İnsan Hakları Üzerine Yedi Tez: (2) Güç, Ahlaklılık ve Yapısal Dışlanma – Costas Douzinas

GuantanamoÇeviren: Gizem Aktaş

Bu görünüşte agnostik ilkeler arasındaki güçlü iç bağlantıyı, burada geç 18. yüzyılda, bir sonraki kısımda ise 1989 sonrası düzeninde ortaya çıkışları noktasında inceleyeceğiz.

İnsanlığın dini temelleri erken modernitenin liberal politik felsefecileri tarafından yıkıldı. İnsanlığın temellendirilmesi Tanrı’dan (insani) doğaya devredildi. İnsan doğası deneysel bir olgu, normatif bir değer veya her ikisi birden şeklinde yorumlandı. Bilim ilk yaklaşımı kullanmıştır. İnsanlığın işareti dilde, akılda ve evrimde farklı aranmıştır. Var olan tür olarak insan, hukuki ve politik yeniliklerin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. İnsanlık düşüncesi hümanizmin, ön planda hukuki hümanizm ile, yaratılışıdır. Gerçekten de büyük 18. yüzyıl devrimleri ve beyannameleri modern evrenselciliği paradigmasal olarak açığa çıkarır ve inşasına yardım etmiştir. Hal böyle iken, hümanizmin kalbi olan insanlık, bir sınıflandırma ve ayırma stratejisi olarak kaldı.

Hem evrensel olduğunu öne süren ve hem de yereli dışlayan, modernitenin bildirgesi Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi metninde bu çelişkili süreci kısaca izleyebiliriz. Madde 1, normatif evrenselciliğin öncülü, ‘İnsanlar, haklar bakımından özgür ve eşit doğar ve yaşarlar’ der, 1948 İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin açılış maddesinde de tekrarlanan bir iddia. Eşitlik ve özgürlük doğal haklar ve devlet yönetimleri, çığır açıcı, ve yerel faktörlerden bağımsız ilan edildiler. Hal böyleyken, Beyanname evrensel hakların gerçek kaynağı hakkında kati surette net. Madde 2 ‘Her bir siyasal birliğin amacı, doğal ve dokunulamaz insan haklarını korumaktır’ der ve madde 3 bu birliği tanımlayarak devam eder: ‘Tüm egemenliğin temeli, esas olarak ulustadır’.

‘Doğal’ ve ebedi haklar, evrensel ‘erkek’ adına ilan edilmiştir. Fakat bu haklar daha önceden mevcut değildir, Bildiri tarafından yaratılmışlardır. Yeni tip bir siyasi birlik, egemen bir ulus ve onun devleti ile yeni tip bir ‘erkek’, ulusal vatandaş, türedi ve hakların sahibi oldu. Çelişkili şekilde, evrensel ilkelerin bildirisi yerel egemenliği kurdu. Bu noktadan itibaren, devlet olma ve ülke ulusal bir ilkeyi takip eder ve ikili bir zamana bağlıdır. Eğer bildirge moderniteyi resmen başlattıysa, aynı zamanda ulusalcılığı ve onun sonuçlarını da yarattı: soykırım, etnik ve iç savaş, etnik temizlik, azınlıklar, mülteciler, vatansızlar. Mekansal ilke açık: her devlet ve ülke kendi eşsiz baskın ulusuna sahip olmalı ve her millet kendi devletine sahip olmalı – 1989’dan bu yana uç uygulamalarından görüldüğü üzere, barış için felaket yaratan bir gelişme.

Yeni geçici ilke, dini eskatolojinin yerine, insanlığın ve ulusun gelecekte dikileceğini vaat eden tarihsel bir teleoloji getirdi. Bu teleoloji iki muhtemel seçeneğe sahip: ya millet kendi kurallarını insanlığa empoze eder ya da evrenselcilik dar görüşlü ayrımları ve kimlikleri yıkar. Romalılar Stoacı kozmopolitliği, jus gentium’un (milletler hukuku) emperyal hukuki düzenlemesi haline getirdiğinde iki seçenek de görünür hale geldi. Fransa’da ilk alternatif, fetih ve işgal yoluyla medenileştirme etkisi yaydığı iddia edilen Napolyon savaşlarında görüldü (Hegel’e göre, Napolyon at üzerindeki dünya ruhuydu); ikincisi ise modern kozmopolitanlığın başlangıcıydı, bunda kölelik kaldırıldı ve Devrim sonrası sınırlı bir süre sömürge halklarına politik haklar verildi. Stoacı kozmopolitanlığın emperyal bozulmasından, insan haklarının Batılı küresel hegemonyasının meşruiyeti için güncel kullanımına dek, her normatif evrenselcilik, emperyal küreselleşmeye doğru çürüdü. Normatif ve ampirik insanlık arasındaki bölünme, onun iyileştiriciliğine direnir, çünkü evrensel normatiflik, her durumda insanlığın bir parçası tarafından tanımlanmıştır.

Liberal anayasaların evrensel insanlığı, ayırma ve dışlamanın normatif zeminiydi. Modernitenin ontolojik ilkesi evrensel ‘erkek’ ile onun politik örneklemesi ve hakların gerçek sahibi olan ulusal vatandaş arasındaki uçurum açıldı. Ulus-devlet diğer insanların ve milletlerin dışlanmasıyla oluştu. Modern özne, bu ‘diğerleri’ statüsünden dışlanarak evrensel insan doğasına kabulünü garanti edecek şekilde, vatandaşlığa dair politik haklar elde ederek kendi insanlığına ulaşır. Vatandaş olmayan bir yabancı, modern barbardır. Hakları yoktur çünkü devletin bir parçası değildir ve daha az insandır çünkü vatandaş değildir. Kişi daha az ya da yüksek derecede erkektir çünkü o daha az ya da yüksek derecede bir vatandaştır. Yabancı, erkek ile vatandaş arasındaki uçurumdur.

Küreselleşmiş dünyamızda, vatandaşlığa sahip olmamak, vatansız veya mülteci olmak, en kötü kader. Kesin olarak konuşmak gerekirse, insan hakları yoktur: Haklar insanlara bazı alt düzey grup üyeliğinden doğru değil de insanlıklarından ötürü veriliyorsa, o zaman mülteciler, sans papier (kağıtsız, belgesiz) göçmenler ve varsa bile çok az hukuki koruma sahip olan, Guantanamo Körfezi ve benzeri gözaltı merkezlerindeki tutuklular, bu hakların esas sahipleri olmalılar. Varsa bile çok az hakka sahipler. Onlar, yeni dünya düzeninin hukuki olarak kendi hallerine terk edilmiş, kuru bir hayat süren homines sacri’leridir (kutsal erkekler).

Özne konusundaki çığır açıcı hamle, tüzel kişilik tarafından yönlendiriliyor ve örneklendiriliyor. Erkeğin haklarının “erkeği”, tür varoluşu olarak, cinsiyetsiz, ten renksiz, tarihsiz veya geleneksiz tezahür eder. Herhangi bir ihtiyacı veya arzusu yoktur, tüm diğerleriyle şu üç soyut özellik üzerinden birleşen boş bir kaptır; özgür irade, akıl ve ruh (şimdi zihin) – insan özünün evrensel unsurları. Bu asgari insanlık ‘insan’a otonomi, moral sorumluluk ve hukuki öznellik iddia etmesine izin verir. Aynı zamanda, gerçekten ‘insan haklarını’ kullanabilen ampirik erkek, çok erkek olan erkektir: hali vakti yerinde, heteroseksüel, beyaz, insanlığın soyut saygınlığını ve güçlünün cemaatine aitliğin gerçek imtiyazlarını kendinde yoğunlaştıran şehir erkeği. Bir ikinci dışlama, bu sebeple, hümanizm, insanlık ve onun haklarını şart koşar. İnsanoğlu uygun olmayan erkekleri dışlar, bu da, mülksüz ya da görgüsüz erkekler, akıl ve uyak yoksunu insanlar, kadınlar, ırksal ve etnik cinsel azınlıklardır. Haklar, değişken insaniyetsizlik ve antropolojiye karşı insanlar inşa eder. Gerçekten de, Pheng Cheah’ın adlandırdığı üzere, ‘insanlığın gayri-insani bu şartları’, modern hayatın yarı-aşkın önkoşulu işlevini görürler1.

Günümüz insan hakları tarihi, soyut erkek ile somut vatandaş arasındaki uçurumu kapatmak için; ‘insan’ın soluk anahatlarına ten, kan ve cinsiyet eklemek ve güçlünün ayrıcalıklarını (normatif insanlığın nitelikleri) ve saygınlıklarını ampirik bir insanlığa doğru genişletmek/yaymak için süregelen ve her zaman başarısız olan bir mücadele olarak görülebilir. Ancak bu gerçekleşmemiştir ve hakların icrası üzerinden başarılması pek de mümkün değildir.

1. Pheng Cheah, Inhuman Conditions (Cambridge Mass: Harvard University Press, 2006), Chapter 7

Kaynak

Birinci bölümün çevirisi

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s