İran IŞİD’e Karşı – James Devine

iran-versus-isil-

Çeviren: Engin Doğan

Saddam Hüseyin’in olmadığı bir tabloda bile, İran, Sünni liderliğindeki bir Irak’ı politik ve askeri bir tehdit olarak görüyordu. Bağdat’taki dost bir Şii hükümet ABD’nin İran’a yönelik olası bir saldırısında da set görevi gördü. Eğer IŞİD, Irak sınırını yeniden çizmeyi başarabilirse İran’ın bu kazanımlarının çoğu yok olacak.

Dışardan görünüşünün aksine, İran’ın IŞİD’e karşı yürütülen savaşta yer alması mezhepçi açıklamalara meydan okur nitelikte. IŞİD’in bütün Şiilere karşı nefretle motive olma ihtimaline karşın, Tahran kendi dindaşlarına yardım etmek için hiç acele etmedi. Bunun yerine, onun yardımı seçici ve stratejik oldu. Bu IŞİD’in yüzleştiği bir gerçek. Onların İran topraklarını tehdit edebilecek silah, asker ve hava gücü mevcut değil. Yine de IŞİD, İran’ın ana çıkarlarına tehdit teşkil edebilecek çok boyutlu bir yapı olarak ortada duruyor. Bundan dolayı Tahran’ın cevabı dinsel olmaktan çok reel-politik. Fakat, bölgedeki mezhepçi ve ABD’den kaynaklı ideolojik bölünmeler İran’ın IŞİD’e karşı olan stratejisinde çelişkiye düşmesine sebep oluyor ve İran’ın uzun vadedeki etkinliğini açık bir soru haline getiriyor.

İran’ın Reel-Politiği

Devletin dinsel kimliğine rağmen, İran’ın kendi Şii komşularına yardımı inişli çıkışlı oldu. 1991’deki Kuveyt krizinden sonra, Saddam Irak’ın güneyindeki Şii isyanını vahşice bastırırken İran müdahale etmedi. Benzer bir şekilde Dağlık Karabağ sorununda da, İran çoğunluğu Şii olan Azerbaycan’a karşı Ermenistan’ı destekledi. İran ayrıca Tacikistan’daki iç savaşta Şiilere olan desteğini çekti ve Rusya’nın çıkarlarına boyun eğdi. Tahran tabii ki Lübnan’daki Şii Hizbullah’ı ve İran körfezindeki dağınık Şii grupları destekledi. Fakat, bu yardımlar Tahran’ın bölgesel amaçları ve ulusal güvenlik çıkarlarıyla her zaman uyumlu oldu.

Tahran’ın bölgesel stratejisi Batılı büyük devletlerin güçlenmesini önlemek, ABD veya İsrail’in askeri saldırılarını engellemek ve İran’ın sınırlarını bölgesel istikrarsızlıktan uzak tutmak üzerine kurulu. IŞİD bu stratejiyi çeşitli seviyelerde tehdit ediyor. Öncelikle, IŞİD İran’ın bölgesel ittifak bağlantılarını tehdit ediyor. Saddam Hüseyin’in 2003’te düşmesinden beri, Tahran, Ulusal Irak Ittifakını oluşturan yirmiden fazla partiyle dostane ilişkiler geliştirmek için girişimlerde bulundu. Tahran, başbakan Nuri El-Maliki’ye güçlenmesi için yardım etti, ardından onun IŞİD’in üstesinden gelemeyeceğini anlayınca görevden aldırtıp yerine Haydar El-Abadi’yi getirtti. İran gibi izole edilmiş bir ülke için, sınırda yer alan dost bir hükümete sahip olmanın önemi abartılmamalı. Saddam Hüseyin’in olmadığı bir tabloda bile, İran, Sünni liderliğindeki bir Irak’ı politik ve askeri bir tehdit olarak görüyordu. Bağdat’taki dost bir Şii hükümet ABD’nin İran’a yönelik olası bir saldırısında da set görevi gördü. Eğer IŞİD, Irak sınırını yeniden çizmeyi başarabilirse İran’ın bu kazanımlarının çoğu yok olacak. İran halen Bağdat’ta dost bir hükümete sahip olmayı sürdürebilir, fakat bu aynı stratejik etkiyi yaratmayacak. İran sınırına tehlikeli şekilde yakın, yeni düşman bir halife ve muhtemelen İsrail ve ABD ile müttefik bağımsız bir Kürt devleti yer alacak.

IŞİD ayrıca, İran’ın Suriye’deki Beşar Esad ve BAAS rejimiyle olan ilişkisini de tehdit ediyor. İç savaş şu an için çıkmaza girmiş gibi duruyor ve çeşitli karşıt gruplar arasındaki çatışmalar Esad rejimine nefes aldırıyor. Fakat, diğer grupların aksine IŞİD daha aktif bir savaşı temsil ediyor. Musul’un alınmasından sonra, IŞİD kendi yönetimini ve mühim ağır silah erzaklarını finanse edebilecek güce erişti. Olaki yeni halife Irak-Suriye sınırının her iki yakasındaki topraklardaki gücünü arttırırsa, yine de Beşar Esad’ı deviremeyebilir, fakat bu Suriye’nin parçalanışı anlamına gelecektir. Esad Şam’daki kotrolünü devam ettirse bile, müttefik olarak etkisi azaltılmış olacaktır. Ayrıca, yeni halife İran ve Suriye arasında bir bariyer oluşturacak ve Suriye ile Hizbullah’a gönderilen silahların önemli ikmal hatlarını kesebilecektir.

Tahran’ın asıl endişesi tabi ki Hizbullah ile olan bağlantısı. Örgüt 1982 yılında İsrail’in Lübnan’ın güneyini işgali sırasında İran Devrim Muhafızları tarafından kuruldu. İran’a karşı herhangi bir askeri harekat başlatılırsa, Hizbullah’ın İsrail-Lübnan sınırını karıştırma gibi bir kabiliyeti mevcut. Hizbullah’ın bunu ne derece gerçekleştireceği bir muamma olarak dururken, tehdit, İran’ın caydırma politikalarının önemli bir kısmını oluşturuyor. Hizbullah ayrıca Lübnan siyasetinin önemli aktörlerinden bir tanesi. Lübnan toplumsal yapısı çeşitli mezhepsel güçlere bölünmüş olsa da, bu ilişki Tahran’a Lübnan siyasetinde önemli bir nüfuz alanı sağlıyor. Bu ilişki İran’a bölgede ayrıca hassas bir güç olma imkanı veriyor. İran, Hizbullah’ın askeri gücü sayesinde İsrail ve Batı hakimiyetine karşı direnişe liderlik yapmayı iddia edebilir. “Arap Sokağı”na ne kadar tesir edeceği net olmaktan uzakken, bölgedeki böyle bir Şii yapılanma, sadece birkaç geleneksel müttefiki olan İran için önemli bir kaynak. Hizbullah ayrıca İslam Cumhuriyeti’nin kendisi için de önemli bir yere sahip. Bu yapı devrimin şekillendirici olduğu bir dönemde kurulmuştu ve rejimin politik ideolojik sembolü olarak kalmaya devam ediyor. Hizbullah’ın savaştaki başarısı devrimi doğrular ve kendilerinin süregelen gücünün işareti olarak görüldü. İran reformistleri arasında Hizbullah’a ayrılan kaynaklarla ve rejimin direniş takıntısıyla ilgili bazı şikayetler oldu, fakat muhafazakarlar arasında bunlar hala önemli semboller olarak yerini koruyor. Hizbullah’ı bırakmak devrimden vazgeçmek anlamına gelecektir. Gerçekten de, Tahran’ın ideolojik ve mezhepsel bağlantılarından dolayı uğruna savaşmayı isteyeceği bir grup varsa o da Hizbullah.

İran’ın Şam-Hizbullah bağlantısını sağlam tutma vaadi IŞİD’in yükselişinden önce zaten aşikardı. Hizbullah Suriye iç savaşına 2012’nin sonlarına doğru girdi ve rejimin El-Kuseyr’de yeniden güçlenmesinde faydalı oldu. Bu durum muhaliflere karşı stratejik bir hamleydi; bu, ülkenin kuzeyindeki Şam’ı Latakia’ya yeniden bağladı ve Homs’taki muhalefeti yalnızlaştırdı. Önemli bir anda, ordunun güzergahı Suriye’den Hermel içlerine, Hizbullah’ın etkin olduğu Bekaa Vadisine, yeniden açıldı. O zamandan bu yana Suriye rejiminin savunma stratejisi hissedilir bir şekilde Hizbullah’a yakın gelişti ve Şii militanlar serbestçe Liwa Abu Fadl al-Abbas (LAFA) içlerinde örgütlendiler. LAFA, İran Devrim Muhafızlarına bağlı El-Kudüs alayları tarafından organize edildi ve üyelerinden gönüllü olanlar Irak orijinli İran yanlısı Şii milislerden sağlandı. Bu durum sadece İran’ın Hizbullah’ı ve Esad rejimini ne boyutta desteklediğini göstermiyor, aynı zamanda Lübnan, Suriye ve Irak’ın İran perspektifinden stratejik olarak birbirine nasıl bağlı olduğunu da ortaya koyuyor.

İkinci tehdit ABD’yle ilişkili. Her ikisi de son zamanlarda IŞİD’e karşı aynı cephede yer alsalar da, Irak üzerinde etkilerini artırmak için mücadele halindeler. Saddam’ın 2003’teki çöküşünden beri Irak hükümeti Tahran-Washington çekişmesinde arada kaldı. ABD’nin ekseni Ortadoğu’dan Asya’ya kayarken Tahran Bağdat’ta üstünlüğü ele geçirdi. Diğer taraftan, Kürdistan Bölgesel Hükümeti, Bağdat ile olan çeşitli anlaşmazlıklarda Washington’un kendilerine destekte isteksiz olmasından hayal kırıklığına uğramasına rağmen, ABD yine de Kürdistan Bölgesel Hükümeti ile iyi ilişkiler kurdu. En son meydana gelen krizler durumu daha değişken kıldı ve Washington ile Tahran’a kendi pozisyonlarını askeri yardım hususunda güçlendirme imkanı verdi. Washington’un cevabı 3000 kişilik askerin yanı sıra hava yardımı vaadiyle oldu. Amerikan ordu personeli genellikle tavsiye verici rol üstlenirken, 1200’ü aşkın hava harekatından oluşan hava gücü de önemli rol oynadı. Bu durum IŞİD savunmasının önünü kesti ve grubun personel ve ekipmanlarını geniş alanlara yaymalarını zorlaştırıp, daha ufak çaplı saldırılara yönelmelerine neden oldu. İran kendi payına, Bağdat’ın savunmasına, Şii milislere eğitim vererek ve liderlik yaparak yardım etti. Bu, Suriye’de görev yapan Kudüs Güçleri komutanı, tümgeneral Kasım Süleymani’nin yanı sıra Iraklı Şiileri geri çağırmayı da içeriyordu. İran Devrim Muhafızlarının ve Hizbullah üyelerinin Irak’taki savaşa katılacağı yönünde de söylentiler var. İran ayrıca Bağdat’a bazı kara harekatı araçları da temin etti ve başlangıçta belirtildiği gibi kendi inisiyatifini kullanarak bazı hava harekatları da düzenledi. Önemli diğer bir konu ise Tahran’ın Erbil’in bağımsızlığıyla ilgili endişe duymasına rağmen, Kürdistan Bölgesel Hükümetine askeri yardım ve silah sağlaması.

Söylemek için çok erken ama, İran bu rekabette erken bir liderlik elde edebilir. Tahran hiç zaman kaybetmeden Bağdat’a açık bir çek teklif ederken, Washington vaadinde kararsız kaldı. Obama yönetimi Amerikan askerlerinin savaşa direkt olarak katılmaması yönünde inatçı davrandı. ABD 15.000 ek asker göndermeye söz verdiğinde, Irak başbakanı Haydar El-Abadi bunu sıcak karşıladı fakat biraz geç kalındığını ifade etti. Washington ayrıca Bağdat ve Kürdistan Bölgesel Hükümeti arasındaki politik dengeyi bozmaktan korktuğu için de Kürtlere ağır silah yardımı yapmakta hevessiz. Ara ara ABD’nin hava yardımı bile kararsız bir hal alıyor. Kürdistan Bölgesel Hükümeti 2014 Ağustos’unda Ezidi azınlığı Sincar Dağı’nda kuşatma altında iken de ABD’nin hava harekatını genişletmesi yönünde ricada bulunmuştu. Yine Ekim ayında Kürtler, ABD’nin Kobane çatışmasında hava desteği konusundaki eksik adımları nedeniyle de hayal kırıklığına uğramıştı.

Üçüncü olarak, Irak ulus devletinin olası parçalanışı sadece Tahran’ın ittifak bağlantılarını tehdit etmekle kalmıyor, muhtemelen bu durum İran için bazı dahili problemler de yaratabilir. En belirgin olanı, Tahran sınır komşusu bağımsız bir Kürt devleti istemiyor. İran Kürtleri toplumun %10’unu temsil ediyor ve İran-Irak sınırında yer alan Batı Azerbaycan, Kirmanşah, Kürdistan ve İlam Kürtlerin ağırlıklı olarak yaşadıkları dört bölge. Irak Kürdistan’ına kıyasla İran tarafındaki sınır bölge çok fazla şiddet olaylarına sahne olmuyor, fakat yine de kayda değer bir istikrarsızlık mevcut. 1979 yılındaki devrimi takip eden ve ordunun bastırdığı bir isyan ve bazı dönemsel gösteriler vardı. 2004’ten bu yana ayrıca İran hükümetiyle PJAK (Kürdistan Özgür Yaşam Partisi) arasında süregelen bir çatışma mevcut. Bağımsız bir Kürt devleti var olan durumu daha da alevlendirebilir. En azından bağımsızlık düşüncesine sahip İran Kürtlerine ilham kaynağı olacaktır. Tahran perspektifinden bakıldığında en kötü ihtimalle, Washington ve Tel Aviv ile iyi ilişkilere sahip bağımsız bir Kürt devleti, Kürt ayrılıkçı gruplara para, silah, politik destek ve güvenli bölgeler sağlayabilir.

Tahran ayrıca kaçınılmaz olan mülteci dalgasıyla da uğraşmak istemiyor. Mülteci dinamikleri tamamen farklı olmasına rağmen 1991 yılındaki Körfez savaşını takip eden mezhepsel çatışmalar 800.000’den fazla Kürt ve Şii mültecinin İran’a girmesine neden oldu. İran halihazırda sınırları içinde 2,4 milyonu aşkın Afgan mülteci barındırıyor. Bu sayı kayıtlı ve kayıtsız her iki gruba ait Afganları içeriyor. Yasal olup olmadıklarına bakmaksızın her bir mültecinin İran hükümetine günlük maliyeti tahmini iki dolar. Bu mültecilerin etkisi ekonomik etkilerin ötesinde. İran hükümeti, durumu mültecilerin potansiyel uyuşturucu kaçakçılığı ve isyancı gruplarla olan bağlantılarından dolayı ulusal güvenliğe tehdit olarak görüyor.

İran muhtemelen kendi sınırında bağımsız bir Şii devleti bile görmek istemiyor. Yeni bağımsız bir Şii devleti muhtemelen İran için dost olarak yerini alacakken, büyük bir olasılıkla farklı politik sistemlere de evrilebilir. İslam Cumhuriyeti’nin varlığı din adamlarının hükümet işlerine direkt müdahalesini savunan Ayetullah Humeyni’nin Vilayat-e Faqih (hukuk adamlarının kontrolü) doktrini olan geleneksel Şii politik düşüncelerinin yorumlarına dayanıyor. Praktikte bu doktrin, tek vücut olarak meclis muhafızları, uzmanlar ve devlet içinde en güçlü pozisyona sahip olan yüce bir liderin sorumluluğunda gerçekleşir. Irak’ta Humeyni’nin bu düşüncesini paylaşanlar var. Yine de Irak Şii biliminin merkezi olan Necef daha ılımlı bir din okulu eğitimine meyilli. Bu, Ayetullah Ali Hüseyni Sistani gibi Irak’ın önemli din adamlarının apolitik olduğunu göstermez. Dünyevi politik meselelere müdahil oluyorlar. Ancak bunu geçici bir tarzda yapıyorlar ve din adamlarının hükümet işlerine karışmasına karşılar.

Bundan dolayı yeni bir Irak devleti İranlılara rekabetçi bir hükümet modelini özendirebilir. Bu kayda değer bir endişe. 2009’daki seçim protestolarından beş yıl sonra bile İran’daki politik kırılganlık sürüyor. Merkezci başkan Hassan Ruhani’nin 2013’te seçilmesine rağmen, Yeşiller Hareketi’nin üyeleri göz altında kalmaya devam etti ve muhafazakarlar ile reformistler arasındaki ayrılıklar keskinleşti. İranlı din adamları arasında Vilayat-e Faqih ilkeleriyle ilgili bile görüş ayrılıkları var. Irak’taki kadar olmasa da İran’da da ılımlı bir din adamları grubu var. Orijinal olarak bir Şii ülkesinden kaynaklanan alternatif bir hükümet modeli, şimdiki rejimin meşruluğu ile ilgili çözülmesi gereken bir sorun olarak ortaya çıkıyor ve muhalefetin ekmeğine yağ süren bir durum sağlıyor.

Gerilimler ve Çelişkiler

Şu ana kadar, İran’ın IŞİD tehdidine cevabı açıktan olmayan bir ABD-İran işbirliği çerçevesinde oldu. Tahran ve Washington birbirinden ayrı bir şekilde Erbil ve Bağdat’ı silah ve bir takım eğitimlerle desteklediler. İran ayrıca, ABD ve İngiltere, Kanada, Avustralya gibi Batılı ülkeler kadar olmasa da müttefiklerine hava desteğinde bulundu. Söylenenlere göre İran ayrıca Kürt peşmerge güçlerine ve Irak ile Suriye’yi destekleme görevi gören Şii militanlara organize olma, teçhizatlanma ve liderlik hususlarında da yardım etti. Her iki taraf, Washington ve Tahran aktif işbirliğini kabul etmeseler de, şüphesiz ki eğer başka bir sebep yoksa birbirlerini yanlışlıkla hedef alma ihtimallerini ortadan kaldırmak için askeri birliklerin yerleri ve potansiyel hedeflerle ilgili bilgi alışverişi oldu. IŞİD’i yakın bir zamanda ele geçirdiği yerlerden etmek o kadar kolay olmasa da bu strateji IŞİD yayılışını kontrol altına alma konusunda kısmen başarılı oldu.

Bundan ötürü İran’ın cevabi pragmatik oldu. Buna rağmen bu stratejide bazı gerilimler ve çelişkiler var. IŞİD’in ortak düşman olarak görülmesine rağmen ABD ile İran ve bu ülkelerin Ortadoğu’daki müttefikleri arasında büyük bir güvensizlik var. Yukarıda belirtildiği gibi İran ve ABD bu savaşta hem işbirliği hem de rekabet içindiler. Bu gerçekten de, iki ülkenin bölgede ortak düşmana sahip olduğu ilk durum değil. 1991’deki Körfez savaşı zamanında ABD, Batılı devletler ve bir Arap koalisyonu, Irak için savaşa girdiler. Irak’a karşı sekiz yıl kanlı bir savaş veren İran bu savaşa aktif olarak dahil olmadı. Şu anda IŞİD’e karşı olduğu gibi Irak’a karşı ayrı bir savaş vermediler, fakat sürgündeki Kuveyt hükümetini desteklediler ve Irak işgalini kınadılar. O zamanlar çoğu kişi bunu ABD ve İslam Cumhuriyeti arasındaki buzların erimesinin başlangıcı olarak gördü. Tabii ki ilişkiler hızlı bir şekilde bozuldu ve ABD’nin İran’a karşı 1994’teki resmi politikası “çifte çevreleme”ydi. Benzer bir şekilde, ABD’ye yapılan 11 Eylül saldırılarından sonra Washington ve Tahran, Taliban’a karşı yürütülen savaşta aynı saftaydı. Bir kez daha bu durum ilişkilerde yeni bir dönem olarak görüldü, ama 2002 Ocak ayı itibariyle ilişkiler bozuldu ve İran W. Bush’un “Şer Üçgeni”n üyelerinden bir tanesiydi. Bu iki hadise açık bir şekilde gösteriyor ki, ortak bir düşman, ABD ve İran için ilişkisini yeniden tanımlamada yeterli olmayacak. Daha kötüsü, bu süreci daha önce iki kere denemelerine rağmen hayal kırıklığına uğramaları sadece birbirlerine olan güvensizliklerini arttırabilir.

IŞİD karşıtı mücadele, BM’nin daimi üyelerinin (ABD, Birleşik Krallık, Fransa, Almanya, Rusya ve Çin) nükleer müzakereleri zemini karşısında da vuku buldu. Sürpriz olmayan bir şekilde bu iki hadise birbirine sıkı sıkı bağlandırıldı. Nükleer müzakereler bozulsaydı, bu durum Washington ve Tahran için Irak ve Suriye stratejisindeki işbirliklerini devam ettirme noktasında zorluk çıkaracaktı. Benzer şekilde, IŞİD üzerindeki stratejileri uyumlu olmasaydı nükleer konu üzerine konuşmaya devam etmeleri zor olacaktı.

2015 Temmuz’unda Viyana’da imzalanan ‘Ortak Kapsamlı Eylem Planı’ (OKEP), İran ve ABD’nin IŞİD ile ilgili uzlaşmasındaki baskıları hafifletti. Eğer uygulanabilirse, anlaşma ABD ve Batı’nın yaptırımlarını hafifletmesi karşılığında İran’ın nükleer programında kısıtlamalara gitmesini kapsayacak. Bu, Washington ve Tahran arasındaki sorunları gidermek için mükemmel bir anlaşma değil. Fakat nükleer krizi durdurmaya yarar. Anlaşma imzalanmamış olsaydı, İran üzerindeki yaptırımlar daha da artacaktı ve muhtemelen ABD ve/veya İsrail, İran’ın nükleer çalışmalarına karşı hava harekâtı başlatacaktı. Batı ve İsrail’in OKEP üzerine eleştirisi “daha etkili bir anlaşma yapılabilirdi” şeklinde, fakat Viyana süreci şiddetlendirilmiş düşmanca söylemleri boşa çıkarırsa, Ruhani ve onun ılımlı arkadaşları saygınlığını kaybedebilir ve bir türlü uzlaşamayan Washington ve Tahran konuyla ilgili kontrolü ellerine alabilirler. Bu koşullar altında müzakerelerin başka bir şans vereceğini tasavvur etmek zor gibi.

Her iki ülkenin kendi içinde de OKEP karşıtları mevcut. Her iki ülkeyi de anlaşmayı onaylamalarından vazgeçirmek olası görünmüyor ama bu durum sıkıntılı da olsa ilişkinin nasıl devam ettiğini göstermesi yönünden dikkate değer. Amerika’da senato anlaşmayı gözden geçirme hakkına sahip fakat Obama veto hakkını kullanıp OKEP’i yürürlüğe koyabilir. Kongre’de üçte ikilik bir çoğunluk Obama’nın vetosunu geçersiz kılabilir, ancak Obama karşıtlarının bu çoğunluğu yakalaması pek mümkün görünmüyor. İran’da siyasi süreç daha katı işliyor, fakat konuyla ilgili son sözü söyleme yetkisi en üst makamda yer alan Ayetullah Seyyid Ali Hameney’e ait. Usulen, anlaşma ulusal güvenlik konuları hakkında gözetim hakkı olan Yüksek Ulusal Güvenlik Meclisi’nden (YUKM) geçmek zorunda. Kurum, üyeler ve başkanlar olmak üzere ikiye ayrılıyor, yine de karar verme aşamasında en çok Hameney’in etkisi var. Eğer Hamaney YUKM’nin OKEP’i yürürlüğe koymasını talep ederse bu hiç şüphe yok ki gerçekleşecek. Benzer bir şekilde, İran meclisinin gücü bu konuda sınırlı. Meclis anlaşmayı gözden geçirmek ve incelemek için geçici bir kurul oluşturulması yönünde dilekçe sundu. Ne var ki, eğer Hamaney anlaşmayı açık bir şekilde onaylarsa veya YUKM’ye onaylaması için geri gönderirse Meclis’in yapabileceği çok sınırlı bir eleştiri olabilir. Bu noktada eğer Meclis anlaşmaya karşı çıkarsa İran siyasetinin çok fazla aşmadığı kırmızı çizgi olan Hamaney’in otoritesiyle karşı karşıya kalacaklar.

Şu ana kadar Hamaney OKEP’i ne açıkça onayladı ne de reddetti, ama onun onayı olmadan bir ilerleme kaydetmek olası görünmüyor. Beyanatları onun anlaşmayla ilgili şüpheci olduğunu hissettirirken, müzakereci grubu konuşmalar boyunca destekledi ve anlaşma imzalandığında grubun çabalarını öven bir mektup yayımladı. Anlaşma ayrıca Hamaney’in en yakın destekçisi Ali Larinjani tarafından da övüldü. Buna ek olarak, Hamaney’in İran politik sistemi içindeki konumu düşünüldüğünde, müzakereler sırasında anbean haberdar edilmediğini düşünmek zor. Hamaney muhtemelen iç sebeplerden dolayı fazla konuşmuyor. ilk olarak, her ne kadar Hamaney’in lider olarak pozisyonu tartışılamaz ise de onun ötesinde gerçekleşen şiddetli bir gruplar arası mücadele var. Ruhani, eski başkan Haşimi Rafsancani, Yeşiller Hareketi ve diğer bir eski başkan Muhammed Hatemi’den meydana gelen elit grubun üyelerinin oluşturduğu pragmatik-reformist bir koalisyonu temsil ediyor. Ruhani’nin karşıtları, Hamaney çizgisindeki geleneksel muhafazakarlar, eski başkan Mahmud Ahmedinejat’a yakınlığıyla bilinip yeni muhafazakarlar olarak adlandırılan grup ve İran Devrim Muhafızları’nın yüksek rütbelilerinden oluşan yeni nesil muhafazakârları kapsıyor.

Muhafazakar güçler Ruhani’ye karşı ortak çıkar konusunda aşırı bölünmüş olsalar da, ona olan eleştiri seviyelerini sabit tutup, onun iç reformlar yapma girişimlerine engel oldular. Ruhani’nin herhangi bir dış politik başarı elde etmesi konusunda da endişeli değiller. Korkuları, Ruhani’nin Basra Körfezi devletleri veya Batı ile olan ilişkileri geliştirme ihtimali, yahut yaptırımlara ekonomik rahatlama getirmesinin onun durumunu güçlendirecek olması. Nükleer durumla ile ilgili bir tarafsızlaşma söz konusu olursa, Hamaney bu çatışmayı kontrol edebilir. Anlaşmayı açıkça savunursa aslında Ruhani ve müttefiklerinin yanında saf tutacak ve rejimin temelini oluşturan muhafazakârları ötekileştirme riskini alacak. İkinci olarak OKEP ekonomik olarak bir rahatlama getirip IŞİD’e karşı ortak mevzi alma imkânı verirken, Hamaney bir yandan da ABD’yi düşman olarak tutmayı istiyor. Çelişkili görünmesine rağmen, bunun arkasındaki mantık nispeten dolambaçsız; rejim politik sistemin dengesini sağlamak için devrimin tezlerini devam ettirmeli. Siyasi tartışmalar devrim ilkeleri çerçevesinde gerçekleşmek zorunda olduğu sürece güncel politik gündemle ilgili tartışmak söz konusu değil. Bazı politik seçimler eleştirilebilir; ancak Vilayat-e Faqih ilkeleri ve ayrıcalıklı liderin yönetimi hariç. Bu sebepten ötürü rejim ABD ile İran arasında yürütülen işbirliği seviyesini önemsemiyor görünen bir tavır takındı. Aralık ayında Hamaney, IŞİD ve diğer radikal Sünni grupların yükselişinin, ABD ve İsrail tarafından Müslüman dünyasını bölmek için tasarlandığını söyleyecek kadar ileri gitmişti. OKEP imzalandıktan hemen sonra Hamaney İran’ın ABD ile görüşmeyeceğini iddia etti. Çok yakın geçmişte, Hamaney’in ofisi Barack Obama’nın kendi kafasına silah dayadığını gösteren bir resim bile tweet atmıştı. Hamaney’in anlaşma ile ilgili şüpheciliği bu şekliyle tutarlı. Böylece ABD’yi hala düşman olarak kabul ettiğini göstererek rejimi savunanları rahatlatmış oluyor.

Tahran’ın anti-IŞİD stratejisi problemli ilişkiler yaşadığı diğer bölgesel güçler, özellikle Suudi Arabistan ve İsrail tarafından da aksatıldı. Suudi Arabistan-İran rekabeti 2003 Irak işgalinden bu yana kayda değer bir şekilde arttı. Özellikle Suudi Arabistan kendisinin İran’dan ve Suriye üzerinden Irak’ın güneyine ve Lübnan içlerine kadar Şii dünyası tarafından sarıldığını gördükten sonra. Arap Baharı, Suudilerin desteklediği Yemen hükümetinin düşmesinin yani sıra Bahreyn ve Suudi Arabistan’ın doğu illerinde kargaşalıklar yarattığı için Suudilerin hassasiyetini daha da arttırdı. Bunların hepsi için Riyad İran’ı suçladı. IŞİD, Suudi Arabistan için de tehlike arz etmesine rağmen, Riyad bu durumun İran tarafından kuşatmanın daha da derinleştirilmesi yönünde kullanılmasından endişe duyuyor. Bu nedenle Suudiler Irak’ta IŞİD’e karşı savaşmak yerine Yemen’de Şii Husi savaşçılarına karşı mücadele etmeyi yeğliyor. Suudiler ayrıca kendi bakış açılarına göre Şii dünyasında bir boşluk yaratacağı ve İran’ın bölgedeki stratejik pozisyonunun önemini azaltacağını düşündüğü için Esad rejiminin yıkılması için de uğraşıyorlar. Suudi Arabistan’ın İran karşıtlığı İran’ın ABD ile olan uzlaşmasına da zarar veriyor. Suudiler İran ile müzakereye en başından itibaren karşılar. OKEP imzalanır imzalanmaz Riyad resmi olarak desteğini sundu. Fakat gayri resmi olarak, anlaşma kurallarına aykırı şekilde, haberlere göre Amerika medyasında OKEP karşıtı reklamlara finansal destek sağladı.

İsrail, IŞİD karşıtı savaşın direkt olarak içinde olmasa da çıkarlarının tehlikede olduğuna inanıyor. İsrail, nükleer silah yapımındaki gelişmeler ve İsrail karşıtı Hizbullah ve Filistin’de yer alan Hamas ile İslami Cihat gibi gruplara destek verdiği için İran’ı kendi güvenliğine karşı birincil tehlike olarak görüyor. Bundan dolayı, Suudi Arabistan gibi İsrail de İran’ı küresel ve bölgesel anlamda izole etmeye çalışıyor. İsrail başbakanı Benjamin Netanyahu İran’ın ılımlı başkanı Hassan Ruhani’yi “kuzu kılığındaki kurt” olarak nitelendirip çok ciddiye almadı. Netanyahu ayrıca Amerika başkanı Obama’yı ve OKEP’i de açıktan eleştiren bir tavırdaydı. Müzakere sürecini istediği şekilde yönlendiremese de bu sürecin kabul görmemesi için lobi faaliyetlerinde bulundu. Netanyahu’ya göre IŞİD krizi, bunu kullanarak bölgedeki etkisini arttıran ve nükleer müzakereleri çıkarı için kullanarak asıl tehdit unsuru olan İran’ı Washington’un dikkatinden kaçırıyor. Tel Aviv ayrıca IŞİD krizinin ve Suriye iç savaşının, İran’ın Hizbullah’a yaptığı cephane yardımını perdelemeye yaradığı yönünde endişelere de sahip.

İran ve Türkiye arasındaki gerilim şiddetli olmadı, fakat her ikisinin de Suriye’de çakışan çıkarları var. Ankara, Ortadoğu’daki “sıfır problem” politikasını 2011’de terk etti ve Suriye’yi de içeren Arap Baharı gösterilerinin yanında yer aldı. Suriye iç savaşı derinleştikçe Türkiye olaya daha da müdahil oldu. Ankara şimdi ise Beşar Esad’ın devrileceğinin sözünü veriyor. Dahası, Tayyip Erdoğan’ın hükûmeti, Türkiye sınırında yer alan üç Kürt kantonundan oluşan (Cezire, Kobane ve Efrin) ve gittikçe büyüyen güç, bağımsız Rojava’ya kıyasla IŞİD’den daha az endişe duyuyor. 2015 Temmuz’unda IŞİD’in Türkiye sınırındaki Suruç’taki bombalı saldırısından sonra, Ankara, Türkiye-Suriye sınırında “güvenli bölge” oluşturdu ve Suriye içinde hava harekâtları düzenledi. Ancak hava harekâtları IŞİD’in yanı sıra Kürt güçlerini de hedef aldı ve Türkiye’nin asıl hedefinin PKK (Kürdistan İşçi Partisi) olduğu söylentilerini arttırıp, bu grupla barış görüşmelerini içeren müzakere sürecini bitirdi.

Gelecek

Özellikle Ortadoğu üzerine bir tahminde bulunmak imkânsız. Yine de, İran’ın, çıkarlarını tehdit eden sonuçlar üreten IŞİD’le baş edebilmesini fazlasıyla etkileyebilecek bazı politik dinamikleri belirlemek mümkün. ilk olarak OKEP’in geleceği. Yukarıda belirtildiği üzere anlaşma büyük olasılıkla her iki ülkede de onaylanacak. Fakat, anlaşmayı uygulamak zaman içinde zorlaşabilir. Her iki taraf da OKEP metnini kendi çıkarlarına uygun olması için yorumlayacak ve her iki bileşenin yönetiminde de sorumluluklar üzerine anlaşmazlıklar olması muhtemel. Gerçekten de, anlaşma imzalandıktan sonra yayımlanan Amerikan ve İran notları arasındaki farklılıklar iki ülkenin de anlaşmayı farklı değerlendirdiğini işaret ediyor. Her defasında anlaşmanın uygulanmasıyla ilgili yaşanan çatışma, anlaşmanın tartışmaya başlanmasıyla tekrar gün yüzüne çıkacak. Mutabakatın eleştirisi bu yönde devam edebilir. İmza sürecini durduramayacaklarını anlayabilirler, fakat zaman içinde şikâyet ve taktik baskılar bu hali alabilir. Anlaşmanın 10, 15 ve 25 sene aşamalarında olduğu dikkate alınırsa, anlaşma üzerine tartışmalar uzun bir süreç gibi görünüyor.

İkinci olarak, Washington’un, İran ve bölgedeki diğer güçler arasındaki anlaşma zeminini tutturabilmesi. Şu ana kadar, Washington diplomatik kıvraklıktaki yeteneğini çatışmanın çıkmazda olmasından ötürü sürdürebildi. IŞİD, Suriye ve Irak’ta bazı topraklar ele geçirdi ama bazı bölgelerde de kaybetti. Ancak IŞİD karşıtı savaş planlandığı gibi giderse bu daha farklı olacak. IŞİD, Irak’ta mağlup edilirse, İran’ın etkisi ve askeri varoluşu doğal olarak büyüyecek. Benzer şekilde, eğer Suriye’deki IŞİD karşıtı operasyonlar başarıyla sonuçlanırsa, Esad iç savaştan galip çıkabilir, ya da en azından, kendisiyle müzakereden başka bir seçenek bırakmayarak pozisyonunu pekiştirebilir. Olayların birden bire değişmesi Rojava’nın Suriye Kürtlerine bağımsız bir devlet biçimi imkânı bile verebilir. İğneleyici bir şekilde, bütün bunlar İran’ın başarılarının kurbanı olduğu sonucunu akıllara getirebilir. Tahran’ın lehine giden IŞİD karşıtı savaşa göre, İran’a karşı Washington’un üzerinde eski müttefiklerinden kaynaklanan ve giderek artan bir baskı oluşacak.

Üçüncü dikkat edilmesi gereken konu, İran’ın Basra Körfez’indeki diplomatik çabaları. İran dışişleri bakanı Muhammed Javad Zarif, Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi’ne (KAUIK) Suriye iç savaşına diplomatik çözümle yaklaşım gösterdi. Planın gerçekleşmesi çok mümkün değil. Plan yine de Beşar Esad’ın politik rolünün önemini içeriyor ve var olan politik iklimde Suudi Arabistan’ın İran ile ciddi konuşması mümkün görünmüyor. Yine de bu İran için son girişim olmayacak. İran, 2013’te Hassan Ruhani’nin seçilmesinden bu yana KAUIK’e birkaç kere yardım elini uzattı ve OKEP’in imzalanmasıyla zemini hazırlanan politik başarıların pekiştirilmesi amacıyla Ruhani hükümeti, Suudilerle ve KAUIK ile ilişkilerin geliştirilmesine açık. Olur da, KAUIK İran ile bir ivme yakalarsa, eleştirenlerin OKEP’e karşı çıkması ve IŞİD’e karşı İran’la eşgüdümlü olması çok daha zor olacak, ayrıca İran’ın izole edilmeye devam edilmesini savunan İsrail yalnızlaştırılacak. Ruhani ve Zarif’in bundan dolayı tılsımlı savunmaları muhtemelen devam edecek. Umman, Katar ve Kuveyt üzerine odaklanmaya devam edecekler ve Suudileri, aşamalı olarak bir uzlaşmanın mümkün olduğuna ikna etmeye çalışacaklar. Avantaj çok iyi olmasa da diplomatik olarak nefes alma şansı elden kaçırılamaz.

Toparlamak gerekirse, İran’ın stratejik olarak başarısı muhtemelen, ABD ile başlayan yeni ilişkinin Hamaney tarafından iç politikada nasıl yönetileceğine bağlı olarak değişecek. Yukarıda belirtildiği üzere, OKEP İran’daki güçlerin işlevsel dengesini değiştirebilir ve hala devrimin anti-Amerikan ideolojisi tarafından değerli bir mertebe olarak tanımlanan rejimin politik kimliğiyle uzlaşma potansiyeline sahip. Hamaney şu ana kadar Ruhani’yi dış politikada destekleyerek durumu yönetti, fakat onu iç politikada yalnız bıraktı. Hamaney ayrıca düzenli bir anti-Amerikan söylemini de devam ettirdi. Eğer ekonomi Batı ticaretine açılırsa veya Ruhani iç reform yapmak için bastırırsa bu durum Hamaney’e daha fazla zorluk çıkarır. Batı ile olan hassas devlet ilişkileri dikkate alınırsa, ve eğer Hamaney Ruhani’yi zayıflatmak zorunda kalırsa veya iç durumu düzenleme söylemini yükseltmek zorunda kalırsa ne olacağını tahmin etmek güç.

Aslı: http://www.insightturkey.com/iran-versus-isil/articles/4493 ya da http://file.insightturkey.com/Files/Pdf/02_devine_5.pdf

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s