Yunanistan’ın kaderine dair 11 melankolik madde – Alain Badiou

BN-KJ230_grpart_M_20150918054439

İngilizcesinden Çeviren: Serap Güneş

Yunanistan’da Temmuz ayında yapılan referandumdan çıkan ‘Hayır’ sonucunun ardından, filozof Alain Badiou, yeni bir sürecin başlangıcına dair umutlarını ifade etmişti. Alexis Tsipras’ın istifasından birkaç saat sonra ise, Yunan başbakan ve danışmanlarının, ‘benzersiz’ bir siyasi fırsatı kaçırdıklarını söyledi.

1 Yunanistan seçimlerini kazanan Syriza’nın temel ilkesinin, kemer sıkmaya karşı güçlü bir ‘Hayır’ olduğunu düşünmekte haklı olduğumuzu sanıyorduk. Aynı şekilde, çeşitli finans otoritelerinin ve onların Avrupalı paravanlarının kredi vermek için şart koştukları, insanlar için eşitlik ve onurlu bir yaşam talebine dair en temel ilkelere saldıran tüm toplum karşıtı ve gerici şartları kategorik olarak reddedeceğini de düşünmüştük. Hatta birçok insan bunu, Avrupa’da tüm devletlerin otuz yıldır zorla ya da rızayla kamuoylarında muhafaza ettikleri gerici uzlaşmadan farklı, yeni bir siyasi yönelimin nihayet ortaya çıkıyor olması ihtimali olarak gördü.

2 Elbette, ta o zaman bile bu umudu yatıştıracak birçok argüman bulabilirdik. Özellikle de, zıddına (‘refah’?) ulaşabileceğimiz izlenimini veren bu sefil ‘kemer sıkma’ sözcüğü pek fazla değişmemişken; hatta her şey, Syriza’nın rakiplerinin – güç sahibi olanların ve onların ipini koparmış küresel ekonomideki sponsorlarının – herhangi bir şeyi değiştirme konusunda en ufak bir niyetinin olmadığını, hatta kendilerinin yönlendirip faydalandıkları bu hâkim eğilimi konsolide etme ve ağırlaştırma arayışında olduklarını gösteriyorken. Bu yüzden iktidara gelmek adına, değişmez kuralları – seçimler, belirsiz çoğunluklar, devlet aygıtı üzerinde çok az kontrol, finansal güçler üzerinde daha da az kontrol, ayartıcı vaatlerde bulunmanın örgütlü cezbediciliği, kısacası çok dar bir manevra alanını – kabul etmenin tehlikesini not etmiştik. Ve nihayetinde Syriza’nın halk kitleleri ile gerçek anlamda yakın ve örgütlü siyasi bağlara sahip olmadığını gördük. Bunun yerine, Syriza’nın başarısı, tanımı gereği kaypak olan ‘kamuoyu görüşü’ açısından bir başarıydı ve hepsinin üzerinde, iktidara gelmeyi ve iktidarda kalmayı tek kural sayan oportünizmin hem içeriden hem de dışarıdan saldırılarına karşı hiçbir güvence sunmayacak şekilde, kontrolden yoksundu. Tüm bu sebeplerle ben, kuşkucular cephesindeydim.

3 Kabul etmeliyim ki, Syriza tarafında hiçbir belirgin inisiyatif alınmaksızın geçen müzakerelerin ilk beş ayı cesaret kırıcı olmasına ve kötümserliğime haklılık kazandırmasına rağmen, halkoyuna başvurma kararı ve onun da ötesinde olağanüstü sonucu (kreditörlere keskin, kitlesel bir ‘Hayır’) nihayet tamamıyla yeni bir siyasi dizilişin başlangıcı olarak yorumlanabilirdi. Devlet ve halkı arasında yeniden keşfedilen bir diyalektik içinde, yeni bir maceranın eşiğindeymişiz gibi görünüyordu. Bu sütunlarda, böylesi bir umudu bizzat ifade etmiştim.

4 Şimdi söyleyebiliriz ki durum hiç de öyle değilmiş ve tamamen yanılmışız.

5 Peki ne olabileceğini hayal ediyorduk (ve görünen o ki yanıldık)? Yunan hükümeti ve Alexis Tsipras’ın, referandumun sonucuna göre karar almak suretiyle, politikalarında yeni bir aşama belirleyeceklerini. Bu da şunu söylemekti: Artık kreditörlerin talep ettiği kemer sıkma tedbirlerini kategorik olarak reddetmemizi buyuran bir halk iradesi var, dahası bu, Syriza programının özü ile de teyit edilmekte. Ve bu beyanı yalnızca Yunanistan’ın Avrupa’dan ayrılmayacağını açıklayarak değil, aynı zamanda açıkça ve yüksek sesle, tam tersine, Yunanistan’ın, Yunanların çoğunluğunun istediği üzere, Avrupa’da kalacağını da belirterek yapmak gerekiyordu. Ve Yunanistan’ın, iktidardaki hükümet tarafından, halk hareketinin dikkatli gözleri altında alınacak kararları, tüm halklara ve hükümetlere, Avrupa’nın parçası olmanın yeni ve özgür bir yoluna dair örnek teşkil edecekti.

6 Referandumun ardından topu Avrokratlara atarak şu şartları öne sürmek mümkündü: Avrupa’dayız ve Avro Bölgesi içindeyiz, ama halkımız bize şartlarınızı kategorik olarak reddetmeyi buyurdu. Müzakerelere, referandum sonucunun gösterdiği üzere, “halkların Avrupa’sı” için değil ona karşı işleyen bu şartları tekrarlama vahim hatasına düşmeden devam etmek zorundayız. Referandum akşamında bu mealde kararlı bir açıklama yapılmalı ve şu üç nokta güçlü bir şekilde vurgulanmalıydı: 1) Bu AB’nin reddi değildir, 2) Meşru olmayan ve ödenemez borçların ödenmesi için konulan şartlar hiçbir şekilde kabul edilemez, 3) Bu, bankaların değil halkların Avrupa’sına giden, herkese açık yeni bir yolun başlangıcıdır.

7 Ancak sorunu rakibinizden farklı bir şekilde sunuyorsanız bir politikanız var demektir. Rakibiniz şunu söylüyor: Ya bana itaat edersin ya da Avrupa’dan çıkarsın. Bu ‘Grexit’ kavramını ortaya atıp dolaşıma sokan rakibinizden başkası değil. Yunan hükümeti, “sert Alman anne”, “nazik ama çekingen Fransız baba” ve Tsipras’ın “yaramaz Yunan çocuk” olarak en sonunda dâhil olduğu bu senaryoyu reddetmeli, kesinlikle rakipleri ile aynı telden çalmamalıydı. Bunun yerine neden kararlı bir şekilde şu yanıt verilmesin ki? “Ufukta bir Grexit yok. Bu söz konusu dahi olamaz. Bizim için mesele şu: Ya siz müzakere şartlarınızı değiştirirsiniz ya da biz krizle başa çıkmanın başka bir yolunu buluruz ve bunun sonuçlarına da katlanırız. Sizin bizi hiçbir şekilde çıkaramayacağınız Avrupa’daki tüm siyasi güçlerle birlikte yürünecek ve tüm hükümetlerin izleyebileceği, farklı bir yol.”

8 Başka şekilde söylersek: Belki de para birimi sorunu (ki bu da kesin değil) konusunda hemen uygulanabilir bir B planı yoktu ama kararlılıkla ilerletilmesi gereken ve ‘kabul et yoksa Grexit!’ sorununa indirgenemeyecek bir B siyasi planı sorunu vardı. Tsipras’ın ve ona danışmanlık yapan ekibin tutumu bu olmadı. Avrupa kapitalist sarayının sahnelediği tiyatroda, ilerleme kaydeden sorunlu öğrenci rolünü oynamayı kabul ettiler. Rakip cephenin dayattığı problem dâhilinde bir pozisyonu yavaş ama kesin bir şekilde benimsediler ve sırf insanları diğer partiler yerine kendilerinin iktidarda olmasının (ki kısa bir süre sonra birlikte hükümet kuracaklar!) en iyisi olduğuna inandırmak için bunu sürdürdüler. Aslında, işler iddia ettikleri gibi olsa, ayrılmaları onlar için daha onurlu olurdu ve kesinlikle gelecek açısından daha iyi bir hazırlık imkânı yaratırdı. Bu tür bir teslimiyet önceki hükümetlerin gevşek ve sefil itaatinden çok daha kötü çünkü Avrupa’da zaten sallantıda olan gerçek siyasi bağımsızlık fikrini daha da zayıflatıyor ve bunu önemsiz kazanımlar karşılığında ve hatta halkın durumunu daha da kötüleştirme pahasına yapıyor.

9 Tüm bu ahval dâhilinde, referandumun kendisi, bir “ön-durum” yarattı. Hükümet halka başvurdu; halk olumlu yanıt verdi ve hükümetin de buna göre harekete geçmesini bekledi. Eşsiz bir momentti. Alexis Tsipras’ın “yanıtı” önceki gibi devam edeceğini söylemek oldu. Kendi organize ettiği şeyin, yani referandumun sonuçlarının siyasal kararlarla ilişkisini inkâr etti. Böylesi bir tavır sağ-sol meselesi olarak bile açıklanamaz. Tsipras ve danışmanları, bırakınız büyük devrimcileri, De Gaulle veya Churchill gibi muhafazakârların bile yapabileceği bir şeyi yapamayacaklarını ispatladılar. Gerçek bir siyasi karar (ki hakikaten de nadir bir şeydir) alamadılar veya almak istemediler: sadece siyasi otoriteleri değil, durumun aciliyetini kavrayan herkesi harekete geçirerek, sonuçları araştırılması gereken yeni bir olasılığı ortaya çıkaracak karar. Avrupa bürokratları karşısında, 1789’da Mirabeau ve Üçüncü Sınıfın vekillerinin, Kral onlara dağılma çağrısı yaptığında aldıkları tutumu benimsemediler: “Sizin gibi biz de Avrupa’nın ve Avro’nun içindeyiz. Sizlerin aksine bizim hem Avrupa hem de Avro için, halkın iradesi üzerinden başka bir vizyonumuz var. Grexit istiyorsanız, bunu açıkça söyleyin ve bunu zorla yapmayı bir deneyin!”

10 Özcesi benim açımdan Tsipras ve grubunun çöküşü, belki de birkaç saatlik bir zaman diliminde (referandum gecesi?) mucizevi bir şekilde ellerine geçmiş politika yapma fırsatını kullanmamış olmaları. Kaçırılan bu fırsattan sonra, korkarım ki olağan ıvır zıvıra geri döneceğiz: Yunanistan hiç kimse için hiçbir şey ifade etmeyecek, ödeyebildiğini ödeyecek, halk biraz daha demoralize ve perişan hale gelecek ve gezegen çapında sermayenin devasa hengâmesi içinde tüm bu epizodu unutacağız.

11 Tarihin kritik anlarından çıkarılacak bir ders varsa eğer, politik fırsatların çok nadir olduğu ve bir daha karşımıza çıkmayacağıdır. Bunu söyleyebiliyoruz çünkü 19. yüzyıl sosyal demokrasisi şununla tanımlı olmuştur: Yeni bir siyasi olasılığın ortaya çıkması yönünde nadir ele geçen fırsatları değerlendirmek için asla harekete geçmemek, aksine, inatla bu fırsat hiç var olmamış gibi davranmaya çalışmak. Alexis Tsipras ve hükümetteki ekibi, eskilerinin atıl, yorgun perişanlığı ortadayken, kapitalist parlamentarizmin bunca muhtaç olduğu yeni sosyal demokratlar mıdır? Durum buysa, eğer mesele basitçe kurulu düzenin soldaki bekçisinin nöbet değişikliğinden ibaretse, o zaman bundan artık hiç söz etmeyelim. Eğer yeni gelişmeler – Syriza’nın gidişata karşı çıkan fraksiyonunun daha elle tutulur ve güçlü hale gelmesi dâhil – Avrupa ve hatta dünya çapında yeni bir siyasal hat arayışının Yunanistan’da halen diri olduğunu gösteriyorsa, o zaman buna tüm kalbimizle sevinelim.

31 Ağustos 2015

Çevirenin notu: Mesele dergisinin Ekim 2015 sayısında yayınlanmıştır

Reklamlar

Yunanistan’ın kaderine dair 11 melankolik madde – Alain Badiou” üzerine 2 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s