Slavoj Zizek: Sol, Paris saldırılarının ardından radikal Batılı kökenlerine sarılmalı

Zizek mülteci krizi konusunda kendisini eleştirenlere cevap veriyor.

IŞİD teröristlerini “anlamak” için (“müessif eylemlerinin yine de Avrupa’nın gaddar müdahalelerine bir tepki olduğu” anlamında) çaba harcamamalıyız; neyseler öyle anlaşılmalılar: Avrupalı mülteci karşıtı ırkçıların İslamofaşist muadilleri olarak.

cbb05735-a883-40b4-a425-6530965c579e-2060x1371

2015’in ilk yarısında Avrupa, radikal özgürlükçü hareketlerle (Syriza ve Podemos) meşguldü, ikinci yarısında ise dikkatler mültecilere “insani yardım” gündemine kaydı. Sınıf mücadelesinin üstü tamamen örtüldü ve yerini liberal kültürel hoşgörü ve dayanışma gündemi aldı. 13 Kasım Cuma günkü Paris terör katliamı ile birlikte, esaslı sosyoekonomik sorunlara işaret etmeye devam eden bu gündem bile şimdi terör güçleri ile acımasız bir savaşa tutulmuş tüm demokratik güçlerin basit muhalefetine kapılmış durumda.

Bunu neyin izleyeceğini tahmin etmek zor değil: Mülteciler arasında paranoyakça IŞİD ajanları aranacak. (Medya teröristlerin Avrupa’ya Yunanistan üzerinden mülteci olarak girdiği haberlerine başladı bile.) Paris terör saldırılarının en büyük kurbanı yine mülteciler olacak; gerçek kazananlarsa, je suis Paris tarzı basmakalıp lafların ardında, her iki tarafta da topyekun savaş yanlıları olacak. Paris katliamını gerçekten lanetlemek istiyorsak yapmamız gereken terör karşıtı dayanışma şovlarına katılmakla yetinmeyip o basit “kime yarıyor?” sorusunu ısrarla sormak.

IŞİD teröristlerini “anlamak” için (“müessif eylemlerinin yine de Avrupa’nın gaddar müdahalelerine bir tepki olduğu” anlamında) çaba harcamamalıyız; neyseler öyle anlaşılmalılar: Avrupalı mülteci karşıtı ırkçıların İslamofaşist muadilleri; onlar, aynı madalyonun iki yüzü. Sınıf mücadelesini geri getirelim. Bunu yapmanın yegane yolu sömürülenlerle küresel dayanışmada ısrar etmek.

Küresel kapitalizmin kendisini içinde bulduğu açmaz giderek daha elle tutulur hale geliyor. Bu açmazı nasıl kırmak gerek? Fredric Jameson bir süre önce, bir özgürleşme biçimi olarak toplumun küresel militarizasyonunu önerdi: Demokratik motivasyonlara sahip taban hareketleri başarısız olmaya yazgılı görünüyor, bu yüzden belki de en iyisi küresel kapitalizmin “militarizasyon” üzerinden süregiden habis döngüsünü kırmak. Bu ise kendi kendini düzenleyen ekonomilerin gücünü askıya almak demek. Belki de Avrupa’da süregiden mülteci krizi bu seçeneği test etmek için bir fırsat.

En azından kaosu durdurmak için gerekenin geniş çaplı bir koordinasyon ve organizasyon olduğu net, bu ise başka şeylerle birlikte şunları gerektiriyor: Kriz noktalarının yakınında (Türkiye, Lübnan, Libya sahili) kabul merkezleri kurulması, giriş izni verilenlerin Avrupa yollarındaki istasyonlara nakledilmesi ve muhtemel yerleşim yerlerine dağıtılmaları. Böylesine büyük bir işi organize şekilde yapabilecek tek aracı var, ordu. Orduya böylesi bir rol biçmenin olağanüstü hali hatırlattığını iddia etmek lüzumsuz. Nüfusun yoğun olduğu bölgelerden düzensiz şekilde geçen on binlerce insan varsa bu olağanüstü durum demektir. Ve Avrupa’nın bazı bölgelerinde şu anda olan tam da böylesi bir olağanüstü durum. Dolayısıyla, böyle bir sürecin saldım çayıra Mevlam kayıra mantığına havale edilebileceğini düşünmek delilik. Her şey bir yana, mültecilerin tedarik ve tıbbi yardıma ihtiyacı var.

Mülteci krizini kontrol altına almak, sol tabuları yıkmak anlamına gelecek.

Örneğin, “serbest dolaşım” hakkı sınırlanmalı, başka bir sebepten değilse bile, hareket özgürlükleri halihazırda ait oldukları sınıfa bağlı olan mülteciler için aslında böyle bir hak söz konusu olmadığından. Dolayısıyla, kabul ve yerleşim kriterlerinin net ve açık bir şekilde formüle edilmesi gerekiyor. Kimler ve ne kadar kişi kabul edilecek, nereye yerleştirilecekler vb. Burada püf nokta, mültecilerin arzularını yerine getirmek (halihazırda akrabalarının bulunduğu ülkelere gitme arzularını dikkate almak vb.) ile farklı ülkelerin kapasiteleri arasındaki orta yolu bulabilmek.

Ele almamız gereken bir başka tabu ise norm ve kurallarla ilgili. Mültecilerin birçoğunun Batı Avrupa’nın insan hakları nosyonları ile uyumsuz bir kültürden geldikleri bir gerçek. Hoşgörünün (birbirinin hassasiyetlerine karşılıklı saygının) işe yaramadığı açık: köktendinci Müslümanlar, özgürlüklerimizin bir parçası olarak gördüğümüz din düşmanı görüntülere ve arsız mizaha katlanmayı, Batılı liberaller ise, Müslüman kültürün birçok uygulamasına katlanmayı imkansız buluyor.

Kısacası, dindar bir topluluğun üyeleri başka bir topluluğun yaşam tarzını, bu kendi dinlerine doğrudan bir saldırı olsun olmasın, din düşmanı veya yaralayıcı olarak değerlendirdiğinde, mesele çıkıyor. Müslüman aşırılıkçılar Hollanda ve Almanya’da gey ve lezbiyenlere saldırdığında olan bu; geleneksel Fransız vatandaşları burkaya girmiş bir kadını kendi Fransız kimliklerine bir saldırı olarak gördüğünde de olan bu ki tam da bu yüzden örtülü bir kadınla karşılaştıklarında sessiz kalmayı imkansız buluyorlar.

Bu eğilimleri zapt etmek için iki şey yapmak gerek. Birincisi, bu gibi normların “Avrupa merkezci” görüneceğinden korkmadan, inanç özgürlüğü, bireysel özgürlüklerin grup baskısına karşı korunması, kadın hakları vb. dahil herkes için zorunlu bir asgari normlar dizisi formüle etmek. İkincisi, bu sınırlar dahilinde, farklı yaşam tarzlarına hoşgörüde koşulsuz şekilde ısrar etmek. Normların ve iletişimin işe yaramadığı noktada ise, hukukun hükmünü her biçimde konuşturmak.

Aşmamız gereken bir başka tabu ise Avrupa’nın özgürlükçü mirasına yapılan her referansı kültürel emperyalizm ve ırkçılıkla ilişkilendirmek. Avrupa’nın mültecilerin kaçmakta olduğu şeyden (kısmen) sorumlu olduğu gerçeğine rağmen, Avrupa merkezciliği eleştiren solcu mantraları terk etme zamanı geldi.

11 Eylül’den çıkan dersler, Francis Fukuyama’nın küresel liberal demokrasi rüyasının sona erdiği ve dünya ekonomisi düzeyinde, şirket kapitalizminin galebe çaldığı. Gerçekte, bu dünya düzenini benimseyen Üçüncü Dünya ülkeleri şimdi olağanüstü bir hızla büyümekte. Kültürel çeşitlilik maskesi, küresel sermayenin has evrenselciliği ile sürdürülmekte; hatta küresel kapitalizmin siyasi tamamlayıcısı “Asya değerleri” ise daha bile iyi.

Küresel kapitalizmin, kendisini yerel dinlerin, kültürlerin ve geleneklerin çoğulculuğuna uydurma konusunda hiçbir sıkıntısı yok. Bu yüzden Avrupa merkezcilik karşıtlığının ironisi, Batı’nın, sömürgecilik karşıtlığı adına, tam da küresel kapitalizmin düzgün şekilde işlemek için artık Batılı kültürel değerlere ihtiyaç duymadığı bir tarihsel momentte eleştiriliyor olması. Kısacası, Batılı kültürel değerler, eleştirel olarak yeniden yorumlandıklarında, bu değerlerden birçoğunun (eşitlikçilik, temel haklar, basın özgürlüğü, refah devleti vs.) tam da kapitalist küreselleşmeye karşı bir silah işlevi görebileceği an reddediliyor. Marx’ın tahayyülündeki bütün o komünist özgürleşme ideasının enikonu “Avrupa merkezci” olduğunu unuttuk mu?

Terk edilmeyi hak eden bir diğer tabu, İslamcı sağa yönelik her eleştirinin “İslamofobi” sayılması. İslamofobi ile suçlanmaktan ödü kopan Batılı liberal solcuların bu patolojik korkusundan gına geldi artık. Örneğin, Salman Rüşdi Müslümanları lüzumsuz şekilde provoke ettiği ve (en azından kısmen) kendisine yönelik ölüm fetvasından sorumlu olduğu için kınandı. Böylesi bir tavır alışın sonucu bu gibi durumlarda ne beklenebilirse o oluyor: Batılı liberal solcular suçluluk duygularına ne kadar battıysalar, Müslüman köktendinciler tarafından kendi İslam nefretlerini gizlemeye çalışan ikiyüzlüler olmakla o kadar suçlandılar.

Bu kümelenme, süperego paradoksunu mükemmelen yeniden üretiyor: Sadist ve primitif süperegonun sizden talep ettiği psödo-ahlaki aracıya ne kadar itaat ederseniz, ahlaki mazoşizmden ve saldırganla özdeşleşmekten o kadar suçlu olursunuz. Dolayısıyla, İslami köktendinciliği ne kadar tolere ederseniz, üzerinizdeki baskısı o kadar güçlü olur.

Mülteci akını ile ilgili de aynısının geçerli olduğundan emin olabilirsiniz: Batı Avrupa onlara kapılarını ne kadar açarsa, daha da fazlasını kabul etmediği için o kadar suçlanacak. Hiçbir zaman “bu kadar yeter” demeyecekler. Ve burada olanlara gelirsek, kişi onların yaşam tarzına ne kadar hoşgörülü olursa, yeterince hoşgörülü olmamakla o kadar çok suçlanacak.

Mültecilerin ekonomi politiği: Küresel kapitalizm ve askeri müdahale

Uzun vadeli bir strateji olarak, “mültecilerin ekonomi politiği” denilebilecek olan şeye odaklanmalıyız. Bu, küresel kapitalizm ve askeri müdahaleler dinamiğinin altında yatan esas sebeplere odaklanmak demek. Süregiden düzensizlik, Yeni Dünya Düzeninin gerçek yüzü olarak ele alınmalı. “Gelişmekte olan” dünyayı salgın gibi saran gıda krizini düşünün. Birçok Üçüncü Dünya ülkesindeki gıda krizinin suçunun yolsuzluk, etkisizlik ve devlet müdahaleciliği gibi olağan şüphelilere yüklenemeyeceğini, hiç kimse Bill Clinton’ın Dünya Gıda Günü’ne denk gelen 2008 BM toplantısındaki yorumlarından daha iyi açıklayamazdı: Kriz doğrudan doğruya tarımın küreselleştirilmesi ile bağlantılı. Clinton’ın konuşmasının ana fikri, bugünkü gıda krizinin, tarımsal mahsullere dünya yoksullarının yaşamsal hakkından ziyade meta muamelesi yaparak, “başkan olarak kendisi de dahil hepsinin işi nasıl batırdığını” gösterdiği şeklindeydi.

Clinton suçu tek tek devletlere veya hükümetlere değil de Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu ve diğer uluslararası ekonomi kuruluşlarınca onlarca yıldır uygulanan ABD ve AB’nin uzun vadeli küresel politikalarına yüklerken son derece netti. Bu politikalar Afrika ve Asya ülkelerini gübre, gelişmiş tohum ve diğer tarımsal girdilere yönelik hükümet sübvansiyonlarını terk etmeye zorladı. Bu, en iyi toprakların ihraç mahsulleri için kullanılmasına imkan tanıdı ki bu durum bu ülkelerin kendi kendine yeterliliğine ciddi şekilde zarar verdi. Yerel tarımın küresel ekonomiye entegrasyonu, böylesi “yapısal uyum” programlarının sonucu idi ve etkileri yıkıcı oldu: Çiftçiler topraklarından atıldılar ve terhanelerde ucuz işgücü olacakları varoşlara itildiler. Ülkeler ise giderek daha fazla ithal gıdaya mahkum hale geldi. Bu şekilde, postkolonyal bağımlılık altında tutuldular ve piyasa dalgalanmalarından etkilenmeye giderek daha açık hale geldiler. Örneğin, tahıl fiyatları geçtiğimiz yıl Haiti ve Etiyopya gibi ülkelerde astronomik ölçüde fırladı. Bu ülkelerin ikisi de mahsullerini biyoyakıt için ihraç ediyorlar ve sonuç olarak nüfusları açlık içinde.

Bu sorunlara doğru şekilde yaklaşmak için, yeni geniş çaplı kolektif eylem biçimleri icat etmek lazım; ne standart devlet müdahalesi ne de çokça övülen yerel özörgütlenmeler işe yarayabilir. Bu sorun çözülmezse, dünyanın kaynak zengini, saklı bölgelerinin açlık ve sürekli savaşların hüküm sürdüğü bölgelerinden ayrılacağı yeni bir apartheid çağına yaklaşmakta olduğumuzu ciddi ciddi oturup düşünmemiz lazım. Haiti ve gıda kıtlığı yaşanan diğer yerlerdeki insanlar ne yapsın? Şiddetli bir şekilde isyan etmeye hakları yok mu? Ya da mülteci mi olsunlar? Ekonomik neokolonyalizme yönelik tüm eleştirilere rağmen, küresel piyasanın birçok yerel ekonomi üzerindeki yıkıcı etkilerinin halen tam olarak farkında değiliz.

Açık (ve o kadar da açık olmayan) askeri müdahalelere gelince, sonuçlar yeterince konuşuldu: düşkün devletler. IŞİD yoksa mülteciler de olmaz ve ABD’nin Irak işgali yoksa IŞİD de olmaz vb. Ölümü öncesindeki kasvetli kehanetinde Albay Muammer Kaddafi şöyle demişti: “NATO’nun insanları, beni dinleyin. Siz bir duvarı bombalıyorsunuz, Afrikalıların Avrupa’ya göç yolunun ve El Kaide teröristlerinin önünde duran bir duvarı. Bu duvar Libya’dır. Siz onu yıkıyorsunuz. Aptalsınız ve Afrika’dan gelen binlerce göçmen için cehennemde yanacaksınız.” Aşikar olanı söylememiş mi?

Temel olarak Kaddafi’ninkinin detaylandırılmış hali olan Rus hikayesi, bariz bir pasta putinesca tadına rağmen, gerçek payı içeriyor. Moskova merkezli Stratejik Kültür Vakfı’ndan Boris Dolgov TASS’a şöyle demiş:

Mülteci krizinin ABD-Avrupa politikalarının sonucu olduğunu kör gözler bile görüyor. … Irak’ın yıkımı, Libya’nın yıkımı ve Suriye’de Beşar Esad’ın İslamcı radikaller eliyle devrilmesine yönelik girişimler, işte AB ve ABD politikalarının özü bu ve yüz binlerce mülteci bu politikanın eseri.

Benzer şekilde, Uluslararası İlişkiler Moskova Devlet Enstitüsü’nün doğu çalışmaları bölümünden Irina Zvyagelskaya, TASS’a şunları söylemiş:

Suriye’deki iç savaş ve Irak ve Libya’daki gerilimler göçmen akımını körüklüyor ama tek sebep bu değil. Yaşananları halkların bir başka kitlesel yeniden iskanına doğru giden ve zayıf olan ülkeleri verimsiz ekonomilerle başbaşa bırakan bir trend olarak görenlere katılıyorum. İnsanların evlerini terk edip yollara düşmesine sebep olan bir sistem sorunu var. Ve liberal Avrupa mevzuatı yalnızca bunların birçoğunun Avrupa’da kalabilmesine imkan vermekle kalmıyor, aynı zamanda, iş aramadan sosyal yardımlarla geçinmelerine de olanak tanıyor.

Bir Rus yazar, oyun yazarı ve tiyatro yönetmeni olan Yevgeny Grishkovets ise blogunda bu görüşlere katılarak şunları yazmış:

Bu insanlar tükenmiş, öfkeli ve aşağılanmış durumda. Avrupa değerleri, yaşam tarzı ve gelenekleri, çokkültürlülük veya hoşgörü hakkında hiçbir fikirleri yok. Avrupa yasalarına uymayı asla kabul etmeyecekler. … Bu kadar sıkıntıyı atlatarak girebilmeyi başardıkları ülkelerin insanlarına karşı asla minnettarlık hissetmeyecekler çünkü kendi anayurtlarını kan gölüne çeviren bu ülkelerden başkası değil. … Angela Merkel, modern Alman toplumunun ve Avrupa’nın sorunlara hazır olduğunu söylüyor. … Bu yalan ve saçmalıktan ibaret!

Öte yandan bunların tümü genel bazı doğrular içerse de, bu genellikten Avrupa’ya akan mülteciler gerçekliğine atlamak ve tüm sorumluluğu kabul etmek doğru değil. Sorumluluk ortak. Öncelikle, Türkiye iyi planlanmış bir siyasi oyun oynuyor (IŞİD’le resmen savaşta olmasına rağmen aslında IŞİD’le gerçekten savaşan Kürtleri etkili şekilde bombalamakla meşgul.) Ve bir de Arap dünyasının kendisindeki sınıf ayrımları var (ultra zengin Suudi Arabistan, Kuveyt, Katar ve BAE neredeyse hiç mülteci kabul etmiyor.) Peki ya milyarlarca ton petrol rezervine sahip Irak’a ne demeli? Nasıl oluyor da orada böylesi bir mülteci akışı ortaya çıkabiliyor?

Bildiğimiz bir şey varsa o da karmaşık bir mülteci ulaşımı ekonomisinden milyonlarca dolar kaldırıldığı. Bunu kim finanse ediyor? Kim organize ediyor? Avrupa’nın istihbarat servisleri ne yapıyor? Bu karanlıklar diyarını araştırıyorlar mı? Mültecilerin çaresiz durumda oldukları gerçeği, iyi planlanmış bir projenin parçası olarak Avrupa’ya aktıkları gerçeğini hiçbir şekilde ortadan kaldırmaz.

Elbette bir Norveç var

London Review of Books ve In These Times’da yayınlanan makalelerde yukarıda sözünü ettiğim tabuları yıkışımı sorunlu bulan solcu eleştirmenlerime cevap vereyim. Jacobin’de yazan Nick Riemer, “önayak olduğum gerici saçmalığı” kınıyor:

Zizek, Batı’nın “geçmişin neokolonyal tuzaklarından” kaçınan bir şekilde askeri müdahalede bulunamayacağını biliyor olmalı. Mülteciler, kendi adlarına, yalnızca tahammül edilerek ve bu itibarla “misafirperverliğin” nesneleri olarak var olan, başka birinin toprağındaki yayalar değiller. Birlikte getirdikleri geleneklerden bağımsız olarak, Avrupa’yı meydana getiren farklı toplulukların – Zizek’in “Batı Avrupalı yaşam tarzı”na yaptığı hayret edilesi referansta tamamen göz ardı ettiği bir çoğulculuk – üyeleri ile aynı haklardan yararlanmalılar.

Bu görüşün altında yatan iddia, Alain Badiou’nn qui est ici est d’ici‘sinden (burada olan buralıdır) çok daha güçlü – daha çok qui veut venir ici est d’ici (buraya gelmek isteyen buralıdır) gibi bir şey. Ama bunu kabul etsek bile, ne kastettiğimi tamamen göz ardı eden asıl Riemer: Elbette “Avrupa’yı meydana getiren farklı toplulukların üyeleri ile aynı haklardan yararlanmalılar,” ama mültecilerin yararlanması gereken bu “aynı haklar” tam olarak hangileri?

Avrupa şu an tam gey ve kadın hakları için mücadele verirken (kürtaj hakkı, eşcinsel evliliği vb.), bu haklar, “birlikte getirdikleri gelenekler” ile çatışsa bile (ki çatıştıkları kesin), mülteciler arasındaki geylere ve kadınlara da genişletilmeli mi? Ve bu yön hiçbir şekilde marjinal diye görmezden gelinmemeli: Boko Haram’dan Robert Mugabe’ye ve Vladimir Putin’e kadar, Batı’ya dönük sömürgecilik karşıtı eleştiriler, giderek daha fazla Batılı “cinsel” kafa karışıklığının reddi ve geleneksel cinsel hiyerarşiye geri dönüş şeklinde beliriyor.

Batı feminizminin ve kişisel insan haklarının olduğu gibi ihraç edilmesinin ideolojik ve ekonomik neokolonyalizmin bir aracı vasıtası haline nasıl gelebildiğinin elbette farkındayım (Amerikalı feministlerin ABD’nin Irak müdahalesini kadınları özgürleştirmenin bir yolu olarak nasıl desteklediklerini ve sonucun nasıl da tam tersi olduğunu hepimiz hatırlıyoruz). Ancak bundan Batı solunun burada, “daha büyük” antiemperyalist mücadele adına “stratejik bir taviz” vermesi ve kadınları ve geyleri aşağılayan “gelenekleri” sessizce hoşgörmesi gerektiği sonucu çıkarmayı kesinlikle reddediyorum.

Jürgen Habermas ve Peter Singer ile birlikte, Reimer, bunun ardından beni elitist bir politika vizyonuna (ırkçı ve cahil bir nüfus karşısında aydınlanmış politik sınıf) sahip olmakla suçluyor. Bunu okuduğumda, bir kez daha gözlerime inanamadım! Avrupalı liberal politik eliti eleştirmek için sayfalarca yazmamışım gibi! “Irkçı ve cahil nüfusa” gelirsek, burada bir başka sol tabu ile karşılaşıyoruz: Evet, ne yazık ki Avrupa’daki işçi sınıfının büyükçe bir kesimi ırkçı ve göçmen karşıtı; özünde “ilerici” bir işçi sınıfı olduğu manipülasyonunun sonucu olarak hiçbir şekilde gözden kaçırılmaması gereken bir hakikat.

Riemer’in son eleştirisi şu: “Zizek’in, mültecilerin, ‘Batılı yaşam tarzına’ karşı, daha iyi dış askeri ve ekonomik ‘müdahale’ türleri ile halledilmesi gereken bir tehdit arz ettiği şeklindeki fantezisi, analiz için kullanılan kategorilerin gericiliğe nasıl kapı aralayabileceğinin en açık göstergesi.” Askeri müdahalelerin tehlikesinin elbette farkındayım ama aynı zamanda meşru bir müdahalenin de mümkün olduğunu düşünüyorum. Ama radikal ekonomik değişim gerekliliğinden söz ettiğimde, pek tabi ki askeri müdahaleye paralel bir tür “ekonomik müdahale” değil kastettiğim, bundan ziyade küresel kapitalizmin gelişmiş Batının kendisinden başlaması gereken kapsamlı bir radikal dönüşümünü kastediyorum. Her samimi solcu, bunun tek gerçek çözüm olduğunu bilir, bu olmadan gelişmiş Batı, Üçüncü Dünya ülkelerini mahvetmeye devam edecek ve tantana arasında, merhametli bir şekilde kendi yoksullarının icabına bakacak.

Sam Kriss’in benzer çizgideki eleştirisi, beni bir de gerçek bir Lacan’cı olmamakla suçlaması açısından özellikle ilgi çekici:

Göçmenlerin Avrupa’nın kendisinden daha Avrupalı olduklarını öne sürmek bile mümkün. Zizek var olmayan bir Norveç’e duyulan ütopik arzuyla dalga geçiyor ve göçmenlerin gönderildikleri yerde kalmaları gerektiğinde ısrar ediyor. (Belirli bir ülkeye ulaşmaya çalışanların orada aile üyeleri olabileceği veya oranın dilini konuşuyor olabilecekleri, tamamen entegrasyon arzusuyla hareket ettikleri aklına bile gelmiyor sanki. Ama bu aynı zamanda, tam da objet petit‘nin [ulaşılmaz arzu nesnesinin] iş üstünde olması değilse nedir? Ne tür bir Lacan’cı, insana, ulaşılamaz olduğu için arzusunu terk etmesi gerektiğini söyler? Yoksa göçmenler şuursuz bir zihin lüksüne sahip değiller mi?) Calais’de, Birleşik Krallık’a ulaşmaya çalışan göçmenler, içinde yaşadıkları koşulları “herkes için serbest dolaşım hakkı” yazılı dövizlerle protesto ettiler. Irksal veya cinsel eşitliğin aksine, insanların ulusal sınırlardan geçerek serbestçe dolaşım hakkı, sözüm ona gerçekten de hayata geçirilmiş olan evrensel bir Avrupa değeri – ama bir dakika, elbette yalnızca Avrupalılar için. Bu protestocular, evrensel değerleri temsil etme konusunda Avrupa adına her iddiayı yalanlıyorlar. Zizek Avrupalı “yaşam tarzını” ancak belirsiz ve aşkın genellikler açısından ifade edebiliyor, ama burada capcanlı. Göç Avrupa’nın evrenselciliği ile gerici ve baskıcı tikelcilik arasında bir mesele ise, tikelcilik tamamen Avrupa’nın payına düşmekte. … “Norveç’in Namevcudiyeti” teorik bir analiz değil, Avrupalı bürokratlar sınıfının kulağına fısıldanmış içten bir tavsiye, Lacan’la pek de ilgili olmayan bir tavsiye. “Radikal ekonomik değişim” konusundaki tüm o ısrarına gelirsek, bu mektup üslubu yapı, böylesi bir değişimin, şu an için tamamen gündem dışı olmasını garanti etmektedir. Dolayısıyla bir Norveç olmadığı ve asla olamayacağı konusundaki ısrar da öyle. Kapitalistlerin var etmek gibi bir derdi yok, Zizek’in ise var edebileceklere seslenmek gibi bir derdi yok. Marksist yanıt şöyle olmalı; eğer bir Norveç yoksa, o zaman kendimiz inşa etmeliyiz.

“Göçmenler Avrupa’nın kendisinden daha Avrupalıdır”, benim de sık sık kullanmış olduğum eski bir sol tez ama ne anlama geldiği konusunda net olunmalı. Beni eleştirenin okumasıyla, göçmenlerin bu ilkeyi (herkes için serbest dolaşım) Avrupa’dan daha fazla hayata geçirdiği anlamına geliyor. Ama, bir kez daha, burada net olmak gerek. Seyahat özgürlüğü anlamında bir “serbest dolaşım” var, bir de daha radikal olan, istediğim ülkede yerleşme özgürlüğü olarak “serbest dolaşım” var. Ancak Calais’deki mültecilerin öne sürdüğü aksiyom, yalnızca seyahat özgürlüğü değil, daha çok “Herkes dünyanın herhangi bir bölgesinde yerleşmek hakkına sahiptir ve taşındıkları ülke onlara gereken imkanları sağlamakla yükümlüdür” gibi bir şey. AB (eksiğiyle gediğiyle) bu hakkı üyelerine sağlıyor ve bu hakkın küreselleşmesini talep etmek AB’yi tüm dünyaya genişletmeyi talep etmekle eşdeğer.

Bu özgürlüğün hayata geçirilmesinin gerektirdiği şey, radikal bir sosyoekonomik devrimden daha azı değil. Neden? Yeni apartheid biçimleri ortaya çıkıyor. Küresel dünyamızda, metalar serbestçe dolaşıyor ama insanlar değil. Gözenekli duvarlar etrafındaki söylem ve yabancılarla dolup taşma tehdidi, kapitalist küreselleşme hakkında neyin yanlış olduğuna dair içsel bir gösterge. Sanki mülteciler metaların serbest küresel dolaşımını insanları kapsayacak şekilde genişletmek istiyormuş gibi; ancak bu, küresel kapitalizmin koyduğu kısıtlamalar nedeniyle şu anda imkansız.

Marksist bakış açısından, “serbest dolaşım”, sermayenin “serbest” bir işgücüne ihtiyacı ile bağlantılıdır – milyonlar komünal yaşamlarından sökülerek terhanelerde işbaşı yaptırılır. Sermayenin evreni, kişisel serbest dolaşımla içsel olarak çelişkili bir şekilde bağlantılıdır: Kapitalizm ucuz işgücü olarak “serbest” bireylere ihtiyaç duyar ama eşzamanlı olarak onların hareketlerini de kontrol etmesi gerekir çünkü herkes için aynı özgürlük ve hakları kaldıramaz.

Radikal serbest dolaşım hakkını, tam da mevcut düzende mevcut olmadığı için talep etmek, mücadele açısından iyi bir başlangıç noktası mı? Eleştirmenim, mültecinin talebinin imkansızlığını kabul ediyor, yine de tam da imkansız oluşu nedeniyle onu onaylıyor – beri yandan da beni Lacan’cı olmamakla, kaba pragmatizmle suçluyor. Bir imkansız vb. olarak objet a kısmına gelirsek, komedi ve teorik saçmalıktan ibaret. Benim işaret ettiğim “Norveç” bir objet a değil, bir fantezi. Norveç’e ulaşmak isteyen mülteciler örnek bir ideolojik fantezi vakası teşkil ediyor – içsel antagonizmaları örten bir fantezi oluşturma. Mültecilerin birçoğu kek almak ve yemek istiyorlar: Temelde Batılı refah devletinin en iyisini beklerken beri yandan da kendi belirli yaşam tarzlarını korumayı umuyorlar. Yaşam tarzlarının kimi kilit özellikleri Batılı refah devletinin ideolojik temelleri ile uyumsuz olsa bile.

Almanya mültecileri kültürel ve toplumsal olarak entegre etme gerekliliğini vurgulamayı seviyor. Ancak – ve burada yine aşılması gereken bir tabu var – mültecilerin kaçı gerçekten entegre olmak istiyor? Entegrasyonun önündeki engel basitçe Batı ırkçılığı değilse ne olacak? (Tesadüf bu ya, kişinin objet a‘sına vefası hiçbir şekilde arzusunun otantikliğini garanti etmez – Mein Kampf’ın kısa bir dikkatli okuması bile Yahudilerin Hitler’in objet a‘sı olduğunu görmeye yeter. Ve Hitler onların imhası projesine kesinlikle vefakar kaldı.) “Bir Norveç yoksa, o zaman kendimiz inşa ederiz” iddiasında yanlış olan bu. Tamam inşa edelim ama o, mültecilerin hayal ettiği fantazmik “Norveç” olmayacak.

Ritüelleşmiş şiddet ve köktendincilik

Bu çizgiler arasında, bana dönük saldırısında, Sebastian Schuller şu soruyu soruyor: “Zizek şimdi de PEGIDA’ya mı [Batının İslamlaşmasına Karşı Vatansever Avrupalılar] dönecek?”

Schuller’in blog gönderisi, asla söylemediğim bir sözü bana atfediyor: “Artık sınıf falan tanımıyorum, varsa yoksa Avrupalılar.” Yapmamız gereken, “zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri olmayan” proleterler olarak burjuva Avrupa’yı işgal eden mülteciler klişesinin ötesine geçmek. Avrupa’da da Ortadoğu’da olduğu gibi sınıf ayrışmaları var ve anahtar soru bu farklı sınıf dinamiklerinin nasıl bir etkileşim içinde olduğu.

İşte burada, İslamcı sağın altında yatan karanlığın eleştirisi çağrısı yaparken, Avrupalı dünyanın altında yatan karanlıkla ilgili sessiz kaldığım serzenişine geliyoruz: “Peki ya okullardaki Haçlar? Ya Kilise vergileri? Absürd ahlaki fikirlere sahip Hıristiyan mezhepleri ne olacak? Geylerin cehennemde mangal yapılacağını söyleyen Hıristiyanlar?” Bu tuhaf bir serzeniş – Hıristiyan ve Müslüman köktendincilik arasındaki paralellik medyamızda (benim kitaplarımda da) fazlaca analiz edilen bir konu.

Diyelim ki öyle, Rotherdam İngiltere’de ne olduğunu hatırlayalım: 1997 ile 2013 arasında en az 1400 çocuk vahşi bir cinsel istismara maruz kaldı; aralarında 11 yaşındakilerin de olduğu bu çocuklar birden fazla saldırgan tarafından tecavüze uğradı, kaçırıldı, başka şehirlere götürüldü, dövüldü ve korkutuldu; “raporların ortaya koyduğu üzere petrole bulanıp ve ateşe verilmekle tehdit edildiler, silahlarla tehdit edildiler, vahşi tecavüzleri izlemeye zorlandılar ve birine söylemeleri halinde sıranın kendilerine geleceği konusunda tehdit edildiler.” Bu olan bitenlerle ilgili daha önce ucu hiçbir yere varmayan üç soruşturma olmuştu. Bir soruşturma ekibi, konsey üyeleri arasında, meselenin peşine düşerlerse “ırkçı” damgası yiyecekleri korkusu olduğunu not ediyordu. Neden? Saldırganların neredeyse tümü Pakistanlı bir çetenin üyeleriydi ve kurbanların tümü – ki saldırganlarca “beyaz çöplüler” olarak niteleniyorlardı – beyaz öğrencilerdi.

Verilen tepkiler tahmin edilebileceği gibiydi. Çoğunlukla genelleştirmek suretiyle, soldaki birçokları gerçekleri bulandırmak için olası tüm stratejilere başvurdular. Politik doğruculuğun en berbat hali olan iki Guardian makalesinde, saldırganlar belirsiz bir şekilde “Asyalılar” olarak tanımlandı. İddialar öne sürüldü. Bu etnisite ve dinle değil erkeğin kadınlar üzerindeki hakimiyeti ile ilgiliydi. Kilise pedofilimiz ve Jimmy Saville’imiz ile bizler, kim oluyoruz da kurbanlaştırılmış bir azınlığa karşı ahlaki üstünlük taslayabiliyoruz? Doğrusu insan UKIP’e ve sıradan halkın kaygılarını istismar etmek isteyen diğer göçmen karşıtı popülistlere alan açmanın daha etkili bir yolunu hayal edemiyor.

Görülmeyen şey ise, böylesi bir ırkçılık karşıtlığının aslında kendisinin bir tür örtülü ırkçılık olduğu. Çünkü Pakistanlılara, moral olarak aşağı ve dolayısıyla normal insan standartlarının beklenmemesi gereken varlıklar muamelesi yapıyor.

Bu açmazdan kurtulmak için, Rotherdam olayları ile Katolik Kilisesi içindeki pedofili arasındaki paralellikten başlamak gerek. İki durumda da, örgütlü – ve hatta ritüel haline getirilmiş – bir kolektif eylemle karşı karşıyayız. Hatta Rotherdam örneğinde, bir başka paralellik daha bile geçerli olabilir. Farklı toplumsal yaşam seviyelerinin çağdışılığının dehşet verici etkilerinden biri, kadınlara yönelik sistematik şiddetin yükselişi. Belirli bir toplumsal bağlama özgü bir şiddet; rastgele olmayan, sistematik bir şiddet, bir izleği var ve net bir mesaj iletiyor. Hindistan’daki toplu tecavüz vakalarından dehşete kapılmakta haklı olsak da, Arundhati Roy’un belirttiği üzere, herkesin birleştiği ahlaki tepkinin sebebi, tecavüzcülerin yoksul ve alt tabakadan olması idi. Yine de, kadına yönelik şiddetin dünya çapında yarattığı yankı kuşkulu, dolayısıyla belki de algımızı genişletmemiz ve benzer diğer olguları da dahil etmemiz iyi olacak.

Ciudad Juarez’deki sınırda yaşanan seri kadın cinayetleri, münferit patolojilerden ibaret olmayan ritüelleşmiş bir aktivite, yerel çete altkültürünün bir parçası ve yeni kurulan fabrikalarda çalışan yalnız yaşayan genç kadınları hedef alıyor. Bu cinayetler, bariz şekilde, bağımsız işçi kadınlardan oluşan yeni sınıfa yönelik maço reaksiyonun örnekleri: Hızlı sanayileşme ve modernleşmenin neden olduğu toplumsal altüstlük, bu gelişmeyi bir tehdit olarak deneyimleyen erkeklerde vahşi bir tepkimeyi provoke ediyor. Ve tüm bu vakaların kritik özelliği, bu şiddet suçlarının, ham vahşi enerjinin medeni davranış zincirlerinden boşanan spontane patlamaları olmayıp, öğrenilmiş, dışarıdan empoze edilen, ritüelleştirilen bir şey ve bir topluluğun kolektif sembolik maddesinin bir parçası olması. “Masum” kamuoyunun gözlerinden kaçırılan, eylemin vahşi şiddeti değil, tam olarak onun sembolik gelenek olarak “kültürel”, ritüelimsi karakteri.

Katolik Kilisesinin temsilcileri bu kıtalararası pedofili vakalarının Kilisenin iç sorunu olduğunda ısrar ederek soruşturmalarında polisle işbirliği yapma konusunda büyük isteksizlik sergilerken de aynı çarpık toplumsal-ritüel mantık işbaşında. Kilise temsilcileri, bir bakıma haklılar. Katolik rahiplerin pedofilisi, sadece “kazara” (özellikle diye okuyun) rahip olmayı seçmiş şahısları ilgilendiren bir mesele değil. Bu bir kurum olarak Katolik Kilisesini ilgilendiren ve sosyal-sembolik bir kurum olarak onun ta işleyişine işlemiş bir mesele. Şahısların “özel” bilinçaltları ile değil, kurumun kendisinin “bilinçaltı” ile ilgili. Kurum ayakta kalmak için kendisini libidinal hayatın patolojik gerçeklerine uydurmaya çalıştığı için olan bir şey değil, kendi kendisini yeniden üretebilmesi için ihtiyaç duyduğu bir şey. “Düzcinsel” (pedofili olmayan) bir rahibin, yıllarca hizmet verdikten sonra, tam da kurumun onu içine düşürdüğü mantık sebebiyle pedofiliye bulaşmasını insanın aklı pekala alıyor. İnkar edilen alt yüzü, böylesi bir kurumsal bilinçaltı yaratır – ki, tam da inkar edilmiş olarak, kamu kuruluşunu ayaktan tutan o alt yüzdür. (ABD ordusunda bu alt yüz, grup dayanışmasını ayakta tutmaya yardımcı olan müstehcen cinsel kabul sınamalarından oluşur.) Yani, Kilise’nin utanç verici pedofili skandallarını susturmaya çalışmasının sebebi konformist kaygılardan ibaret değil. Kilise kendini savunurken, en içteki müstehcen sırrını savunmaktadır. Kendisini bu gizli tarafla özdeşleştirmek, bir Hıristiyan rahibin kimliğinin anahtarıdır. Bir rahip ciddi ciddi (sadece sözde değil) bu skandalları kınarsa, kendisini kilise toplumundan dışlamış olacaktır. Artık “bizden biri” olamaz. Aynı şekilde, ABD’li güneyliler 1920’lerde KKK’yı polise bildirselerdi, temel dayanışmalarına ihanet ederek kendilerini toplumlarından dışlamış olurlardı.

Rotherham olaylarına da tam olarak bu şekilde yaklaşmamız gerekiyor, çünkü karşımızdaki Pakistanlı Müslüman gençliğin “politik bilinçaltı.” Burada işbaşındaki şiddet türü, kaotik değil, kesin ideolojik hatlara sahip ritüelleşmiş şiddet. Kendini marjinalleştirilmiş ve ikincilleştirilmiş gören bir grup genç, alt sınıflardaki hakim grubun kızlarından intikam aldı. İslamı bu şekilde suçlamaksızın (ki kendi içinde Hıristiyanlıktan daha fazla kadın düşmanı değildir), dinlerinde ve kültürlerinde, kadınlara yönelik vahşete alan açan özellikler olup olmadığı sorusunu sormak tamamen meşru. Birçok İslami ülkede ve toplulukta, kadınlara yönelik şiddetle kadınların ikincilleştirilmesi ve kamusal yaşamdan dışlanması arasında bir eşgüdüm olduğu gözlemlenebilir.

Birçok köktendinci grup ve hareket arasında hiyerarşik cinsiyet ayrımının katı şekilde dayatılması, gündemin en başında yer almaktadır. Fakat liberal-seküler köktendincilik eleştirimizin de sahte olduğunu kabul etmekten korkmadan, aynı kriterleri her iki tarafa da (Hıristiyan ve İslami köktendincilik) uygulamalıyız.

Dini köktenciliğin Avrupa ve ABD’deki eleştirisi sonsuz varyasyonlara sahip eski bir konu. Liberal entelijansiyanın köktendincilerle dalga geçerkenki kendini eğlendiren tarzının bulaşıcılığı, gerçek sorunun üstünü örtüyor, o da meselenin gizli sınıfsal boyutu. Bu “dalgasını geçmenin” muadili, mültecilerle patetik bir dayanışma ve kendimize sevdalılığımızın daha az yanlış ve patetik olmayan kendi kendini aşağılaması. Gerçek görev “kendi” işçi sınıflarımız ile “onların” işçi sınıfları arasında köprüler kurmak. Bu birlik olmadan (ki her iki tarafın eleştirisini ve özeleştirisini içerir) sınıf mücadelesi bir medeniyetler çatışmasına geriler. İşte tam da bu yüzden bir başka tabu daha terk edilmeli.

Mültecilerden etkilenen “sıradan” insanların kaygıları dümdüz neofaşizm sayılmıyorsa bile çoğu zaman ırkçı önyargıların dışavurumu olarak göz ardı ediliyor. Gerçekten de PEGIDA ve hempalarının onlara açık tek kapı olmasına göz mü yumalım?

İlginç biçimde, Bernie Sanders’a yönelik “radikal” sol eleştirilerin altında da aynı motif yatıyor: Onu eleştirenleri rahatsız eden şey tam olarak, oylarını genellikle Cumhuriyetçi muhafazakarlara veren Vermont’taki küçük çiftçilerle ve diğer çalışan kesimlerle olan yakın teması. Sanders onların endişelerini dinlemeye hazır, onları ırkçı beyaz çöplükler olarak kenara atmıyor.

Tehdit nereden geliyor?

Sıradan insanların kaygılarına kulak vermek, duruşlarındaki temel öncülü – yaşam tarzlarına yönelik tehdidin dışarıdan, yabancılardan, “ötekinden” geldiği fikrini – kabul etmek anlamına elbette gelmiyor. Görev daha ziyade onlara kendi geleceklerinden kendilerinin sorumlu olduğunu öğretmek. Bu noktayı açıklayabilmek için dünyanın başka bir yerinden örnek verelim.

Udi Aloni’nin yeni filmi Junction 48 (2016’de gösterime girecek), gündelik yaşamları iki cephede – İsrail devletine karşı ve aynı zamanda kendi toplumlarının köktendinci baskılarına karşı – kesintisiz bir mücadele ile geçen genç “İsrailli Filistinlilerin” (1949 sonrasında İsrail’de kalan Filistinli ailelerin çocukları) zorlu açmazını ele alıyor. Başrolde tanınmış bir İsrailli-Filistinli repçi olan ve şarkılarında Filistinli genç kadınların ailelerince “namus cinayetlerinde” öldürülmesi geleneğini eleştiren Tamer Nafar oynuyor. Nafar’ın başına ABD’ye yaptığı son ziyarette garip bir şey gelmiş. UCLA’da Nafar “namus cinayetlerini” protesto eden şarkısını söyledikten sonra, bazı anti-Siyonist öğrenciler ona Siyonistlerin Filistinlileri barbar ilkeller olarak gösteren bakış açısını yaydığı için serzenişte bulunmuşlar. Namus cinayetleri varsa eğer, Filistinlileri ilkel konumda tutan şey İsrail işgali olduğu için, bunun temel sorumlusunun İsrail olduğunu da eklemişler. Nafar’ın verdiği asil yanıt şu: “Benim kendi toplumumu eleştirmemi eleştirirken radikal profesörlerinizi etkilemek için İngilizce konuşuyorsunuz. Ben kendi mahallemdeki kadınları korumak için Arapça şarkı söylüyorum.”

Nafar’ın pozisyonunun önemli bir yanı, yalnızca Filistinli genç kadınları aile teröründen koruyor olması değil, onların kendi adlarına mücadele etmesine, risk almasına da izin vermesi. Aloni’nin filminin sonunda, genç kadın ailesinin isteklerine karşı gelerek bir konserde sahneye çıkmaya karar verdikten sonra, film namus cinayetinin karanlık önsezisi ile sona eriyor.

Spike Lee’nin Malcolm X filminde de harika bir detay var: Malcolm X bir üniversitede konuşma yaptıktan sonra beyaz bir kadın öğrenci ona yaklaşıp siyahların mücadelesine yardım etmek için ne yapabileceğini soruyor. Aldığı cevap: “Hiçbir şey.” Bu cevaptaki önemli nokta beyazların bir şey yapmamasının yeterli olacağı değil. Daha çok, öncelikle siyah özgürlüğünün onlara iyi beyaz liberaller tarafından lütfedilen bir şey değil, siyahların kendi işleri olması gerektiğini kabul etmeleri. Ancak ve ancak bu kabul temelinde siyahlara yardım için bir şey yapabilirler. Nasar’ın vurgusu da burada: Filistinlilerin Batılı liberallerin üstten bakan yardımlarına ihtiyacı yok ve Batı solunun Filistinlilerin yaşam tarzına “saygısının” bir parçası olarak “namus cinayetlerine” sessiz kalmasına ise hiç ihtiyaçları yok. Batı değerlerinin evrensel insan hakları olarak empoze edilmesi ve farklı kültürlere saygı, kimi zaman bu kültürlerin dehşetinden de bağımsız olarak, aynı ideolojik mistifikasyonun iki tarafı.

Yabancı tehditlere karşı anayurt zenofobisini gerçekten alt edebilmek için, esasen her etnik grubun kendi “Yerlistan”ı olduğu şeklindeki temel varsayımının reddedilmesi gerekiyor. 7 Eylül 2015’te Sarah Palin Fox News’a bir mülakat verdi:

“Göçmenlere bayılıyorum. Ama Donald Trump gibi ben de bu ülkede çok fazla göçmen olduğunu düşünüyorum. Meksikalı Amerikalılar, Asyalı Amerikalılar, Yerli Amerikalılar… Amerika’nın Kurucu Babalarımız zamanındaki halinden çok uzak bir kültürel karışım yaratıyorlar. Bence bu gruplardan bazılarına gidip nazikçe sormalıyız: ‘Pardon ama lütfen evinize geri döner misiniz? Lütfen bize ülkemizi geri verir misiniz?'”

“Sarah bilirsin seni severim,” diye araya girer sunucu, “Meksikalılar konusundaki fikrin harika. Ama Yerli Amerikalılar nereye gitsin? Geri dönecekleri bir yer gerçekten yok, değil mi?”

Sarah yanıt verir: “Şey, sanırım onlar da Yerlistan’a veya her nerden geldilerse oraya dönmeliler. Liberal medya Yerli Amerikalılara tanrıymış gibi davranıyor. Sanki bu ülkede olmaya otomatikman hakları varmış gibi. Ama söylemeliyim ki atlarından inip Amerikanca konuşmaya başlayamıyorlarsa onlar da evlerine geri dönmeli.”

Ne yazık ki bu hikayenin Daily Currant tarafından uydurulmuş zekice bir şaka olduğunu öğreniverdik. Ancak, dedikleri gibi, “Doğru değilse bile pek iyi akıl edilmiş.” Gülünçlüğü içinde bu şaka aslında, göçmen karşıtı görüşü ayakta tutan gizli fanteziyi açığa vuruyor: Günümüzün kaotik küresel dünyasında insanların ait olduğumuzu düşündükleri bir “Yerlistan” var. Bu görüş, apartheid Güney Afrika’sında Bantustan’lar şeklinde hayat buldu: Siyahlar için ayrılmış bölgeler. Güney Afrikalı beyazlar, onları bağımsız yapma fikriyle Bantustanlar oluşturdular, böylelikle siyah Güney Afrikalıların beyazlar kontrolünde kalan Güney Afrika alanlarındaki vatandaşlık haklarını kaybetmesini sağlayacaklardı. Bantustanlar Güney Afrika’nın siyah halklarının “orijinal yurtları” olarak tanımlanmasına rağmen, zalimane bir keyfilik içinde kendi yurtlarına farklı siyah gruplar yerleştirildi. Bantustanlar, hiçbir önemli yeraltı rezervi içermeyecek şekilde özenle seçilmiş alanlarda, ülke topraklarının yüzde 13’ünü oluşturuyordu. Ülkenin kaynak zengini geri kalan alanları beyaz nüfusun kontrolünde olacaktı. 1970 tarihli Siyah Anayurt Vatandaşlık Yasası, tüm siyah Güney Afrikalılara “beyaz Güney Afrika’da” yaşasalar bile anayurt vatandaşlığı veriyor ve Güney Afrika vatandaşlıklarını iptal ediyordu. Apartheidin bakış açısından bu çözüm idealdi: Beyazlar toprakların çoğunluğuna sahip olurken, siyahlara kendi ülkelerinde yabancı ve diledikleri zaman kendi “anayurtlarına” sınır dışı edilebilecek misafir işçiler muamelesi yapılıyordu. İnsanın gözüne batansa tüm bu sürecin yapaylığı. Siyah gruplara aniden hiçbir özelliği olmayan verimsiz bir toprak parçasının “gerçek yurtları” olduğu söyleniyordu. Ve bugün, Batı Şeria’da bir Filistin devleti ortaya çıksa bile, tam da böyle bir Bantustan olmayacak mı? Resmi “bağımsızlığı” İsrail hükümetini orada yaşayan insanların refahı konusunda her türlü sorumluluktan azade kılma amacına hizmet eden bir Bantustan?

Fakat bu içgörüye, farklı “yaşam tarzlarının” çokkültürcü veya antikolonyalist savunusunun da yanlış olduğunu eklememiz gerek. Bu gibi savunmalar, vahşi, cinsiyetçi ve ırkçı eylemleri belirli yaşam tarzlarının, yabancı, yani Batılı değerlerle ölçmeye hiçbir hakkımız olmayan ifadesi şeklinde mazur göstererek, bu belirli yaşam tarzlarının her biri içindeki antagonizmaların üzerini örtmekte. Zimbabwe Başkanı Robert Mugabe’nin BM Genel Kurulundaki konuşması, antikolonyalizmin vahşi homofobinin mazur gösterilmesi için kullanılışına tipik bir örnek:

İnsan haklarına saygı tüm ülkelerin yükümlülüğü ve Birleşmiş Milletler şartının özü. Şartın hiçbir yerinde bazılarına diğerlerinin tepesine geçip bu evrensel yükümlülüğü yerine getirirken hükümde bulunma hakkı verilmemiş. Bu itibarla bu önemli meselenin siyasallaştırılmasını ve günümüzün kerameti kendinden menkul reislerinden bağımsız düşünme ve davranma cüreti gösterenleri hedef alan çifte standartlar uygulanmasını reddediyoruz. Değerlerimize, normlarımıza, gelenek ve inançlarımıza zıt “yeni haklar” icat etme girişimlerini de aynı şekilde reddediyoruz. Bizler gey değiliz! İnsan haklarını dünya çapında ilerletecek olan, karşılıklı işbirliği ve saygıdır. Zıtlaşma, iftira ve çifte standartlar değil.

Mugabe’nin empatik “Bizler gey değiliz!” iddiası Zimbabwe’de birçok gey olduğu kesin olduğuna göre ne anlama geliyor? Anlamı elbette, geylerin, eylemleri sık sık kriminalize edilen bastırılmış bir azınlığa düşürülmüş olmaları. Ancak altta yatan mantık da anlaşılmalı: Gey hareketi küreselleşmenin bir etkisi olarak algılanıyor, yani küreselleşme bir başka şekilde daha geleneksel toplumsal ve kültürel formların altını oyarken geylere karşı mücadele antikolonyal mücadelenin bir parçası olmuş oluyor.

Boko Haram için de aynısı geçerli değil mi? Kimi Müslümanlar için kadınların özgürlüğü kapitalist modernleşmenin yıkıcı kültürel etkilerinin en görünür özelliği olarak beliriyor. Dolayısıyla, adı kabaca “Batılı eğitim [özellikle de kadınlara] yasak” şeklinde tercüme edilebilecek olan Boko Haram, iki cinsiyet arasında hiyerarşi kurulmasını empoze ederken, modernleşmenin yıkıcı etkilerine karşı mücadele verdiğini düşünebiliyor.

Dolayısıyla işin gizemi şurada: Sömürüye, tahakküme ve sömürgeciliğin diğer yıkıcı ve aşağılayıcı yanlarına maruz kaldıkları şüphesiz olan Müslüman aşırılıkçılar, neden Batı mirasının (en azından bizler için) en iyi tarafını, eşitlikçiliğimizi ve kişisel özgürlüklerimizi hedef alıyorlar? Aşikar yanıt hedeflerinin çok iyi seçilmiş olması olabilir: Liberal Batıyı bu denli katlanılmaz kılan, yalnızca sömürüyor ve zorla tahakküm sürüyor oluşları değil, buna bir de hakaret eklemeleri, bu zalim gerçekliği tam zıddı görünümünde sunmaları – özgürlük, eşitlik ve demokrasi kılığında.

Mugabe’nin belirli yaşam tarzlarına yönelik gerici savunması, Macaristan’ın sağcı başbakanı Viktor Orban’ın yaptıklarında yansımasını buluyor. 3 Eylül 2015’te, Sırbistan sınırının kapatılmasını Hıristiyan Avrupa’nın işgalci Müslümanlara karşı savunulması olarak gerekçelendirmişti. Aynı Orban Temmuz 2012’de de, Orta Avrupa’da yeni bir ekonomik sistem inşa edilmesi gerektiğini söylüyordu: “Umarım Tanrı yardımcımız olur da ekonomik açıdan ayakta kalabilmek adına, demokrasi yerine hayata geçirmek zorunda kalacağımız yeni bir politik sistem icat etmeye mecbur olmayız… İşbirliği bir niyet meselesi değil, zor meselesi. Belki işlerin bu şekilde ilerlemediği ülkeler de var, örneğin İskandinav ülkeleri, fakat bizim gibi yarı Asyatik toplumlarda, yalnızca zorun gücü insanları birleştirebilir.”

Bu satırlardaki ironi, bazı yaşlı Macar muhaliflerin gözünden kaçmamıştır: Sovyet ordusu 1956 antikomünist ayaklanmasını ezmek için Budapeşte’ye girdiğinde kuşatılmış Macar liderlerce Batı’ya ardı ardına gönderilen mesaj şuydu: “Biz burada Avrupa’yı savunuyoruz.” (Elbette yine Asyatik Komünistlere karşı.) Şimdi, komünizm çöktükten sonra, Hıristiyan muhafazakar hükümet ana düşmanını günümüz Batı Avrupa’sının temsil ettiği Batılı çokkültürlü tüketimci liberal demokrasi olarak belirliyor ve son yirmi yılın “çalkantılı” liberal demokrasisinin yerini alacak daha organik yeni bir komüniter düzen çağrısı yapıyor. Orban, Putin’in Rusyası gibi “Asya değerlerine sahip bir kapitalizm” örneklerine yönelik sempatisini halihazırda ifade etmişti, dolayısıyla Avrupa’nın Orban’a baskısı devam ederse, onu Doğu’ya şu mesajı gönderirken kolayca hayal edebiliriz: “Biz burada Asya değerlerini savunuyoruz!” (Ve, biraz ironi eklemek için, Batı Avrupa’nın ırkçı perspektifinden bakarsak, bugünkü Macarlar erken Ortaçağ Hunlarının soyundan gelmiyor mu? Attila bugün bile popüler bir Macar adı.)

Bu iki Orban arasında bir çelişki yok mu? Liberal demokrat Batı’dan hazzetmeyen Putin dostu Orban ve Hıristiyan Avrupa’nın savunucusu Orban. Yok. Orban’ın iki yüzü, Avrupa’ya yönelik esas tehdidin Müslüman göçmenler değil kendi göçmen karşıtları, popülist savunucuları olduğunun (lazımsa) kanıtını sağlıyor.

Dolayısıyla Avrupa kendi demokratik açıklığının dışlamaya dayalı olduğu paradoksunu kabul etmeli. Yani, Robespierre’in uzun zaman önce dediği gibi “özgürlüğün düşmanlarına özgürlük yok”? İlke olarak bu elbette doğru, ama işte tam burada spesifik olunmalı. Norveçli katliamcı Andres Breivik, hedef seçiminde bir şekilde isabetliydi: Yabancılara değil kendi toplumunda mütecaviz yabancılara karşı fazla hoşgörülü olanlara saldırdı. Sorun yabancılar değil, kendi (Avrupalı) kimliklerimiz.

Avrupa Birliği içinde süregiden kriz ekonomi ve finansla ilgili görünse de, esasında bir ideolojik-politik kriz. AB anayasasını ilgilendiren referandumların birkaç yıl önce başarısız olması, seçmenlerin AB’yi halkı mobilize edebilecek herhangi bir vizyondan yoksun “teknokratik” bir ekonomi birliği olarak gördüğünün net bir sinyaliydi. Yunanistan’dan İspanya’ya kadarki son protesto dalgasına kadar halkı mobilize edebilen tek ideoloji, göçmen karşıtı Avrupa savunusu olmuştu.

Hayal kırıklığına uğramış radikal solun yeraltında, 1968 hareketinin sonundaki “keşke teröre başvursaydık”ın daha yumuşak bir tekrarına benzeyen bir fikir dolaşıyor: Yalnızca radikal bir felaketin (tercihen ekolojik bir felaket) kitleleri uyandırabileceği ve dolayısıyla radikal bir kurtuluşa yeni bir ivme kazandırabileceği şeklinde çılgınca bir fikir. Bu fikrin en son versiyonu mültecilerle ilgili: Ancak ve ancak gerçekten de çok yüksek sayıda bir mülteci akını (ve Avrupa’nın beklentilerini karşılayamayacağı kesin olduğundan, yaşayacakları hayal kırıklığı) Avrupa radikal solunu yeniden canlandırabilir.

Bu düşünsel hattı müstehcen buluyorum: Böylesi bir gelişmenin kesinlikle göçmen karşıtı şiddeti ivmelendireceği gerçeğinden ayrıca, bu fikrin gerçekten çılgın olan tarafı, eksik radikal proletarya halkasını dışarıdan ithal ederek doldurup, ithal bir devrimci aracı üzerinden devrim yapacağımız bir proje olması.

Bu elbette ki hiçbir şekilde liberal reformistlerle yetinmemiz gerektiği anlamına gelmiyor. AB’nin sürekli düşüşte olmasından sızlanan birçok sol liberal (Habermas gibi), onun geçmişini idealize ediyor gibi: Kaybına sızlandıkları “demokratik” AB hiç var olmadı. Yunanistan’a kemer sıkma dayatmak gibi son AB politikaları, Avrupa’yı yeni küresel kapitalizme uydurma amaçlı ümitsiz girişimler sadece. AB’nin olağan sol liberal eleştirisi – aslında “demokratik yetmezliği” hariç sorun yok – eski komünist ülkelerin, demokrasi yetmezliği dışında temelde onları desteklemiş olan eleştirmenleriyle aynı naifliği ifade ediyor: İki durumda da “demokratik yetmezlik” küresel yapının bir parçası ve parçasıydı.

Ama bu noktada, daha da kuşkucu bir kötümserim. Yakın bir tarihte, Almanya’nın en büyük günlük gazetesi Süddeutsche Zeitung’un mülteci krizi konusundaki sorularını yanıtlarken, en çok ilgi gören soru tam da demokrasiydi ama sağ popülist bir çarpılmayla: Angela Merkel yüz binleri Almanya’ya davet ettiği ünlü kamuoyu çağrısında hangi demokratik meşruiyete dayanıyordu? Ona Alman yaşam tarzına demokratik istişare olmaksızın böylesi radikal bir değişiklik getirme hakkını veren neydi? Burada kastım elbette göçmen karşıtı popülistleri desteklemek değil, demokratik meşruiyetin sınırlarına işaret etmek. Aynısı sınırların radikal bir şekilde açılmasını savunanlar için de geçerli: Demokrasilerimiz ulus devlet demokrasileri olduğundan, taleplerinin ülkedeki statükonun, nüfusunun demokratik istişaresi olmaksızın askıya alınması – esasında devasa bir değişim dayatılması – anlamına geldiğinin farkındalar mı? (Cevapları elbette mültecilere de oy hakkı verilmesi olacaktır, ama bu kesinlikle yeterli değil, çünkü bu ancak mülteciler ülkenin siyasal sistemine entegre olduktan sonra olabilecek bir şey.) Benzer bir sorun AB kararlarının şeffaflığı çağrısı için de geçerli: Korkum o ki, birçok ülkede kamuoyu çoğunluğu Yunanistan’ın borcunun düşürülmesine karşı olduğundan, AB müzakerelerinin kamuya açılması, bu ülkelerin temsilcilerinin Yunanistan’a karşı daha da sert tedbirler almayı savunmasına sebep olacaktır.

Burada eski sorunla karşılaşıyoruz: Çoğunluk ırkçı ve cinsiyetçi yasalar için oy verdiğinde ne olacak? Sonunu getirmekten korkmuyorum: Özgürlükçü politika formel demokratik meşruiyet prosedürlerine a priori bağlanamaz. Hayır, insanlar epey sıkça ne istediklerini BİLMEZLER veya bildikleri şeyi istemezler ya da basitçe yanlış şeyi isterler. Burada basit bir kısayol yok.

Kesinlikle ilginç zamanlarda yaşıyoruz.


Bitti…

Çeviri: Serap Güneş

İngilizce aslı

Reklamlar

Slavoj Zizek: Sol, Paris saldırılarının ardından radikal Batılı kökenlerine sarılmalı” üzerine 4 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s