Çiçeklerden bir hapishane: Sevgililer Günü; patriyarkanın romantizm kılığında pazarlanması – Meghan Murphy

925954_671962216227717_959594495_nNewStatesman, Çeviri: Eda Ağca & Serap Güneş

Üç dalga feminizmin sonunda tutmuşlar bize itaat etmenin “romantik” olduğunu söylüyorlar. Kendinize çok yüklenemezsiniz ama sorunu da kabul etmeniz lazım: çiçekleri ve erkek arkadaşımın montunu alacağım ama adımı, amaçlarımı ve bağımsızlığımı koruyacağım.

“Bana çiçek alman lazım, biliyorsun değil mi?” Erkek arkadaşımın elinde bir buket çiçekle çıkageleceği o (büyük olasılıkla) tuhaf andan kaçmak için ona bir iyilik yapmaya karar verdim. Ciddi ilişki oyununda yeniydi, kuralları bilmiyor olması muhtemeldi.

Şimdi o dalından koparılmış çiçeklerin sadece işe yaramaz olmakla kalmayıp çevresel açıdan da sorumsuzca olduğunun tamamen farkındayım. Ama bu beni gün boyu belirli beklentilere girmekten alıkoymadı. Ne de feminist hassasiyetlerim; her ne kadar, Sevgililer Günü gibi tatillerin boktan para tuzakları olduğunu ve erkeklere aslında kendi siklerinin keyfi için kadınlara giymesi hiç de rahat olmayan iç çamaşırları hediye etme bahanesi yarattığını mantıken anlasam da.

“Ama onları seviyorum,” feminist mahkemede seni kurtaracak bir mazeret değil. İnsanların pekala “sevebileceği” ama hiç de “iyi” veya etik olmayan bir sürü şey var. (Bkz: Kadınların hayatını mahvetmeyi “seven” ve genellikle canlı, soluk alıp veren, sosyopat bir kedi boku gibi davranan Hunter Moore). “Ama benim hoşuma gidiyor”cu feminizmi eskiden beri eleştiren biri olarak, pek çoğumuzun kanıksadığı romantizmin “kurallarının” arkasında ne olduğuna bakmak zorunda hissettim kendimi.

Ocak ayının ortasında taksi beklerken erkek arkadaşım montunu çıkarıp bana verdiğinde müteşekkir oluyorum. İşe gidip de masamda bekleyen çiçekleri görmek bana romantik geliyor. “Seni istiyorum ve ofisteki herkesin senin sevildiğini bilmesini istiyorum” tarzı bir sevgi gösterisi bu. Ama erkek arkadaşıma hiç çiçek almadım. Ve erkek arkadaşım üşümesin diye montumu verip soğukta donmam da mümkün değil!

Çiçek verilmemiş erkek arkadaş yokluğunun günümüzde pek de ciddiye alınıp kafaya takılacak tarafı olmadığını biliyorum ama cinsiyetlendirilmiş bir açıdan bakıldığında öylece kestirilip atılamayacak, yamuk olduğu apaçık bir fenomenle karşı karşıya olduğumuzun da farkındayım.

Feminist yazar Jill Filipovic, bir kültür olarak halen erkekler ile kadınlar arasında birçok bakımdan temel farklar olduğuna inandığımızı ve bu farkların iktidarla ilişkili olduğunu söylüyor. “İktidar temelli bu farkları romantik veya korumacı sanıyoruz” diyor.
Geleneksel romantizm kavramı üzerine düşündüğümüzde, mücevher, gösterişçi evlenme teklifleri, bir kadının gerçek anlamda veya mecazen aklını alan bir erkek – erkeğin sadece geçim sağlayan değil aynı zamanda romantik aktör, kadının ise romantik edimlerin pasif alıcısı durumunda olduğu bir bağlama sıkı sıkıya bağlı hareketler.

Gazeteci Ann Friedman, “heteroseksüel ilişkilerde dominant olanın erkek tarafı olması gerektiğine entelektüel seviyede inanmayanlarımız için bile, romantizm hakkında yıllarca anlatılmış hikâyelerin etkisinden kurtulmak gerçekten zor,” diyor.

Elimizden gelen en iyi çabayı göstersek de güç sahibi olanların erkekler olduğunu öğrenmeye devam ediyoruz ve sonuç olarak erkeklerin itaatkâr olmayan ve kendilerine bakacak bir erkeğe ihtiyaç duymayan kadınları bir tehdit olarak algılaması pek de olağanüstü bir şey gibi gelmiyor.

“O kadar çok kez başıma geldi ki… Barda bir adama avukat olduğumu söylüyorum ve dönüp öte yana yürüyor…” diyor Filipovic, ama ne yazık ki hâlâ birçok erkeğin başarılı kadınları erkekliklerine tehdit olarak gördüğü de bir gerçek.

Geçen yıl yapılan bir araştırma, kadın partnerleri onlardan daha başarılıysa erkeklerin kendilerini kötü hissettiklerini ortaya çıkardı. Bir erkeğin özsaygısının, “kadın partnerinden daha yetkin, güçlü ve akıllı olduğunu” hissetmesine bağlı olduğu fikri, heteroseksüel ilişkilerimizde erkek gücüne dair o eski moda nosyonların hala özel bir yere sahip olduğunu gösteriyor.

Azimli ve açık sözlü bir kadın olarak bunu ben de hissettim. Kadınlardan, kendi yaşamlarını, amaçlarını veya kariyerlerini erkek partnerlerinin veya ailelerinin önünde tutmaları beklenmiyor. Bu, bencilce ve dolayısıyla kadınsı olmayan bir şey olarak görülüyor.

Friedman, geleneksel olarak romantik hediyeler veya davranışlar karşısındaki hislerinin bağlamını aslında bu meselenin belirlediğini söylüyor. “Kariyerimin ne kadar iyi olduğundan söz ettiğimde yüzüne rahatsız bir bakış oturan erkeklerden çiçek almak istemiyorum,” diyor. “Eşit ilişki dediğin, karşılıklı saygıya dayanan ve her iki partnerin de birbirine ince ve romantik şeyler yaptığıdır,” diyor Friedman, “bu şekilde ise benim için OK.”

Birçok modern evlilik bile hâlâ erkeğin yaşamına ve kimliğine kadınınkinden daha yüksek değer biçen kimi patriyarkal gelenekleri sürdürüyor. Geçenlerde Zoe Halman, Guardian’daki bir makalesinde, “Avustralyalı evli kadınların yüzde 82’sinin hâlâ kocalarının soyadlarını kullandıklarına” dikkat çekti ve geçen yıl yapılan bir araştırma, İngiltere’de yirmilerindeki kadınların yalnızca üçte birinin evlilikte adlarını tuttuğunu gösterdi. Üç dalga feminizme rağmen dünyadaki kadınların çoğu hâlâ bu cinsiyetçi uygulamaları sürdürüyor.

Eşlerimizin soyadını almaya binbir gerekçe bulabiliriz: Kültürel veya ailevi baskı, kolaylık, gelenek… Belki başından beri soyadımızdan hoşlanmamıştık ve bunu değiştirmek için bir fırsattı… Ancak bu tercihi savunanların pek hatırlatmadıkları bir başka gerekçe daha var ki o da romantizm faktörü.

“Ortaokul yıllarımı hatırlıyorum; John Butterfield adında bir çocuğa fena vurulmuştum ve o dönem tuttuğum günlük hala duruyor, tüm sayfa kenarlarına ‘Bayan Jill Butterfield’ diye yazmışım,” diyor Jill Filipovic. Bu, büyük olasılıkla, genç kızken çoğumuzun yaptığı saçma, utanç verici bir alıştırma. “Birine aşık olmaktan ne anladığımla o kadar çok alakalıydı ki bu,” diye ekliyor Jill.

Ortaokuldan beri Filipovic’in bakış açısı değişti. Guardian’daki bir makalesinde, evlilikte eşlerimizin soyadını alma uygulamasının “kendi kimliğimizle ilişkimizde bir kopma yarattığını ve kadının kendine dair kavrayışını ilişkisel bir çerçeveye yerleştirdiğini” savunuyor: sırf kendimiz değiliz; birinin eşi, annesi, kızı veya kızkardeşi rolü üzerinden tanımlanıyoruz.

Birçok kadın bunu bağlılığın ve aile birliğinin sembolü olarak görüyor ama bu iki taraf için de geçerli olan bir durum değil, zaten esas mesele de bu. Bu cinsiyetçi bir tercih olmasaydı, emin olun ki evlilikte eşin soyadını almak çok daha az yaygın olurdu. Erkeklerin değil de kadınların eşlerinin soyadını almasının “toplumsal olarak daha makul” görülmesi, patriyarkanın toplumdaki hakimiyetinin sembolü.

Erkeğin hakimiyetine ve kadının ikincilliğine dair geleneksel nosyonların “romantizmi” nasıl şekillendirdiğine bakarken, bir buket çiçek aldığında tıpkı benim gibi içi hoplayan veya çıktığı erkek kapısını açtığında hoşuna giden kadınları utandırmak değil niyetim.

Friedman feministlerin, mücadele ettikleri partiyarkal yapılara öfke duymaktan daha çok kendi kendilerini harap etmekle uğraştığı o dinamiğe düşmekten sakınıyor. “Erkek arkadaşınızın montunu reddedip soğukta tir tir titreyerek yıllanmış romantik anlatıları yeniden yazma sorumluluğu sizin omuzlarınızda değil,” diyor.

Filipovic, “toplumsal cinsiyet farklarının kendi ilişkilerimde de bir rolü olduğunu kabul etmek ile, hangileriyle birlikte yaşayabileceğimi ve hatta hangilerinin ilişkiyi güçlendirebileceğini ve hangilerinin aslında aramızdaki eşitlik duygusunun altını oyduğunu veya onun beni ikincil gördüğünün bir işareti olduğunu kontrol etmeye çabalamak arasında bir denge kurmaya” çalıştığını söylüyor.

“Yanıt, ‘çiçekler korkunçtur’ değil,” diyor Friedman. “Yanıt sahip olduğumuz her dürtüyü inkâr etmek de değil, ama niçin istediğimizi sorgulamaktır.”

O halde çiçeklerimi ve erkek arkadaşımın montunu alacağım ama adımı, amaçlarımı ve bağımsızlığımı tutacağım. Benim için kapıyı açabilirsin ama bu beni senin yapmaz.

Meghan Murphy Kanadalı bir yazar. Web sitesi Feminist Current

Çiçekler size kendinizi sevilmiş ve kıymeti bilinmiş hissettirebilir. Ama çoğunlukla tek taraflı ve cinsiyetçi jestlerdir.

Reklamlar

Çiçeklerden bir hapishane: Sevgililer Günü; patriyarkanın romantizm kılığında pazarlanması – Meghan Murphy” üzerine 2 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s