Yunanistan: Mücadele Devam Ediyor – Stathis Kouvelakis ile mülakat (Jacobin)

photo1Çeviri: Serap Güneş, Işık Barış Fidaner

Anahtar Noktalar

Hükümet kendisini referandumun havasına kaptırdı.
Sol Avrupacılık ideolojisi felç edici oldu.
Grexit’e hazırlıksız kalmak bilinçli bir tercihti.
Hükümette iki ana kamp var.
“Hayır” kampanyası sınıfsal temelliydi.
Tsipras oylama sonrasında bitmiş muhalefeti yeniden diriltti.
Sol Platform’un planı kalıp Syriza’yı almak için savaşmak.
Syriza liderliği partide tasfiye istiyor.
Yeni anlaşma bugüne kadarki en berbat olanı.
Bunu nasıl bir direnişin takip edeceği bilinmiyor.
Syriza’nın solu bazı hatalar yaptı.
Ancak parti içinde çalışmak hata değildi.

Syriza hükümeti ile kreditörler arasındaki son anlaşma, Yunanistan’daki gelişmeleri takip eden Sol’daki birçoklarını şok etti. Bu bir politik evrenin sona erdiğinin işareti.

Bu mülakatta, Jacobin editörlerinden Sebastian Budgen, partideki Sol Platform’un önde gelen üyelerinden biri olan Stathis Kouvelakis ile son gelişmeleri, beklentilerin hangi ölçüde gerçekleştiğini veya boşa çıktığını ve partinin radikal kanadı açısından sonraki adımları değerlendiriyor.

Kouvelakis, bu fırsatı, Sol Platform’un stratejisinin bilançosunu, işlerin daha farklı yapılıp yapılamayacağını ve daha genel bir sol rekompozisyon için ne gibi arayışlar olabileceğini kapsamlı bir şekilde değerlendirmek için kullanıyor.

Temmuz referandumunun sebepleri nelerdi? Birçokları referandumu Yunan Başbakan Alexis Tsipras’ın beklenmedik bir hamlesi olarak değerlendirdi. Fakat motivasyonunun ne olduğuna dair bir belirsizlik söz konusu, hatta kimileri onun kaybedeceğini düşündüğünü söylüyor.

Referandumun, hükümetin müzakere süreci boyunca sürüklendiği tuzaktan kurtulma yönünde bir girişimi olduğunu düşünüyorum.

Aslında, sürekli tavizler vererek yaşanan düşüş sırasında, hükümet ve Tsipras’ın, Troyka için ne sunarlarsa sunsunlar asla yeterli olmayacağını anladıkları son derece açıktı. Haziran’ın son haftası itibariyle, şekillenmekte olan anlaşmanın Syriza içinde testi geçemeyeceği ve kamuoyunda da testi geçemeyeceği açık hale gelmişti.

Liderliğe ve Tsipras’ın kendisine parti içinden – Sol Platform saflarının çok ötesinde – bunun kabul edilebilir olmadığına dair mesajlar gönderildi. O haftanın son günlerinde, kamuoyu görüşündeki değişim de belirgindi. İnsanlar bitmek bilmeyen müzakere sürecinden bıktıklarını söylüyorlardı. Troyka’nın tek derdinin Yunan hükümetini küçük düşürmek olduğu anlaşılmıştı.

Bir politikacı olarak bir tür kumarbaz olduğu söylenmesi gereken Tsipras, referandumu (tamamen yeni bir şey olmayan, daha önce Yanis Varoufakis dâhil başkalarınca da ortaya atılmış bir görüş) müzakere sürecinden bir kopuş olarak değil, kendi müzakere planını güçlendirebilecek taktik bir hamle olarak görüyordu.

Bunu kesin şekilde söyleyebilirim, çünkü referandum duyurusunun yapıldığı 26 Haziran akşamı gerçekleşen kritik kabine toplantısının ayrıntılarına vakıfım.

Bu noktada söylenmesi gereken iki şey var. İlki Tsipras’ın ve ona yakın insanların birçoğunun, referandumun çantada keklik olacağını düşündüğü. Bankalar kapanmadan önce durum gerçekten de buydu. Genel algı, referandumun ezici bir üstünlükle, yüzde 70 ile kazanılacağı şeklindeydi.

Bu gayet gerçekçi; bankalar kapanmadan, referandum kolayca kazanılırdı ama Hayır oyunun siyasi ağırlığı daha az olurdu. Çünkü bankaların kapanması ve Avrupalıların tepkilerinin yarattığı gergin ve dramatik atmosfer olmadan gerçekleşmiş olurdu.

Kabine toplantısında olanlar, belirli sayıda insanın – hükümetin Başbakan Yardımcısı Giannis Dragasakis öncülüğündeki sağ kanadı – bu hamle konusunda aynı fikirde olmamasıydı. Dragasakis aslında Yunan tarafında tüm müzakere sürecini izleyen şahıs. Müzakere ekibinde yeni maliye bakanı Euclid Tsakalotos hariç herkes onun ekibinden ve kabinede Varoufakis’ten gerçekten kurtulmak isteyenler arasında en önde geleniydi.

Bu kanat, referandumun riskli olduğunu düşünüyor ve Tsipras’ın aksine, bunun, Avrupa tarafında sert tepkiye neden olarak süreci çok gerecek bir hamle olacağını anlıyorlardı. Haklı da çıktılar.

Bu girişimin tabanda önünü açacağı dinamiklerden de korkuyorlardı. Öte yandan, Sol Platform’un lideri ve enerji bakanı Panagiotis Lafazanis, biraz geç de olsa referandumun doğru karar olduğunu söyledi ancak aynı zamanda bunun bir savaş ilanı anlamına geleceği, karşı tarafın likiditeyi keseceği ve birkaç gün içinde bankaların kapanmasına hazır olmamız gerektiğine dair uyarılar da yaptı. Toplantıda bulunanların çoğu bu uyarılara gülüp geçmiş.

Neler olup bittiğine dair bu şuursuzluğun, hükümetin bugüne kadarki icraatlarının tüm mantığını anlamak için kesinlikle kilit önemde olduğunu düşünüyorum. Avrupalıların vermiş oldukları tepkiyi vereceğine inanamıyorlardı. Öte yandan Syriza’nın sağ kanadı neyle karşı karşıya olduklarının çok daha farkındaydı.

Bu, referandum haftasında o seviyede ne yaşandığını da açıklıyor. Tsipras Dragasakis ve diğerleri tarafından referandumu geri çekmesi konusunda yakın markaja alındı. Bunu yapmadı elbette, ama sonraki hamlelerinin sağ kanadın kabul edeceği türde olacağını, bu adımın o noktaya kadar takip edilen hattan bir kopma olmayıp o çerçeve dâhilinde bir tür taktiksel hamle olduğunu belli etti.

Çarşamba günkü oylama öncesi yaşanan vazgeçme durumlarının anlamı buydu o zaman?

Kesinlikle. O Çarşamba bazı insanlar bir iç darbe olduğunu bile konuşuyordu. Atina, Tsipras’ın referandumu geri çekeceğine dair söylentilerle kaynıyordu. Konuşması sırasında referandumu teyit etti ama öte yandan da referandumu daha iyi bir anlaşma için bir araç olarak gördüklerini, bunun müzakerelerin sonu olmayıp daha iyi koşullarda devamından ibaret olduğunu da belli etti. Tüm hafta boyunca o çizgiye sadık kaldı.

Süreç konusunda, halkla ilişkiler perspektifinden baktığımda bile anlamadığım şey şu: Tsipras halka bir dizi tedbirle ilgili referandum çağrısı yapıyor ve halkı bunları reddetmeye çağırıyor, öte yandan referanduma giderken, bazı yönleriyle halka reddetme çağrısı yaptığından daha kötü tedbirlerle kreditörlere gidiyor. Bu tümden amatörlük ve kaos izlenimi bıraktı.

Soruna yanıt vermek için Tsipras’ın niyetinin ne olabileceğini anlamaya çalıştım. Referandumu kaybedeceğini mi düşünüyordu? Referandumun onun için anlamı neydi? Ancak referandumun, bu niyetlerin çok ötesinde sonuçlar doğurabilecek güçlerin önünü açtığı ve Tsipras ve hükümetin de kendilerini referandumun havasına kaptırdıkları kesin.

Bu yüzden mümkün olan her yoldan cini tekrar şişeye koymaya çalıştılar. Tsipras’ın Dragasakis’in markajı karşısındaki tutumu – ve o Çarşamba’nın bu denli kritik olmasının nedeni – onların çizgisini kabul etmek ve Avro Grubu’na adı çıkmış o mektubu, ondan önce de yeni bir borç isteyen mektubu göndermek oldu. Referandumdan sonraki hafta yaşanacaklara giden zemini bu döşedi.

Ancak öte yandan, kendini küçük düşürmeksizin referandumu geri çekemeyeceği gerçeğini meşrulaştırmak için, bu girişimi gerekçelendirmesi gerekiyordu. Juncker paketindeki kemer sıkma tedbirlerine karşı çıkmaktan, Troyka’nın şantajlarından ve maruz kaldığı memorandumdan söz etmek zorundaydı. Ve elbette, aşağıdan gelişmekte olan dinamik de ona sözünün arkasında durup devam etme ve Troyka’ya savaş açma fırsatı sağladı.

Bu, yukarıdan başlatılan bir inisiyatifin, iç çelişkiler sonucunda liderin niyetinin çok ötesindeki güçleri özgürleştirmekle sonuçlanmasına dair çok güzel bir örnek. Bu çok önemli, çünkü dünkü teslimiyet anlaşmasından sonra, Tsipras’ın yüzleşmek zorunda olduğu en büyük sorunlardan birinin, referandumdan sonraki bu hamlenin siyasi meşruiyetinin tartışmalı olması olduğunu görmek gerek.

Referandum olmamış gibi davranmanın tamamen illüzyon olduğunu görmemiz gerek. Referandum oldu ve hem uluslararası kamuoyu hem de Yunan toplumu açısından Tsipras’ın halkın iradesine ihanet ettiği açık.

Öyleyse gelelim büyük meseleye. Tsipras bir tür Makyavelist süper-taktikçi dahi mi yoksa olayların peşinden sürüklenen arsız bir kumarbaz mı? Sen kesinlikle ikincisini düşünenlerdensin herhalde?

Ben kesinlikle ikinci gruptanım ama şu noktayı netleştirmek kaydıyla: Aslında Tsipras ve liderlik en başından beri çok tutarlı bir şekilde aynı hattı izlediler. Müzakerelerde “gerçekçi” bir yaklaşımla söylemsel sağlamlığı birleştirerek Avrupalılardan tavizler alabileceklerini düşünüyorlardı.

Ancak giderek bu hat’ta sıkışmaya başladılar ve sıkıştıklarını anladıklarında da hiçbir alternatif stratejileri yoktu. Başka tüm stratejileri sürekli reddettiler ve halen buna zaman varken başka bir yaklaşımın uygulanmasını da pratik olarak imkânsız hale getirdiler.

Şimdi de, birkaç gün önce New Statesman‘a verdiği mülakatta, Varoufakis çevresindeki küçük bir ekip insanın referanduma giden hafta boyunca, bankalar üzerinde devlet kontrolünü, borç senetlerini ve Yunan Merkez Bankası’nın Frankfurt’taki Avrupa Merkez Bankası’yla ilişkisinin kesilmesini içeren alternatif bir plan, yani bir nevi aşamalı çıkış üzerinde çalıştığını söylüyor. Fakat bunun çok geç geldiği ve kabinedeki ekonomi ekibinin geri kalanının (bundan ana olarak Dragasakis’i kastediyor) neredeyse tamamı tarafından reddedildiği kesin. Ve elbette bu karara Tsipras da onay verdi.

Öyleyse, Tsipras çizgisinde bir süreklilikten bahsedebiliriz. Olan biteni anlayacaksak “ihanet” sözcüğünün uygun düşmediğini düşünmemin sebebi de bu. Elbette objektif olarak halk iradesine ihanet ettiğini, insanların ihanete uğramış hissetmekte son derece haklı olduklarını söyleyebiliriz.

Ancak, ihanet kavramı genellikle bilinçli bir karar verip sonra kendi taahhütlerinizden kendiniz geri döndüğünüzde geçerlidir. Bence aslında olan şey, Tsipras’ın, müzakerelere odaklanan bir yaklaşım benimseyerek ve iyi niyet sergileyerek olumlu bir sonuç alabileceğine gerçekten inanmış olması. Sürekli olarak alternatif bir planı olmadığını söylemesinin de sebebi bu.

Gizli ajandası olmayan sadık bir “Avrupalı” görünümü sergileyerek, bir tür ödül alacağını düşünüyordu. Öte yandan, aslında aylardır yükselen baskıya dayanarak ve referandum ve Moskova ziyareti gibi kimi beklenmedik hamleler yaparak belirli bir kapasite de sergilemiş oldu.

Bunun meseleye yaklaşım açısından doğru bir karışım olduğunu düşünüyordu ancak olan şey şu oldu, tutarlı bir şekilde bu hattı izlerseniz, kendinizi yalnızca kötü seçeneklerle başbaşa bir pozisyonda bulursunuz.

Peki ya bu stratejinin kökenleri: Bu ne ölçüde ideolojik körlük, ne ölçüde saf cehalet? Çoğu kimse için kafa karıştırıcı olan şey, büyük oranda entelektüellerden, tüm hayatlarını hem soyut hem de somut olarak çağdaş kapitalist politik ekonomiyi araştırmaya harcamış insanlardan, politik aktivist olan insanlardan oluşan bir hükümete sahip oluşunuz.

İnsan siyasal rakipleri hakkında nahiflik gibi görünen bir şeyi nasıl açıklayabilir? Dibine kadar ideolojik kökenli mi yoksa sadece “yüksek siyaset” konusunda tecrübesizlik mi mesele?

Hükümet içindeki iki unsur arasında ayrım yapmamız gerek. İlki ana ekonomistlerden ikisinin, başta Dragasakis’in ama aynı zamanda da Giorgos Stathakis‘in öncülük ettiği sağ kanat. Ve sonra da merkezdeki liderlik, Tsipras ve çevresindeki insanlar geliyor.

İlk grup en başından beri tutarlı bir hat izledi – onlar açısından nahiflik kesinlikle söz konusu değildi. Avrupalıların memorandumdan bir kopmayı asla kabul etmeyeceklerini biliyorlardı.

Bu yüzden Dragasakis başından beri genel yaklaşım mantığını değiştirmemek için her şeyi yaptı. Syriza’nın doğru düzgün bir ekonomik programı olmasına yönelik tüm girişimleri, hatta parti çoğunluğu tarafından onaylanmış olan çerçeve içindekileri bile açıkça sabote etti. Elde edilebilecek tek şeyin memorandum çerçevesinin geliştirilmiş bir versiyonu olduğunu düşünüyordu. Avrupalılarla anlaşmayı müzakere ederken elinin tamamen serbest olmasını istedi. Kendisi pek önde görünmezken, müzakere ekibini kontrol etmeyi başardı, özellikle de Varoufakis kenara itildikten sonra.

2013 yazında, o vakit çok uğultu yaratan çok ilginç bir mülakat verdi. Önerdiği şey Syriza programının yumuşak bir versiyonu bile değildi, gerçekte Yeni Demokrasi’nin imzaladığı mevcut anlaşmanın çok hafif iyileştirilmiş hali olan, farklı bir programdı.

Ve bir de diğer yaklaşım var, Tsipras’ınki. Bu yaklaşım hakikaten de sol Avrupacılık ideolojisinden kök almaktaydı. Bunun en iyi temsilcisinin, kendisini sadık bir Marksist olarak gören, Avrokomünist gelenekten gelen Euclid Tsakalotos olduğunu düşünüyorum, yıllar boyu aynı örgütteydik onunla. Hem onun ideolojisini hem de tüm o akademisyenlerin mevcudiyetinin hükümete verdiği görünümü yansıtan en tipik açıklamalarından biri, Fransız web sitesi Mediapart‘a Nisan’da verdiği mülakatta söyledikleri.

Hükümete dâhil olduğundan bu yana ona en çarpıcı gelen şey sorulduğunda, bir akademisyen olarak işinin üniversitede ekonomi öğretmek olduğunu, dolayısıyla Brüksel’e kendisini çok ciddi hazırlayarak gittiğini, bütünlüklü bir argümanlar seti hazırladığını ve aynı ölçüde hazırlıklı karşı argümanlar beklediğini söylüyordu yanıtında. Ancak bunun yerine, sürekli olarak kurallardan, prosedürlerden falan bahseden insanlarla yüz yüze kalmak zorunda kalmıştı.

Tsakalotos, tartışmanın seviyesinin düşüklüğünden hayal kırıklığına uğramıştı. New Statesman‘a verdiği mülakatta, Varoufakis de kendi deneyimini çok benzer bir şekilde anlatıyor, ancak onun tarzının Tsakalotos’unkinden daha agresif olduğu kesin.

Bu noktada bu insanların AB ile karşılaşmanın bir akademik konferans tarzında olmasını umdukları gayet açık bir şekilde görülüyor. Oraya güzel makalelerle gidecekler ve karşılığında yine güzel karşı makaleler alacaklardı.

Bunun günümüz solu hakkında çok şey söylediğini düşünüyorum. Sol, iyi niyetli ama reel politika alanında tamamen etkisiz insanlarla dolu. Fakat bu, Avrupacılığa neredeyse sofuca bir inancın da yarattığı bir akıl tutulması aynı zamanda. Bu şu demek, son ana dek, bu insanlar Troyka’dan bir şey alabileceklerine inandılar, “ortaklar” arasında bir tür uzlaşıya varılabileceğini, demokratik iradeye saygı gibi temel değerleri paylaştıklarını veya ekonomik argümanlara dayanan rasyonel bir tartışma olasılığı olduğunu düşündüler.

Varoufakis’in yaklaşımı, aslında aynı yaklaşımın oyun teorisi diline sarmalanmış haliydi. Söylediği şey, oyunu onlar geri çekilinceye kadar devam ettirmeli, sonuna kadar götürmeliydik, çünkü geri çekilmemeleri halinde uğrayacakları kayıp güya kabul edemeyecekleri kadar büyüktü.

Fakat aslında olan şey, bir tanesi bir parmağını, diğeri ise iki bacağını kaybetmeyi riske ederek dövüşen iki insandı.

Dolayısıyla bir gerçekçilik sorunu olduğu ve bunun Solun bugün yüz yüze olduğu temel bir meseleyle doğrudan bağlantılı olduğu doğru: yani, kendi etkisizliğimiz/güçsüzlüğümüz.

Syriza liderliğinin merkezi fraksiyonu için tarif ettiğiniz bu Avrupacılığın ideolojik içeriği nedir? Çünkü bunlar liberal değiller, Negri’ci federalistler bile değiller – bunlar kendilerini birçok durumda Marksist olarak adlandıran kimseler. Bunda Habermas’ın veya Étienne Balibar’ın bir etkisi var mı?

Bu durumda Balibar‘ın Habermas‘tan daha alakalı olduğunu düşünüyorum. Bir kez daha, Tsakalotos’un sözlerinden gidelim. Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker’in son derece aşağılayıcı karşı teklifini göndermesinin ertesi günü Paul Mason’a bir mülakat verdi.

Mason ona Avro hakkında sorduğunda, Tsakalotos çıkışın mutlak yıkım anlamına geleceğini ve ulusal para birimleri arasında rekabetin geri dönüşü ve çeşitli milliyetçiliklerin ve faşizmin yükselişi ile Avrupa’nın 1930’ları yeniden yaşayacağını söyledi.

Dolayısıyla bu insanlar için iki seçenek arasında bir tercih söz konusuydu: ya “Avrupalı” olmak ve mevcut çerçeveyi kabul etmek ki bir şekilde objektif olarak eski ulus devlet realitesine göre ileri bir adımı temsil ediyor, ya da “Avrupa karşıtı” olmak ki bu da milliyetçiliğe gerilemek, reaksiyoner, gerici bir hamle ile eşitleniyor.

Bu, Avrupa Birliği’ni meşrulaştırmanın zayıf bir yöntemi: “İdeal olmayabilir ama masadaki diğer her şeyden daha iyi.”

Burada hangi ideolojinin işbaşında olduğunu net şekilde görebiliriz. Projeyi olumlu şekilde benimsemeseniz ve Avrupa kuruluşlarının neoliberal yönelimi ve yukarıdan aşağıya yapısı konusunda ciddi şüpheleriniz olsa da, bu koordinatlar dâhilinde ilerlemeye devam ediyor ve bu çerçevenin dışında daha iyi bir şey tahayyül edemiyorsunuz.

Grexit’in 1930’lara dönmekmiş gibi veya bir kıyametmiş gibi kötülenmesinin anlamı bu. Bu, liderliğinin kendi sol Avrupacılık ideolojisine sıkışmışlığının bir semptomu.

Yani Avrupa Birliği’nin ve hatta Avro’nun sonundansa kapitalizmin sonunu hayal etmek daha kolay?

Aynen öyle, birkaç yıl önce bunu yazmıştım.

Ve bazı entelektüeller liderliğin pozisyonunu savunmak için Poulantzas’ı kullanmasına rağmen Avrupa Birliği konusundaki bu yumuşaklık Nicos Poulantzas’ın kendi görüşü ile de tutarsız.

Evet, Poulantzas, sermayenin uluslararasılaşma süreçlerini analiz ettiği, çağdaş kapitalizmde sosyal sınıflar üzerine kitabının ilk kısmında Avrupa entegrasyonundan söz eder ve Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu, net bir şekilde, Avrupa sermayesinin, ABD’nin savaş sonrası dönemdeki yeni yapısal hegemonyasının çerçevesi dâhilinde uluslararasılaşmasının emperyalist formuna bir örnek olarak değerlendirir.

Tekrar referanduma dönelim. Referandum likidite krizinin yaşandığı, bankaların kapandığı, medyanın histerik bir propaganda yürüttüğü ve diğer partilerin “evet” için zorladığı bir ortamda gerçekleşti. Fakat sonra sıradan Yunanlardan muazzam bir karşı tepki uyandı.

Bu tepkinin altında ulusal gurur mu yatıyordu, yoksa temelde sınıfsal mıydı ya da, Paul Mason ve başkalarınca dile getirildiği gibi, İç Savaş anıları mı devreye girdi? “Hayır” oyunun temel kaynakları nelerdi?

Yukarıda saydığın faktörlerden en az ilgili olanı İç Savaş. Hayır’ın, ülkenin Laconia, Sparta, Messinia gibi geleneksel olarak çok sağda olan bölgelerinde veya Yunanistan’ın sağın hâkim olduğu Evrytania gibi orta kesimlerinde bile başat olduğunu görmeliyiz. “Hayır” oyu Yunanistan’ın tüm illerinde çoğunluktaydı.

Saydığın üç boyut arasında en önemlisi kesinlikle sınıfsal boyut. Önem sırasına göre gideyim. Görece ana akım yorumcular bile, bunun Yunan tarihinde sınıfsal olarak en bölünmüş seçim olduğunu kabul ettiler. İşçi sınıfı bölgelerinde yüzde 70 veya üzeri hayır oyu hâkimdi, üst sınıf bölgelerinde ise yüzde 70 veya üstü evet oyu.

Egemen güçlerin histerik kampanyası ve bankaların kapanmasının ve nakit çekimlerine sınırlama getirilmesinin vb.nin yarattığı dramatik ortam, popüler sınıfların, Evet cephesinin nefret ettikleri her şey anlamına geldiğini kolaylıkla fark etmesini sağladı. Evet cephesinin, kampanyalarında nefret edilen politikacıları, siyasi uzmanları, iş liderlerini ve medyatik tipleri kullanması, bu sınıfsal tepkiyi artırmaktan başka işe yaramadı.

Aynı ölçüde etkileyici ikinci şey ise gençliğin harekete geçmesi. Bu, krizden bu yana gençliğin kitlesel olarak birleşik bir tavır aldığı ilk an. 18-24 yaş arası gençlerin yüzde 85’i hayır oyu verdi. Bu, memorandumun tamamen gözden çıkardığı bu neslin, önlerinde nasıl bir gelecek uzandığının gayet bilincinde olduğunu ve Avrupa’ya karşı net bir duruşa sahip olduğunu gösteriyor.

Fransız gazetesi Le Monde’da, Avro, Erasmus programları ve Avrupa Birliği ile büyümüş bu genç insanların nasıl olup da ona karşı tavır aldığını soran bir makale yayınlandı. Görüşülenlerin tümünün basit bir yanıtı vardı: Avrupa’nın ne olduğunu gördük; Avrupa kemer sıkmadan ibaret, Avrupa demokratik hükümetlere şantaj yapılması demek, Avrupa geleceğimizin mahvı demek.

Bu, o haftaki, özellikle de 3 Temmuz Cuma ile birlikte Atina ve Yunanistan’ın diğer büyük şehirlerinde doruk noktasına çıkan kitlesel ve öfkeli yürüyüşleri de açıklıyor.

Ve üçüncü boyut kesinlikle ulusal gurur. Bu, sınıfsal hatların daha bulanık olduğu büyük kent merkezleri dışında, Yunanistan’ın kırsal bölgelerinde ve küçük şehirlerinde bile hayır oyunun neden çoğunlukta olduğunu açıklıyor. Bu, Troyka’ya “hayır”dı, Juncker’e “hayır”dı. Hükümet konusunda şüpheci olanlar ve Syriza’yı veya Tsipras’ı desteklemeyenler tarafından bile durum seçilmiş bir hükümetin küçük düşürülmeye çalışılması ve ülkeyi Troyka hâkimiyeti altına alma girişimi olarak algılanıyordu.

Hayır kampanyası sırasında bir sürü işyeri dolaştın. Nasıl karşılandığını biraz anlatır mısın?

Elbette çok benzersiz bir deneyimdi. Birbiriyle çelişen durumlar söz konusuydu – tasfiyesine zaten başlanmış, kalanı da özelleştirilecek olan demiryollarında atmosfer sertti ve işçiler Syriza hükümetinin demiryollarının özelleştirilmesini hâlihazırda kabul ettiğini biliyordu. Varoufakis’in 20 Şubat anlaşması sonrasında açıkladığı reform listesinde bile vardı bu.

Ancak bağlamı değişse de tüm bu işyerlerinde, tartışma iki farklı konudaydı: Hükümet şimdiye kadar neden bu kadar az şey yapmıştı, neden böylesine ürkekti? Ve Hayır zaferinden sonra ne yapacaktı?

Bu insanlar için Hayır’ın kazanacağı kesindi çünkü Evet kampanyasının işyerlerinde ve genel olarak işçi sınıfı içinde esamisi okunmuyordu, bu yüzden sonuçtan hiç kuşku duymuyorlardı. Ancak zaferden sonra ne olacağı konusunda yoğun bir endişe vardı.

Dolayısıyla soru şuydu: Planlarınız ne? Ne yapmayı düşünüyorsunuz? Bu yaklaşımın başarısız olacağı beş buçuk ay sonra net olarak ortaya çıktığı halde, neden hala müzakerelerden söz ediyorsunuz?

Benim için gerçekten çok utandırıcı bir durumdu çünkü Syriza sözcüsü ve merkez komite üyesi olarak onlara ikna edici yanıtlar veremiyordum.

Hayır ezici bir şekilde kazandı. Zaferin büyüklüğü seni şaşırttı mı?

Evet, Hayır’ın yüzde 60 eşiğini geçmesini beklemiyordum. Syriza kadroları arasında yalnızca Lafazanis’in bunu beklediğini ve Sol Platform’da çok az insanın onunla aynı fikirde olduğunu söylemem gerek. Birçokları yüzde 55 falan bekliyordu.

Hayır oyunun bu kadar ezici bir zafer kazanmasının ilk etkisi muhalefet partilerinin çözülüşünün derinleşmesi oldu.

Sonuçların ilk akşamında bu insanlar tamamen mağlup olmuşlardı – bu, krizden bu yana kemer sıkma yanlısı cephenin yaşadığı en kötü yenilgiydi. Ocak seçimlerinden bile daha net ve daha güçlüydü bu durum, çünkü tüm güçlerini birleştirmelerine ve harekete geçirmelerine rağmen yıkıcı bir yenilgi yaşadılar. Yunanistan’da tek bir ilde bile kazanamadılar.

Yeni Demokrasi lideri ve eski Başbakan Antonis Samaras hemen istifa etti. Ve bundan sadece birkaç sonra Tsipras, meclisteki Syriza çoğunluğunun Şubat’ta atadığı, açık bir Evet destekçisi olan Cumhurbaşkanı başkanlığında bir “siyasi liderler konseyi” çağrısı yaparak, hezimete uğramış bu cepheyi diriltti ve meşrulaştırdı.

O toplantıda sıra dışı bir şey yaşandı: Zafer kazanan cephenin lideri, yenilen cephenin şartlarını kabul etti. Bu, siyasi tarihte benzeri görülmemiş bir şeydi. Bunu daha önce gördüğümü sanmıyorum.

Hükümet belki de “hayır” oyunun gücüne şaşırmıştı ve sınıfsal karakterini de gayet iyi anlamış olmalı ancak bunu yorumlayış şekli, basitçe ilk planları teyit ettiği şeklinde mi oldu? Daha derin bir süreç yaşandığına dair hiç mi bir algı olmadı?

Referandumu nasıl yorumladıklarını söyleyemiyorum çünkü herkes şaka gibi ilerleyen müzakerelerin esiri olmuştu. Bu müzakereleri en iyi anlatan tanımlamanın, Brüksel’deki Guardian muhabiri Ian Traynor tarafından aktarılan, AB görevlisinin müzakereleri “mental eziyet egzersizi” olarak adlandırması olduğunu düşünüyorum.

Ancak hükümetin referandumda açığa çıkan dinamikleri etkisizleştirmek için derhal harekete geçtiği kesin. Nihai sonuçların açıklanmasından saatler sonra, gündemi “hayır” oyunun ifade ettiğinden tamamen başka bir yöne kaydıran bu siyasi liderler toplantısının çağrısını bu nedenle yaptı.

Bu yeni gündemin içeriği, ne olursa olsun – önceki hafta Dragasakis menşeili hamlelerden zaten belliydi – Yunanistan’ın Avro Bölgesi içinde kalması gerektiğiydi. Ve siyasi liderler tarafından imzalanan ortak açıklamanın– imzalamayı reddeden Yunan Komünist Partisi KKE ve toplantıya davet edilmeyen Naziler hariç – en empatik noktası, bu referandumun bir kopuş kararı anlamına gelmeyip daha iyi müzakere yetkisi verdiği idi. Böylelikle o andan itibaren aşağı gidiş başladı.

Referandum sürecinde halkın Avro Bölgesi konusundaki tutumunun değişmekte olduğuna dair kanıt var mı?

Kesinlikle değişiyordu. Medya ve Evet cephesi, aynı zamanda da o hafta boyunca referanduma en bariz şekilde müdahale eden Avrupalı liderler tarafından sürekli olarak tekrarlanan iddia, Hayır oyunun Avro’ya karşı bir oy anlamına geleceğiydi. Dolayısıyla Hayır oyu veren insanların, eğer bu daha fazla kemer sıkma tedbirine “hayır” demek anlamına geliyorsa, en azından Avro’dan çıkış riskini almadıklarını söylemek mantıksız.

O hafta olanların, kamuoyu görüşlerinde bir radikalleşme süreci olduğunu da söylemek gerek. Bunu sokaklarda, işyerlerinde, tüm kamusal alanlarda hissedebilirdiniz. İnsanlar her yerde referandumdan söz ediyordu, dolayısıyla halkın nasıl bir ruh hali içinde olduğu kolayca görülebiliyordu.

Homojen olduğunu söylemiyorum. “Hayır” oyunun aslında hükümete müzakereler için başka bir kart vermekten ibaret olduğunu söyleyenler de vardı. Bunun doğru olmadığını söylemiyorum. Ama “hayır” oyunun ülke çapındaki muazzam hâkimiyeti, halkın, daha özel olarak da işçi sınıfının, gençliğin ve yoksullaşmış orta katmanların, artık kaybedecek bir şeyleri kalmadığını hissettiklerini ve risk almak ve savaşmak istediklerini gösteriyor.

Cuma günkü gösterilerin hırçın ruh hali, bunun başka bir işareti. Son derece etkileyiciydi. Şahsen ben, Yunanistan’da 1970’lerden beri böyle bir şey görmedim.

Yunan hükümeti tarafından Avro Grubu’na gönderilen tekliflerin parlamentoya getirildiği 11 Temmuz oylamasına gelelim. O an hükümetin yeni bir kemer sıkma perspektifini kabul ettiği netleşmişti.

Bu teklifler 300 milletvekilinden 251’inin oyu ve kemer sıkma yanlısı partilerin yoğun desteği ile kabul edildi.

Bunun hiçbir anlamı olmadığını bilmelerine rağmen borç verenler tarafından konan şartlardan biri, Yunan hükümeti tarafından sunulan tekliflerin parlamentonun onayını almasıydı. Mesele sadece anayasal hiçbir zorunluluk olmaması değil, çünkü parlamento yalnızca yasa önergelerini veya uluslararası veya devletler arası anlaşmaları oylayabilir, bir müzakereye temel oluşturacak ve müzakereler esnasında değişebilecek basit bir belgeyi oylayamaz.

Ancak bu, hükümetin müzakerelerde elini dramatik ölçüde küçülterek ilerlemesine tam yetki veren sembolik bir hamleydi. Hükümetin teklifleri Juncker’in referandumda reddedilen planının yalnızca hafif küçültülmüş bir versiyonuydu. Yani aslında hükümetin istediği o haftaki U dönüşünün onaylanmasıydı.

Ancak Syriza’nın parlamento grubu içindeki resim, daha karmaşık görünüyor. Bu yüzden Syriza saflarındaki ayrımlar ve Sol Platform’un aldığı pozisyon hakkında konuşalım.

Sol Platform’un pozisyonu içerde ciddi şekilde tartışıldı, özellikle de platformun ana bileşeni yani Panagiotis Lafazanis liderliğindeki Sol Akım içinde. Çoğunluğun görüşü, o aşamada farklı şekilde oy kullanmamız gerektiği idi. Yani bazıları “mevcut” oyu verecekti, bu oy pratik olarak hayır oyu ile aynı ama sembolik anlamı daha az.

Neden hayır oyu ile aynı?

Çünkü bir teklifin geçmesi için gerekli çoğunluğu değiştirmiyor. Her durumda geçmesi için 151 oy lazım.

Grupta, teklifler lehine oy verecek ve eş zamanlı olarak, iki şey söyleyen bir açıklama yayınlayacak bir başka kesim daha vardı. Birincisi, teklifleri reddedenlerle (yani bu durumda “mevcut” diyenler, bu anlaşmayı kabul etmeyenler) siyasi dayanışma içinde oldukları; ikincisi, kemer sıkma tedbirleri içeren bir anlaşmaya oy vermeyecekleri.

Ve ikinci nokta belki de ilkinden daha önemli (buna da bir noktada geri döneceğimiz kesin). Bunun arkasındaki mantık Yunan anayasa pratiğinin şu şekilde işlemesi: Her önergede hükümet kendi saflarında, partinin kendisinde veya koalisyonda, çoğunluğa sahip olduğunu (ki Bağımsız Yunanlar partisini ANEL’i hesaba kattığımızda durum bu) göstermek zorunda. Ve aslında, hükümet kendi çoğunluğunun kontrolünü kaybetmiş durumda.

Yasal olarak bağlayıcı olmasa da, son tahlilde, Yunan anayasal tarihinde, bir hükümet kendi çoğunluğunun kontrolünü, bilinen adıyla dedilomeni‘yi (“kesin çoğunluk”) yitirirse, yeniden seçime gitmek zorunda. Yeni seçim tartışmalarının başlaması bu yüzden. Yeni seçimler hâlihazırda duyuruldu, artık mesele ne zaman yapılacakları.

Dolayısıyla bu çizginin – ki ben şahsen karşıydım, hep birlikte “hayır” veya “mevcut” oyu kullanılmasından yanaydım – başarısız olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü aslında mevcut oyu veren yedi Sol Platform milletvekili ve artı yine mevcut oyu veren bazı Syriza milletvekilleri (en başta parlamento başkanı Zoe Konstantopoulou ve eski bir ANEL milletvekili olup şimdi Zoe Konstantopoulou’ya çok yakın olan Rachel Makri) ile birlikte, hükümet zaten kendi çoğunluğunu kaybetmişti.

Ancak şimdi daha önemli bir durum var: Sol Platform’un tüm milletvekilleri sonraki oylamada yeni memorandumu reddedecek, bu zaten açıklandı. Buna Sol Platform’un Sol Akım üyesi olmayan, platformun Troçkist bileşeni Kızıl Ağ’a (ve DEA ve diğerleri) yakın iki milletvekilini de eklemek lazım. Bunlar hayır oyu verdi ve yeni anlaşmaya hayır oyu veren tek Syriza milletvekili bu ikisiydi.

Yani Sol Platform’un, bu karışık pozisyonu, en azından meclisin toplantı odaları dışında karışık olan bu pozisyonu, Tsipras’ın önergesine bu kadar karşı olunacağını hesap edemeyerek aldığını mı söylüyorsun? Sol Platform, kendi safları dışındaki insanların öne çıkıp buna bu kadar karşı duracağını tahmin etmedi mi?

Kendilerini bir tür “Son Mohikan” olarak hayal ettiler. “Hayır” oyu verirlerse, bunun hükümetin düşmesine neden olacağını ve yeni seçimlerin önünü açacağını düşündüler – oysa aslında örneğin parlamento liderini bile içine alan daha kapsamlı bir kriz vardı ve bunu hesaba katmamışlar mıydı? Temel hareket noktaları meşruiyet kaygısı mıydı?

Temel olarak meşruiyetti evet, niyetlerinin hükümeti düşürmek değil onunla aynı görüşte olmadıklarını göstermekti. Bir kırmızı çizginin geçilmek üzere olduğu konusunda uyarıda bulunmaktı. O aşamada kesin bir ayrışmayı tercih etmeksizin, Tsipras’ın hamlesinin meşru olmadığını ifade etmekti.

Sol Platform’un iki en önemli bakanının ve önde gelen şahsiyetinin, Lafazanis’in kendisi ile sosyal ilişkiler bakan yardımcısı Dimitris Stratoulis’in, bunu netleştirmek amacıyla “hayır” oyu verdiğini de eklemeliyim. Lafazanis ayrıca, Platform’un siyasi tavrının bu olduğunu ancak hükümeti düşürme niyetlerinin de olmadığını söyleyen bir açıklama yayınladı.

Ama Yunan işçi sınıfının yeni yeni radikalleşen ve henüz bir referandum zaferi kazanmış olan katmanlarının ne olup bittiğini anladığını düşünüyor musun?

Hükümetin kendi çoğunluğunun kontrolünü yitirdiğini anladıkları kesin. Medya, Lafazanis’e odaklanarak, kimin hayır, kimin mevcut oyu verdiğini aktararak bu işi bizim yerimize yaptı zaten. Oylamada olmayanlar arasında Maoist akımın (KOE) dört milletvekili ile güya “ailesel zorunlulukları” olan Yanis Varoufakis’in kendisinin de olduğunu eklemem lazım. Dolayısıyla medya işi bizim yerimize yaptı ve herkes Syriza’nın parlamento grubu içinde bir ayrışma olduğunu gördü.

Bunun üzerine Syriza’nın en sağcı unsurları şu veya bu şekilde karşı görüşte olanların parlamento koltukları dâhil mevcut pozisyonlarından derhal istifa etmesini talep etti. Böylelikle taktikler net olmasa da Syriza’nın bölünmüş olduğu net hale geldi.

En sembolik ve kritik oylama şimdi gerçekleşecek. Geçen haftanın oylaması müzakere teklifleri üzerineydi. Syriza’nın ve ülkenin geleceğini belirleyecek olan sonraki oylama, Pazar günü imzalanan anlaşma konusunda olacak. Ve şu ana dek edindiğim bilgilere göre, oylama kesinlikle lehte sonuçlanacak ve halkın hafızasında, herkesin, her milletvekilinin, ne yönde oy verdiğini görmek için birbirine baktığı ünlü Mayıs 2010 ve Şubat 2012 oylamaları gibi olacak.

Birkaç gün önce tartıştığınız Alex Callinicos gibi kişilerin, Sol Platform’un referandumun meşruiyetine sahip olduğu bir moment olduğunu ve bu fırsatı harcadığını öne sürdüğü argümanları konusunda ne düşünüyorsun?

Bunu söylemek için çok erken olduğunu düşünüyorum. İşler tek bir momente bağlı değil, en azından o momente bağlı değil. Gelişmekte olan bir süreç var ve toplumun daha genelinde gerçek şokun imzalanan yeni anlaşma ile geleceğini düşünüyorum.

Şu aşamada söyleyebileceğim, Sol Platform’un kararı, partiyi geri istemek ve bir parti kongresi talep etmek yönünde. Syriza’nın bu U dönüşü parti içinde yalnızca azınlık desteğine sahip.

Elbette hepimiz parti prosedürlerinin bürokratik manipülasyonlarının sonsuz olduğunu ve sonsuz bir yenilenme kapasitesi sergilediğini biliyoruz. Ancak Syriza çoğunluk üyelerinin, bu yapılana onay verebileceğini düşünemiyorum. En başta parti liderliği kongreye şiddetli şekilde karşı çıkacaktır. Ne olacağını göreceğiz, çünkü tüzük bize merkezi komite toplantısı vb. çağrısı yapma izni veriyor.

Ama objektif olarak, Syriza’nın dağılması süreci başlamış durumda. Bildiğimiz şekliyle Syriza bitti ve bölünmeler kaçınılmaz. Tek sorun bunların nasıl gerçekleşeceği ve hangi formu alacağı.

Ancak büyük ihtimalle hükümet çoğunluğu da, bir tür “ulusal birlik” veya “büyük koalisyon” kabinesi şeklinde, ciddi bir yeniden şekillenme yaşayacak. Tüm gidişat buna işaret ediyor.

Sol Platform’un dört bakanı bu hafta kabineden ayrılacak ve anlaşma üzerine yarınki parlamento oylaması, kemer sıkma yanlısı yeni bir çoğunluğun varlığını doğrulayacak, böylece hem Syriza vekillerinin hem de KKE ve Naziler haricindeki bütün diğer parti vekillerinin çoğunu yeniden gruplayacak. Kırk kadar Syriza vekilinin anlaşmayı reddetmesi bekleniyor, Bağımsız Yunanlardan bazıları da onları izleyebilir. To Potami’nin lideri şimdiden yedek bakanmış gibi davranıyor ve sağ kanat çok açıkça hükümete katılma olasılığını tartışıyor, henüz böyle bir karar verilmemiş olsa bile.

Fakat çizdiğin tabloya göre Sol Platform disiplinli bir blok halinde hareket ediyor. Yani içinde çatlaklar yok, oylama böyle bir şeyin göstergesi değil sadece taktiksel bir manevraydı mı diyorsun?

Bireysel bazı kayıplarımız oldu ama oldukça sınırlı kaldılar ve Sol Platform’un uyuşumunu muhafaza etmeyi başardık. Bence alternatif planımızı önceden sunmamış olmamız bir hataydı, ama parlamento grubunun genel kuruluna bir belge gönderildi ve Sol Akım ile Kızıl Ağ bileşenlerinin dâhil olduğu Sol Platformun ortak bildirisi olarak öne sürüldü. Bu iki bileşen arasındaki uyuşumu sürdürmek çok önemli. Ama esasında Syriza solunun uyuşan bir yolda işlemesi daha önemli.

Sol Platform saflarının ötesinden olan bitene tepki vermek amacıyla türlü girişimler oluyor. Elli Üç (çoğunluğun sol kanadı) adlı eğilimin şimdiden parçalandığını biliyoruz, o tarafta gene ciddi saflaşmalar olacak. Bizim için anahtar nokta, Hayır cephesinde, kemer sıkma karşıtı cephede meşru temsilci rolü oynamak, ki bu cephe Yunan toplumunda çoğunluk ve olan bitenlerle objektif olarak ihanete uğramış durumda.

Peki liderlik anayasal açıdan partide tasfiye yapabilecek bir konumda mı?

Kesinlikle hükümette tasfiye yapabilecek bir konumda ve bu da iyi bir şey. Elbette bu demek oluyor ki Sol Platform bakanları yakında kabineden sürülecek. Partiye ne olacağını göreceğiz.

Ama kullanabilecekleri mekanizmalar var?

Birini partiden ihraç etmek çok zordur, ama merkez komitesi düzeyindeki prosedürleri nasıl manipüle ettiklerini göreceğiz.

Peki insanları koltuklarından istifaya zorlayabilir misiniz zorlayamaz mısınız?

Hayır, zorlayamazsınız. Bu tamamen imkânsız. Bütün Syriza aday ve vekillerinin benimsediği bir tür sözleşme var, çoğunluk kararıyla ihtilaflı olurlarsa koltuklarından istifa edecekler. Ama hükümetin kararları hiçbir parti unsurunca onaylanmış değil. Parti kongresinin seçtiği tek organ olan parti merkez komitesi aylardır toplanmadı. Yani kararların parti içinde ve elbette Yunan toplumu içinde hiçbir meşruiyeti yok.

Ama yeni seçim yapılırsa parti liderliği insanları dışlayabilir?

Açıkça planladıkları budur. Hatta referandumdan önce bunların olacağı konuşuluyordu, müzakere sürecinde çıkmazın giderek daha belirginleştiği son aşama boyunca — Tsipras yeni seçim çağrısı yapmalı ve seçimler arasında Syriza solundaki bütün adayları tasfiye etmeli diyordu insanlar. Ve bence akıllarında kesinlikle bu tür bir plan var. Yani partinin işleyişi ve meşruiyeti ile politik gündem ve programı manipüle etme (özellikle de yeni seçim çağrısı yapma) yolları arasında bir yarış olacak.

Yunan hükümeti ile Avro Grubu arasında geçen hafta imzalanan anlaşmayı nasıl değerlendiriyorsun?

Anlaşma Yunanistan’a son beş yıldır ısrarla uygulanan şok tedavisinin her düzeyde tamamen devamıdır. Şimdiye kadar oylanmış her şeyin daha bile ilerisine gidiyor. Troyka’nın aylardır ısrarla öne sürdüğü kemer sıkma paketini içeriyor, yüksek faiz dışı fazla hedeflerini, cironun KDV ve bu son yıllarda yaratılmış bütün istisnai vergilerle artırılmasını, emeklilikten daha da kesinti yapılmasını içeriyor ve kamu sektörü maaşlarından da kesinti içeriyor çünkü aylık ölçeğinde reform kesinlikle maaşlarda kesinti ile sonuçlanacak.

Ayrıca önemli kurumsal değişiklikler var, dâhili ciro yurtiçi politik denetimden tamamen özerk olurken, aslında Troyka’nın elinde bir araç haline geliyor ve mali politikayı denetleyen bir diğer “bağımsız” kurul yaratılıyor, faiz dışı fazla konusunda hedeflere ulaşılamazsa otomatikman yatay kesintiler getirme yetkisiyle donatılıyor.

Şimdi anlaşmaya eklenip özellikle haşin bir aroma katan unsurlar şunlar: Birincisi, IMF’nin burada kalıcı olduğunun altını çizerek onaylamıştır. İkincisi, Troyka kurumları Atina’da kalıcı olarak mevcut olacaklar. Üçüncüsü, Syriza, iki büyük vaadini yerine getirmekten alıkonulmuştur: İş mevzuatını yenileme —Avrupa en iyi uygulamalarına kimi muğlak atıflar vardı ama hükümetin eski yasaya dönemeyeceği aşikâr — ve elbette asgari ücretin yükseltilmesi.

Özelleştirme programının ölçeği inanılmaz ölçüde yükseltildi — 50 milyar Avro özelleştirme söz konusu — yani bütün kamu varlıkları satılacak. Sadece bu değil, hepsi birden Yunanistan’dan tamamen bağımsız olan bir kuruma aktarılacak. Lüksemburg’da olduğundan bahsedildi — aslında Atina’da üslenecek — ama her türlü politik denetimden tamamen azade olacak. Bu, Doğu Almanya’nın bütün varlıklarını özelleştiren Treuhand sürecine benziyor.

Ve tüm bu tedbirlerin en sert olanı, insani tedbirler yasa önergesi hariç — ki o da Syriza’nın programına göre çok indirgenmiştir, özünde sembolik bir jesttir — hükümetin ekonomik ve sosyal politikaya dair geçirdiği geri kalan tüm yasaları yürürlükten kaldırılmak zorunda kalacak olması.

Peki ya tüm liberallerin ve sosyal demokratların kemer sıkma için politik doğrucu argümanlar bulmak amacıyla kullandığı tüm bu meseleler, ana olarak da savunma bütçesi ve Ortodoks kilisesi hakkında ne düşünüyorsun?

Kiliseyle ilgili bir şey yok. Savunma bütçesinden kesintiye gidilmesi söz konusu ve doğrusunu söylemek gerekirse borçta indirime gidilmesi veya borcun silinmesine dair her türlü seçenek açık şekilde reddedilirken, borç geri ödemesini daha uygulanabilir hale getirme konusunda muğlak bir tartışma vardı.

Bu neredeyse hiçbir şeyi değiştirmeyecek çünkü Yunan borcunun faiz oranı zaten son derece düşük ve yıllık geri ödemeler de epeyce zamana yayılmış durumda, bu yüzden borç yükünü bu şekilde hafifletmek için yapılacak çok az şey var. Ve anlaşmanın 86 milyar avroluk yeni bir borca eşlik edecek memorandumun sadece girişi olduğunu da unutmamalıyız, dolayısıyla bu, borcun daha da artmasına yol açacak.

Bu yüzden borç geri ödemesinin koşullarını gelecekte yeniden alma konusundaki muğlak madde, aslında sadece Tsipras’ın karşı tarafın borç meselesini ele almanın gerekliliğini artık kabul ettiğini söylemesine izin veren retorik bir hamleden ibaret.

Hükümetin ve Sol’un, Ortodoks kilisesi, ordu ve savunma bütçesi konusunda daha fazla şey yapmamış olmasını, karşı tarafa argümanlar sağlayan bir hata olarak değerlendiriyor musun?

Dürüst olmam gerekirse bu öncelik değildi. Yunan borcu temel olarak, ülkede önceki yıllarda alınan borçların neden olduğu sürdürülemez büyümeden ve Yunan devletinin sermayeyi veya orta ve üst sınıfları doğru düzgün vergilendirmemesinden kaynaklanan daha genel bir ekonomik durumdan kaynaklanıyor. Sorunun merkezinde bu var. Kilise konusundaki mit değil.

Bu zor; kiliseyi vergilendirmek bir gecede yapılabilecek bir şey değil çünkü kilisenin mülkiyetindeki varlıklar son derece çeşitli. Birçoğu şirket şeklinde veya araziden ya da emlaktan gelen gelirler. Bu yüzden bu konuda bir mit var. Aslında bu tip gelirleri ve zenginlikleri doğru düzgün vergilendirirseniz kilisenin kendisini de vergilendirmiş olursunuz.

O zaman hükümetin, ister ANEL’den olsun isterse daha genel olarak ülkede yaratacağı tepki nedeniyle, kiliseye karşı sert bir tutum almanın siyasi bedelinden korkması gibi bir durum yok?

Bu hükümeti eleştirebileceğimiz bir sürü mesele var, fakat dürüst olmak gerekirse sorumluluğu ANEL’in üstüne atmakla suçlamak en alakasız olanı.

Hatta diyebilirim ki savunma veya dış politika alanındaki en şok edici hamleler – örneğin İsrail’le askeri anlaşmanın sürdürülmesi, Akdeniz’de ortak tatbikatlar yapılması – bunların tümü, Dragasakis gibi kilit roldeki Syriza şahsiyetlerinin kararı. İsrail elçiliğinde Yunanistan ve İsrail arasındaki diplomatik ilişkilerin normalleşmesinin yirmi beşinci yılının kutlandığı resepsiyonda Yunan hükümetini onun temsil etmesi her şeyi anlatıyor.

Peki ya insanların şu çarpıtmasına ne diyorsun: Tsipras bu teknik tartışmalara yeniden politik bir içerik kazandırdı, karşı tarafın gerçek yüzünü oryaya çıkardı, artık kamuoyu Merkel ve diğerlerini canavarlar olarak görüyor vs. vs..?

Kasıtsız da olsa durum gerçekten bu. Bir yoldaş bana, Syriza hükümetinin Yunan halkını AB’den nefret ettirme konusunda, Antarsya veya KKE’nin yirmi yıllık anti-AB’ci retoriğinden çok daha başarılı olduğunu söyleyen bir mesaj attı.

Sırada ne var biraz da onu konuşalım. Yeni kemer sıkma paketi bu hafta oylanacak. Sol Platform’un karşı oy vereceğinden eminsin. Parti olağanüstü konferansını toplamayı ve – ayrışma veya ihraç olasılıkları ile birlikte – çoğunluğu elde etmeyi deneyecek. Sonra? Solun Antarsya’dan unsurlarla yeniden yapılanması söz konusu olur mu?

Böyle bir ihtimali tartışmak için erken.

Fakat Sol Platform ile Antarsya arasındaki ilişkiler ilerlemişti?

Bence önemli olan şey Antarsya’nın birçok kesiminin referandumda gerçekten de yüksek bir motivasyonla mücadele vermiş olması ve birçok yerde tüm Hayır güçlerini, yani ana olarak Syriza’yı ve Antarsya’nın bu kesimlerini içeren yerel komiteler oluşması. Bu yüzden araştırılması gereken bir olasılık olduğunu düşünüyorum.

Ancak Antarsya konusunda o kadar da iyimser değilim çünkü tüm bu koalisyonu bir arada tutan şey halen geleneksel ultra solculuk. “Biz demiştik”, “bu tüm sol reformistlerin hatası”, “ihtiyacımız olan şey doğru düzgün bir devrimci parti” ve elbette “bu partinin çekirdeğini oluşturan öncü biziz” demeye başladılar bile. Bu yüzden bir takım rekompozisyonlar olacağını düşünüyorum ama bunun sınırlı ölçekte gerçekleşeceğini düşünüyorum.

Ve bugün kamuda bir genel grev ihtimalinden söz ediliyordu?

Halen bilinmezliğini koruyan en belirleyici faktör bu. Büyük resim ne şu anda? Yeni bir memorandumumuz var ve bu yeni memorandumun arkasında yeni bir parlamento çoğunluğu şekillenecek. Bu, Syriza milletvekillerinin çoğunun, yeni bir memorandum için bir kez daha kemer sıkma yanlısı partilerle birlikte oy kullanacağını göreceğimiz ve bir kez daha, bu ülkenin siyasal temsili ile halkı arasında bir uçurumun olacağı önümüzdeki oylama ile sembolik olarak teyit edilmiş olacak. Bu yüzden bu çelişkinin çözüme kavuşturulması gerekiyor.

Açık ki bu alan artık Nazilere açık. Bundan kesinlikle en iyi şekilde yararlanacaklar. Hâlihazırda Yunan teklifi karşısında oy kullandılar, yeni memoranduma da hayır diyecekleri kesin, kesinlikle bunu ihanet olarak adlandıracaklar. Büyük soru, şimdi işçi sınıfının omuzlarına yüklenecek tedbirler tsunamisine karşı toplumsal hareketlenmenin seviyesinin ne olacağı ve elbette ki savaşkan, kemer sıkma karşıtı bir solu yeniden oluşturmanın mutlak aciliyeti. Temel zorluk elbette bu.

Solu yeniden inşa etmek için gereken bazı unsurlara sahip olduğumuzu biliyoruz, en büyük sorumluluğun genel anlamda Syriza’nın soluna düştüğünü biliyoruz. Dar anlamda ise Sol Platform’un omuzlarında daha da ağır bir sorumluluk var çünkü bu güçler spektrumunun en örgütlü, en yüksek iç uyuma sahip ve politik olarak en berrak kesimi. Dolayısıyla bu önümüzdeki ayların sınayacağı bir konu olacak.

Şöyle bir geriye dönüp bütün olarak sürece ve Jacobin’e verdiğin ilk mülakata bakalım: Öncelikle Sol Platform’un hükümet içinde ve toplumsal hareketler içinde eş zamanlı olarak çalışması konusundaki genel stratejik meseleye. Bu konuda bilançonuz ne?

Hepsinden önce genel resimle başlayalım. O mülakatta söylediğim şey Yunanistan’ın durumu açısından iki olasılık olduğu idi: meydan okuma ya da teslimiyet. Sonuç teslimiyet oldu. Ancak hükümetin çok yetersiz şekilde yönettiği meydan okuma anlarımız da oldu. Gerçek sınav buydu.

“İyi Avro” ve “sol Avrupacılık” stratejisinin çöktüğü açık ve birçok kişi şimdi bunun ayırdına varıyor. Referandum süreci bunu çok açık hale getirdi ve sınav en uç sınırlarına kadar vardı. Bu sert bir ders oldu ama gerekliydi de.

O zaman formüle ettiğim ikinci hipotez ise, yeni mobilizasyon süreçlerini tetiklemek için seçimler de dâhil siyasi başarılara ihtiyaç olduğuydu. İki kritik momentte bunun da doğrulandığını düşünüyorum.

İlki, ruh halinin son derece savaşkan, meydan okuyucu ve morallerin çok yüksek olduğu seçimden sonraki ilk üç haftaydı. Bu durum, 20 Şubat anlaşması ile sona erdi. Ve o andan itibaren, ruh halinde olaylar konusunda pasiflik, endişe ve belirsizlik hâkim oldu. İkincisi referandumdu elbette. O zaman siyasi bir inisiyatifin, tabandaki meydan okuyucu güçleri birbiri ardına nasıl özgür bıraktığına ve genel olarak toplumsal bir radikalleşme sürecinin katalizörü işlevi gördüğüne şahit olduk. Bu da çıkarmamız gereken bir ders.

Toplumsal hareketler ile Sol Platform’un ilişkisi meselesine gelirsek, hükümetin karnesinin ne derece zayıf olduğuna baktığımızda, söyleyebileceğimiz şey, popüler mobilizasyona somut alanlar açabilecek spesifik hiçbir hükümet girişimi olmadığıdır. Aslında bu yönde hiçbir adım atılmadı. Dolayısıyla bu hipotez, en azından o seviyede, sınanmadı. Ve çok daha tanıdık bir şey var önümüzde, aşırı kemer sıkma politikalarına çark etmiş bir hükümetin politikalarına karşı mobilize olma süreci.

Daha genel olarak Syriza, seçim programındaki neredeyse hiçbir şeyi hayata geçirmedi. Sol Platform bakanlarının yapabildiği en iyi şey, bir dizi süreci engellemek oldu. Özellikle de enerji sektöründe daha önce başlatılmış olan özelleştirmeyi. Biraz zaman kazandılar ama hepsi bu. O süreçte net olarak gördüğümüz bir başka şey ise hükümetin, liderliğin, partiden tamamen özerk hale gelmesi. Bu süreç zaten başlamıştı – son görüşmemizde de bundan bahsetmiştik – ama artık bir tür doruğa ulaştı.

Müzakere süreci de insanlar ve toplumun en savaşkan kesimleri arasında pasifliği ve endişeyi artırarak ve onları dermansızlaştırarak bu sürecin güçlenmesine neden oldu. Referandumdan önce net bir ruh hali vardı, “Böylesine boğucu baskı uygulanan bir sürece katlanamayız, bunun sona ermesi gerekiyor.”

Bu şahsen benim öngöremediğim bir şeydi. Daha hızlı yaşanacağını düşünüyordum. Kesin çıkmaza düşme sürecinin, inisiyatifi ele almamıza yer bırakmayacak şekilde böylesine uzun sürmesini beklemiyordum.

Bu elbette kaçınılmaz özeleştiri anı ki şimdi başlıyor. Sol Platform, alternatif öneriler öne sürerek o süreçte kesinlikle daha fazlasını yapabilirdi. Alternatif belgenin kendisi ortada olduğu için bu hata daha da açık. Sadece yayınlamak için uygun an konusunda bir iç tereddüt oldu.

Sonu gelmez müzakerelerle ve dramatik momentlerle nörtalize edildik ve kendimizi kaptırdık ve iş işten geçtiğinde, parlamento grubunun ön oturumunda, o teklifin sadeleştirilmiş bir versiyonu nihayet kamuoyuna açıklandı ve dolaşıma girdi. Bunu kesinlikle daha önce yapmamız gerekiyordu.

Costas Lapavitsas’ın Yunanistan’ın Grexit’e hazır olmadığı, dolayısıyla başka bir yol olmadığına dair açıklamalarına yönelik saldırılar hakkında ne diyorsun? Bu formülasyonla ilgili sorunlardan biri, ampirik olarak doğru olmasına rağmen, Grexit’e yönelik hiçbir hazırlık olmayışıydı, bu bir tür kendi kendini haklı çıkaran açıklama çünkü Grexit isteyen insanlar asla hazırlık yapma pozisyonunda olmayacaklardı.

Costas’ın açıklamasının yanlış yorumlandığını düşünüyorum. Her şeyden önce Costas, Sol Platform tarafından önerilen ve bir alternatifin hemen şimdi bile mümkün olduğunu belirten belgeyi imzalamış beş kişiden biri.

Costas’ın parlamento grubunun kapalı kapıları ardında yaptığı açıklamada vurgulamak istediği şey şuydu: Grexit’e pratik olarak hazırlık yapılması gerekiyor ve hiçbir hazırlık yapmamak ve bu şekilde, somut konuşursak, en kritik anda olası tüm alternatif tercihlerin önünü kesmek, politik bir karardı.

Bu, hükümet tarafından son derece sistematik olarak uygulanan bir tür gemileri yakma stratejisiydi. Ve bunun özellikle Giannis Dragasakis’in takıntısı olduğunu düşünüyorum. Bankaların kamusal denetimine yönelik tüm hamleleri imkânsız hale getirdi. O Yunanistan’daki bankacıların ve büyük iş kesimlerinin güvendiği adam aslında ve Syriza iktidara geldiğinden bu yana sistemin özüne dokunulmamasını garanti altına aldı.

Yani Grexit için ilk hazırlıkların masaya getirildiğini ve reddedildiğini teyit ediyorsun?

Çok muğlak bir şekilde. Sınırlı kabine toplantılarında, yalnızca on temel bakanlığın yer aldığı hükümet konseyi denilen yerde, Varoufakis Grexit’in olası bir adım olarak düşünülmesi ve hazırlık yapılması gerekliliğinden söz etmiş. Sanırım paralel para birimi konusunda da kimi ayrıntılardan söz edilmiş ancak bunların tümü son derece muğlak ve hazırlıksızmış.

Şimdi, daha önce de dediğim gibi, New Statesman mülakatında, Varoufakis referanduma giden süreçte alternatif bir plan hazırladığını söylüyor. Fakat bu aynı zamanda tüm bunlar için ne kadar geç kalındığının da itirafı.

Sürecin ağır ilerlemesi ve demoralizasyondan ayrı olarak, şimdi bu sürecin başında neyi anlamayı başaramadığınızı veya yalnızca kısmen anladığınızı ama artık daha iyi anladığınızı söylersin?

Geçtiğimiz yılları kafamda sayısız kez geriye sardım ve dönüm noktalarını anlamaya çalıştım. Bana göre, Yunanistan’ın durumu açısından belirleyici dönüm noktası, 2011 güzündeki popüler mobilizasyonların doruğa ulaşmasından hemen sonrası ile 2012 baharındaki seçim öncesi süreç.

Belki de biliyorsundur, Costas Lapavitsas ve Sol Platform liderliği dâhil diğer yoldaşlarla o aşamada anti-Avrupacı tüm solun ortak bir projesini oluşturmakla meşguldüm.

Aslında tartışmalar epey de ilerlemişti çünkü Panagiotis Lafazanis tarafından taslak olarak hazırlanmış ve sonra tartışmalara katılan başkalarınca üzerinde değişiklik yapılmış bir belge bile vardı. Fikir, Syriza’nın Sol Platformu ile Antarsya’nın belirli kesimleri ve kimi kampanyalar ve toplumsal hareketler arasında ortak tartışmalara ve eylemlere alan açmak şeklindeydi.

Bu girişim asla sonuca ulaşmadı çünkü nihai aşamada, Antarsya’nın ana bileşeni olan ve sürecin dinamiğini ve güçler konfigürasyonunu ve soldaki müdahale tarzını bir şekilde değiştirme ihtiyacını anlama konusunda ne kadar yetersiz olduğunu gösteren NAR (Yeni Sol Akım) tarafından kategorik olarak reddedildi.

Bu ihtimal de ortadan kalkınca, geriye kalan tek şey nihayetinde gerçekleşen şey oldu. Radikal solun mevcut güçleri bir sınav verdi ve bir şekilde yalnızca Syriza momenti değerlendirdi ve bir alternatif ihtiyacının siyasi ifadesi oldu.

Yunan solunun parti politikalarına daha az bağlı bazı kesimlerinin, belki de aşırı soldan kesimlerle birlikte ama daha hareketçi bir içerikte, Podemos tarzı veya daha gerçekçi olanı Katalan CUP tarzı bir inisiyatif alınabileceğini geç anladığını söyleyebiliriz.

Fakat bir kez daha, bunu yapmaya hazır hiçbir kesim yoktu. Herkes mevcut yapıların sınırlarına fazlasıyla bağlıydı ve kartları yeniden dağıtmaya dönük tek girişim de ete kemiğe büründürülemedi; bu durumda, geleneksel ultra solculuğun ağırlığının çok güçlü çıkması yüzünden.

Eklemek istediğin başka bir şey var mı?

Evet, bir siyasi mücadelede haklı çıkmanın veya mağlup olmanın anlamı üzerine daha genel fikirlerimi eklemek istiyorum. Bir Marksist için, bu koşulların bir tür tarihselleştirilmiş anlayışının gerekli olduğunu düşünüyorum. Bir yandan şunu diyebilirsiniz, söylediğinizde haklı çıkmışsınızdır çünkü doğrulanmıştır.

Bu bildiğimiz “ben demiştim” stratejisi. Fakat, bu pozisyona somut bir güç kazandıramazsanız, siyasi olarak yenilirsiniz. Çünkü gücünüz yoksa ve pozisyonunuzu pratiğe dökme konusunda başarısız olursanız, siyasi olarak haklı çıkmış olmazsınız. Bu birincisi.

İkinci olarak, herkes aynı şekilde ve aynı ölçüde yenilgiye uğramadı. Bunun altını çizmek istiyorum. Bunun Syriza içinde verilmesi gereken iç mücadele açısından kesinlikle kritik önemde olduğunu düşünüyorum.

Şunu netleştireyim. Diğer seçenek neydi? O belirleyici sürecin sınavından başarıyla geçmekti. Hem KKE hem de Antarsya, elbette birbirinden farklı şekillerde, olaylarla ne kadar alakasız olduklarını kanıtladılar. Bizler için, tek alternatif seçim, Syriza liderliği ile ipleri daha erken atmak olurdu. Ancak, 2011 sonu ile 2012 başı arasındaki bu kritik dönüm noktasının ardından ortaya çıkan dinamiği dikkate aldığımızda, bu bizi neredeyse anında marjinalleştirirdi.

Görebildiğim tek somut sonuç, hâlihazırda Antarsya’yı oluşturan on veya on iki gruba daha fazla grup eklemek ve Antarsya’nın seçimde yüzde 0,7 yerine yüzde 1 alması olurdu. Bunun anlamı, Syriza’nın bir tepsiyle tamamen Tsipras ve çoğunluğa veya en azından Sol Platform’un dışındaki güçlere sunulması olurdu.

Şimdi Yunan toplumunda, hükümetin icraatlarına karşı soldan tek görünür muhalefet KKE. Bu inkâr edilemez fakat siyasi olarak tamamen alakasız durumdalar. KKE’nin referandumdaki rolünden söz etmedik ama bu kendi alakasızlıklarının bir karikatürü idi. Gerçekte geçersiz oy kullanma çağrısı yaptılar, seçmenlerden kendi hazırladıkları ve üzerinde “çifte hayır” (AB’ye ve hükümete hayır) yazılı oy pusulalarını kullanmalarını istediler. Bu pusulalar elbette geçersizdi ve tüm operasyon fiyaskoyla sonuçlandı. Kendi seçmenleri bile KKE liderliğinin sözünü dinlemedi. Toplamda seçmenlerin yüzde 1 kadarı, belki de daha azı bu geçersiz oy pusulalarını kullandılar.

Ve onlardan ayrı bir de Sol Platform var. Yunan halkı, medyanın da sürekli tekrarlaması sayesinde, Tsipras için ana muhalefetin Lafazanis ve Sol Platform olduğunu biliyor. Buna Zoe Kostantopoulou’yu da ekleyebiliriz. Bu durumdan kazancımızın bu olduğunu düşünüyorum. Yeni bir süreç başlatmak için zeminimiz bu, bu siyasi kavganın ön safında olan ve bu beklenmedik deneyime sahip bir güç.

Herkes biliyor ki bu mücadeleye girmediğimiz takdirde sonuç gerçekten de sol açısından bir hezimet manzarası olacak.

Antikapitalist solun yeniden yapılanması perspektifiyle, rol oynayabilecek tek güç bizmişiz gibi davranmaksızın, ne kadar ciddi bir durumla karşı karşıya olduğumuzun farkındayız. Bu da burada ve şimdi ne yapıyor olacağımıza ilişkin olarak, omuzlarımıza çok büyük bir sorumluluk yüklüyor.

Soru önerileri için Nantina Vgontzas’a teşekkürler.

*Bitti…

Reklamlar

Yunanistan: Mücadele Devam Ediyor – Stathis Kouvelakis ile mülakat (Jacobin)” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s