Robert Fisk: The Times’tan neden ayrılmak zorunda kaldım?

murdoch1Çeviren: Serap Güneş

Sanırım o bir halife, neredeyse Ortadoğulu cinsinden.

Arap diktatörleriyle ilgili tüm o berbat şeyleri duyar, sonra da onlarla tanıştığınızda cazibelerine tanık olursunuz. Hafız Esad bir keresinde babacan bir gülümseme ile elimi tutmuş ve uzun bir süre bırakmamıştı. O kadar da kötü olamayacağı kesin, diyecektim neredeyse kendi kendime. Bu 1982 Hama katliamından uzun süre önceydi. Kral Hüseyin beni arar ve “Beyefendi” diye hitap ederdi, diğer birçok gazeteciye yaptığı gibi. Bu hükümdarlar, kamuoyu önünde, sık sık bakanları ile şakalaşırlardı. Hatalar affedilebilirdi.

“Hitler’in Günlükleri”ni basmak, baskıdan saatler önce kendi “uzmanları” belgeler konusunda karar değiştirmesine rağmen onlara kulak vermeyen Murdoch’ın kendi hatasıydı. Aylar sonra, dış haberler editörü Ivan Barnes, Reuters’in Bonn’dan geçtiği telgrafın kopyası ile karşıma dikildiğinde, Beyrut’a geri dönüş yolumda gazetenin Londra ofisine uğramıştım. “Ahha!” dedi. “Günlükler sahteymiş!” Batı Alman hükümeti, bunların Führer’in ölümünden çok sonra yazılmış olması gerektiğini kanıtlamış.

Barnes beni Reuters hikâyesi ile editör Charles Douglas-Home’un ofisine gönderdi. İçeri girdiğimde Charlie’yi Murdoch’ı ağırlarken buldum. “Sahte olduklarını söylüyorlar, Charlie” dedim, Murdoch’la göz göze gelmemeye çalışarak. Ama “İşte burdasın,” dedi önemli şahsiyet, kıkırdayarak. “Risk olmadan kazanç olmaz.” Pek neşeliydi. Adamın kaygısızlığı neredeyse bulaşıcıydı. Harika Haber. Tek sorunu var. Doğru değil.

Garip şekilde, hiçbir zaman bugünlerde olduğu gibi bir öcü olarak görülmüyordu. Belki de editörleri, yazı işleri müdür yardımcıları ve muhabirleri, Murdoch’ın ne diyeceğini kerelerce tahmin etmiş olduğundan. Murdoch, ben 1982’de İsrail’in Lübnan’ı kanlı işgalini takip ederken The Times’ın sahibiydi. İşgalden sonra, Douglas-Home ve Murdoch İsrailliler tarafından Lübnan’a bir askeri helikopter gezisine davet edildiler. İsrailliler yaptığım haberleri çöpe attırmak istiyordu. Douglas-Home arkamda olacağını söyledi. Londra’ya dönüş uçağında, Douglas-Home ve Murdoch birlikte oturdular. “Rupert’in yazdıklarımla ilgilendiğini biliyorum,” dedi bana sonrasında. “Bunu açıktan istemese de ona ne olduğunu söylememi bekliyor gibiydi. Ona göstermedim.”

Ama işler değişti. Editör olmadan önce, Douglas-Home Arapça yayınlanan ve sık sık İsrail’i eleştiren Majella dergisi için yazardı. Artık Times başyazıları İsrail işgaline karşı iyimser bir bakışa sahipti. “Artık dünyanın oturup konuşmasına değer bir Filistinli yok” ve “Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki Filistinliler belki de sonunda Arafat gibilerin onları İsraillilerle iş yapmaktan mucizevi şekilde kurtarabileceğini ummaktan vazgeçerler,” demişti.

Bu görüşlerin hepsi de elbette ki o zamanın resmi İsrail hükümet politikasıydı.
Ardından 1983 baharında, bir başka değişim yaşandı. Douglas-Home’la tam mutabakat içinde, aylarımı yedi Filistinli ve Lübnanlı mahpusun Sidon’daki İsrail hapishanesinde ölümünü araştırmakla geçirdim. Vardığım sonuç, adamların öldürüldüğünün açık olduğuydu. Mezarlarını kazan adam bana cesetlerin kendisine elleri arkalarından bağlı ve darp izleri taşır vaziyette getirildiğini söyledi. Ancak şimdi de Douglas-Home “olay üstünden bunca zaman geçtikten sonra böyle bir haberi yapıyor olmayı nasıl gerekçelendirebileceğimizi” göremediğini söylüyordu.

Yani, doğrulamaya ve aylarca süren görüşmelere dayalı araştırmacı gazetecilik sisteminin kendisi, bir engele dönüşmüştü. Gerçeklere ulaştığımızda, onları basmak için çok fazla zaman geçmiş oluyordu. İsraillilere askeri bir soruşturma yapıp yapmayacaklarını sordum. Ne kadar insancıl olduklarını gösterme çabasıyla, bana resmi bir soruşturma olacağını söylediler. İsrail “soruşturması,” düşündüğüm gibi tam bir kurmaca oldu. Fakat uzun ve ayrıntılı raporumu yayınlamak için yeterli bir gerekçe de sağlıyordu. İsrailliler iyi adamlar gibi görünüyorsa, Douglas-Home’un endişeleri buharlaşıyordu.

Kanserden hayatını kaybettiğinde, yardımcısı Charles Wilson’un yerine geçeceği duyuruldu. Murdoch Wilson’un “Charlie’nin seçimi” olduğunu söyledi ve bunu hayırlı gördüm. Ta ki Charlie’nin dul eşiyle sohbet ederken Wilson’un editörlüğünün kocasının kararı olduğunu ilk kez duyduğunu söyleyene dek. Murdoch’ın The Times’ı satın aldığında editoryal bağımsızlık hakkında her türlü garantiyi verdiğini ve iyi niyetli vaatlerde bulunduğunu ve sonrasında ilk editörü Harold Evans’ı kovduğunu hepimiz biliyoruz. Sonrasında sendikacılarla uğraşacaktı.

Charles Wilson, ki sonrasında kısa bir süre The Independent editörü de olmuştur, personeline karşı katı olabileceği gibi epey nezaket de gösterebilen, zorlu, dost canlısı bir adamdı. Bana karşı da nazikti. Ancak bir keresinde, Londra’da Wilson’u ziyaret ederken, Murdoch ofisine girdi. Wilson ile neşeli bir sohbete girmeden önce “Merhaba Robert!” diye selamladı beni Murdoch. Ve o ayrıldıktan sonra, Wilson bana kısık sesle şunu dedi: “Sana nasıl adınla hitap ettiğini görüyor musun?” Bunu gülünçtü. Esad’ın gülümsemesi veya Kral Hüseyin’in “Beyefendi”si gibiydi. Hiçbir anlamı yoktu. Murdoch bakanları ve efradı ile şakalaşıyordu.

Bir uyarı işaretiydi. Onlarca Batılının kaçırıldığı batı Beyrut’tayken, The Times’ı açıp İsrail yanlısı bir yazarın, orta sayfamızda, batı Beyrut’taki tüm gazetecilerin, “terörden” gözleri korkmuş oldukları net “kan emicilerden” başka bir şey olmadığını iddia ettiğini gördüm. Gazete acaba, benim de mi bir kan emici olduğumu iddia ediyordu? Tüm bu zaman boyunca, Murdoch İsrail yanlısı görüşler ifade etmiş ve önde gelen bir Yahudi-Amerikan örgütünün “Yılın Adamı” ödülünü kabul etmişti. The Times başyazıları giderek daha fazla İsrail yanlısı olmaya, “terörist” sözcüğünü daha da rastgele kullanmaya başladı.

Benim için bu işin bitmesi, 1988’de, USS Vincennes’in Körfez üzerinde uçan bir İran yolcu uçağını vurup düşürmesi ardından Dubai’ye gittiğimde oldu. 24 saat içinde, Dubai’deki İngiliz hava trafik kontrolörleri ile konuştuk, ABD gemilerinin British Airways yolcu uçaklarını rutin şekilde tehdit ettiğini ve Vincennes mürettebatının paniklemiş göründüğünü öğrendim. Dış haberler masası bana haberin birinci sayfadan verilecek cinsten olduğunu söyledi. Onları IranAir pilotunun Vincennes’e intihar dalışı yapmaya çalıştığına dair Amerikalılar tarafından “sızdırılan” haberlerin uydurma olduğu konusunda uyardım. Bana katıldılar.

Ertesi gün, haberim Amerikalılara ilişkin tüm eleştiriler silinmiş ve tüm kaynaklarım göz ardı edilmiş olarak çıktı. Hatta The Times, pilotun gerçekten de intihar dalışı yaptığını ima eden bir başyazı yayınladı. Sonrasında gelen bir ABD resmi raporu ve ABD deniz kuvvetleri subaylarının tanıklıkları, haberimin doğruluğunu kanıtladı. Ancak Times okurlarının bunu görmesine izin verilmedi. The Independent ile ilk kez o zaman bağlantıya geçtim. The Times’a – ve kesinlikle Rubert Murdoch’a da – inancım kalmamıştı.

Aylar sonra, Vincennes ile ilgili haberimin ulaştığı gece nöbette olan üst düzey bir gece editörü, haberimi baş sayfaya önerdiğini ancak Wilson’un şöyle dediğini aktaracaktı: “Haberde hiçbir şey yok. Tek bir olgusal gerçek yok. Bu saçmalığı basmam.” Wilson, gece editörünün söylediğine göre, habere “saçmalık” ve “zırva” demiş. Gece editörünün o gün için yazdıkları şu sözlerle bitiyor: “Körfez haberi üzerine ortalık savaş alanı, kaos var. [George] Brock [Wilson’un dış haberler editörü] Fisk’in haberini yeniden yazıyor.”

İyi haber: Birkaç ay sonra, The Independent Ortadoğu muhabiriydim. Kötü haber ise şu: Murdoch’ın yukarıdaki olayların hiçbirine şahsen müdahil olduğuna inanmıyorum. Buna ihtiyacı yoktu. The Times’ı tüm editoryal bağımsızlığından soyundurulmuş, uysal, Tory yanlısı, İsrail yanlısı bir gazeteye dönüştürmüştü. Ortadoğu’da yaşıyor olmasaydım, bunu kavramam daha uzun sürebilirdi elbette.

Ama neredeyse her Arap gazetecinin otosansürün veya doğrudan sansürün önemini bildiği ve kralların ve diktatörlerin emirler vermek zorunda kalmadığı bir bölgede çalışıyordum. Onların, arzularını, neyi sevip neyi sevmediklerini bilen, satrapları, bakanları ve üst düzey emniyet amirleri – ve “demokratik” hükümetleri – var. Ve efendilerinin istediğine inandıkları şeyleri yapıyorlar. Elbette, hepsi de bana bunun doğru olmadığını söylediler ve krallarının/başkanlarının daima haklı olduğunu iddia ederek sürdürdüler sözlerini.

Geçtiğimiz bu iki hafta boyunca, Murdoch için çalışmanın nasıl bir şey olduğunu, bundaki yanlışlığı, vekâleten yetki kullanmayı düşündüm. Murdoch asla suçlanamazdı. Murdoch, başyazıdan veya bir haberden, Suriye başkanının bir katliamdan sorumlu olduğundan daha fazla sorumlu olmaksızın, her zamankinden daha halife bir konumdaydı. Katliam, her zaman yargılanıp harcanabilecek veya bir bakana danışman olmaya postalanabilecek valilerin emirleri doğrultusunda gerçekleştirilir ve lider de değişmez şekilde onun yerine kendi oğlunu atardı. Hafız ve Beşar Esad ya da Hüsnü ve Cemal Mübarek’i veya Rupert ile James’i düşünün. Ortadoğu’da, Arap gazeteciler efendilerinin ne istediğini biliyorlardı ve özgürlük suyunun olmadığı bir gazetecilik çölünün, gerçekliğin baştan ayağa çarpılmış bir versiyonunun yaratılmasına yardımcı oldular. Murdoch imparatorluğu içinde de aynısı oldu.

Murdoch’ların steril dünyasında, yeni teknoloji insanları ifade özgürlüğü ve gizlilik haklarından mahrum bırakmak için kullanıldı. Arap dünyasında ayakta kalabilen hükümdarlar uysal başbakanlar atama konusunda hiç sıkıntı yaşamadı. Risk yoksa, kazanç da yoktur.

11 Temmuz 2011

Reklamlar

Robert Fisk: The Times’tan neden ayrılmak zorunda kaldım?” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s