ABD’nin Türkiye eski büyükelçileri Mort Abramowitz ve Eric Edelman: Erdoğan ya reform yapmalı ya da istifa etmeli

Screenshot_110 Mart, The Washington Post

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliği altındaki Türkiye, adım adım otoriterliğe ve istikrarsızlığa doğru ilerliyor. Hükümetin, ülkenin en yüksek tirajlı gazetesinin de dahil olduğu önde gelen muhalif medya gruplarından birine el koyması, Erdoğan’ın ülkesinin potansiyeline nasıl ihanet ettiğinin son örneği.

Erdoğan ve liderliğini yaptığı Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) 2003’te iktidara geldiğinde, Türkiye ekonomisini güçlendirdiler ve Türkiye’nin komşularıyla ilişkisini geliştirdiler. AK Parti Avrupa Birliği üyeliği yolunda adımlar attı, Türk siyasetindeki askeri vesayete son verdi ve ülkenin uzatmalı Kürt sorununa barışçıl bir çözüm bulmayı denedi.

2012’de Erdoğan kendinden emin bir şekilde “Parlak bir geleceğimiz var” diyebiliyordu. Neredeyse on yıl süren siyasi ilerleme, ekonomik büyüme ve artan uluslararası onayın ardından, Türkiye Cumhuriyeti’nin yüzüncü yılının kutlanacağı 2023’te, Türkiye’nin “bir kez daha bölgesinde ve dünyada en büyük güçlerden biri” olacağını vaat edebiliyordu.

Bugün Türkiye’nin geleceği çok daha kasvetli görünüyor. Erdoğan ülkeyi büyüklükten ziyade otoriterliğe, ekonomik yavaşlamaya ve iç savaşa doğru götürüyor.

Demokrasinin Erdoğan idaresi altında yeşeremeyeceği artık açık. AK Parti’nin en başta ümit vaat eden dönüştürücü reformlarının yerini, temel hak ve özgürlüklerin sistematik ihlali aldı. AK Parti’nin en sonunda orduyu demokrasiye karşı davranışlarından sorumlu tutmayı müjdeleyen girişimi, imal edilmiş kanıtların siyasi muhalifleri töhmet altında bırakmaya hizmet ettiği göstermelik bir dava oldu. Medyaya ilk müdahaleler – 2009’da muhalif bir medya grubuna [Doğan, ç.n.] 2,5 milyar dolar vergi cezası kesilmesi ve 2007’de hükümeti eleştiren bir köşe yazarının kovulması için gazeteye baskı yapılması – AK Parti’nin bugün gazetecileri hapse atarak veya eleştirel medya kuruluşlarına kayyım atayarak geniş çaplı bir şekilde yürüttüğü basını susturma çabalarının sadece bir işaretiydi. Sivil toplum da Erdoğan’ın eli ağır taktiklerinden nasibini aldı: 2013’te, İstanbul’daki hükümet karşıtı Gezi Parkı protestoları ölümcül polis şiddeti ile karşılaştı.

Gerçekten de, Türkiye’deki son gelişmeler akla 20. yüzyıl totaliterliğinin korkutucu klişelerini ve karanlık anlarını getiriyor. AK Partili bir milletvekilinin öncülük ettiği bir güruh, Erdoğan tarafından birkaç gün önce azarlanmış olan bir gazetenin binasına saldırdı. Eski cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de dahil olduğu sayısız AK Parti üyesinin adı, partinin kurucu üyelerinin internetteki resmi listesinden silindi. Binlercesinin arasında, 13 yaşındaki bir çocuk da Erdoğan’a hakaret ettiği iddiasıyla tutuklandı ve yine bir başka kadın, aynı suçlama ile kendi kocası tarafından mahkemeye ihbar edildi. Dini azınlıkları da içeren on binlerce çocuk, İslami okullara gitmek zorunda bırakılıyor veya zorunlu dini eğitime tabi tutuluyor. Erdoğan, Türkiye anayasasını başkan olarak yetkilerini pekiştirecek bir şekilde değiştirmek isterken, artık bu gibi ihlallerin norm haline gelmesi muhtemel.

Otoriter liderler yönetimlerini genellikle vatandaşlarına istikrar ve refah getirdikleri iddiası ile meşrulaştırmaya çalışırlar. Türkiye’de Erdoğan’ın politikaları istikrarı da refahı da insanların erişemeyeceği bir yere koyuyor. Türkiye, Suriye çatışmasında aşırılıkçı grupları destekleyip silahlandırdıktan sonra şimdi ateşini harladığı terörün tehlikeli bir biçimde geri tepmesi ile karşı karşıya. İstanbul ve Ankara’daki bombalamalar, şok edici katliam görüntüleri ortaya çıkardı. Yine de Türkiye, Suriye’deki en büyük tehdidin İslam Devleti veya Nusra Cephesi değil, Suriyeli Kürt gruplar olduğu ısrarına devam ediyor.

Bu otoriterlik ve istikrarsızlığın yansıması, birçok ekonomistin Türkiye ekonomisinin geleceği konusunda endişeye düşmesine sebep olacak şekilde Türkiye’nin turizm sektörünün oldukça kötü etkilenmesi ve yabancı yatırımcıların korkması oldu. 2008’de Türk lirası neredeyse dolara eşitti. Şimdi ise döviz kuru 3’e 1. Türkiye’nin milyonlarca Suriyeli mülteciyi ağırlama çabası gerçekten etkileyici, ancak sıradan vatandaşlar bunun Türkiye ekonomisine etkisinin gayet farkında.

Daha kötüsü, AK Parti ile Kürdistan İşçi Partisi (PKK) arasındaki müzakere sürecinin geçtiğimiz yıl çökmesi, pek çoklarının Türkiye’nin çözmek üzere olduğunu umduğu bir askeri çatışmayı yeniden alevlendirdi. PKK’nin şiddet konusunda sicili kabarık bir terör örgütü olması onu barış için pek de ideal partner haline getirmiyor ancak Türk halkı müzakerelerin başarısızlığından her şekilde kendi hükümetlerini sorumlu tutma hakkına sahip. Şimdi, Türk askerleri ile siviller daha da kötüleşen bir çatışmada ölmeye devam ediyorlar ve hükümetin bunu durdurmaya veya kazanmaya yönelik gerçekçi bir planı yok. PKK’den kopmuş bir fraksiyon tarafından 17 Şubat günü Ankara’da gerçekleştirilen korkunç bombalı saldırı, Türkiye’yi 1970’ler ve 80’lerde kırıp geçiren iç savaş günlerine geri götürebilecek bir şiddet sarmalına işaret ediyor.

Güçlü, istikrarlı ve demokratik bir Türkiye’nin hem mümkün hem de gerekli olduğuna dair inancımız devam ediyor. Ancak bunun için bu hedeflere bağlı ve onlara ulaşmaya kararlı bir hükümet gerekli. Erdoğan halen ülkesine parlak bir gelecek sunmak istiyorsa, ya reformlar yapmalı ya da istifa etmeli.

Çeviri: Serap Güneş

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s