Çeviriliyor: “Dinle Anarşist!” Simon Springer’in “Radikal bir Coğrafya Neden Anarşist Olmalı”sına Kişisel bir Yanıt – David Harvey

(Gönüllü çevirmenler aranıyor)*

Simon Springer (2014) radikal bir coğrafyanın Marksist olup iç bayacağına taze anarşist olması gerektiğini savunduğu canlı ve polemikçi bir yazı yazdı. Bu yazı da birçok polemik yazısı gibi yanlış ifadeler, abartılar ve kişiselleşmiş eleştiriler içeriyor ancak Springer’in ortaya attığı sorular tartışmaya değer.

Önce kendi pozisyonumu netleştireyim. Anarşizmle olan uzun ilişkisini kesmesi ardından, yazdığı son yazılarda “solun geleceği, son tahlilde, mevcuda ve geleceğe dair hem Marksizm hem de anarşizmde geçerli olanı kabul etme becerisine bağlı” diyen Murray Bookchin’le – fikirlerinin tamamına katılmasam da – aynı duyguları paylaşıyorum (Bookchin, 2014: 194). “Devrimci geleneğin – Marksizm ve anarşizmin – best of’unu, mevcudun yüz yüze olduğu sorunların dilinden konuşan yol ve biçimlerde, hangi yaklaşım birleştirebilir”i tanımlamamız gerek (2014: 164).

Makalesinden anladığım, Springer böyle bir projenin parçası olmak istemeyecektir. Düşman değilseler bile ikisi de kendine münhasırmış gibi, anarşizm ile Marksizm arasındaki ilişkiyi kutuplaştırmakla daha çok ilgileniyor gibi. Bence bu anlamsız. Marksist bakış açıma göre, son birkaç yıldır epeyce siyasi aktivizm sergilemiş olan (“Oküpay” gibi hareketlerde) otonomcu ve anarşist taktikler ve fikirler, takdir edilmeli, analiz edilmeli ve gerektiğinde desteklenmeli. “Oküpay”ı ya da Gezi Parkı’nda ve Brezilya şehirlerinde olanları ilerici hareketler olarak görüyorsam ve bunlara kısmen ya da tamamen, anarşist ve otonomcu fikir ve eylem yön verdiyse, neden onlarla pozitif bir şekilde ilişkilenmeyeyim ki? Anarşistler, ana akım Marksizm tarafından tümü de sıklıkla göz ardı edilen veya alakasız bulunarak kenara atılan önemli meseleleri gündemleştirdikleri ölçüde, iki gelenek arasında karşıtlık yerine diyalogun – karşılıklı yardımlaşma diyelim – daha faydalı olacağını düşünüyorum. Tersinden de Marksizm’in, tüm geçmiş hataları ile, birçok anarşistin de katıldığı antikapitalist mücadeleye kazandıracağı çok şey var.

Coğrafyacılar, işbirliği ve yardımlaşma olasılığını görüp inceleyebilecekleri çok özel ve belki de ayrıcalıklı bir konuma sahipler. Springer’in de işaret ettiği gibi, on dokuzuncu yüzyıl anarşist geleneğinin önde gelen isimlerinden bazıları – en bilinenleri de Kropotkin, Metchnikoff ve Reclus – coğrafyacıydılar. Pratik planların yanı sıra (Ebenezer Howard’ınkiler gibi) birçok ütopyacı tasarım da (Edward Bellamy’ninki gibi) anarşist etkileri yansıtırken, Patrick Geddes, Lewis Mumford ve sonra da Murray Bookchin’in çalışmasıyla kentsel planlamada anarşist fikirler de etkili olmuştur. Bu arada Spaces of Hope (2000) çalışmamdaki kendi ütopyacı çizimimi de (“Edilia”) bu geleneğe yerleştirirdim.

Sosyal anarşistler, mekân, yer ve çevre (ki birçok coğrafyacının, çalışma alanlarının merkezinde yer aldığını kabul edeceğini düşündüğüm kavramlar) meselelerine genellikle çok daha fazla ilgili ve hassas olmuşlardır. Marksist gelenek ise, genel olarak baktığımızda, bu gibi konulara karşı acınacak bir ilgisizlik içinde olmuştur. Lefebvre ve 1977’de yayına başlayan ve Marksist sosyologların önemli bir kurucu rol oynadığı Anglo-Fransız International Journal of Urban and Regional Research gibi bazı açık istisnalarla birlikte, Marksist gelenek, kentleşmeyi ve kentsel toplumsal hareketleri, mekânın üretimini ve eşitsiz coğrafi gelişmeleri büyük ölçüde görmezden gelmiştir. Ana akım Marksizm, çevre sorunlarının veya kentleşme ve kentsel toplumsal hareketlerin, sermayenin çelişkileri içinde temel öneme sahip olduğunu ancak görece yakın zamanda (diyelim ki 1970’lerden sonra) gördü. 1960’larda, birçok Ortodoks Marksist, çevre sorunlarını küçük burjuva romantiklerinin meşgalesi sayıyordu (1971’de Post-Scarcity Anarchism içindeki “Listen, Marxist!” (Dinle Marksist!) makalesinde duygularını açığa vuran Murray Bookchin’i kızdıran da buydu).

1970’lerin başında Marx ve Marksizm’e ilgi duymaya başlamamın kısa süre ardından, misyonumun bir parçasının Marksistlere daha iyi coğrafyacılar olmasına yardımcı olmak olabileceğini anladım. Coğrafyaya Marksist perspektifler getirmenin Marksistlerin coğrafi meseleleri ciddiye almasını sağlamaktan çok daha kolay olduğu açığa çıktığından sık sık dalga geçerdim. Coğrafyaya Marksist perspektifler getirmek, mekâna, yerin üretimine ve çevreye dair meselelerle uğraşmak ve bunları, geniş anlamıyla Marx’ın “sermayenin hareket yasaları” dediği şeyin içine yerleştirmek demekti. Tanıdığım birçok sosyal anarşist (Springer’in de kabul ettiği üzere), sermayenin mekân ve zamanda ve çevresel transformasyonlar üzerinden dolaşımına ve birikimine dair Marksist eleştirel ve teorik açıklamayı faydalı buluyor. Sosyal anarşistlerin, Marx’ın sermaye eleştirisini, özellikle de kentleşme, peyzaj oluşumu, yer üretimi, rant elde etme, ekolojik transformasyonlar ve eşitsiz coğrafi gelişmeler gibi konularda daha alakalı ve kolay anlaşılır hale getirme çabamı küçümsemek yerine takdir etmesini umardım. Genel olarak Marksizm’in, özel olaraksa Marksist politik ekonominin katkıları antikapitalist mücadele açısından temel niteliğinde. Hangi konuda, neye karşı ve neden mücadele edilmesi gerektiğini kesinlikle daha açık şekilde tanımlıyorlar.

Ancak tüm bunların arkasında çok ilginç bir sorun yatıyor. Elisée Reclus, on dokuzuncu yüzyılın en üretken anarşist coğrafyacılarından biriydi. On dokuz ciltlik Geographie Universelle kitabına bakıldığında, anarşist fikirlerin izi çok azdır (en fazla Kropotkin’in orta Asya fizikî coğrafyası çalışmalarındaki kadar). Bu sebeple, Londra’daki Kraliyet Coğrafya Topluluğu, önceleri apolitik coğrafyacılar sayılırken başları politik nedenlerle derde girdiğinde hem Reclus hem de Kropotkin’in hapisten serbest bırakılmasını isteyebilmişti. Bunun ardındaki sebep son derece basit: Reclus’nün yayıncısı Hachette, onun politik yönünün ön plana çıkmasını (o dönem anarşistlerin şiddet konusundaki ünü düşünüldüğünde) kaldıramazdı ve Reclus’nün de yaşamak için paraya ihtiyacı vardı.

Reclus ya istifa etmiş ya da bundan rahatsız değilmiş gibi görünüyor. Rahatsızlık duymuyor olabilir, çünkü, dünyanın ve halklarının objektif ve derin coğrafi bilgisine sahip olmanın, tüm insanlık için özgürleştirici bir yaşam inşa etmenin gerekli koşulu olduğuna inanıyordu. Kültürel çeşitlilik konusunda eşitlikçi bir saygı ile doğa ile olan bağa duyulan saygıyı kapsayan derin bir hümanizm, onun çalışmalarının karakteristiğini oluşturmaktadır (Fleming, 1988; Dunbar, 1978). Anarşist meslektaşlarına yönelik açık mektubunda (ki şuranın sonuç paragrafında alıntılamıştım, Cosmopolitanism and the Geographies of Freedom, 2009: 283), Reclus şöyle yazar: “İnsanın kendi yaşamını riske atacak kadar coşku duyması ve kendini adaması, bir davaya hizmet etmenin yegâne yolu değildir. Bilinçli devrimci, yalnızca duygu insanı olamaz; o, adalet ve dayanışma arayışındaki her çabanın sahih bilgiye ve kapsamlı bir tarih, sosyoloji ve biyoloji anlayışına dayandığı bir akıl insanıdır da aynı zamanda” (kendisi saymasa da, hayatını adadığı coğrafyayı da eklemek gerek – DH) (Clark ve Martin, 2004). Anarşistler bu tavsiyeye kulak vermenin faydasını görebilir.

*titanpad’de veya başka şekilde paylaşarak, paslaşarak çevirmek isteyen?

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s