Kürt Direnişini Anlamak: Tarihsel bir Bakış ve İzlenimler (1)

zaferbarikati1370

Yazı, imzasız olarak (kolektif adına) CrimethInc. Ex-Workers’ Collective sitesinde yayınlanmıştır.

Çeviri: Serap Güneş

Yakın tarihe dek Batı’da pek az kişi, Kürtlerin devrimci tarihlerini bilmek bir yana adlarını bile ancak duymuştu. Irak ve Şam İslam Devleti’ne (IŞİD) karşı verdikleri savaşla tüm bakışların üzerine çevrildiği Kürtler, hem ana akım yaygın medyanın hem de dünya çapında radikaller ile devrimcilerin epey dikkatini celp etti.

İslamcılara karşı savaşan bir halk olarak romantize edilen ve sık sık da üstünkörü biçimde bu role indirgenen Kürtler, sayısız ulusal sınırı kesen bir özsavunma geleneğine sahipler. Daha öncesi değilse bile en azından Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülüşünden bu yana özgürlükleri için savaşıyorlar; 1925 yılında Şeyh Said öncülüğündeki dini içerikli isyanlar ve 1937’de Dersim’de asimilasyona karşı başlayan ayaklanma, bu uzun Kürt direniş mirasının sadece iki örneği. Ancak kuşku yok ki, en uzun süren ve en etkili olan Kürt başkaldırısı, PKK tarafından (Partiye Karkerên Kurdistanê – Kürdistan İşçi Partisi) 40 yıl önce başlatılan oldu. IŞİD’e karşı Kuzey Suriye’deki (Batı Kürdistan – Rojava) direniş ve Türkiye’deki (Kuzey Kürdistan – Bakur) Kürtlerin özerklik mücadelesi, PKK’nin onlarca yıllık mücadelesinin zirvesini teşkil ediyor. Yine de PKK bugün, kuruluşu sırasında olduğundan çok farklı görünüyor ve siyasi içeriği ile birlikte amaçları da evrim geçirdi.

Okuyacaklarınız, hem Bakur hem de Rojava’yı kapsayan Kürdistan ziyaretimde öğrendiklerimi ve gözlemlediklerimi paylaşma çabamdır. Kimini aşağıda sunacağım zorlu çelişkilerle dolu, uzun ve karmaşık bir hikâye bu. Muazzam olumsuzluklara rağmen, dirençli Kürtler, incelikle belirlenmiş bir strateji ile birlikte, teoriyi pratiğe geçirmeyi başarmışlar. Kürt hareketinin bugününü anlamak için, önce nasıl ortaya çıktığına bakalım.

PKK’nin İlk Zamanları

PKK iki farklı tarihsel sürecin ürünü. İlki ve daha belirleyici olanı, tüm Müslüman olmayanların eliminasyonuna ve tüm Türk olmayan etnisitelerin asimilasyonuna dayanan bir proje olan Türk ulus devletinin oluşumu. İkincisi ve daha yakın tarihli olan ise, 1960 ve 70’ler Türkiye’sindeki güçlü gençlik ve öğrenci hareketleri.

İster Ermeni Soykırımı’nın inkârı isterse Kürt hareketinin bastırılması olsun, çağdaş Türk siyasetini anlamak için, önce ultra milliyetçiliğin toplumun dokusuna nasıl derinden işlemiş olduğunun anlaşılması gereklidir. Şimdilerde son kullanma tarihlerini yaşayan bölgedeki diğer ülkelerde görülen BAAS rejimleriyle paralellik arz etmektedir. Tüm bileşenler mevcuttur: Güçlü ve karizmatik bir lider, Mustafa Kemal; ulusal kimliğin yaratılması, Türklük ve hegemonik ama inşa edilmiş bir kültüre asimilasyon. Türkiye’de ulus devletin 1923’te resmi olarak kurulması, kendi çapında bir modernleşme projesiydi. Çeşitli yerel dillerin (örneğin Kürtçe, Arapça, Ermenice, Rumca) yanı sıra Arap alfabesi de (yazım alfabesi olarak Arapçanın yanı sıra Osmanlıca, Kürtçe ve Farsçada da kullanılmaktaydı) Latin alfabesine geçilerek terk edildi; yüksek dozda Avrupa etkisi ile yerel Türkçeyi modernleştirerek, Türkçe diye bir dil yeniden yaratıldı. Dinsel ifade formları, kamusal toplanmalardan giyim kuşama dek, modern sekülerlik adına bastırıldı. Öte yandan İslam da devlet kontrolü altına alınarak solculara veya azınlıklara karşı kullanılmak üzere rezerve edildi. Bir ulus inşası projesi olarak Kemalizm, aslında kendi yok oluşunun tohumlarını ekmiş oluyordu; ironik biçimde, hem Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’nin neoliberal İslam’ının hem de Öcalan ve PKK’nin demokratik konfederalizminin sorumlusu, kendisiydi.

Bu ultra milliyetçiliğin Türkiye’nin sınırları içinde yaşayanlara ne ölçüde işlemiş olduğunu Batı kamuoyunun kavraması zor. Her sabah okulun açılışında Kürt öğrenciler, Atatürk’ün duvarından baktığı, öğretmenlerin Osmanlı İmparatorluğu’nun hikâyesini anlatıp Türkiye’nin dört yandan düşmanla sarılı olduğunu üstüne basa basa vurguladığı sınıfları doldurmadan önce, “Türküm, doğruyum, çalışkanım” diye başlayan bir yemini okumak zorundadır. Her yıl bir sürü milli bayramda törenlere katılmak zorundadır: Cumhuriyetin ilanının yıldönümü (OK, sorun yok), Atatürk’ün ölüm yıldönümü (hımm, peki), Gençlik ve Spor Bayramı (cidden mi?), Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı (yeter!). Erkekler için zorunlu askerlik hizmeti bir erkekliğe geçiş ayini ve iş bulabilmenin önkoşuludur. Sık sık genç erkeklerin askere giderken erkek arkadaşlarıyla kutlama yaptığı gürültülü sokak ritüelleri görebilirsiniz.

Milliyetçilik yalnızca sağda değil solda da görülüyor ve 1968 kuşağı bundan azade değil. Diğer ülkelerdeki kendi kuşaklarının tersine, bu kuşak yeniden çok eski solu andırıyor. Sol öğrenci hareketinin en saygı duyulan şahsiyetleri ve şehitlerinden birçoğu, kendilerini Atatürk’ün emperyalist güçlerden ulusal kurtuluş projesinin devamcısı olarak görüyordu. Sol öğrenci hareketi adına en kayda değer hamlelerden biri, ordunun muhalif üyeleri ile birlikte başarısız bir darbe girişimi oldu. Bu güçlü gençlik hareketi, birçok üniversitede işgal gerçekleştirdi ve büyük yürüyüşler düzenledi. Bunlardan biri, Atatürk’ün ulusal kurtuluş ordusunun Yunanları Ege denizine döktüğü şeklinde, okul çocuklarına sık sık anlatılan bir masal olan uydurma efsaneye öykünerek, ABD ordusu 6. Filo askerlerinin “denize döküldüğü” ünlü yürüyüştü. 12 Mart 1971 askeri darbesi ile nihayetinde ezilse de, bu öğrenci hareketi Deniz Gezmiş’in THKO’su ve Mahir Çayan’ın THKP’si dâhil, bir silahlı mücadele geleneğini miras bıraktı.

Türkiye’deki darbe sonrası öğrenci hareketinin ikinci dalgasında aktif olan öğrencilerden biri de Abdullah Öcalan’dı. 1949’da Türkiye’nin güneydoğu illerinden Urfa’da doğan Öcalan, 1971’de üniversite eğitimi için başkent Ankara’ya geldi. Amerikan elçisinin arabasını ters çevirecek kadar ileri gitmiş olan öğrenci hareketinden etkilendi. Kürtleri konuşmak için çok az alan bırakan Türk öğrenci hareketi ile yan yana, Kürt sosyalizminde yeni bir canlanma ve yükseliş yaşanıyordu, özellikle de Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) ile birlikte. Diğer Kürt gruplar Kürdistan’da gerilla örgütlenmesine bile başlamışlardı. Öcalan bu ortama dâhil oldu ve Kürdistan’ın Türkiye’nin bir iç sömürgesi olduğu şeklindeki gittikçe taraftar toplayan görüşünü geliştirdi. Bir düzine siyasi militandan müteşekkil bu çekirdeğe bugüne kadar Öcalan’ın düşüncesini takip etmiş olanlar için kullanılan bir terimle, “Apo’cu”lar dendi. Bu ilk kadronun tüm üyeleri Kürt değildi ama hepsi Kürtlerin Türk devletinden özgürleşmesine inanıyordu.

Bu çekirdek grup Kürdistan’da devrimi mayalamak için Ankara’dan ayrıldı. Günün ideolojik akımı, özellikle de NATO üyesi bir Türkiye ortamında, Marksizm-Leninizm’di; 1978’de Fis köyünde yapılan bir toplantıda kurulan PKK de kendisine bu ilkeleri model aldı. O yıl Öcalan tarafından yazılan ilk manifesto, Kürt devriminin küresel proletaryanın Rus Ekim Devrimi ile başlayan ve ulusal kurtuluş mücadeleleri ile güçlenerek büyüyen devriminin bir parçası olduğunu savunarak sonlanmaktaydı. Grup ilk AK-47’sini Suriye’den edindi ve Kuzey Kürdistan kasabalarında küçük eylemler ve ajitasyonlar düzenlemeye başladı. Öcalan kimisi gün boyu süren uzun konuşmalar yaparak sürekli geziyordu. Bu konuşmalar bu ilk çabaların temel bir unsurudur. Bu form, ister gerilla ister politikacı olsun Kürt hareketinin tüm katılımcılarının tamamlaması beklenen siyasi eğitim oturumları şeklinde halen devam etmektedir.

Bu ilk aşama, sonuçları itibariyle çok daha kanlı olan on yıl sonraki bir başka askeri darbe ile (12 Eylül 1980 askeri darbesi) kısa sürede kesintiye uğradı: 650.000 kişi tutuklandı, 10.000’den fazla insan işkence gördü ve 50 kişi idam edildi. Öcalan darbeden kısa bir süre önce ülkeden çıktı ve ilk kadroların birçoğu onu izledi. Hedefleri Suriye idi. Öcalan Türkiye’deki Suruç kasabasından Suriye’deki Kobane kasabasına geçmişti: Kürt direnişinin sembolleri haline gelmiş ve IŞİD’e karşı verilen savaşa katılmak için geçtiğimiz yıl binlerce değilse de yüzlerce Kürdün geçiş noktası olmuş iki kasaba. Öcalan projesini ciddi olarak Suriye’den başlattı ve burjuva milliyetçisi çizgideki aşiret liderleri Barzani ve Talabani ile toplantılar ayarlayarak bölgedeki Kürt liderlikle temas kurmaya başladı. Kürt gerillaları için ilk eğitimleri Filistin kamplarında ve sonrasında Lübnan’da daha bağımsız idare edilen kamplarda düzenledi. Eğitilmiş PKK üyeleri, 1984 Ağustos’unda ilk büyük çaplı eylemleri olan Eruh ve Şemdinli baskınları ile ilan ettikleri silahlı mücadeleyi başlatmak için tekrar Türkiye’ye geçtiler.

PKK 1990’lara 10.000’in üzerinde bir gerilla ordusu ile girdi ve Türk ordu pozisyonlarına ve hükümet binaları ile büyük çaplı mühendislik projeleri gibi diğer hedeflere yönelik saldırılar başlattı. Aynı zamanda, çekirdek bir grup militanın yoğunlaştırılmış çabası olarak başlayan şey, bölgedeki tüm Kürt nüfusu içinde taban bulmaya başlamıştı. 1992 Newroz’u Kürt kurtuluş mücadelesinin halklaşması açısından bir dönüm noktası oldu.

Yakın zamana kadar daha çok İran ve Kuzey Irak’ta kutlanan Newroz, yeni yılı ve baharın gelişini simgeler. Bu kutlama Orta Asya Türk toplumlarında da görülmesine rağmen Türkiye tarafından inkâr edilmiştir; PKK Newroz fikrini Kuzey Kürdistan için ulusal bir direniş bayramı olarak geliştirdi. 80 sonlarından bu yana 21 Mart, sık sık polisle destansı çatışmalarla neticelenen kitlesel toplanmaların günü oldu. 1992 Newroz’una yönelik saldırı özellikle vahşiydi. Kuzey Kürdistan’ı harap edecek acımasız polis devleti yüzünü göstermeye başlamıştı: 1992 Newroz’unda Cizre’de elli kişinin katledilmesi girizgâhtı. 90’larda Kürdistan, savaşların en kirlisine şahit oldu. Devlet hem ultra milliyetçilerden hem de kökten dincilerden seçme paramiliter grupları sahaya sürdü. “Gerillaların yüzdüğü denizi” kurutmak için, 4 bin 500 köy boşaltıldı veya yakıldı. Kuzey Kürdistan’da savaşta yaşamını yitiren 40.000 kişiden çoğu 90’lı yıllarda can verdi.

Öcalan’ın Cezaevi Yılları ve Barış Süreci

Öcalan’ın 1999 15 Şubat’ında yakalanması, Kürt hareketince “Büyük Komplo” olarak adlandırılarak anlatılan bir hikâyedir. Türkiye’nin askeri harekât tehdidi altındaki Suriye hükümeti, en sonunda Öcalan’a hoş karşılandığı zamanın sonuna gelindiğini ve ülkeyi terk etmesi gerektiğini söyledi. PKK’nin uluslararası kadrosu Öcalan’ı mülteci olarak alacak yeni bir ülke bulma çabasına girdi ama hiçbir ülke bulaşmak istemiyordu. Yunanistan ve Rusya arasında gidip gelen Öcalan, sonunda kendisini İtalya’da ev hapsinde buldu. Avrupa Birliği ülkelerinin, mahkûmları idam cezası olan ülkelere sınır dışı etmesine izin verilmediğinden, Öcalan bir sabah erkenden Kenya’ya götürüldü ve burada Türk komandolar tarafından alındı. İlaç verilip bağlanan Öcalan, uçakla Türkiye’ye götürüldü; bu görüntüler Kürdistan’da soğuk duş etkisi yarattı.

Kürt mücadelesinde yeni bir aşama kapıdaydı. PKK, lideri İstanbul’dan 50 mil ötedeki bir ada hapishanesinde parmaklıklar ardında idama mahkûm edilmiş yalnız bir mahpus olarak, kendisini yeni baştan yaratmak zorundaydı. Sonunda Türkiye Avrupa Birliği’ne katılım başvurusunun parçası olarak idam cezasını kaldırdı ve Öcalan’ın cezası ömür boyu hapse çevrildi. Bu aynı zamanda, Türk devletinin onu ileride kullanabileceği anlamına da geliyordu. Bu dönemde Türk devleti, Irak’taki ana üslerine ulaşmak üzere ülkeyi terk etmeye çalışan 800’e yakın savaşçıyı katletmesine rağmen, PKK 1999 ile 2004 arasında ateşkes ilan etti. Bu PKK’nin çözülmeye en çok yaklaştığı ve Öcalan’ın otoritesinin en fazla tehdit altında olduğu zamandı. Fakat kendisinin de belirttiği gibi, “PKK’nin tarihi iniş çıkışların tarihi olmuştur” – Öcalan’ın etrafında kilitlenen PKK kadroları, kendi kardeşi de dâhil bu meydan okumalara karşı ayakta kalmayı başardılar.

Öcalan birçok düşünür ve birçok konu üzerinde yoğunlaştığı cezaevinde okuyup yazmaya zaman buldu. Birçok kişi onun Murray Bookchin üzerine çalıştığını belirtiyor; uygarlık tarihi ve Mezopotamya üzerine metinlerin yanı sıra, Immanuel Wallerstein ve onun Dünya Sistemleri Analizi üzerine de çalıştı. Türk mahkemeleri ve aynı zamanda da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi karşısında savunmasını hazırlama ve Türkiye’de bir barış için yol haritası ortaya koyma görünümü altında, tüm o tarihsel Marksist-Leninist yüküyle ulusal kurtuluş konusundaki geleneksel görüşlerinden kopuş yaşadığı sayısız manifesto kaleme aldı ve bu mahpusluk koşullarında, daha makul görüşler formüle etti. Bu görüşler Demokratik Özerklik ve Konfederalizmdi.

Bir başka gelişme ile birlikte Kürt sorununun bağlamı değişti. 2002 sonunda, bugüne kadar despot Recep Tayyip Erdoğan’ın liderlik ettiği Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), genel seçimleri kazanıp iktidara gelerek on yıllık işlevsiz koalisyon hükümetleri dönemine son verdi. Kendisine “İslamcı neoliberalizm” olarak tanımlanacak bir modeli esas alan AKP, özelleştirmeler, çitlemeler ve borçlanma üzerinden Türkiye’yi küresel finans sistemine daha da entegre etmek üzere yola koyuldu. İşin aslına bakıldığında, bir zamanlar IMF’ye olan borç artık özel sektöre geçmiş durumda. Aynı zamanda Türkiye, ürpertici bir tutucu ahlakçılıkla ve Erdoğan’ın otoriter yönetimi ile desekülarizasyona tabi tutuldu. Erdoğan bu projeyi, Osmanlı mirasını yeniden canlandırarak ve ülke için ekonomik büyüme vurgusu yaparak, Türkiye’yi hak ettiği tarihsel konuma geri getirme şeklinde sundu.

Mayıs 2004’te PKK, 1999’dan bu yana sürdürdüğü ateşkesi sona erdirerek bir kez daha silahlı mücadeleye başladı. Kürtler Türk devletinin artan baskısına ve Kuzey Irak’taki PKK pozisyonlarına yönelik sınır ötesi operasyonlara maruz kalıyordu. Erdoğan iktidarını konsolide ettikçe, Kürtlerle barışın, Kuzey Irak’taki petrol rezervlerini ve bölgeden geçen bir dizi petrol boru hattını içeren bölgesel hegemonya planlarını kolaylaştıracağını fark etti. Geniş Kürt nüfusu ile ittifak sayesinde, iktidarını perçinleyen bir dizi anayasal değişikliği geçirmeyi umuyordu. Planlarını gerçekleştirmek için, 2009’da, Türk İstihbarat Servisi MİT, AKP ile PKK temsilcileri arasında Oslo’da gerçekleştirilen görüşmelerde arabuluculuğa başladı.

Yenilenen diyalog ve diğer kimi girizgâhlara rağmen, Türk devleti Kürtlere yönelik baskılarını devam ettirdi. Nisan 2009 ile başlayarak, KCK (Kürdistan Topluluklar Birliği) davalarında binlerce kişi hapse atıldı. Askeri olarak en korkunç saldırılardan biri, 28 Aralık 2011’de, Şırnak Roboski’de 34 Kürt köylüsünün bombalanması oldu. Türk devleti bu insanların sınırı geçen PKK üyeleri olduğunu iddia ettiyse de sonrasında sınır ticareti yapan sıradan köylüler olduklarını kabul etmek zorunda kaldı. Bugüne kadar, bu katliamla ilgili olarak hiç kimse yargı önüne çıkarılmadı ve Roboski kurbanları insanların belleğinde tazeliği koruyor.

Ateşkes yıllar içinde sıklığı artan şekilde geldi ve gitti; 2012 yazında, PKK ciddi bir bölgesel güç elde etmişti. Kendi bölgesel arzularının zorlamasıyla Erdoğan, Öcalan’la görüşmeler yapıldığını açıkladı. Üç ay sonra, 2013 Newroz’unda, Öcalan’ın bir başka ateşkes çağrısı yaptığı mektubu okundu. Bu ateşkes görece daha uzun sürdü ve 24 Temmuz 2015’e kadar yürürlükte kaldı. Ancak tam da istikrar Türkiye’ye geri dönüyormuş gibi göründüğü esnada, 31 Mayıs 2013’te, Türk realitesinde bir yarılma yaşandı. Bu Gezi Direnişi’ydi.

(Devam edecek…)

Reklamlar

Kürt Direnişini Anlamak: Tarihsel bir Bakış ve İzlenimler (1)” üzerine 2 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s