Kesişimselliğin Ötesinde Toplumsal Yeniden Üretim – Sue Ferguson ve David McNally

intersectionality

Toplumsal hareketler veya işyeri harici mücadeleler sınıf mücadeleleridir. Yani, kendileri potansiyel olarak özünde antikapitalisttirler, tıpkı bir işyeri mücadelesinin en başta daima antikapitalist olması gibi. Ve aletleri yakıp yıkmak bir kapitalist kalbi nasıl tekletebiliyorsa, insan yaşamının ayrımcı şekilde aşağılanmasına son verilmesini, geçim araçlarına tam ve komünal erişimi, kendi insan bedenlerimizin denetimini talep eden bir hareket de tekletebilir. Tek başına hiçbir hareket veya işyeri mücadelesi elbette kapitalist kalbi tamamen durdurmayacaktır. Ancak her bir teklemenin, potansiyel olarak nabzını zayıflatarak gövde üzerinde bir etkisi olur. Bu yüzden toplumsal yeniden üretim yaklaşımının politik önemi, birçok cephede ama açık bir antikapitalist yönelimle mücadele etmenin önemini gösterme kapasitesinde yatmaktadır.

31 Ekim 2015, ViewPoint Magazine

Viewpoint: Toplumsal yeniden üretim kavramının kendisinden başlayabilir miyiz? Yakın tarihte Lise Vogel’in 1983 tarihli klasik çalışması Marksizm ve Kadınların Ezilmişliği’nin yeniden basımına yazdığınız önsözde, Vogel’in Marksist feminist düşünceye ayırt edici katkısının, onun “işgücünün olanaklılığının koşulları”nı veya işgücünün biyolojik, toplumsal ve kuşaklar boyu yeniden üretilme tarzını araştırması olduğunu söylüyorsunuz. Bu önemli noktadan kalkarak, ücretli emeğin ve sınıf oluşumu süreçlerinin, üretimin dışındaki kesintisiz mevcudiyeti için gerekli olan faaliyetlerin ve ilişkilerin iç bağlantılarının izini sürebilmek mümkün hale geliyor. Size göre toplumsal yeniden üretim Marksist sınıf analizi kategorilerini nasıl dönüştürüyor? Teorik ve politik önemi nedir?

David McNally ve Sue Ferguson: İlk olarak kategori dönüşümü meselesini ele alalım. Sorunuzun da işaret ettiği üzere, toplumsal yeniden üretim yaklaşımı, işgücüne dair anlayışımızı dönüştürüyor. Geleneksel Marksist analizlerde, işgücü kendiliğinden var olan, verili bir kapitalist üretim faktörü olarak varsayılır. En iyi ihtimalle doğal, biyolojik olarak belirlenen, rejeneratif süreçlerin ürünü olarak anlaşılır. İşgücünü toplumsallaştırırken – onun tarihe, topluma ve kültüre eklemlenmesini ortaya çıkarırken – toplumsal yeniden üretim feminizminin yaptığı şey, ilk olarak, işgücünün kendiliğinden mevcut olduğunun varsayılamayacağını; işgücünün, doğrudan emek/sermaye ilişkisinin ötesinde, özel alan denilen alanda var olan belirli bir cinsiyetlendirilmiş ve cinselleştirilmiş toplumsal ilişkiler kümesi içinde ve bu ilişkiler kümesi üzerinden yeniden üretimi ile sermayenin kullanımına sunulduğunu ortaya koymaktır. Aynı zamanda, toplumsal yeniden üretimimizin tüm yönlerini – birikim açısından temel olan, ama aynı zamanda ona ayak bağı da olan (çünkü sermaye bunu ücretler, sosyal haklar ve vergiler üzerinden dolaylı olarak öder) insan ihtiyaçlarını tatmin etme ve yaşama arayışımızı – belirleyerek, işgücünün sermayeye açısından çelişkili pozisyonuna dair anlayışımızı da keskinleştirir.

Toplumsal yeniden üretim feministlerinin ilk kuşağının temel görüşleri bunlar. Ama daha yakın tarihli çalışmaların gösterdiği üzere, bu yaklaşım aynı zamanda işgücünün kendisinin de daha karmaşık, farklılaşmış bir kategori olduğunu ortaya koyuyor. Toplumsal yeniden üretim ilişkilerine bakıldığında, kapitalist değer elde etme sürecinin eşitleyici etkilerine rağmen, tüm işgücünün aynı olmadığı ortaya çıkıyor. Belirli işçiler, giderek de artan bir şekilde, ağırlaşan ezilmişliğe diğerlerinden daha açık hale geliyorlar. Bunun sebebi kapitalist birikim yasalarının işleyiş tarzındaki bir fark değil; işgücünün toplumsal yeniden üretimine işyerinin ötesindeki ezme ilişkilerinin aracılık ediyor olması ve bunu, sadece işçilerin sermayenin kapısına ulaşmasını temin ederek değil, değişen derecelerde aşağılama ve gayri insani muamelede cisimleştirerek yapması.

Bu bizi ikinci sorunuza getiriyor, toplumsal yeniden üretim yaklaşımının teorik önemine. Bir yanda kendimizi yeniden üretmek için yaptığımız ücretsiz iş ile diğer yanda ücretli işin birbiri ile bağlantısını açıklarken, toplumsal yeniden üretim feminizmi bize, toplumsal bütünlüğün karmaşık bir şekilde farklılaşmış ama yine de birleşik bir anlayışını sunar. Marksizm’e merkezi teorik katkısı budur. İkili sistem analizinden kesişimselliğe dönüşle birlikte, radikal toplumsal teorisyenler, bize karmakarışık deneyimsel dünyanın ikna edici bir görüntüsünü sundular ve birkaçını saymak gerekirse partiyarkal, ırklandırılmış ve yerleşimci sömürgeci ilişkileri sürdüren temel toplumsal, politik, ekonomik ve psikolojik dinamikleri belirlediler. Ve en iyi kesişimsellik değerlendirmeleri, haklı bir şekilde, belirli herhangi bir ezme ilişkileri kümesini diğerlerinden izole etmenin mümkün olduğunda ısrar etti. Yine de, örneğin heteroseksüelleştirilmiş ilişkilerin patriyarkal ilişkilerle nasıl ve neden kesiştiğinin (zaman içinde uyum sağlayacak şekilde biçim değiştirmesine rağmen – örneğin eşcinsel evlilik – aile, neden heteronormatifliğin ve patriyarkanın her zaman değilse de rutin bir şekilde onaylandığı bir özel kurum olmaya devam ediyor) anlaşılır bir açıklamasını getirmiş değiller. Bunun, kesişimsel feminizmin toplumsal bütünlüğü, birbirinden ayrı toplumsal ilişkilerin, içinde ve dolayımıyla kesiştiği genel süreçleri veya dinamikleri eksikli teorize etmesiyle bir alakası var. Bu dinamik ya hiç teorize edilmiyor ya da nört ve iktidar ilişkilerinden muaf sayılıyor. Ve bunun anlamı elbette, birbirinden ayrı ezilmişliklerin bir arada var olduğunu iddia etmelerine rağmen, aslında bu ezilmişliklerin, ontolojik olarak, mekanda birbirinden ayrı, çapraz kesişen veya geçişimli sistemler olarak ele alınması demek oluyor.

Toplumsal yeniden üretim yaklaşımı, öte yandan, kapitalist bir bütünlük de varsayıyor. Kapitalist bir toplumsal bütün, ilk olarak, işçilerin (ki bununla kendilerini ve dünyayı yeniden üretmek için çalışan tüm insanları, diğer bir deyişle toplumsal yeniden üretimcileri kastediyoruz) kendi geçimlerinden (veya toplumsal yeniden üretimlerinden) ayrılması ile tanımlanıyor. Bu, kapitalizmde çıplak bir gerçektir ve bu itibarla, – en başta emek/sermaye ilişkisinde, ama aynı zamanda işyerinin ötesindeki cinsiyetlendirilmiş, ırklandırılmış, heteroseksüelleştirilmiş vb. ilişkilerimiz dahilinde de – olanaklı olanı esaslı bir biçimde şekillendirmektedir.

Kapitalist belirlenimden söz etmek Marksist tutuculuğa geri dönüş gibi gelebilir ancak bu belirlenim nosyonunda mekanik olarak nedensel bir şey yok. Patriyarka ve ırkçılık, bu bakış açısına göre, sermayenin ihtiyaçları açısından doğrudan işlevsel görülmez; sermaye onları var ettiği için ortaya çıkmazlar. Daha ziyade, belirli olanaklılıkların kendisi – örneğin kadınların işgücüne katılım veya kürtaja erişme derecesi – mücadele üzerinden değiştirilse bile, neyin olanaklı olduğunun sınırlarını belirlemesi anlamında, kapitalistin biriktirme zorunluluğudur belirleyici olan.

Bu hesaplama ile, toplumsal olarak kendimizi yeniden ürettiğimiz ilişkiler epeyce değişiklik gösterebilir. Ve insanlar sürekli olarak bu ilişkileri kendi ihtiyaçlarına en uygun gelecek şekilde değiştirebilir ve değiştirirler ve aslında, kapitalizmin işgücü ihtiyaçlarına ayak bağı da olabilirler. İnsanlar, örneğin çocuksuz ilişkiler de dahil, her türden ilişki içinde yaşamayı tercih edebilirler. Erkekler, kadınlar ve translar ev işini ve çocuk bakımını eşit şekilde paylaşabilirler. Diğer başkaları hiç satmayacakları resimler çizerek, gökyüzüne bakarak veya ırkçılıkla sokaklarda mücadele ederek zaman geçirmeyi seçebilir. Bunların hiçbiri kapitalizm için işlevsel değildir ve tümü de sermaye için işgücünü yeniden üretmenin önüne insan ihtiyaçlarını koyarlar. Ama, belirli ezme ilişkisi biçimleri, işgücünü sermayenin kapısına getirme vazifesini (engellemek yerine) yerine getirdiği sürece, ırkçılığı, cinsiyetçiliği ve diğer ezilmişlikleri idame ettiren ve insanların alternatif insan ilişkileri kurma cesaretini kıran kuvvetli güçler (ister devlet, isterse sivil toplum veya sermaye kurumları ve uygulamaları olsun) olacaktır. Sonuç olarak, insanların işyerinin ötesinde kendi yaşamları üzerindeki kontrolü ele alabilmelerinin, örneğin kadınların ücretli işlerinin ve yeniden üretim işlerinin koşulları ile bedenlerinin denetimini ele alabilmesinin, veya ırklandırılmış insanların topluluklarındaki barınma, çocuk bakımı ve gıda dağıtımının kontrolünü ele alabilmesinin derecesi, kapitalizm içinde, sınırlı olacaktır. Farklı bir şekilde koyarsak, baskıcı uygulamaların ve kurumların kapitalizmde kendiliğinden yok olmamasının ve kapitalizm sürdüğü müddetçe mücadele konusu olarak kalacak olmalarının bir sebebi var.

Ve bu bizi son soruya getiriyor, toplumsal yeniden üretimin politik önemi sorusuna. Kapitalizmin yeniden üretiminin doğrudan emek/sermaye ilişkisinden, “ekonomik” değiştokuşlardan ve hareket yasalarından daha fazlasını gerektirdiğini, aslında ciddi derece farklı cinsiyetlendirilmiş, cinselleştirilmiş, ırklandırılmış insan varlıklarınca sürdürülen karmakarışık, kompleks yaşanan ilişkiler kümesine dayandığını kabul edelim. Durum buysa, ırklandırılmış, cinselleştirilmiş, cinsiyetlendirilmiş bedenlerin, uygulamaların ve kurumların önemli olduğunu da fark etmemiz gerekir: ırkçılık ve cinsiyetçilik, bir şekilde kapitalizmin “gerçek” veya “ideal” işleyişinden ayrı sayılabilecek tarihsel sapmalar değildir. Aksine, buna gerçekten ve aktif bir şekilde olanak sağlamaları bakımından, gerçek sermaye mülksüzleştirme ve birikim süreçlerinin bütünsel bir parçası ve belirleyicisidirler. Aynı akıl yürütme ile, ırkçılığa, cinsiyetçiliğe veya işgücünün toplumsal yeniden üretimini etkileyen herhangi bir ezme-ezilme ilişkisine karşı mücadele etmek, sermayenin yeniden üretimine çomak sokabilir.

Bu anlamda “hareket” veya işyeri harici mücadeleler, sınıf mücadeleleridir. Yani, kendileri potansiyel olarak özünde antikapitalisttirler, tıpkı bir işyeri mücadelesinin başlangıç olarak daima antikapitalist olması gibi. Ve aletleri yakıp yıkmak kapitalist kalbi nasıl tekletebilirse, insan yaşamının ayrımcı şekilde aşağılanmasına son verilmesini, geçim araçlarına tam ve komünal erişimi, kendi insan bedenlerimizin denetimini talep eden bir hareket de tekletebilir. Tek başına hiçbir hareket veya işyeri mücadelesi elbette kapitalist kalbi tamamen durdurmayacaktır. Ancak her bir teklemenin, potansiyel olarak nabzını zayıflatarak gövde üzerinde bir etkisi olur. Bu yüzden toplumsal yeniden üretim yaklaşımının politik önemi, birçok cephede ama açık bir antikapitalist yönelimle mücadele etmenin önemini gösterme kapasitesinde yatmaktadır.

VP: Socialist Register’ın son sayısındaki yazınızda, toplumsal yeniden üretim ile göçmen emeği arasındaki bağlantıya, özellikle de Kuzey Amerika bağlamında odaklanıyorsunuz. Bugün göç ve göçmenlik Avrupa’daki Marksist düşünürler tarafından kapsamlı şekilde ele alınıyor ancak ABD, Kanada ve Meksika’da göçmen emeğini geniş ve çağdaş bir Marksist teori içinde ayrıntılı bir şekilde inceleyen araştırmalara Avrupa’ya nazaran çok az ilgi var. Elbette istisnalar var, ilk akla geleni Rosemary Hennessy’nin son kitabı ama genel olarak, göçmen hakları örgütlerinin politikası Marksist veya sosyalist bir dil üzerine kurulu değil. Yazınızı, örneğin göç ve ırklandırma süreçlerini sınıf ve toplumsal cinsiyet analizinden ayrılamaz görme bakımından, bu daha geniş projeye bir katkı olarak görüyor musunuz?

DM ve SF: Sorunuzun kısa yanıtı evet. Marksist bir toplumsal yeniden üretim teorisi, işgücünün oluşumunun merkezindeki çelişkiyi açmamıza ve incelememize yardımcı olur. Nihayetinde kapitalizm emeği homojenleştirme ve biri diğeri ile değiştirilebilir hale getirme eğilimine sahiptir. Aynı zamanda, pazarda sermaye tarafından satın alınmayı bekleyen, işgücü denilen ayrı bir meta da yoktur. Bundan ziyade, Marx’ın zekice ifadesi ile, işgücünün “taşıyıcısı” olan somut insanlar vardır. Sonuç olarak, soyut emek kapasitesi somut insanlara bağlıdır. Ve bu insanlar, farklılaştırılmış yerlerde ve mekanlarda gerçekten vardırlar. İşgücünün gerçek toplumsal ilişkiler içinde üretilmesi ve yeniden üretilmesi nasıl gerekiyorsa, bu ilişkiler de somut mekan ve zamanda var olmaktadırlar. Ancak – ki bu sistemin bir başka eğilimidir – sermayenin mekanları ırk ve imparatorluk rejimlerine göre farklılaşmıştır. Bunların tümü işgücünün canlı “taşıyıcılarının” göreceği gerçek muameleyi ciddi şekilde etkilemektedir, özellikle de ırksal olarak eziliyorlar veya kapitalist birikimin temel alanlarının dışındakiler olarak konumlandırılıyorsa.

Radikal politik ekonominin çoğunda, tıpkı gayrimenkul veya yatırım malları gibi kendi pazarlarına sahip bir meta olarak “emek” fikrine fit olmaya meyilli bir ekonomist darlık söz konusu. Toplumsal yeniden üretim teorisi, Marx’ın işgücünün insan taşıyıcıları konusundaki anlayışını öne sürerek ve ardından da bunların üretiminin ve yeniden üretiminin koşulları hakkında sorular sorarak, tüm bunları demistifiye eder. Ve bu yeniden üretimin somut mecralarını teorize etmek, yalnızca ilk toplumsal yeniden üretim teorisinin temel görüşü olan ev ve topluluk pratiklerine değil, aynı zamanda bu evlerin ve toplulukların, ulus devletler dahilindeki ve arasındaki ırklandırılmış bir toplumsal hiyerarşi içindeki toplumsal-coğrafi konumuna da bakmayı gerektirir.

Ve burada göçe dair sorular öne çıkar. Her şeyin ötesinde, işgücü bugün ciddi şekilde kapitalist üretim ve birikimin çekirdek alanlarının dışındaki düşük ücret mecralarında yeniden üretilmektedir. Kimi durumlarda sermaye, üretim, dağıtım ve bilgi ağları kurmak için işgücünün ucuz olduğu alanlara göçebilmektedir. Ama işin mekansal olarak hareketsiz olduğu durumlarda – örneğin tarım işletmeleri, Küresel Güney’deki varsıl aileler için çocuk bakımı veya bu aynı alanlardaki inşaat, restoran ve otel hizmetleri işi söz konusu olduğunda – ucuz işgücünün (ve bunun insan taşıyıcılarının) bu işin doğrudan gerekli olduğu yere getirilmesi gerekir. Ancak işgücünün insan taşıyıcıları genellikle çaresiz olduğundan, tam yasal ve siyasi haklar ve üyelikler sunulmaksızın getirilebilirler. Bu, birçok göçmen işçinin taşıdığı farklılaşmış statüleri ve bunlarla birlikte gelen artan güvencesizliği, aşağılamayı ve baskıyı doğurur.

Elbette birçok yorumcu geçici işçi rejimlerine ve bunların neden olduğu esaret biçimlerine dair zengin açıklamalar sundular. Bu çalışmaların çoğu son derece değerli. Ama Marksist bir toplumsal yeniden üretim yaklaşımının, göçmen emeğini, geç kapitalizmdeki rolünü ve özellikle de cinsiyetledirilmiş ve ırklandırılmış boyutlarıyla sınıf oluşumlarının içerdiği çok boyutluluğu daha iyi açıklayacak şekillerde teorize edebileceğine inanıyoruz. Bir örnek vermek gerekirse, evdeki yeniden üretim ile maaşlı işlerin mekansal ayrımını ele alabiliriz.

Bunu hakkınca teorize etmek için sadece göçmen işçilerin sınırlardan fiziksel geçişine bakmakla yetinmemeli ve şu anda onların eline bakan ve büyük ihtimalle kapitalist çekirdeğe göçe hazır küresel yedek emek ordusunun parçasını oluşturacak olan çocukların büyütülmesi ve eğitimi işinin yanı sıra, ücretlerindeki ters yönde akışa da (anayurda gönderilen işçi dövizleri şeklinde) bakmalıyız. Toplumsal yeniden üretim analizi, mekansal ve ulusal olarak ayrılmış ücretli iş ve toplumsal yeniden üretim pratiklerini kompleks ama birleştirici bir toplumsal süreç içinde vermesinin yanı sıra, bu insan ve ücret akışlarını bağlantılandırma kapasitesine de sahip. Dolayısıyla göç, sermayenin ve küresel işçi sınıfının yeniden üretiminde ilgi çekici bir yan unsurdan ziyade merkezî hale geliyor. Ve ırklandırmayı ve farklılaşmış statüyü anlamlı bir toplumsal cinsiyet ve sınıf analizine böylesine bir inceleme tarzı bağlayabilir.

VP: Sue Ferguson, sınıf, toplumsal cinsiyet ve ırkın ilişkisel karakterini spesifik açıdan kapitalist iktidar ikişkilerinin daha geniş bağlamı içine kavramsal olarak dahil eden bir yaklaşım olarak Kanada toplumsal yeniden üretim feminizminin yükselişi ve önemi üzerine yazmıştı. Burada özellikle Studies in Political Economy gibi dergiler ve Hidden in the Household gibi editörlü etkili koleksiyonlardaki ilk dönem teorisyenlerinden, Stephen Gill ve Isabella Bakker, David Camfield, Alan Sears gibi daha çağdaş teorisyenlere ve Himani Bannerji gibi olumlu eleştirmenlere kadar çeşitli çalışmaları düşünebiliriz. Toplumsal yeniden üretim analizi neden Kanada düşüncesinde bu derece ön planda oldu?

DM ve SF: Avrustralya’dan Kate Davison’un geçtiğimiz yıl Londra Tarihsel Materyalizm konferansında belirttiği gibi, Kanada’da 1970’ler ve 80’lerde süregiden bir “toplumsal yeniden üretim partisi” olduğu kesinlikle doğru. Bunun neden başka bir yerde değil de burada olduğu konusunda yalnızca spekülasyon yapabiliriz. Bir yerden başlamak gerekirse, sosyalist feminizmin İngilizce konuşulan Kanada’da 1970’lerin başında hakim feminizm haline gelmiş olması kesinlikle önemli (Quebec’te, sendikalarda ve ulusal sol toplumsal hareketlerde kaydadeğer kökleri olan solcu bir feminizm tutundu). Meg Luxton ve Heather Jon Maroney, bunun iki sebebi olduğunu söylüyorlar: (i) toplumsal demokrasinin gücü (ABD’nin aksine, burada 1930’lardan beri sosyal demokrat bir partinin toplumda ve seçimlerde anlamlı bir varlık göstermesi), (ii) daha geleneksel bir Marksizm benimsemiş kurumların ve pratiklerin görece azlığı (komünist partilerin daha büyük bir varlık gösterdiği İngiltere veya Fransa’nın aksine). Altta yatan bu koşulların, sosyalist fikirleri ciddiye alan bir entelektüel ve siyasi kültür oluşmasına ve sürmesine yardımcı olduğuna inanıyorlar.

Kendisini komünist partiden etkilenmiş Marksizm’den ayrıştıran bir grubun üyeleri olarak – David 1970 ortalarında, Sue ise 1980 başlarında Enternasyonel Sosyalistlere katıldı – Marksist feminist çerçevedeki tartışmaların birçoğuna dahil olduk. Lise Volgel’in kitabı Marksizm ve Kadınların Ezilmişliği ile bu şekilde tanıştık. Vogel’in metnine olan ilgimiz siyasal saflarımızda yaygın şekilde paylaşılmamasına ve hatta doğrudan düşmanca karşılanmasına rağmen, Vogel’in yönelimini birleştirici bir Marksist feminist yaklaşım geliştirme konusunda en sağlamlardan biri olarak görmeye devam ettik.

Ancak daha önemli olanı, sosyalist feminizmin hem İngilizce konuşulan Kanada hem de Quebec’teki sendikalar içinde bir miktar gerçek çekim gücü geliştirme şekli oldu. Bu bakımdan perakente sektörü ve banka işçileri arasındaki sendikal çalışmalar çok önemliydi, aynen 1970’ler boyunca hemşire ve hastane işçileri grevlerinde olduğu gibi. Bizim faaliyet yürüttüğümüz Ontario’da, 1978’de ağırlıklı olarak kadın otomobil parçası işçilerinden oluşan bir grev, sol açısından bir toparlanma noktası haline geldi. Aynı zamanda, “Grevi Destekleyen Eşler” pankartı altında örgütlenen kadınların kritik, ateşleyici bir rol oynadığı büyük bir nikel madencileri grevi patlak verdi. Bunu, sendikalaşma oranlarının yüksek olduğu çelik sektöründe kadınların işe alınmasına yönelik 1980 başlarındaki sendika bazlı bir kampanya izledi. Tüm bunlar feminist meselelerin sendikalar içinde yankı bulduğu anlamına geliyordu. Ve bu, toplumsal cinsiyet ezilmişliği ile sınıfsal sömürü arasındaki iç bağlantılar konusunda ısrar eden sosyalist feministlere gerçek bir kredibilite sağladı. Bu, tüm kompleks çeşitliliği içinde emek ve sınıf deneyimi ile derdi olan bir feminizmin gelişebileceği bir toplumsal ve siyasal bağlam sağladı.

Elbette bu alanlarda postyapısal söylem temelli feminizmin yükselişini de gördük. Ancak feminist politik ekonomi, Marksist ve toplumsal yeniden üretim varyantları da dahil, canlılığını korudu. Üniversitelerde bu alanda yapılan teorik çalışmaların çoğu 1970’ler sonunda çıkmaya başlayan Studies in Political Economy dergisinde yer buldu. Diğerlerinin yanı sıra Meg Luxton, Bonnie Fox, Wally Seccombe ve Pat ve Hugh Armstrong gibi feministler, çoğu politik ekonomi çerçevesindeki erkek bakış açısını ifşa etmeye başladılar. Margaret Benston’ın öncü çalışmalarından faydalanan bunun gibi sosyalist feminist teorisyenler, ev içi emek tartışmasının eksiklerini aşacak yollar aradılar. Himani Bannerji’nin de belirttiği üzere, çoğu zaman yapısalcı bir çerçevede kalmalarına ve ırklandırılmış kadınların deneyimlerini teorize etmeyi ihmal etmelerine rağmen, toplumsal cinsiyet ve sınıfı materyalist, birleştirici kavramlarla teorize etmek için çaba gösterdiler. Birçokları postmodernizmin sirenine kulak vermişken, onlar tüm olanaksızlıklara rağmen, 1980’ler boyunca ve 1990’lara dek toplumsal yeniden üretime entelektüel bir ilginin sürdürülmesini sağladılar.

VP: İtalyan Marksist feminist düşüncenin Kanada Marksist feminist çevrelerindeki etkisi neydi? Diğerlerinin yanı sıra Mariarosa Dalla Costa ve Silvia Federici toplumsal yeniden üretimin teorik bir çerçeve olarak geliştirilmesine ayırt edici katkılar yaptılar. Ayrıca, çalışmaları ABD’de de epey etki yarattı. Bu gelenekle doğrudan herhangi bir bağ oldu mu?

DM ve SF: Mariarosa Dalla Costa etkili olduğunu bildiğimiz tek İtalyan Marksist feminist. Onun çalışmalarından esinlenerek birkaç “Ev İşi için Ücret” kolektifi oluşturuldu, özellikle de Toronto’da ama bunlar görece marjinal kaldılar ve sendikalarda çalışan sosyalist feministlerin yaklaşımına asla ciddi bir alternatif teşkil etmediler. Kadınları sendikalı ücretli işe dahil etmek, onları ev işçileri olarak örgütlemek fikrinden çok daha baskındı. Dalla Costa’nın çalışmaları eviçi emek tartışmasının parçası olarak değerlendirildi ve bu itibarla yapıcı bir şekilde eleştirildi. Bugün ise Silvia Federici’nin çalışmaları çok yaygın şekilde okunuyor, ancak bu kısımlarda ev işi için ücret akımı ile bağlantılı olmaktan ziyade çitleme, ilksel birikim ve kadınların bedeni meselelerindeki görüşleri ve yeniden ele alışı ile.

VP: Sonuç olarak: Teorik analizin daima alandaki toplumsal hareketlerle bağlantılı olduğunu biliyoruz. Sizi yakın geçmişte ve bugün toplumsal yeniden üretimi ve sınıf oluşumunu incelemeye iten mücadele alanları nelerdi? Burada söz edebileceğiniz spesifik deneyimler var mı?

DM ve SF: Deneyimimizin bir kısmı basitçe 1970 ve 80’ler solunun teoride ve pratikte sınıf ve toplumsal cinsiyeti bütünleştirmek için mücadele verdiği karmaşık yollarla alakalı. İkimiz için de özellikle önemli olan ise, Ontario’da 1980 ortalarından sonlarına kadar süren kadınların kürtaj hakkı mücadelelerine dahlimiz oldu. Bu harekete katılmak, gerçekten de kapitalist toplumların kadınların yeniden üretim özgürlüklerine ne kadar direnç gösterdiğini günyüzüne çıkarıyor. Ve bu, ikimizin de ilgisini çekmiş olan her türden ilginç teorik ve stratejik sorunun ortaya atılmasına sebep oluyor. Ama özellikle de politik olarak daha az dogmatik bir Marksist ortamda (özellikle de New Socialist ağında) çalışmaya başladığımız 1990 ortalarından itibaren, ırk ve ırksallaştırma ile – ve nihayetinde de cinsellik ve engellilik ile – sınıf ve toplumsal cinsiyetin temel boyutları olarak çok daha ciddi bir şekilde boğuşma ihtiyacını giderek daha fazla hissettik. Irkçılık karşıtı ve göçmen hakları hareketlerine desteğimiz bu geçmişin önemli bir parçası elbette. Ve sırf modern kapitalist toplumda birden fazla ezilme biçiminin “kesiştiğini” iddia etmek bize yeterli gelmedi.

Kesişimsellik teorisi önemli sorular ortaya atmasına ve önemli görüşler üretmesine rağmen, bu çok yönlü ezilmişliklerin neden var olduğunu ve geç kapitalizm içinde neden yeniden üretildiğini açıklarken ve etkileşimlerini izah ederken debelenmekte. Toplumsal yeniden üretim teorisi, bütünselci ve birleştirici bir yaklaşıma sahip olduğundan, potansiyel olarak bu alanlarda bizce daha donanımlı. Ama bu, ilk dönem toplumsal yeniden üretim teorisinin kimi ciddi eksiklerini aşabilmek için epeyce çalışmayı ve ırkçılık ve sömürgecilik karşıtı teori ve pratiğin en iyisinden öğrenmeye gerçek bir adanmışlık gerektiriyor.

Sue, kapitalizmin mekanlarının nasıl her daim ırklandırılmış ve kolonyal olduğunu gösterdiği birkaç makalesinde kapitalist ve işçi sınıfı yeniden üretiminin mekansal örgütlenmesinin altını çizerek bu zorlu işe el atmış durumda. Ve en son Socialist Register sayısındaki ortak yazımız, işçi sınıfının yeniden üretimini, göçün merkezi bir özellik olduğu küresel bir fenomen olarak ele almak için ulus devlet ufkunun ötesine keskin bir zorlama yaparak, bunu bir şekilde ileriye taşıma çabası. Tarihsel materyalistin bu alanlarda çalışması için özellikle heyecan verici ve zorlayıcı bir dönemde olduğumuzu düşünüyoruz. Ve gerçek toplumsal mücadelelerin canlı nabzı, bu alanlarda önümüzdeki daha birçok yıl çalışmaları tetiklemeye devam edecek gibi.

Çeviri: Serap Güneş

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s