Ne kadar para, o kadar gülümseme – Dayna Tortorici

N+1 Magazine

Geçtiğimiz Kasım ayında sanatçı Martha Rosler, Modern Sanat Müzesi’nde (MoMA) ilk kişisel sergisini açtı. Meta-Monumental Garage Sale (Meta Anıtsal Garaj Satışı) adını verdiği bir enstalasyon ve performans çalışması. Gerçekten de devasa bir garaj satışıydı bu, tepeleme oyuncak, mobilya, giysi ve mutfak eşyası, raflara ve masalara dizilmişti.

Gösteri, Rosler’ın 1973’te başladığı bir projenin, UC San Diego’da bir mastır öğrencisi olarak sahnelediği bir performansın devamıydı. 1977’de gösteriyi San Francisco’da Traveling Garage Sale (Gezici Garaj Satışı) ile yeniledi ve ardından gelen on yıllar boyunca dünya üzerindeki çeşitli müzelerde Garaj Satışı’nın versiyonlarını düzenledi. Öncülleri gibi Meta-Monumental Garage Sale de değer üzerine bir tefekkürdü. Normalden daha fazla “meta” idi, çünkü MoMA’daydı: rekonstrüksiyon en şık biçimde hazırlanmalıydı, yani sokakta garaj satışı için reklam/ilan olamazdı (MoMA’ya giren insanlar bir sergi aradıklarını biliyor olmalıydılar, parasını verdikleri bir sergi) ve sergilenen 14.000 eşya, enstalasyon öncesinde tütsülenmeliydi. Bu ise oyunun bir kısmını sokak satışının dışına çıkarıyordu. Müzenin hediye mağazasına yakınlığı düşünüldüğünde, gösteri o bilindik konsept-sanat tarzında da “meta” idi: bir satıcı motorsuz bir araba sattı, bir başkası kocaman kredi kartları satın aldı. Hem sergi hem de hediye mağazası, üzerinde kurumun adı olan makbuzlar kesti ama yalnızca bir tanesi sizi farkın ne olduğunu görmeye zorluyordu.

Yani bu gösteri sanat ve para ile ilgili benzer soruları deşiyordu: MoMA gibi kurumların, neyi sanat eseri olarak öveceğimiz hususunda halen elinde tuttuğu güç. Ama Meta Monumental Garage Sale ile Rosler’ın derdi, eleştirmenleri yalnızca sanat dünyasıyla sınırlı olan emsallerinin aksine, siyasi göndermesi ile, garaj satışlarının kadınların “ev işi” olarak bilinen ücretsiz işini nasıl ortaya çıkardığına dikkat çekmekti. Kadınların evde yaptıkları her şeyi kapsayan bir kavram olarak ev işi halen görünmeyen bir iştir. Yalnızca kapalı kapılar ardında yapılmakla kalmaz, aynı zamanda sonsuzdur: sıradan yaşamın maddi inkarından başka kendisi için gösterecek hiçbir şeyi olmaksızın, bir sonraki gün bir daha yapılmak üzere her gün yapılır. Eski oyuncaklar, plastik kap makası, küçük kalmış bebek elbiseleri, bahçe aletleri… garaj satışının ıskarta teklifleri, bakım işine adanmış bir ömrün günlüğü gibidir. Her bir nesne eşlere, anne babalara ve çocuklara bakmakla – yemek yaparak, temizlik yaparak, öğreterek, eğlendirerek, kendini ve başkalarını okula ve işe hazırlayarak – geçen, görülmeyen ve miktarı belirsiz bir zaman zarfına işaret eder. Bunu kamu için bir araya getirmek suretiyle, kendisi de bir ev işi (bahar temizliği) olan garaj satışı, kadınların karşılıksız çalışmasının kanıtını sunmaktadır.

Rosler’ın 1973’te ilk Garaj Satışı’nı gerçekleştirmesinden bu yana kadınlar için bu ülkede epey şey değişti, ama bu değil. Kadınların ücretli işgücüne kitlesel olarak dahil olması, ev işinin yüzünü değiştirdi ama yeni yüz erkeğin değil, başka bir kadının, veya saatler süren mesaiden sonra yine aynı kadının. Ev işine, çocuk bakımına ve yaşlı bakımına harcanan karşılıksız emek büyük oranda görünmezliğini sürdürüyor ve görüldüğünde de, üzerine düşünülmüyor. Rosler’ın Garaj Satışı gibi çalışmalar bunu değiştirmek için bir şeyler yapıyor – meseleleri tufahlaştırarak açığa çıkarmak – ve geçtiğimiz yıl, gösterisi tam da doğru zamana denk geldi sanki. Medyada çocuk bakımı ve iş-yaşam dengesi konusundaki “tartışmalar”, Demokratların stratejisti Hilary Rosen, Ann Romney’in “hayatı boyunca bir tek gün bile çalışmadığını” söylemesinden bu yana şiddetlenmişti ve Forbes bile “ev üretiminin” değerini hesaplamanın GSMH’yı nasıl etkileyeceğini gösteren bir araştırmanın sonucu paylaşırken, evi çekip çevirmenin “üretken değeri” sorusu bu tartışmanın neredeyse merkezindeydi. (2010’da ev işi aşağı yukarı 3,8 trilyon dolar değerinde olacak ve GSMH’yı yüzde 26 kadar artıracaktı.)

1

Rosler’ın gösterisi ile aynı ay Ulusal Ev İşçileri Birliği’nin bir raporu, çoğu kişinin zaten bildiğini istatistiklerle doğrulamış oldu: ev işçilerinin yüzde 95’i kadındı, yüzde 51’i beyaz olmayanlardı, yüzde 36’sı belgesiz göçmenlerdi ve büyük çoğunluğunun sağlık sigortası veya hastalık izni yoktu. Bu esnada, Avrupa’da kemer sıkma tedbirleri bakım işini kamu hizmetlerinden daha da çıkarıp bireysel hanelere kaydırırken, 1970’lerin o zamanlar farklı olan Avrupa’sında ortaya çıkan bir hareket olan Ev İşi için Ücret’in hatırası, hareketin kurucuları Silvia Federici ve Selma James’in yeni kitaplarının yayınlanması ile birlikte Amerikan solunda dirildi.

Ev İşi için Ücret Kampanyası ilkin Padua, İtalya’da, 1972 yazında başladı. Selma James, Brigitte Galtier, Mariarosa Dalla Costa ve Silvia Federici’nin kurucusu olduğu Uluslararası Feminist Kolektif adlı yirmi kadar kadının örgütlenmesinden ortaya çıktı. Tam zamanlı bir ev kadını ve Marksist bir aktivist olan James, partneri radikal entelektüel C. L. R. James ile İngiltere’de yaşıyordu. Fransa’da yaşayan Galtier, otonomcu gazete Matériaux pour l’intervention’ı çıkaran grupla ilişkideydi. İtalya’dan bir akademisyen ve aktivist olan Dalla Costa, kuzey İtalya’daki fabrika grevlerinin canlanmasından ilham alan bir aydın hareketi olan operaismo’dan geliyordu. Marx üzerine yaptıkları yeniden okumalarda, operaismo grubu kapitalizmde toplumsal ilişkilerin şeklini belirleyenin fabrika sahipleri değil işçiler olduğunu ve işçilerin kendisinin, kendi çıkarlarına hizmet edecek doğrudan eylemler üzerinden kapitalizmde kriz yaratabileceğini savunuyordu. Operaismo ücreti işçi denetimi için mücadelenin merkezinde görüyordu: artı değeri işçiye geri iade etmenin ve bir insanın ne kadar ücret karşılığında ne kadar çalıştığını yeniden belirlemenin bir yoluydu.

Ücrete yönelik bu vurgu, Ev İşi için Ücret kampanyasının ortaya çıkmasında çok önemli oldu. Selma James ve diğerlerinin Ev İşi için Ücret kampanyasına sömürgecilik karşıtı, sivil haklar ve öğrenci hareketlerinin deneyimlerini getirmesi gibi, Dalla Costa da operaisti’nin ücreti hem ekonomik bir karşılık hem de politik bir araç olarak gören anlayışını getirdi. Ev İşi için Ücret hareketinin erken dönem düşüncesi açısından eşit derecede kritik olan, Mario Tronti’nin “toplumsal fabrika” kavramıydı. Hareketin gazetesi Quaderni rossi’de, Tronti toplumsal ilişkilerin sermayeye içerilmesi ile, toplumun kendisinin, üretimi ve dolaşımı örgütleyip destekleyen bir “fabrika” haline geldiğini savundu. Dalla Costa ve Ev İşi için Ücret’ten kadınlar, Tronti’nin teorisinden erkek yoldaşlarının eksik kaldığı çıkarsamayı yaptılar: Toplumun tümü fabrika haline geldiyse, ev işi de fabrika işi değil miydi? Öyle ise, neden ücretle karşılık görmüyordu?

Bu fikirler tamamen yeni değildiler. Kadınlar ev işi için ücret talebini en azından 20. yüzyıldan bu yana savunuyorlardı; Crystal Eastman, 1919’daki ilk feminist kongrede yaptığı açılış konuşmasında “anneliğin yasalarla teminat altına alınacak şekilde maaşa bağlanması” çağrısını yapmıştı. Çocuk yetiştirme işinin, diğer işler gibi kabul görmesi ve karşılığının ödenmesi gerektiği fikri, bakımın hakkının “maaş” ile verilmesini talep eden Amerikan sosyal haklar aktivistleri arasında 1960’larda tekrar yüzeye çıktı. Bu çabalar Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’ndeki, tarihteki ilk işbölümü cinsiyete dayalı iken (evi çekip çevirme sorumluluğunun kadınlara kalması), bu işbölümünün ancak özel mülkiyetin ve patriyarkal tekeşli ailenin yükselişi ile, kadınların toplumsal katkılarını değersizleştirecek şekilde hiyerarşik hale geldiği tespitlerine dayanıyordu. Komüncü hane çözülünce, yazacaktı Engels, ev işi kamusal özelliğini yitirdi: “Artık toplumu ilgilendirmiyordu… Modern bireysel aile, eşin (kadının) açık veya örtülü ev köleliği üzerine kuruludur.” Feministlerin anneler ve eşler için maaş talebi, kadınları erkek maaşına bağımlılığın “ev köleliğinden” kurtarmaya ve kadınların özel mücadelesini kamunun ilgi alanına yeniden taşımaya yönelik bir girişimdi.

Ama Engels’in tespitleri de yanıltıcıydı ve Marksist gelenek büyük çoğunluğuyla, 20. yüzyıl boyunca eşi (kadını) “toplumsal üretimde tüm katılımlardan dışlanmış” olarak ele aldı, yani ev işinin üretimle hiçbir ilgisi yoktu, kapitalist pazarın dışında mevcuttu. Ev İşi için Ücret kampanyası, bu varsayımı birincil hedefi haline getirdi. Savunucuları, iş ile ev, “üretken” ile “yeniden üretken” iş arasındaki ikiliğin yalnızca uydurulmuş olmayıp, kapitalizmin temeli için gerekli bir uydurma olduğunda da ısrar ettiler. Sermaye birikimi ücretsiz ev işine bağımlıydı: gelecek işgücünü doğurma, evet, ama aynı zamanda kocaları, çocukları ve ebeveynleri besleme, arkalarını toplama, kirlilerini yıkama, temizleme, dünya onları hayal kırıklığına uğrattığında avutma vs. vs. Bunu öncüllerinden daha net bir şekilde görerek, Ev İşi için Ücret hareketi, ücretsiz çalışmayı reddetmenin kapitalist sisteme ne kadar zarar verebileceğini anladı. Dalla Costa, 1970’te yazdığı “Kadınlar ve Toplumun Alt Üst Edilmesi” broşüründe, “kadınlar yalnızca ev işlerini karşılıksız ve greve gitmeksizin yaptıkları için değil, aynı zamanda ekonomik krizlerle düzenli olarak işlerinden atılanları daima eve geri kabul ettikleri için de servis dışıdırlar. Aile, bu anacıl yuva … aslında işsizlerin sistem için hemen başbelası haline gelmemesinin de en büyük garantisidir” yazacaktı.

Tüm kariyerine yayılan bir makale koleksiyonu olan Sıfır Noktasında Devrim’de Silvia Federci, Dalla Costa’nın broşürünü ilk okuyuşunu hatırlıyor. “İlk sayfayı okuyup bitirdiğimde,” diyor, “bir kadın ve bir feminist olarak evimi, kabilemi ve kendimi bulduğumu biliyordum.” 1942’de İtalya’da doğan Federici, 1967’de SUNY Buffalo’da felsefe öğrenimi için ABD’ye taşındı. Teori ve sol politika üzerine, çoğunlukla operaismo perspektifinden yazılar yazdı; Telon’un ilk sayılarından birindeki bir Althusser eleştirisine katkı yaptı ve Guido Baldi mahlasıyla Mario Montana ile birlikte ilk dalga otonomcu metin “Theses on the Mass Worker and Social Capital”i (Kitlesel İşçi ve Toplumsal Sermaye üzerine Tezler) kaleme aldı. Kadın hareketi konusunda karışık hislere sahipti; ruhsuz bir şekilde şöyle diyordu: “muhtemelen yıllarımı erkek gibi davranabilme becerime dayanarak geçirmiş olduğumdan.” Ama 1972’de, Dalla Costa’nın çalışmasıyla tanıştıktan sonra Federici, Uluslararası Feminist Kolektif’e katıldı ve Ev İşi için Ücret kampanyasının lideri olarak Dalla Costa’nın fikirlerinin hayata geçirilmesini gördü. Takip eden yıl, Federici ABD’de Ev İşi için Ücret grupları başlattı. Ev İşi için Ücret kampanyasının Brooklyn’de bir ofis açtığı 1975’te, hareketin amaçlarının en aydınlatıcı metinlerinden biri olan “Ev İşine Karşı Ücret” bildirisini yayınladı.

Bildiri bir şarkıyla veya görünmez bir koro için yazılmış dramatik dizeleri ile şarkıya benzer bir şeyle başlıyor:

They say it is love. We say it is unwaged work.

Buna aşk diyorlar, biz ücretsiz iş diyoruz.

They call it frigidity. We call it absenteeism.

Buna frijitlik diyorlar. Biz işe gelmeme diyoruz.

Every miscarriage is a work accident. . . .

Her düşük bir iş kazasıdır…

More smiles? More money. Nothing will be so powerful in destroying the healing virtues of a smile.

Daha fazla gülümseme mi istiyorsun? Pamuk eller cebe. Bir gülümsemenin sağaltıcı erdemlerini hiçbir şey daha iyi yok edemez.

Neuroses, suicides, desexualization: occupational hazards of the housewife.

Nevrozlar, intiharlar, cinsiyetsizleşme: ev kadınının meslek hastalıkları.

Tuhaf bir başlangıç doğrusu, açıklama yok, ama Federici’nin argümanlarını gerçek bir protesto, gerçek bir hareket bağlamında temellendiriyor. Ev İşi için Ücret kampanyası sadece bir tartışma noktası veya bir düşünsel deney değildi. Bu gruplar vardılar, gerçek taleplerle ve bunlara eşlik eden protesto şarkılarıyla (1975’te Boo Watson ve Lorna Boschman tarafından yazılan “Wages Due Song” gibi: “What do you think would happen if we women went on strike? – Bi düşün bakalım, biz kadınlar greve gitsek n’olurdu? / There’d be no breakfast in the morning, there’d be no screw at night – Sabah önünde kahvaltı, gece yatakta seks olmazdı / There’d be no nurses treatin’ you, there’d be no waitresses servin’ you, there’d be no typists typin’ you-o-o-o – Seni tedavi eden hemşire, sana servis yapan garson, senin dizgini yapan kimse olmazdı, o-ooo olmazdı”). Buradaki “biz” vurgusu, James ve Dalla Costa’nın Kadınların Gücü ve Toplumun Alt Üst Edilmesi broşürünün – Dalla Costa’nın özgün çalışması üzerine kurulu olan ve James’in yeni kitabı Sex, Race and Class (2012, Cinsiyet, Irk ve Sınıf) içinde yakın zamanda yeniden basılan bir makale – proleter ev kadınının, kadınların etrafında toparlanabileceği bir figür olduğu şeklindeki başlangıç noktasını yankılıyor. Biz, kadınlar, hepimiz ev kadınıyız, diyordu Ev İşi için Ücret kampanyası – bu işi benimsemek/yüceltmek için değil, bazısı en doğrudan şekliyle bundan kaçabilse bile kapitalizmin kadınlara layık gördüğü bu role karşı çıkmak için. Bu aynı zamanda Federici’nin tarzının da harika bir açılış gösterisiydi, tepesi atmış bir entelektüelin keyifsiz nüktedanlığı: Daha mı çok gülümseme istiyorsun? E o zaman pamuk eller cebe!

Federici “Ev İşine Karşı Ücret” bildirisini kaleme aldığında, Ev İşi için Ücret kampanyası hem Marksist hem de feminist çevrelerden dirençlerle karşılaşmıştı bile. Erkek Marksistler için, feminist bir fraksiyon mücadele birliğinin altını oymak demekti; Amerikalı feministlerin Yeni Sol’la yaşadığı zorluklardan yeterince bildiğimiz bir hikaye. (Dalla Costa, İtalya’da 1972’deki bir erken dönemi hatırlıyor, bazı kadınlar kadın istihdamı üzerine yalnızca kadınlara açık bir atölye örgütlemişler, sonrasında olan: “Yoldaş bildiğimiz erkek gruplarının tepkisi, odanın dışından su dolu prezervatifler atıp camları kırarak atölyelerin yapılmasını engellemekti… Kadınların kendi aralarında toplanabileceği gerçeği bile böylesi şiddetli bir tepkiyi doğurabilmişti.”) Öte yandan feministler ise, Ev İşi için Ücret kampanyasını, ekonomik rasyonalizasyonu evin içine–“kapitalist yaşamın, insanların birbirlerinin ihtiyaçlarına sırf sevgiden veya umursadıkları için hizmet edebildiği muhtemelen tek çatlağına” (Carol Lopate, Liberation’da böyle yazmıştı) kadar genişletmekle ve kadınları, maaşa bağlamak suretiyle ev işine daha da mahkum etmekle suçladılar. Ev İşi için Ücret kampanyasını önce özel olanı yeterince yüceltmemekle, sonra da kadınları sonsuza dek oraya, yani cehenneme mahkum etmekle kınadılar.

“Ev İşine Karşı Ücret”te Federici yanlış anlamaları düzeltmeye çalışıyordu. Ev İşi için Ücret konusunda kafası karışık feministler, ücret talebini bir şey talep etmek (“peşin para” diyordu Federici) olarak yanlış anlamaya meyilliydiler. Para kesinlikle işe yarardı ama Ev İşi için Ücret kampanyası basit bir talepten fazlasıydı: aynı zamanda politik bir perspektifti de. Ev işi için ücret talep ederek kadınlar, tek bir ifade ile, talep, eleştiri ve gözlemlerden, daha sonra kendi toplumsal rolleri hakkındaki varsayımları dağıtmak için kullanabilecekleri bir bağlantı noktası damıtıyorlardı. Ev işi için ücret talep etmek, Federici’nin yazdığı üzere “işin doğamızın bir yansıması olduğunu reddetmek ve dolayısıyla sermayenin bizim için icat ettiği kadın rollerini reddetmek anlamına geldiğinden, bu ifade, ev işini doğal olmaktan çıkarıyordu.” Talep ev işi için ücretti, ev kadınları için değil, ve devlete yöneltilmiş bir talepti, kocalara ve hatta erkeklere bile değil. Çünkü “kolektif sermayenin temsilcisi” olan devlet, “bu işten kar sağlayan gerçek ‘Adam’ idi.” Büyük Adam, yani devlet, ve küçük adam, yani koca, kadına karşı kenetlenmişlerdi:

Erkek ne kadar hizmet eder ve ezilirse, o kadar çok ezer. Bir erkeğin evi onun kalesidir ve karısı şunları öğrenmek zorundadır: erkeğin kaprislerini çekmeli, morali bozuk olduğunda ve dünyaya sayıp söverken onu keyiflendirmeli, “Bu gece çok yorgunum” dediğinde veya bir kadının “mayonez kavanozuyla da görebilirdi işini” derken söylediği gibi sevişirken fazla hızlı gittiğinde, sırtını dönüp uyumalı.

Yine 1975’te yayınlanan “Why Sexuality Is Work?” (Seks Neden İştir?) aynı meseleyi ele alır. Bize işin “ötekisi” olarak satılan seks, der Federici, mesai haftasının disiplinini daha katlanılır hale getirmek olarak anlaşılır. Ama aslında böyle değildir: “Bu kendiliğindenliğin sahte olduğunun her zaman farkındayızdır. Yatakta ne kadar çığlık attığımızın, inlediğimizin, kaç erotik hareket yaptığımızın önemi yoktur. Bunun bir parantez olduğunu ve ertesi gün ikimizin de yeniden medeni kıyafetlerimizi giyeceğini, işe gitmek üzere hazırlanırken beraber kahve içeceğimizi biliriz.” Sonuç olarak, “kadın arkadaşlarımız için bedensiz ruhlar, erkek âşıklarımız içinse ruhsuz bedenlerizdir.” Cinsel özgürlük de bu konuda pek yardımcı olmaz ve bu durum hem evli hem de bekar kadınlar için geçerlidir: “‘Sadakatsizlik’ yaptığımızda veya ‘bakire’ olmadığımız ortaya çıktığında taşlanarak öldürülmemek şüphesiz önemli bir şey,” diye yazar. “Ama ‘cinsel özgürlük’ iş yükümüzü ağırlaştırdı.” Üçüncü dalganın temel kaygılarını öngören Federici şöyle yazar: “Geçmişte sadece çocuk yetiştirmemiz bekleniyordu. Artık ücretli bir işimizin olması, yine de evi temizlememiz ve çocuk sahibi olmamız, çifte işgününün sonunda ise, yatağa atlayıp cinsel açıdan çekici olmamız bekleniyor.”

Bu erken dönem makalelerinin – ki Federici’nin tüm çalışmasını kapsar – ortak stratejisi bir muhasebedir aslında: Federici, kadınların “iş” olarak gerçekleştirdiği tüm toplumsal etkinlikleri yeniden ele alarak en uç mantık noktasına kadar zorlar. Mesele aslında, formalite icabı yapılan evlilik seksine bir paha biçmek veya değer kategorilerinde, bütünlüklerini çözecek şekilde, sınırı zorlamak değildir; sözüm ona kapitalist olmayan etkinliklerin, yaşamlarımızı bu denli yapılandıran ve kontrol eden ekonomik sisteme nasıl payanda olduğunu aydınlatmaktır. Politik ve feminist bilinci dürtmek, tasarlanmış bir taktiktir. Ve dönüştürülmesi gereken şeylerin, insanın en özel ilişkileri şeklinde ufukta dümdüz dikildiği 1970’lerde, bu dürtme yeterli gibidir.

Ama bir hareket başlatmak için bu şekilde bir dürtmeye güveniyor olsa da, Federici görüşlerinin kavramsal karmaşadan mustarip olduğunu erkenden fark etmiş görünüyor. Başlığı ev işi için ücretten ev işine karşı ücrete değiştirerek, amacın reform değil devrim olduğunu netleştiriyor: “Ev işi için ücret talep etmek, ücret karşılığında bu işi yapmaya devam edeceğimiz anlamına gelmiyor. Tam tersi. Ev işi için ücret talep etmenin onu reddetmeye giden yolda ilk adım olduğunu söylüyoruz.” 1975’te Nicole Cox ile birlikte yazdıkları “Counterplanning from the Kitchen”da (Mutfaktan Karşı Planlamalar) Federici şöyle vurguluyor: “Ücret kazanmanın devrim olduğunu söylemiyoruz. Bunun devrimci bir strateji olduğunu söylüyoruz, çünkü bize kapitalist işbölümü tarafından atanan rolün altını oyuyor ve sonuç olarak işçi sınıfı içindeki iktidar ilişkilerini bize ve sınıfın birliğine daha yararlı şartlarda değiştiriyor.”

1980’lerde Amerikan feminizmi hakkında anlatılan bir hikaye vardır: 60’ların ve 70’lerin muazzam zaferleri ardından, Kadın Kurtuluş Hareketi sırasında rüştünü ispatlayan feministler bir dizi duvara tosladılar. Biri, bir yandan göstermelik bir feminizmi benimserken diğer yandan aşağıdan feminist örgütlenme çabalarını sistematik olarak parçalayan (örneğin bir yandan ilk kadın Anayasa Mahkemesi başkanını atamak ama öbür yandan önceki on yılların mücadelelerini kazanmış hukuki ve politik inisiyatifleri ortadan kaldırmak) Reagan’ın başkanlığı dönemi oldu. Ardından birçoğu önceki hareketin faydasını görmüş olan ama öncüllerini “fazla tenkitçi, sekse olumsuz bakan, ev hayatının hazlarına karşı hissizleşmiş ve kariyerizmin vaatleri konusunda yersiz şekilde kötümser” diye karikatürize eden “post-” ve anti-feministler geldi. (Böyle başladı işte “çocuk da yaparım kariyer de” feminizmi.) Bazı eski feministler kendini kültür ve sanata verdiler. Diğer birçokları yeni bir “küresel feminizm” projesine döndü yüzünü. Küresel feminizm ferahtı ve tek bir kategori olarak, hantaldı – tek bir ad altında etkisiz BM konferansları toplamak, kadın sünnetini dert etmek, bolca STÖ adı kısaltmasını yaygınlaştırmak ve bölgeye özel dayanışma çalışmaları yapmak. Ama hareketin sosyalist feminist kanadından yükselen ve ABD’deki durumu gelişmekte olan dünyadakiyle, gelişmekte olan dünyadaki durumu da ABD’deki ile bağlantılandırmaya çalışan başka bir küresel feminizm çizgisi daha vardı. Farklı yerlerde farklı feminizmler yoktu, tek bir küresel durum vardı ve eşitsizlikler bir yerden diğerine aksediyordu.

1970’lerde, feminizmin radikalize ettiği Batılı kadınlar ev işi yapan kadınlardı. Bu işin ne olduğunu ilk elden biliyorlardı: ne kadar gergin ve sıkıcı olduğunu, ne tür toplumsal yükümlülüklerle ilişkili olduğunu, erkeklere nazaran konumlarına nasıl takoz olduğunu… Kendilerini tanımak idi bilinç yükseltmeyi – bir odada diğer kadınlarla konuşmayı – bu denli güçlü bir araç haline getiren: cinsiyetçiliğe dair kişisel deneyiminizin sadece size ait olmadığını teyit ediyordu. Kişisel olanı politik hale getiren bir ölçekte, teorik bir çerçeve ve toplumsal gerçekliğin bir resmi sunuyor, aynı zamanda da dayanışma zemini yaratıyordu. Rosler ve Federici – ve Flo Kennedy, Ti-Grace Atkinson, Shulamith Firestone, Ellen Willis, Kate Millett, Valerie Solanas ve daha birçokları – gibi insanların erken dönem çalışmaları, kadınların aniden hayatlarını yepyeni bir gözle görmelerini sağladı. Odanın aydınlatmasını değiştirmek gibi bir şeydi: tüm mobilyalar aynıydı ama yeni bir yerleşimle, bir daha asla eskisi gibi olmayacak bir şekilde görünüyordu.

Onlarca yıl sonra, büyük çoğunluğu kadın kurtuluş hareketinin ön safında yer almış beyaz, orta sınıf kadınların kızları (eğer kızları olduysa) artık ev işi kölesi değildiler. Dert ediyorlarsa, yapması için başkasını tutuyorlardı – ve tuttukları insanlar büyük oranda küresel güneyden kadınlardı, Batı’da ev işine yönelik büyüyen talebin çektiği ve kendi ülkelerindeki yapısal ve politik güçlerin ittiği kadınlar. Bu o denli büyük bir ölçekte gerçekleşti ki, bir uluslararası işbölümü ortaya çıktı: ABD, Kanada, Avrupa ve Suudi Arabistan’da çalışan hizmetçiler, bakıcılar ve hemşireler, giderek artan ölçüde Güney Asya’dan, Kuzey ve Doğu Afrika’da, Endonezya’dan, Filipinler’den, Orta Amerika’dan ve eski Sovyet ülkelerinden geliyorlardı. Ve halen de gelmeye devam ediyorlar. Bu, işverenler için öyle gizli saklı bir durum değildi ve şu an da değil ama gizli saklı kalmış olabilecek bir şey varsa ilk başta ülkelerini neden terk ettikleri.

1980’lere gelindiğinde, Federici için işi devrime bırakmanın hata olduğu artık açıktı. “Putting Feminism Back on Its Feet”te (Feminizmi Yeniden Ayakları Üzerine Kaldırmak – 1984) şöyle yazar, “Kadın hareketinin temel zayıflıklarından biri, kölelik sanki zihinsel bir durummuş da kurtuluşa yalnızca iradi eylemle ulaşılabilirmiş gibi, toplumsal değişim noktasında bilincin rolünü abartma eğilimi oldu.” Bu hiçbir yerde, Federici’nin de dikkatini yönelttiği küresel güneyde olduğundan daha belirgin değil. 1980’lerden bu yana, küresel ticareti liberalleştiren ekonomi politikaları, kimsenin tahmin edemeyeceği ezme-ezilme ilişkileri yarattı; Federici’nin sözleri ile, borca, muhtaçlığa ve bir türlü değişmeyen koşullara “kölelik” inkar edilemez ölçüde maddi. Uluslararası işbölümü “üçüncü dünya” kadınlarını birincinin yarattığı hasarı temizlemekle başbaşa bırakarak daha da derinleşirken, ev kadının durumu ortada. Bu yüzden Ev İşi için Ücret kampanyasının ortaya attığı sorular üzerine düşünmek bugün her zamankinden daha kritik önemde, Federici de bunu söylüyor. Ama kendisi bunu söylerken yazıları kavramsal ve bilinçlenmeye yönelik erken dönem vurgularını terk ediyor. Bunun yerine, yazılarında argümanın işlevini bilgiler yerine getirdikçe, dipnotlar katlanarak artıyor.

Tarz ve odaktaki bu kayma, Sıfır Noktasında Devrim’de, 1984 ile 1999 arasındaki bir boşlukla da örtüşür. Bu yılların ikisi boyunca Federici Nijerya’da öğretmenlik yapıyordu. Bu yılları o ülke için, uluslararası baskılar sonucu çoğu Nijeryalıyı yoksul ve istikrarsız bırakacak bir “ekonomik istikrar” programının dayatıldığı bir “dönüm noktası” olarak tanımlar. Bu sürece birinci elden tanık olmak Federici’nin sonraki çalışmalarını etkiledi ve gördüklerini iletmenin aciliyeti ile, yazıları daha kuru ve acı hale geldi. 1999’da yapısal uyumun etkileri hakkında yazarken – yeni ekonomi politikalarının Asya, Afrika, Latin Amerika ve eski sosyalist ülkelerden kadınları Batı’daki orta sınıf kadınların artık yapmayacağı ev işini yapmak üzere ülkelerini terk edip “göç etmeye teşvik ederek” Avrupa, ABD ve Kanada’daki ev işi krizini nasıl “çözdüğünü” anlatırken – meseleyi olguların kendisi ortaya koyar. Aynı şekilde, insani müdahale ve gıda yardımı programlarının istikrarsız hükümetler ve gıda bağımlılığı yaratmak ve dolayısıyla çokuluslu şirketlerin önünü açmaktan başka bir işe yaramadığını anlattığı bir makalede, sövüp saymanın ve eleştirel içgözlemin artık yeterli gelmediği bir noktada araştırmacı gazeteciliğe dönüyor. Federici feministlere harekete geçme çağrısı yapıyor: “Üçüncü dünya borçlarının” silinmesini desteklemek için, yapısal uyum programlarına son verilmesini talep etmek için, “yeni uluslararası işbölümünün bir aracı olduğu yeniden sömürgeleştirme girişimine karşı örgütlenmek” için. Okurlara ne yapacaklarını söylemek onun için yeni bir şey değil, ama onlara ne bilmeleri gerektiğini söylemek yeni.

Federici ve Rosler, son birkaç on yılın feminist aktivizmi üzerine iyi vaka çalışmaları çıkarıyorlar. Yazın ve sanat çalışmaları, zaman içinde stratejilerde bilinç yükseltmeden bir bariyerin ötesine yayın yapmaya doğru yaşanan ve ikisinin de politik projelerinde en iyi yöntemleri ararken buldukları kaymayı da yansıtıyor. Peki ama en iyi çalışmaları on yıllardır ortalıkta dolanırken neden şimdi popüler oldular? Bir yanıt, kurumsal tanımanın daima güvenli bir mesafenin ardından geliyor olması. Bu kadınların çalışmalarının yayınlanmasını ve kamuoyuna bu ölçekte mal olmasını görmesi zaman aldı. Bir diğeri ise, insanları yeniden otonomculuğa, operaismo’ya ve Ev İşi için Ücret kampanyasına çeken ve Rosler ile Federici’nin açıktan desteklediği Occupy hareketi.

Rosler ve Federici’nin erken dönem çalışmalarının neden şimdiye ait ve acil hissedildiğini açıklayan bir şey daha olabilir. Batıda gelişme çağlarını işyerlerinde freelance, part-time, yardımcı pozisyonunda, maaşsız ve stajyer olarak çalışarak geçiren gençler – dünyanın geri kalanından daha sonra olduğunu teslim etmek gerekse de – yaptıkları işin karşılığını almadıklarını hissetmeye başlıyorlar. “Az ücret almak” değil, hiç almamak; çünkü balon gibi şişen hizmet, iletişim ve özel bakım sektörleri, giderek artan şekilde, insanların sırf sevgilerinden yapmasının beklendiği türde işleri talep ediyorlar. Bu koşullar altında, annelerin, eşlerin, büyükannelerin sömürülmesine dair yıllanmış eleştiriler, çocuklu ya da çocuksuz çok daha genç ve çok daha geniş bir kadın ve erkek nüfusu içinde yeni bir güçle hissediliyor.

Biraz hayal kırıklığı olsa da yine de bir gelişme. Anaakım kültürün ücretsiz işin değerini teslim etmedeki bu gecikmesi, kadınların sorunlarının ancak erkeklere de dokunan “genel” sorunlar olarak formüle edilebildiğinde ilgi çektiği gerçeğini doğruluyor görünüyor. (“Patriyarka erkeklere de zarar veriyor,” dendi bize. Evet, verir, ama umursamamız için illa bu mu gerekli?) Bu genel olarak Amerikan politikasının da bir semptomu. Başka bir yerde yaşanan türbülans, ancak artçı şoku şahsen hissettiğimizde dank ediyor: ülkenin “trickle-down” (aşağı damlayan) ekonomi teorisini tamamlayan bir “trickle-up” (yukarı damlayan) ezme-ezilme ilişkisi teorisi. Anaakım Batı feminizmi yıllarca kendi dar politikalarının yankı odasına sıkışıp kaldı. Hareketin halen ağırlıklı olarak beyaz, hetero ve müreffeh önderleri dördüncü bir dalganın yükselişini bekleyerek kendi deneyimlerinin sınırlarını tekrar ve tekrar keşfederken, iş-hayat dengesi, kürtaj, cinsel çifte standartlar, eşit ücret gibi konularda aynı tartışmalar çok az varyasyonla yapılıp tüketildi. Onlar kendi çarklarını döndürürken, çevrelerindeki kadınların deneyimleri hareketin neye odaklanması gerektiğine dair epey işaret gösteriyordu. En zengin, en başarılı iş elbiseli feministler evde burunlarının dibinde kadın ezilmişliğini hala bulabilirler ama eşitsizlik onlarla değil çalıştırdıkları temizlikçi kadınlarla ilgili. Bu esnada, kadınlara yönelik en büyük sistemli ve gündelik yaşamlarımızı etkileyen suçlar – ve en korkunçları da değil bunlar – ufkun ötesinde kalmaya devam ediyor.

En nihayetinde kadınlar ve özellikle de anneler hizmetlerinin pazardaki karşılığını alsalar ne olur? En başta, bu işin başlangıç değeri sıfırın üzerine çıkar bir kere. Böylece ücretli ekonomide çırpınıp duran en alt tabaka hemşireler, temizlikçiler ve çocuk bakıcıları böylesine berbat ücretler karşılığında çalışmak zorunda kalmazlar. Rosler ve Federici, ekonomik rasyonelliğe büyük oranda kuşku ile bakan ama etkisini aşamalı olarak azaltmak yerine genişletmek için mücadele etmenin kadınlara faydası olacağına inanan bir sol kuşağın üyeleri. Kadınların yaptığı işe paha biçin, diyorlar. O iş aniden çok pahalanıyorsa, demek ki öyle olmalı. Belki de erkekler (giderek daha fazla işsiz kalan cinsiyet), düşük ücret karşılığında “kadınların işini” yapmalı, aynen kadınların sanayi devriminden beri erkeklerin işini düşük ücrete yaptığı gibi. Ve belki de kadınlar, yapılan çalışmaların da gösterdiği gibi, kendi gelirlerini tüm hane halkının, tüm toplumun yaşam kalitesini geliştirmek için kullanır.

Ekonomistler, uzundur biliyorlar ki kadınlar sosyal gereksinim dönemlerinde bir sürü işi ücretsiz yapıyorlar. Dikkat çekici olan ise, bu gerçeği katı neoliberal kemer sıkma politikalarının gerekçelerinden biri olarak kadınların aleyhine kullanmaları: “Kadınların bunları bedava yapacağını biliyorken neden kamusal hizmetleri finanse edelim ki?” 80’lerde ve 90’larda politikalara yön verenler buna “çölü aşmak” (annenin kendisi aç kalma pahasına yemeyip çocuğunu beslemesini anlatan bir deyim) diyorlardı; su kaynağı bulmak için kilometrelerce yürümek ve kamusal hizmetler geri çekildiğinde veya altyapı çöktüğünde genellikle yükü sırtlamak.

Kadınların bu fedakarlık eğiliminin her zaman onların sağlığını ve selametini tehdit etmeyen öteki yüzü de var oysa: 2. Dünya Savaşı sırasında İngiliz hükümeti doğrudan kadınlara verilen gelirin, erkeklere verildiğindekinin aksine tüm hane halkının yaşam kalitesini yükselttiğini fark etti. Mikrofinans alanındaki daha sonraki “deneyler” de aynısını ortaya koydu. Neoliberal planlayıcılar için hedef en katı bütçeyle en az zararı vermekse (ki katı kemer sıkma programlarını meşrulaştırmak için yeterince güçlü sayılan bir argüman), bu hakikatin de kadınlar için evrensel bir gelir savunusu yapmaya yetecek güçte olduğunu düşünürsünüz. Yani: ev işi için ücret.

-Bitti-

Çeviri: Serap Güneş

(Metnin Rosler’ın özgün çalışmasının detaylarını veren kimi kısımları atlandı.)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s