıldı. Gettolar birer fanus olarak tasarlandılar—dürüst konuşacaksak, beyaz olmayan yoksulların kapatılacağı toplama kampları olarak. Sakinlerinin nerede yaşayabileceğini sınırlandıran, nesiller boyu devam eden barınma ayrımcılıkları ile yaratıldılar. Beyazların, kendi mahallelerine ne zaman bir siyah taşınsa ayağa kalkması sonucu yaratıldılar. Sanayisizleşme ve iyi maaşlı imalat işlerinin deniz aşırı ülkelere taşınması ile yaratıldılar.

Bunlar da şiddet. Bu, yalnızca güçlülerin uygulayabileceği türde bir şiddet. Biri eğer kamu parasıyla çalışan bir buldozer veya vinç kullanarak bir binayı yıkabiliyorsa pencereden içeri Molotof kokteyli atmasına gerek kalmaz. Ferguson’da olduğu gibi, küçücük kabahatler yüzünden siyahlara sürekli ceza keserek devasa para cezaları topayıp şehir yönetimini yoksulların sırtından finanse etmek suretiyle bir mahallenin sakinlerini soyabiliyorken, bir marketi yağmalaması gerekmez. İmar kanunları, istimlak, kimi bölgelerde sigorta teminatı verilmemesi, fahiş kiralar, durdurma ve arama: bunların tümü şiddet türleridir. Ancak birçok beyaz Amerikalı bunu anlamaz. Birçoğumuzun hiç gitmediği mahallelerde yaşayan milyonlarca insanın fırsatları ve hayalleri heba olmaktadır. Gerçekten de “Allah esirgesin” dediğimiz ve yanlışlıkla girmemek için bir telefon aplikasyonu bile icat edilmiş olan mahalleler.

Dediğim gibi, beyaz olmayanlara şiddet konusunda ders vermek veya onlara “bu hiçbir şeyi çözmez” demek berbat—özellikle de gerçekte işe yaramışken. Hepimiz buradayız işte, öyle değil mi? Şiddetin işe yaradığının canlı kanıtlarıyız. Daha kötüsü ise, Baldwin’in dediği gibi, mevcut krize neden olan koşullara ilişkin hiçbir sorumluluk taşımadığımızda ve hatta bu koşulları bilmemiz falan gerekmediği konusunda ısrar etmemiz. Bu masumiyet, Baldwin’in dediği gibi, suç. Çünkü bu, medenileşmemiş kabul edilenlerin isyan ettiği tüm o adaletsizliklerin sürdürülebilmesini sağlayan umursamazlığın göstergesi.

Beyaz Amerika, görünen o ki, uzun ve tarihsel bir “bilmeme” geleneğine sahip, bunu suçsuz masumiyet anlamında da söylemiyorum. Çünkü bu masumiyet daha geniş kültürel çalışmalarla beslenmese hiçbir şey değil. Bu bihaberliğe dürüst bir şekilde ulaştık, ancak yine de kabahatimizden kurtulamayız. Hakikat en baştan beri hep önümüzde değilmiş gibi yapamayız. Örneğin 1965’te, beyaz Kaliforniyalıların çoğunluğu, Los Angeles’ın Watts kesimindeki ayaklanmaya “yasa ve düzen tanımazlıktan kaynaklı” ya da “dışarıdan gelen provokatörlerin eseri” diyerek tepki gösterdiğinde gerçekler olduğu gibi ortadaydı ancak sadece beşte birimiz sürekli işsizlikten ve topluluğun sıkıntılarından kaynaklı olduğuna inanıyorduk. Gerçekler besbelli ortada olmasına rağmen, sadece dörtte birimiz esas suçun geçmişteki veya o günkü beyaz ırkçılıkta olduğunu düşünüyor, çoğumuz ise siyah Amerikalıların mevcut durumunun çoğunlukla kendi hatalarından kaynaklı olduğunu söylüyorduk. Bunu söylediğimiz 1960 ortalarında (yani resmi ırk ayrımının 1964 Sivil Haklar Yasası ile kaldırılışından sadece birkaç ay sonra), bu hakikat birçok beyaz için algılanabilir değildi (1).

Ulusal Sivil Haklar Yasasının 1960’larda geçmesinden önce bile, beyazlar ortada yanlış bir şey olmadığını düşünüyordu. 1962’de, beyazların %85’i, siyah çocukların kendi topluluklarında iyi bir eğitim alma konusunda beyaz çocuklarla aynı şansa sahip olduğunu söyleyecekti. Bu o kadar absürt bir iddiaydı ki beyazların yaşadıkları ülkenin en temel gerçeklerini bile algılama becerisini sorgulatıyordu. Martin Luther King Jr.’ın öldürülmesinden sadece bir yıl sonra, 1969’a gelindiğinde, bir Newsweek/Gallup Ulusal Kamuoyu Araştırmasında, beyazların %44’ü, siyahların kendilerinden daha iyi bir iş bulma şansına sahip olduklarını söyleyecekti. Bunun iki katı kadarı kendilerinin iyi bir iş bulma şansının daha az olduğunu söylüyordu. Aynı ankette, beyazların %80’i, siyahların beyazlarla aynı veya daha iyi bir eğitim alma şansına sahip olduğunu söyleyecekti. Yalnızca %17’si siyahların şansının daha az olduğunu söylüyordu (2).

Sahte beyaz “masumiyetinin” hikâyesi, aslında bundan çok daha eskilere dayanır elbette. 1850’lerde, siyah bedenlerin plantasyon denilen angarya çalışma kamplarında köleleştirilmesinde bile, saygın beyaz isimler, üstüne söz söylemeye değer hiçbir husus göremiyorlardı. Gerçekten de, 19. yüzyılın saygın hekimlerinden Dr. Samuel Cartwright’a göre köleleştirme o kadar faydalı bir işti ki, mutlu yuvasından kaçmaya çalışan her siyah, kesinlikle akli bir hastalıktan mustarip olmalıydı. Bu durumda, Cartwright buna “Drapetomania” diyordu. Köleleştirilene “çocuk gibi” davranıp düzenli olarak “kırbaçlamak” suretiyle tedavi edilebilen bir illet (3).

Kısacası, birçok beyaz Amerikalı, hani vardır ya, o arkadaşınız ya da akrabanız gibidir: hiç tıp okuluna gitmemiştir ama bu sabah Google’da arama yapmıştır ve sizin her ağrınıza mükemmelen tanı koymaya vakıf olduğunu zanneder. Tıpkı arkadaşınız ve asla giremediği tıp okulu ile olduğu gibi, birçok beyaz ırksal tahakküm ve üstünlüğün tarihi konusunda hiç ders almamışlardır ancak alanlardan (alanlardan da öte, mevzuyu direkt yaşayanlardan, hayatları geçme-kalma ikileminden çok daha büyük bir şeye bağlı olanlardan bile) kesinlikle daha çok şey bilirler. İnsan merak ediyor (veya belki de çoğu insan etmiyor ve sorun da bu), bir insan, kendi yurttaşlarının yaşadığı deneyimlerden bu denli bihaberken, nasıl oluyor da yetişkinliğe erişip eğitimli sayılabiliyor, nasıl oluyor da toplumsal yaşama yön verebilecek, oy verebilecek, Amerikan demokrasisine katkıda bulunabilecek yetkinlikte sayılabiliyor?

Beyazlar olarak siyahlar hakkında “Neden bu kadar öfkeliler, neden hep polisten kaçıyorlar ve bazıları neden yağma yapıyor?” diye sorduğumuzda, bu soruların cevaplarını bilmekte hiçbir fayda görmediğimizi ifşa etmiş oluyoruz. Ki o cevapları Twitter’da siyahlara laf sokmak için epeyce sık kullandığımız aynı internette kolayca bulabiliriz. Oysa bunun yerine, entelektüel sığlığımızı, hakikatten nasıl da nefret ettiğimizi, kendi toplumumuza dair hiçbir tarihsel kavrayışa sahip olmadığımızı açık ediyoruz. Tarih sanki hiç yaşanmamış gibi sorular soruyoruz, çünkü bizim için aslında yaşanmadı.

Ve görünen o ki, kentsel Amerika’yı, Baltimore’da biri bir elektronik mağazasına veya tekele saldırmaya karar vermeden çok önce, gerçekten mahveden güçlerle ilgili hiçbir şey bilme ihtiyacı duymuyoruz. Örneğin, Alabama Üniversitesi Tarih Profesörü Raymond Mohl, 1960’ların başında, büyük çoğunluğu beyaz olmayanların oturduğu kentsel topluluklarda, her yıl 40.000 hanenin, Eisenhower yönetiminde başlayan eyaletler arası otoyol inşası için yıkıldığını belirtiyor. Her yıl bir başka 40.000 hane de sözde “kentsel dönüşüm” için yıkılıyordu. Bu yolla işçi sınıfı ve düşük gelirli konut alanlarında otoparklar, ofisler ve alışveriş merkezleri için alan açıldı. 1960’ların sonunda, yıllık rakam, tek başına sadece eyaletler arası otoyol için yıkılan 70.000 ev veya apartmana kadar çıktı. Evlerinden edilenlerin dörtte üçü siyahlardı ve geri kalanı da büyük oranda Latinlerdi (4). Kentsel dönüşüm ve eyaletler arası otoyol inşası ile yerinden edilen insanların sadece %10’dan azı gidecek yeni tek kişilik veya aile evi buldu çünkü kent yönetimleri yıkılanların yerine nadiren yeni konut inşa etti. Bunun yerine, yerinden olan aileler akrabalarla dolu kalabalık apartmanlara doluşmak veya bitap haldeki konut projelerine taşınmak zorunda kaldılar (5). Toplamda, ülkedeki tüm Afrikalı Amerikalı konutlarının beşte bir kadarı, sözüm ona ekonomik gelişmenin güçleri tarafından yıkıldı.

Daha önemlisi, beyaz olmayan yoksulların bu şekilde yerinden edilmesi, otoyol programının hesaplanmamış bir sonucu falan değildi. Tam tersine, öngörülmüş ve ilerlemenin meşru bir bedeli sayılmıştı. 1965’te, bir kongre komitesi, otoyol sisteminin bitirilmeden önce bir milyon insanın yerinden olmasına sebep olmasının olası olduğunu kabul etmişti. Ancak banliyöler ve çevreleyen alanlardaki ırk ayrımcılığı nedeniyle, yerinden edilen beyaz olmayan insanlar, barınmak için gidebilecek hiçbir yere sahip değillerdi. Beyaz müteahhitlerin, banliyölerini bembeyaz tutan kira veya imar konusundaki bariz ırkçılığın üzerine gitmeyeceği kesindi. Aslında, siyahların ve Latinlerin konutları yıkılırken, aynı dönemde milyonlarca beyaz aile, siyahlara neredeyse tamamen kapalı tutulan devlet garantili krediler (Federal Housing Agency ve VA kredi programları üzerinden) alıyordu (6). Böylelikle, ironik biçimde, devlet beyaz olmayanlar için konut stokunu azaltırken, beyazlar için genişletiyordu. Aslında, eyaletler arası otoyol programı “beyaz göçünü” her zamankinden kolay ve ucuz hale getirdiğinden, beyaz orta sınıfın konuta erişiminin Afrikalı Amerikalılar ve Latin toplulukların konutlarının yıkımı üzerinden mümkün kılındığı bile söylenebilir (7).

Kentsel konut alanlarının yıkımı, otoyol inşasının, kentsel dönüşümün, gettolaştırmanın etkilerinin en şiddetli yaşandığı Baltimore’daki güçlü bir hareket de dâhil, ülke boyunca yurttaş protestolarına sebep oldu. Aslında planlanan eyaletler arası otoyollardan birçoğuna yönelik muhalefet, eyalet yönetimlerini 60’ların sonlarında yeniden yerleşme yardımı veya yıkılanların yerine yeni konut inşa etmek gibi, görünürde önlemler içeren yeni yasal düzenlemeler getirmeye itti: etkilenen toplulukların neredeyse tümü için boşa çıkan bir vaat. Devletin bir yandan konut stokunu bilerek azaltırken diğer yandan yeniden yerleşme yardımını ısrarlı bir şekilde reddetmesi düşünüldüğünde (o kadar ki Eisenhower’ın Ekonomik Danışmanlar Bürosu yeniden yerleşme yardımının çok maliyetli olduğu için reddedildiğini kabul etmişti), eyaletler arası otoyol programının ırk ayrımcılığı ve milyonlarca insanın baskı altına alınması için bir mekanizma olarak işletildiği söylenebilir.

Ama bu konularda hiçbir şey bilmeyip yine de eğitimli sayılabiliyoruz!

Yani yine, Baltimore gibi şehirlerde ve başka yerlerde, getto dediğimiz şeyi, bariz şekilde ırka dayalı bir barınma ayrımcılığının yaratmış olduğu konusunda hiçbir şey bilme ihtiyacı duymuyoruz. Bankaların harita üzerinde kırmızıçizgilerle, içinde yaşayanların kredibilitesi ne olursa olsun, ipotek karşılığı borç verilmeyecek haneler saydığı bölgeler belirlemesi olan redlining uygulamasına ve siyahların taşınabileceği banliyöleri kısıtlayan ayrımcılığa ek olarak, ekonomik marjinalleştirmenin daha girift başka modelleri de uygulandı. Bunlardan en kötücülü, “senet karşılığı” ev satışı uygulamasıydı. Bu uygulamada siyah alıcı, temel olarak, bir televizyon veya bulaşık makinesi satın alırmış gibi, mülkünü “zamanında” satın almaya yönlendiriliyordu: tüm borç (evin gerçek değerinden çok daha fazlası) ödenene kadar şişirilmiş faiz oranlarıyla ödemeler yapmak. Tek bir gecikmiş veya yapılmamış ödeme, alıcının borcunu ödememesi sayılarak senet sahibinin mülkü alıcıdan geri alması ve başka bir bahtsız müşteriye satması demekti.

Geçen yıl Atlantic’in sayfalarında Ta-Nehisi Coates bu gibi uygulamaların yüzyıl ortasında Chicago’da gettonun oluşumuna ve sürdürülmesine nasıl sebep olduğunu ele aldı. Ancak hata olmasın, bu uygulama tüm ülkede geçerliydi. Ve şehirlerdeki beyazlar, ki nadiren bu tür borçların pençesine düşüyorlardı, bu amaçla verilen devlet garantili FHA kredilerini kullanarak daha pastoral yerlere taşınabilirken, siyahlar taşınamıyordu. Mesele sadece FHA kredilerinin beyaz olmayanlara kapalı olmasıyla da sınırlı değildi, daha da önemlisi, şehirleri senetlerini ödemeden terk etmeleri halinde (ki bu onlarca yıl alabiliyordu), o güne kadar yaptıkları tüm birikimi kaybediyorlardı. Bu şekilde, beyazların göçü ve siyahların en yoksul mahallelerde sıkışıp kalması çok yakından bağlantılıdır. Yani bizlerin sahip olduğu olanaklar, kaydettiği ilerleme, daha yeşil mahallelerde yaşamamız ve sahip olduğumuz birikmiş mülk, siyahların ve Latinlerin baskı altına alınması ile aynı madalyonun iki yüzü gibidir. Birbirinden ayrı ve alakasız tarihsel süreçler değildirler.

Fakat, bu konuda hiçbir halt bilmeyip yine de eğitimli sayılabiliriz. Başkalarının sırf ırkları nedeniyle mahrum bırakıldığı o devlet destekli kredilerle elde edilmiş evlerde yaşayabilir veya onların boşalttığı evlere yerleşebilir ve hala bu konuda tamamen suçsuz olduğumuza ve ülkedeki siyah ve Latin toplulukların çektiği acılarla alakamız olmadığına inanabiliriz.

Ve elbette ki, tümü de devlet tarafından fonlanan tıbbi araştırmacıların onayı ile, döküntü dairelerinde kurşun zehirlenmesine maruz bırakılan binlerce Baltimore’lu ailenin uğradığı sistematik şiddete dair de hiçbir şey bilme ihtiyacı duymayız.

1990’larda, bir Johns Hopkins kuruluşu olan Kennedy Krieger Enstitüsü, yoksul mahallelerindeki eski binalardan kurşunlu boya sökmenin en az maliyetli yöntemlerini belirlemeyi amaçlayan bir çalışmanın parçası olarak, birçoğu siyah olan çocuk ve aileyi, potansiyel olarak tehlikeli seviyelerdeki kurşuna bilerek maruz bıraktı. Araştırmaları, yoksul ailelerin üç farklı kurşun seyreltme seviyesinin kullanıldığı dairelere ve evlere taşınmasını (onlara burada yaşamalarının getirdiği risklerden hiç bahsetmeden veya çok kapalı bahsederek) ve ardından çocukların kanındaki kurşun seviyesinin zaman içinde gözlemlenmesini içeriyordu. Birçok çocuğun kanında kurşun seviyelerinde azalmalar olsa da, en az masraflı ve en kaba kurşun seyreltme yönteminin kullanıldığı evlerdeki çocuklardan bazıları beyin gelişimi üzerinde ciddi etkiye sebep olmaya yetecek kadar yüksek kurşun seviyelerine maruz kaldılar. Maliyeti ne olursa olsun kurşunu tamamen ortadan kaldırmak ya da kurşunlu binaları yıkmak ve Baltimore’un yoksulları için yeni ve zehirli olmayan evler inşa etmek yerine, tanınmış ve saygın araştırmacılar, düşük gelirli siyah aileleri kobay faresi olarak kullandılar. Burada Tuskegee’ye atıfta bulunabilirim ve birçok beyazın bunun neyle ilgili olduğu konusunda en ufak bir fikri dahi olmaz. Ve hayır, burada linkini vermeyeceğim. Aramanız gerekiyorsa ne dediğimi kanıtlamış oluyorsunuz zaten.

Baltimore’daki diğer insanlar, yani Kennedy Krieger Enstitüsünün çalışmasının parçası olmayanlar da aynı şekilde kurşunlu boyaya maruz kaldılar. Çoğu zaman seyreltilmeye veya giderilmeye bile çalışılmadan hem de. Bu ailelerden biri, emlak kralı Stanley Rochkind’e karşı 2010’da dava açtı. Daha önce Maryland Çevre Dairesi tarafından 90.000 dolar para cezasına çarptırılmış olan Rochkind, şehirde sahibi olduğu 500’e yakın kiralık evin kurşunlu boyalarını sökmek zorunda kaldı. 2010’da kararın çıktığı ailede, oğullarından birinin kanında, Hastalık Kontrol Merkezlerinin endişe verici boyutta kabul ettiği seviyelerin 2-4 katı ve Maryland eyaletinin resmi kurşun zehirlenmesi saydığı seviyenin iki katı kurşun ölçülmüştü.

O oğulun adı ne miydi? Freddie Gray. Belki de duymuşsunuzdur.

Onun hikâyesi, yalnızca Baltimore polisinin gözetiminde ölmüş olması ile değil, aynı zamanda, hayatının yıllar önce kurumsal ırkçılık, ihmal ve korkunç bir sınıf sistemi ile çoktan elinden alınmış olmasıyla da, asla unutulmayacak.


Notlar:

(1) John David Skrentny, The Ironies of Affirmative Action: Politics, Culture and Justice in America (University of Chicago Press, 1996), 83.
(2) Newsweek/Gallup Organization, Ulusal Kamuoyu Araştırması, 19 Ağustos 1969.
(3) Cartwright, Samuel. “Diseases and Peculiarities of the Negro Race,” DeBow’s Review. (Southern and Western States: New Orleans), 1851. Volume XI.
(4) Micaela di Leonardo, “‘Why Can’t They be Like Our Grandparents?’ and Other Racial Fairytales,” in Without Justice For All, Adolph Reed Jr., ed. (Boulder: Westview Press, 1999), 42.
(5) Age.
(6) Rudolph Alexander, Jr. Racism, African Americans and Social Justice (Lanham, MD: Rowman and Littlefield, 2005), 85.
(7) George Lipsitz, The Possessive Investment in Whiteness. (Temple University, 1998), 6-7; Jill Quadagno, The Color of Welfare. (Oxford University Press, 1994); Melvin Oliver and Thomas Shapiro, Black Wealth/White Wealth: A New Perspective on Racial Inequality. (NY: Routledge, 1995); Douglas Massey and Nancy Denton, American Apartheid. (Harvard University Press, 1993).

Tim Wise ırkçılık karşıtı eğitmen ve ırk ve ırkçılık konularında altı kitabın yazarı. Web sitesi http://www.timwise.org , Twitter hesabı @timjacobwise

Düzelti için Burak Demir‘e teşekkürler

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s