Toplumsal yeniden üretim ve kolektif bakım – Manuela Zechner ve Bue Rübner Hansen

SocialRepro_InlineÇeviren: Serap Güneş

Yazarlar: @zanubar ve @BueRubner | Radikal Kolektif Bakım Projesi

20 Ağustos 2015

Mücadeleler ve pratikler için bir ufuk

Radikal Kolektif Bakım Projesi, kolektif bakım pratikleri politikasını inceleyen küçük bir araştırma grubu. Hedefimiz, karşılıklı hukuki yardımlaşma ve barınma kooperatifleri gibi küçük özörgütlenme deneyimlerinden PAH ve Occupy Sandy gibi esaslı hareketlere kadar, farklı metodolojileri ve tek mutfaklı ev gibi geçmiş deneyimleri ve feminist ekonomiden öneriler gibi politika modellerini araştırmak. Web sitemizde, bu hareketlerin yaşadığı belirli zorlukları irdelemek ve öğrenmek üzere bu yelpazeden örneklere dair mütevazı bir vitrin derliyoruz. Bu ufuk dâhilinde ortak bir bilgi birikimi ve sıkça ortaya çıkan sorunlar kümesinin bir haritasını çıkarabilmeyi umuyoruz. Gelecekte projeyi genişletmek için kaynaklar bulabilmeyi ve daha geniş bir katılıma açabilmeyi umuyoruz.

Toplumsal yeniden üretim etrafında mücadele

İçinde bulunduğumuz kriz derin bir kriz. Çatırdayan sadece ekonomik sistem değil, artık tükenme noktasına varan ekolojik sistemlerin yanı sıra toplumsal örgütlenme ve yeniden üretim tarzı da krizde. Bu kriz, çözülmek bir yana kesintisiz patlamalarla ekonomik, sosyal ve çevresel düzeylerde yeni kırılmalara yol açacak bir kriz. Bu gezegen üzerinde hayatta kalabilmemiz ve gelişebilmemiz artık sömürü zincirleri üzerinden idare edilemez çünkü bu zincirler giderek daha fazla parçalanıyor. Küresel Kuzey’de, en azından kuzeyli kimlik belgelerimiz ve cilt renklerimizle – hiç kimseye bağımlı olmadan yaşamlarımıza devam edebileceğimizi, kendi kendimizin efendisi olduğumuzu düşündük. Bu, toplumlarımızı ve ilişkilerimizi yapılandıran ve bağımsızlığı fetişleştiren, kendisini evrensel addeden liberal özne ile uyum içinde. Ama aslında küresel kapitalizmde hepimiz birbirimize dayanmak zorundayız – toplumları adalar olarak düşünemeyiz (ister ulusal, ister etnik isterse başka bir düzeyde) çünkü Polonyalı tesisatçılara veya Hintli BT çalışanlarına bağımlı olduğumuz kadar, bazı temel ulusal sanayi alanlarını desteklemek için Çin fabrika işçilerine ve Kongolu madencilere bağımlıyız.

Bu bağımlılıkları daha sürdürülebilir ve dostane olanlarla değiştirme zamanı geldi ve bu mücadelenin verileceği alan toplumsal yeniden üretim.

Toplumsal yeniden üretim nedir ve mücadele için ne anlama gelmektedir?

Marksizm’den ve feminizmden gelen kavram, toplumun kendisini – yaşam formlarını ve verili bir grubu meydana getiren bedenlerin bakılma şekillerini – yeniden üretme ve sürdürme yollarını ifade etmektedir. Kapitalizmin yeniden üretim tarzı, kriz zamanlarında kemer sıkma ve işsizliğin yanı sıra devasa bir “artı nüfusun” oluşmasıyla da sonuçlanmaktadır. Dolayısıyla toplumsal yeniden üretim düzeyinde nasıl mücadele edileceği sorusu sadece bir ülkenin refah devletinin nasıl yönetileceği ile ilgili değildir. Hatta refah devleti 20. yüzyıldaki biçimiyle bir nüfus içindeki bedenlerin bakımının genelleşmiş bir şeklini organize etmek açısından artık bir opsiyon değil çünkü beslendiği ekonomik büyüme Avrupa’da artık mümkün değil (ve üzerine kurulu olduğu ücretli erkek işçi demistifiye oldu).

Toplumsal yeniden üretim birçok düzeyde işlemekte: gündelik ihtiyaçlarımızı nasıl karşıladığımız; ihtiyaç ve arzularımızın karşılanması için kaynaklarla ve ekolojik sistemlerle nasıl ilişkilendiğimiz; evden mahalleye ve kente ve bölgeye, ülkeye veya kıtaya ve hatta küresel düzeylere kadar farklı ölçeklerde ihtiyaç ve arzuların karşılanmasını nasıl örgütlediğimiz ve yönettiğimiz. Ve burada, sayısız hareketin önerdiği üzere, mesele gerçekte neyi hangi ölçekte (ölçek burada yabancılaşmamızın ve büyük şirketler ve finansal mekanizmalar tarafından yönetiliyor olmamızın bir ifadesinden ibaret) organize etmemiz gerektiğini yeniden düşünmemizle ilgili.

Dolayısıyla toplumsal yeniden üretimi yeniden tahayyül etmek ve bu alanda mücadele vermek, barınma veya su hakkı için, sosyal haklar ve insanın geçimini sağlayabileceği bir vatandaşlık geliri için mücadele etmek anlamına gelebilir. Özelleştirmeye karşı ve tedarik, yönetim ve dağıtım için başka sistemler (ücretsiz kendi kendine eğitim platformlarından aşevlerine dek) kurma mücadelesi anlamına gelebilir; bir topluluğun tüm üyelerine ait olan ve kolektif yönetilen kaynaklar anlamında müşterekler için mücadele etmek anlamına gelebilir; ev içi ve bakım işinin yapılma yollarında, cinsiyet ve ırk hiyerarşilerinin ötesinde bir ‘geçiş’ veya yeniden örgütleme perspektifi anlamına gelebilir. Bu mücadeleler, neredeyse her şeyi kapsayan çok geniş bir alana işaret ediyor ve ilgilendiğimiz şey günümüzde olan biteni ve mücadelelerimizdeki sorunun nerde olduğunu okumak için kullandığımız perspektifte bir değişim olduğundan, bu da amaçlarımız için sorun teşkil etmiyor. Bu sadece iyi yönetim veya ücretlerle ilgili bir mesele değil, ihtiyaç ve arzularımızı karşıladığımız, yaşamlarımızı sürdürdüğümüz kanalların bazılarını esaslı şekilde yeniden organize etmeyi gerektiren bir mesele. Kendisini yüksek işsizlik ve artan güvencesizlik dönemlerinde gösteren bir mesele.

Yeniden üretim stratejileri

Çok temel bir düzeyde, toplumsal yeniden üretim bir soruna işaret etmektedir. İhtiyaçlarımıza erişimimizin garanti olmadığı sorununa; yeniden üretimimizin, örneğin iş bulabilmeye veya sosyal haklara erişime veya bize bakabilecek dostlara veya aileye sahip olmaya baktığına işaret etmektedir. Hepimiz bu sorunla bağlantılı olarak yeniden üretim stratejileri geliştiriyoruz ve bunlar yoğun şekilde bireycileştirici, rekabetçi ve normatif olabiliyorlar (örneğin kariyerizm ve çekirdek aileler). Ama aynı zamanda kolektif de olabiliyorlar ve gündelik ayrım ve rekabet ilişkilerine dayanan mücadeleler yukarıdan aşağı güçlü bir liderliğe ve ideolojik yatırıma bağımlı olma eğiliminde olduğundan bir ölçüde böyle olmak zorundalar da. Kolektif bakım stratejileri ise bireyciliği dayanışmaya fikirlerin ve sloganların becerebildiğinden çok daha köklü ve somut şekillerde dönüştürüyorlar. Ve büyük fikirlerden yola çıkmak yerine, bu stratejiler, gündelik olandan başlıyor – çocuk bakımı veya geçim gibi şeylerden – yani birçok insan için erişilebilir durumdalar ve her an oradalar. Bu yolla politik değişim yalnızca insanların bireysel gündelik mücadelelerinin ötesine geçmekle kalmıyor, aynı zamanda da bireysel gündelik mücadeleleri kolektif mücadelelere dönüştürüyor. Bu yalnızca paylaşılan talepler meselesi değil, kolektif kapasitelerle de ilgili.

İspanya’daki barınma hareketi PAH, bunun ilginç bir örneği. Bireyciliği ve ödenmeyen morgıçlarla yakalanmanın utancını aşmayı başardılar. Birçok insan PAH’a sadece kendi bireysel davaları konusunda yardım almak için katıldı ama herkesin kendi hikâyesini paylaşması kısa süre içinde sorunlarının ortak olduğunu fark etmelerini sağladı. Ve ev boşaltmalara direnmek, banka işgalleri ve bankalarla kolektif pazarlık gibi ortak taktikler, çözümün de kolektif olacağını açığa çıkardı. Ev sahibi olmak gibi bireysel bir hayali savunmak adına ilk PAH toplantısına giden birçok kişi, kısa süre içinde barınma hakkı için kolektif mücadele verir hale geldi çünkü bireysel sorunla en iyi başa çıkma yolunun kolektif dayanışma olduğu ortaya çıkmıştı.

Emekle ilişki

Dünya savaşlarının ardından belirli merkez kapitalist ülkelerde var olan tama yakın istihdama geri dönebilmek mümkün görünmüyor. Refah devletinin mümkün olabildiği ekonomik büyüme momenti bitti. Çin veya Hindistan gibi ‘gelişmekte olan’ ülkelerde benzer bir ekonomik büyüme görebiliriz ancak bunun aynı zamanda görece kısa vadede bile sürdürülebilir olmayan çevresel ve toplumsal bir maliyetle de geldiğini görüyoruz. Bedenler ve topluluklar yaşamsal ihtiyaçlarını bulma konusunda zor bir mücadele verirken ekonomi politikaları, hastalıklar, intiharlar, grevler, protestolar, ayaklanmalar, gıda tedarikleri ve göç gibi etmenler tümü birlikte birbirini tetikliyor.

Emek yoğun sanayi üretiminin son yüzyılda yavaş yavaş ortadan kaybolduğu Batıda, işgücü ve ücretler artık taleplerimizin tek ufku olamaz çünkü nüfusun küçülen bir kısmını ilgilendiriyorlar. Ücret etrafındaki mücadeleler artık Çin’de yaygınken bizim giderek daha fazla sancısını çektiğimiz şey işsizlik, güvencesizlik ve bir bir ortadan kalkan sosyal hizmetler. Bu, emek mücadelelerinin zamanının geçtiği anlamına gelmiyor elbette, nüfusumuzun büyük kısmı hala çalışıyor ama ikincilerin nüfusun yarısını oluşturduğu bir ortamda, işi olanları eksik çalıştırılanlara veya işsizlere karşı saçma bir şekilde ayrıcalıklı kılan bir sistemi sürdürmemiz de imkânsız.

Bu yüzden yeniden üretim etrafındaki mücadelenin en güçlü şekilde, işsizliğin ve sınıf düşmenin eşlik ettiği hızlı bir ekonomik gerilemenin yaşandığı Güney Avrupa’da ortaya çıktığını görüyoruz. Burada insanların sorduğu soru şu (ki bu soru başka yerlerde de yankılanıyor kesinlikle): ‘Bizi bir anda ortada bırakabilecek bu soyut güçlere bağlı kalmanın ötesine geçip geçim yollarımızı nasıl organize edebiliriz?’ Zorlukların üstesinden gelmenin ve insanların birbirlerine destek olmasının yeni formlarını, en azından kendi gündelik yaşamlarımızı sürdürmenin temel mekanizmalarını kontrol edebileceğimiz yeni öz-yönetimli tedarik zinciri formlarını ve işbirliğine dayalı öz-istihdam formlarını nasıl inşa edeceksiniz?

Bu yüzden, toplumsal yeniden üretim perspektifi, günümüz mücadelelerinin karakterini anlamak açısından zorunlu. Ancak bundan daha önemlisi, yeni olasılıklara da kapı aralıyor olması. Klasik işçi örgütlenmelerinde ücret mücadeleleri, kendi belirli çıkarları için mücadele veren farklı sektörel sendikalar şeklinde bölümlere ayrılmış durumda. Öte yandan ev içi işçilerinin yanı sıra göçmen ve ırklandırılmış işgücü de büyük oranda toplu sözleşme süreçlerinden dışlanmış durumda. Toplumsal yeniden üretim alanına girdiğimizde, hemen işgücü ve işgücü dışı farklı formları kesen bir mesele ile karşılaşıyoruz. Yeniden üretim konusundaki bu arızilik sorunu, kendi hesabına işlerde, yasal olmayan işlerde ve enformel ekonomilerde çalışan insanlar için olduğu kadar maaşlı çalışanlar ve ücretli erkek ile evliliği paraya merkezi erişimi olan ev kadınları için de yaygın.

Kimlikler yerine sorunlar etrafında örgütlenme

Kara Panter Partisi geleneksel sivil haklar hareketinin yarattığı hayal kırıklığından doğdu. Gündelik yaşamda sosyal bir güç yaratarak sembolik protestoların ve kısa ömürlü sivil itaatsizlik eylemlerinin ötesine geçmenin nasıl mümkün olabileceğini sordular. Bunu kendilerini doğrudan topluluklarının hizmetine adayarak, kendi ezilmelerinin özgüllüğünden kalkarak yaptılar. ‘Özsavunma programları’ ile, siyahların diğer yoksul topluluklardan çok daha can yakıcı şekilde yaşadıkları, polis şiddeti ve ırkçılık gibi sorunlar etrafında somut bir zemin inşa ettiler. Bu, farklı siyah grupları arasında, işçiler, öğrenciler ve yardımla geçinenler arasında dayanışma oluşmasına yardımcı oldu. Ancak siyah milliyetçi bir kimlik politikasını benimseyip salt beyaz üstünlükçü kimlik politikalarına karşı çıkmakla yetinmediler.

Farklı mücadeleler arasında – öğrencilerin, Amerikan Yerlilerinin ve homoseksüellerin mücadeleleri – ittifaklara zemin oluşturmanın yanı sıra, yeniden üretimine dair gündelik politikalar örgütlediler. Survival Pending Revolution programları (“devrim öncesi ayakta kalma programları”) ile, yeniden üretimin gündelik politikasını yarattılar. Bunlar çocuklar için ücretsiz kahvaltı programlarını, yoksullar ve yaşlılar için ücretsiz gıda programlarını, ücretsiz sağlık kliniklerini, hukuki yardım desteğini ve bunun gibi daha birçok şeyi içeriyordu. Bu programlar Panterleri sıradan silahlı devrimci gruplardan çok daha güçlü kılan bir toplumsal taban yarattı. Onlar için “devrimci mücadele” sadece yarına dair verilen ideoloji bazlı bir mücadele değil, hâlihazırda gelişmekte olan yeni toplumsal ilişkilerin savunulması ve genişletilmesi adına verilen bir mücadeleydi de aynı zamanda. Gündelik yaşamın örgütlenmesine yönelik “ayakta kalma” programları, siyahlar, Meksika kökenliler ve yoksul beyazların yanı sıra hem yoksul işçiler hem de işsizler, kadınlar, erkekler ve çocuklar tarafından, yani özetle, ücretlerin ve sosyal yardımların yeniden üretimleri için yeterli gelmediği insanlar tarafından paylaşılan sorunlara hitap ediyordu. Panterler bize toplumsal yeniden üretim sorunlarından temel alan mücadelelerin ırksal hatları ve farklı çalışma koşullarını çapraz kesen doğrudan bakım ilişkileri yaratabildiğini gösteriyor.

Devletle ilişki

Devlet meselesi açık ki burada anahtar bir rol oynuyor çünkü bu kriz devletlerin nüfuslarının (en azından bir kısmının) ayakta kalmasını garanti ettiği bir paradigmanın sona ermesi ile ilgili. Refah devletinin özgün olarak işçilerin temel sosyal güvenlik ve hakları adına verdikleri mücadelelerden kaynaklandığını hatırlamak önemli. Refah devleti, sanayi işçilerini kamusal taleplerine ve mücadelelerine bir yanıt vererek pasifize etme ihtiyacından doğdu. Bu süreçte kazandığımız toplumsal ve hatta siyasal haklar çok esaslı ve günümüz mücadeleleri ve kurumlarını düşünürken bunu akılda tutmanın önemli olduğunu düşünüyoruz.

Birçoklarımız, devlet politikalarının neoliberalizmle birlikte nasıl yozlaştığını ve ekonomik güçlerin belirleyiciliği altında olduğunu gördüğümüzden, kurumların yetki alanlarındaki bedenlerin bakımı konusundaki rolleri hakkında giderek daha kinik hale gelmiş olabiliriz. Devletten bu yabancılaşmayı kabul etmemiz ve onu iş tutmuş elitlere karşı çıkmamız gerekiyor ama birçok yerde kendi ihtiyaçlarımıza hitap eden yeni kurumsal deneyimler ve yönetişim biçimleri başlatmak daha makul hale geliyor. Şeffaflığı zorlamak ve tedarik zincirleri oluşturma konusunda kendi deneyimlerimizi güçlendirmek için özyönetim fonksiyonlarını geri istememiz ve demokrasilerimizi aşağıdan yukarıda ve daimi karar alma alanları şeklinde canlandırmamız kesinlikle gerekli.

Akdeniz’deki yeni seçim platformlarının ve partilerin mücadelelerinde gördüğümüz gibi, bundan yeni kurumlar doğabilir ve hatta eskileri geri alınabilir. Türkiye’de HDP, Yunanistan’da Syriza ve İspanya’da belediye platformları, taban örgütlenmeleri ve mahalli düzeylerde, toplumsal yeniden üretim altyapılarının önemini kavrayan partiler/siyasi oluşumlar. Dayanışma klinikleri, aşevleri, işçi kooperatifleri veya tabandan örgütlenen tarımsal-ekolojik ağlar gibi kolektif bakım hareketleri ile ilişkilenme şekilleri, politikalarının gelecekte sürdürülebilir olup olmayacağını belirlemede kilit rol oynayacak. Umudumuz o ki sosyal demokrat emek ve ekonomik büyüme politikalarına geri dönmekle yetinmezler ve bir paradigma değişimine olan ihtiyacı görürler; bu durumu gördüklerini ve onları bu toplumsal hayaller ve pratiklerle uyumlu politikalar sunmaya zorlayan birçok hareket olduğunu biliyoruz.

Krizde, özörgütlenmeye dayalı bakım pratiklerinin devletin sorumluluğunu üstlenip onun yatırım yapmaktan geri durduğu yaşamları nasıl umursayıp kurtardığını gördük. Hareketler, gönüllüler, arkadaşlar ve aileler yeni karşılıklı destek ağları inşa ettiler. Bazı neoliberal stratejilerin de aklında bu var; İngiltere’nin Muhafazakâr Büyük Toplum programı gibi örneğin; veya çoğunlukla istemeden de olsa özelleştirmeyi ima eden, Almanya’da 1980’lerdeki ebeveyn kontrolünde kreşler için verilen mücadele. Bu stratejiler sık sık “yeni-komüniter” mücadeleler olarak adlandırılırlar ve sosyal yardım ve emeklilik gibi sosyal güvenlik ağlarındaki kesintileri, insanların bunları piyasa ile birlikte çalışarak daha iyi halledeceğini söyleyerek meşrulaştırmak suretiyle özelleştirmeye yol vermek için toplumsal olanı araçsallaştırmaya çalışırlar. Süregiden kolektif örgütlenmeyi absorbe etmeye ve mevcut kolektif yapıları zayıflatmaya çalışan bir stratejidir. İnsanların özgürlüğünü piyasa serbestiyeti ile ilişkilendirir ve devletin özgürlük sağlayamadığında ısrar eder.

Occupy Sandy, topluluk örgütlenmesinin devletin başaramadığı işleri – doğal afetlerle yüz yüze kalan insanları kurtarmak – nasıl yapabileceğinin harika bir örneği ve bu örnek, Occupy Wall Street’in, onları o zamana dek medyayla içli dışlı ve fikir ve pratikleri kendi yaşamlarıyla alakasız bir avuç orta sınıf aktivist olarak gören işçi sınıfından insanlarla işbirliği yapması açısından da bir şans yarattı. Mücadeleyi genişleten, manifestolar değil yardım eylemleri oldu.

Aynı zamanda, Yunanistan gibi ülkelerde, faşistler ve kilise de aşevleri kuruyor ve gıda dağıtımları üzerinden sadakat yaratmaya çalışıyor. Bunların faaliyetleri, tüm o bildiğimiz şantaj ve bağımlılık yaratan işlevleri ile hayırseverlik faaliyetlerine benziyor ama yine de gıda tedariki daha militan bir yoldan, hayırseverlik olarak değil dayanışma şeklinde de yapılabilir. Birçok inisiyatif, yoksulluğun patladığı dönemlerde kritik bir vazife gören, herkese açık kolektif aşevleri işletiyor.

Bakım ve yeniden üretim ağları oluşturmak, istihdam programı veya ırka dayalı uygulamalar gibi, yardım kuruluşlarının veya devletin şartlı desteği ile birlikte gelen şantajdan, disiplinden ve bireycilikten kaçınmanın da bir yolu olabilir. Yo Si Sanidad Universal kampanyasında insanların kamusal sağlığa resmi erişimi olmasa bile (2012’de yasa birçok insanı dışarıda bırakacak şekilde değiştirildiğinden) tedavi olmasını sağlayarak, hastaların ve sağlık çalışanlarının sağlık hakkından dışlanmaya karşı birlikte mücadele ettiği İspanya’da olan da bu.

Güney/Kuzey, Merkez/Çevre

Maddi anlamda merkezi yeniden üreten elbette çevredir. Avrupa örneğinde, uzundur ortada duran bir Doğu yarı-çevre olgusu var ve bir de krizden bu yana daha alt kümeye düşürülen PIGS (Portekiz, İspanya, Yunanistan ve İspanya) olarak adlandırılan yenilenmiş bir Güney var. Ve elbette bir de küresel çevre var; hammaddelerin çıkarıldığı, kaynaklarının kullanıldığı, işgücü ithal edilen, atık çöplüğü muamelesi gören, savaşlar açılan o uzak yerler – analiz edilmesi karmaşık, ve güçlü jeopolitik kaymalara gebe.

Periferi/çevre ülkelerde, toplumsal yeniden üretim daha bariz bir ortak mesele. Tam şu an, içinden geçmekte oldukları şiddetli değişimlerle, Avrupa’nın Akdeniz ülkeleri toplumsal yeniden üretim politikalarında, toplumsal ve siyasal manzaralarını değiştiren ve yalnızca yeni pratikler ve hareketler değil yeni öznellikler ve kolektif direnişler de yaratan bir patlama yaşadılar. Doğudaki çevre ülkelerde, süper sömürü deneyimleri ve ayakta kalma mücadeleleri onlarca yıldır bir realite. Avrupa ‘entegrasyonu’, yeni neoliberal mantık kapsamında öz-yeniden üretime dair Yugoslav ve hatta Sovyet bağlamındaki komünal bilgi birikiminin ve pratiklerin güçlü şekilde aşındırılmasının yanı sıra bu sömürüyü yeniden yapılandırmaktan başka bir şey ifade etmedi. Bu komünal bilgi birikimi de çok fazla şey öğrenebileceğimiz bir anahtar işlevine sahip ve bir sonraki vaka çalışmaları turumuz bunların günümüz sorunları açısından nasıl anlamlandırılabileceğini ele alacak.

Dolayısıyla yaptığımız şey bu mücadele ufkunun – kolektif bakım veya toplumsal yeniden üretim dediğimiz şeyin – farklı yerlerde nasıl anlamlandırıldığını görmek için yola koyulmak.

The Occupied Times of London

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s