İngiltere’de kadınlar neden hala ‘Geceyi de İstemek’ zorunda? – Sarah Graham

İngiltere’de kadınların Gece Yürüşüyü 10. yılını kutlarken, Sarah Graham kadınların gece eve yürürken kendilerini korumak için hala almak zorunda kaldıkları tedbirlere dikkat çekiyor.

490-320

İhtiyatsız aktivitelerin neden çoğu zaman ‘karanlık’ ve ‘tek başına’ gibi anahtar sözcükler içerdiğini anlamak için zeki olmaya gerek yok

Bu gece (22 Kasım 2014), Londra’da Gece Yürüyüşlerinin yeniden başlamasının 10. yıldönümü. Gece Yürüyüşü, pek de haksız olmayan bir şekilde, kadınların kamusal alanlarda gece saldırıya uğrama korkusu olmadan yürüme hakkı için her yıl gerçekleştirilen bir protesto.

Geçtiğimiz yıl iş arkadaşımla ilkine katılmıştım. Yürüyüş öncesi bir kadeh şarabın ardından, sonrasında eve tek başıma gidecek olduğumdan saldırıya uğrama korkusuyla önceki iki Gece Yürüyüşüne gitmekten tırstığımı itiraf ettim.

İkimiz de bu durumdaki ironiyi ıskalamadık ve sohbetimiz kendimizi güvende hissetmek için yıllar içinde geliştirdiğimiz gizli akışkanlıklara kaydı: Daha uzun ama daha aydınlık güzergahlar, gerekirse kendimizi savunmaya hazır şekilde elimizde anahtarlıkla yürümek falan.

Gece Yürüyüşü özgün olarak, polisin ünlü Yorkshire Ripper katillerine karşı kadınlara gece sokağa çıkmamalarını tavsiye etmesi ardından 1977 yılında ikinci dalga feministlerce başlatılmıştı. Neredeyse 40 yıl sonra ne değiştiğini ve bu tür bir tavsiyenin kadınlar üzerinde nasıl bir psikolojik etki bıraktığını merak ediyorum.

Dördüncü dalga feminizm, ‘karşılık verme’ nosyonu ve kadınların kendi hakları konusunda kendilerinden bugün her zamankinden daha emin oldukları fikri ile karakterize olageldi, yine de anksiyete kaynaklı alışkanlıklarımı anlattığım neredeyse her kadın bana aynı duyguları yaşadığını itiraf etti.

Facebook’taki arkadaşlarıma kendilerini gece sokakta güvende hissetmek için ne yaptıklarını sordum. Sadece yakın arkadaşlarımdan birkaç cevap beklerken bir sürü geldi ve açıkçası cevaplar çok depresifti.

İstatistiklere baktığımızda, erkeklerin kamusal alanlarda bir yabancının saldırısına uğraması daha olası, kadınlar ise tanıdıklarının saldırısına uğruyorlar daha çok. Yine de kadınların şiddet konusundaki kaygıları gündelik yaşamlarını dramatik bir şekilde etkiliyor.

“Arabama veya evime ulaşana kadar telefonda birini arayıp onunla konuşuyorum, tek başımaysam asla çok katlı otoparklara park etmiyorum,” diyordu bir kadın. Diğerleri gerekirse kendilerini korumak için taşıdıkları silahları sıraladılar: şemsiye, fener, anahtarlık, saç spreyi veya deodoran. Kimileri ise tecavüz alarmı taşıyor veya elleri çantalarını karıştırarak kapılarının önünde panik olmamak için anahtarlıklarını daima kolayca ulaşabilecekleri bir yere koyuyorlardı.

Kadınlar bana kapüşonları başlarında, kulaklıkları takılı (ama çoğu zaman sessiz) ve başları önde yürüdüklerini, arkalarında biri varsa yolun karşısına geçtiklerini ve yardım istemeye koşabilecekleri en yakın evleri, dükkanları veya otobüs duraklarını kollayıp durduklarını söylediler.

Konuştuğum birçok kadın tıpkı benim gibi bu akışkanlıkların nevrotik olduğunu ve kendilerine bile saçma göründüğünü söyledi. “Biraz abartılı geliyor değil mi!” dedi saç spreyi taşıyan kadın. Diğer bazıları ise kendi davranışlarını başkalarınınki ile kıyaslayınca “manyakça”, “saçma” ve “aptalca” buluyordu.

Ama hepimiz korkuyorsak ve bu korkular yüzünden alışkanlıklar geliştirdiysek, hepimiz mi ‘saçma’ ve mantıksızız? Psikolog Louise Watson’a bu davranışların ne anlama geldiğini sordum. “Psikolojik açıdan, kadınların saldırıya açık olduklarını hissetmelerinden kaynaklanıyor bu davranışlar, böylece kendilerini sanki daha güvendeymiş gibi hissediyorlar,” diyor.

Watson, bu düşünce ve eylemlerin kafada işgal ettiği alanın, aslında kadınları pratikte hiç de daha güvenli yapmayıp tersine anksiyetelerini güçlendirebileceğini söylüyor ve bu alışkanlıkları daha çok anksiyete bozukluklarıyla ilişkili ‘güvenlik davranışları’na benzetiyor.

“Kaygılı olduğumuzda, beynimizin mantıklı, rasyonel kısmı kapanır ve daha içgüdüsel olan kısmı – tehlikelerden kaçınmamıza yardımcı olmak için dizayn edilmiş ‘savaş veya kaç’ yanıtı – devreye girer,” diyor. Bu yüzden hissiyatın kendisi mükemmelen rasyonel veya makul olsa bile, davranış öyle olmayabilir.

Kurbanı suçlama konusundaki yaygın tavırlar – polisin evde kalmaya yönelik tavsiyesi gibi – düşüncelerimde büyük bir etki yapıyor: ‘Bu gece tecavüze uğrarsam insanlar beni anahtarlığımla kendimi savunmadığım için suçlar mı? İçtiğim iki kadeh şarap mahkemede bana karşı kullanılır mı?’

Sırf bir anahtarlık veya şemsiyenin, zarar vermeye ant içmiş bir erkekten beni kurtarmaya yetmeyeceğini mantıken bilsem de, gereken her tedbiri almadığım için suçlanacağım korkusu beni ele geçiriyor.

Watson, bu mantıksız düşüncelerin, bir arkadaşımın söylediği gibi, en aşırı uçta “tecavüzcü olamazdı, otobüste bana yer vermişti”ye giden düşüncelerle süreklilik arz ettiğini vurguluyor. Kadınların bu spektrumla birlikte anlattıkları en yaygın alışkanlıklardan biri, birini arayıp eve varana dek telefonda kalmak – bir kadının da kabul ettiği gibi “bunun aslında sizi hedef haline bile getiriyor olabileceğini” bilmelerine rağmen.

Bu, ters etki yapan ‘güvenlik davranışına’ klasik bir örnek Louise’e göre. “Birçok kadın telefonda konuşurken daha güvende olacağını, o zaman kimsenin saldırmayacağını sanıyor ama o durumda da birinin sırf telefonu çalmak için saldırması tehlikesi ekleniyor ya da çevrenizde olan biteni gerçekten dinlemiyor olduğunuzdan birinin geldiğini de duyamıyorsunuz.”

Mantıksız ile ihtiyatlı kaygı arasındaki çizgiyi belirlemek zor. Bir tarafta deneyimlerimden biliyorum ki bu ‘güvenlik davranışlarını’ takıntılı şekilde tekrarlamak anksiyetemi gerçekten de artırıyor, ama öte yandan, erkek şiddeti bir tehdit olmayı sürdürüyor ve kadınlar gayet anlaşılır bir şekilde kendilerini risk altında hissediyorlar.

Louise’e göre bu anksiyeteyi azaltmanın en iyi yolu, hangi davranışların kendinizi gerçekten güvende hissetmenizi sağlayacağını dikkatle düşünmek. “Özsavunma dersi almak, gerekirse kendinizi koruyabileceğiniz konusunda kendinizden daha emin olmanızı sağlayabilir,” diyor, “ve araştırmalar gösteriyor ki başınız dik, kendinizden emin bir şekilde yürürseniz aslında saldırıya uğrama ihtimaliniz daha düşük.”

Benzer şekilde, diyor ki: “Birilerine yoldayım, eve gidiyorum diye mesaj atmak da makul bir tedbir. Bir kere mesaj atarsınız, sonra eve gidene kadar bir daha düşünmezsiniz. Yürürken sürekli tekrar edilen şeyler sizi daha tetikte yapmaz. İşte bu tür şeyler, anksiyetenizi güçlendirmek yerine kendinizi daha yeterli ve daha az risk altında hissetmenizi sağlayabilir.”

Salim kafayla rasyonel tavsiye. Ama en nihayetinde, biz kadınlar artık sürekli tetikte olmak zorunda olmamalıyız – yürüyüş olsun ya da olmasın.

Çeviri: Serap Güneş

Kaynak

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s