Yeni Dünya Düzensizliği – Tarık Ali

Tariq Ali

17 Nisan 2015, LRB*

30 yıl önce Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Güney Amerika diktatörlüklerinin dağılması ile birlikte çoğu insan, baba Bush ve Thatcher tarafından vaat edilen ‘barış payı’nın (peace dividend) sonunda gerçekleşeceğini umuyordu. Nerdeeee? Onun yerine kesintisiz savaşlar, ayaklanmalar, hoşgörüsüzlük ve dini, etnik ve emperyalist, her türden köktencilikle karşı karşıya kaldık. Batı dünyasının gözetleme ağlarının ifşa olması, demokratik kurumların olması gereken şekilde işlemediği ve (beğensek de beğenmesek de) demokrasinin alacakaranlık döneminde yaşadığımız duygusunu kuvvetlendirdi.

Alacakaranlık kuşağı 1990’ların başında eski Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Rusya, Orta Asya ve Doğu Avrupa’nın çoğunluğunun, pek çoğu hızla milyardere dönüşen vizyonsuz eski komünist parti bürokratlarının eline geçmesi ile başladı. Londra dahil dünyadaki en pahalı gayrimenkullerden bazılarını satın alan oligarklar, bir zamanlar komünist parti üyesi olmuş olabilirler ama iktidardan ve kendi ceplerini doldurmaktan başka dertleri olmayan oportünistlerdi de aynı zamanda. Parti sisteminin çöküşü ile ortaya çıkan iktidar boşluğu, dünyanın farklı yerlerinde farklı şekillerde dolduruldu. Bunlardan biri din idi, ve sadece İslam da değildi. Batı dünyasında dinin yükselişine dair istatistikler dramatik, sadece Fransa’ya bakmak yeter. Ve ayrıca daha önce eşi benzeri görülmemiş bir gücün küresel bir imparatorluk seviyesine yükselişine de şahit olduk. Birleşik Devletler, artık meydan okunamaz bir askeri güç ve küresel politikaya, hatta düşmanı olarak muamele ettiği ülkelerin politikasına bile hükmediyor.

Putin’in yakın dönemki şeytanlaştırılmasını, çok daha şok edici zulümlere imza attığı (örneğin tüm Grozni şehrini yıktığı) dönemde Yeltsin’e nasıl muamele edildiği ile karşılaştırırsanız, meselenin ilkeler falan değil dünyanın hakim gücünün çıkarları olduğunu görürsünüz. Daha önce böyle bir imparatorluk olmamıştı ve bir daha olması muhtemel görünmüyor. Birleşik Devletler, yakın zamanların en dikkat çekici ekonomik gelişmesi olan Batı Yakası IT devriminin ortaya çıktığı yer oldu. Yine de, kapitalist teknolojideki bu gelişmelere rağmen, ABD’nin politik yapısı 150 yıldır neredeyse hiç değişmedi. Askeri, ekonomik ve hatta kültürel olarak (dünyayı onun yumuşak gücü domine ediyor) lider konumda olabilir ama hala içeriden bir siyasi değişime dair hiçbir işaret yok. Bu çelişki devam edebilir mi?

Dünyanın her yerinde, Amerikan imparatorluğunun gerileme içinde olup olmadığına dair sorular gündemde. Bu konuda, tümü de bu gerilemenin başladığını ve geri dönülemez olduğunu iddia eden epeyce bir literatür oluşmuş durumda. Bunu hüsnükuruntu olarak görüyorum. Amerikan imparatorluğu yenilgiler yaşadı, hangi imparatorluk yaşamadı ki? 1960’larda, 70’lerde ve 80’lerde yaşadı: Birçok kişi Vietnam’da 1975’te yaşadığı yenilginin kesin olduğunu düşünüyordu. Öyle olmadı ve ABD o zamandan beri o ölçekte bir yenilgiyi yaşamadı. Ama bu imparatorluğun küresel olarak nasıl işlediğini bilmediğimiz ve anlamadığımız sürece, onunla mücadele etmek veya onu gemlemek – veya Chalmers Johnson ve John Mearsheimer gibi realist teorisyenlerin talep ettiği gibi, ABD’yi üslerini kapatmaya, dünyanın geri kalanından elini çekmeye ve küresel düzeyde yalnızca ülke olarak gerçekten tehdit altında olduğunda operasyonlar gerçekleştirmeye zorlamak – için stratejiler öne sürmek çok zor. ABD’deki birçok realist, böyle bir geri çekilmenin gerekli olduğunu savunuyor ama bu argümanı savundukları pozisyon zayıf çünkü geri dönülemez olarak değerlendirdikleri gerileme hiç de öyle değil. Emperyalist devletlerin toparlanamayacağı çok az gerileme var. Bazı gerileme argümanları basit, “tüm imparatorluklar eninde sonunda çöker” gibi. Bu elbette doğru, ama bu çöküşlerin çeşitli şartları var ve şu anda ABD meydan okunamazlığını koruyor: Ekonomik rakiplerinin merkezleri de dahil tüm dünyada yumuşak gücünün hükmünü konuşturuyor; sert gücü halen hakim durumda ve düşmanı olarak gördüğünü ülkeleri işgal etmesini sağlıyor; ve ideolojik gücü Avrupa ve ötesinde halen çok kuvvetli.

Ancak ABD, Güney Amerika’da yarı kıtasal ölçekte yenilgiler aldı. Ve bu yenilgiler ekonomik olmaktan ziyade siyasi ve ideolojik idi. Venezüella, Ekvador ve Bolivya’daki sol siyasi partilerin seçim zaferleri zinciri, kapitalizm içinde bir alternatif imkanı olduğunu gösterdi. Ancak bu hükümetlerin hiçbiri kapitalist sisteme meydan okumuyorlar ve bu Avrupa’da yakın dönemde ortaya çıkan radikal partiler için de aynı ölçüde doğru. Ne Yunanistan’daki Syriza ne de İspanya’daki Podemos sistemde bir değişiklik öneriyorlar; önerilen reformlar daha çok İngiltere’de 1945 sonrasında Attlee tarafından yürütülen politikalarla karşılaştırılabilir. Güney Amerika’daki solcu partiler gibi, esasen kitle mobilizasyonu ile birleşen sosyal demokrat programlara sahipler.

Ama sosyal demokrat reformlar, küresel kapitalizm tarafından dayatılan neoliberal ekonomik sistem için tolere edilemez hale geldiler. İktidarda olanlar gibi (açıktan değil de örtülü biçimde), sisteme hiçbir meydan okumaya izin verilmeyen bir siyasi yapının gerektiğini savunuyorsanız, o zaman tehlikeli zamanlarda yaşıyoruz demektir. Terörü komünist tehdidin eşdeğeri olacak bir tehdit seviyesine yükseltmek tuhaf. “Terör” sözcüğünün kendisinin kullanımı, parlamento ve kongre üzerinden insanların fikirlerini ifade etmesini engellemek için çıkarılan yasalar, üniversitelerde konuşma yapmak için davet edilen insanların güvenlik incelemesine tabi tutulması, dışarıdan gelen konuşmacılara ülkeye girmeden önce ne söyleyeceklerinin sorulması gerektiği fikri… bunlar küçük meseleler gibi görünebilir ama yaşadığımız çağ açısından simgesel göstergeler. Ve bunların ne kadar kolay kabul edildiği, gerçekten korkutucu. Eğer değişimin mümkün olmadığı, tek akla uygun sistemin içinde yaşadığımız olduğu söyleniyorsa bize, başımız dertte demektir. Nihayetinde bu kabul edilmeyecek. Ve insanların siyasi alternatifler dile getirmesini veya düşünüp geliştirmesini engellerseniz, tarihin çöplüğüne gidecek olan yalnızca Marx’ın eserleri olmaz. En yetenekli sosyal demokrat teorisyenlerden Karl Polanyi de aynı kaderi yaşar.

Benim aşırı merkez diye adlandırdığım, şu anda Avrupa’nın geniş kesiminde hüküm süren ve sol, merkez sol, merkez sağ ve merkez partilerini içeren bir hükümet formunun geliştiğini gördük. Bütün bir seçmen kuşağı, özellikle de gençler, sahip olduğumuz partiler ortadayken oy vermenin hiçbir değişim sağlamadığını düşünüyorlar. Aşırı sağ savaşlar yürütüyor, ya kendi adına ya da ABD adına; kemer sıkma politikalarını destekliyor; terör nasıl ortaya çıkmış hiç sormadan (bunu sorgulamak neredeyse teröristlikle eşanlamlı) terörü yenmek için gözetlemenin kesinlikle gerekli olduğunu savunuyor. Teröristler bunu niye yapıyor? Kafayı mı yemişler? Dinlerinin derinliklerindeki bir şeyle mi alakalı? Bu sorular bir sonuca götürmüyor ve faydasız. Amerikan emperyalist politikasının veya İngiliz ya da Fransız dış politikasının bunda payı olup olmadığını sorarsanız saldırıya uğrarsınız. Ama elbette istihbarat örgütleri ve güvenlik servisleri insanların kafayı yemesinin sebebinin – ve evet bu bir kafayı yeme hali – dinleri değil gördükleri şeyler olduğunu pekala biliyorlar. 21 Temmuz 2005’te Londra metrosu saldırısında bombayı patlatamayanlardan biri olan Hüseyin Osman, Roma’da bir hafta sonra tutuklandı. “İbadet etmekten çok iş, siyaset ve Irak’taki savaşı konuşuyorduk,” dedi İtalyan sorgucularına. “Irak’taki savaşa dair her zaman yeni filmlerimiz olurdu… ABD ve İngiliz askerleri tarafından öldürülen Iraklı kadın ve çocukları görebileceğiniz filmler.” 2007’de MI5 şefliğinden istifa eden Eliza Manningham-Buller şöyle diyecekti: “Irak müdahalemiz, tüm bir genç kuşağı radikalize etti.”

2003 savaşı öncesi Irak, Saddam ve öncüllerinin otoriter diktatörlüğü altında, Ortadoğu’daki en yüksek eğitim düzeyine sahipti. Bunu söylediğinizde Saddam savunucusu olmakla suçlanırsınız ama 1980’lerde Bağdat Üniversitesi’nde Princeton’da 2009’da olduğundan daha fazla kadın profesör vardı; kadınların okul ve üniversitelerde eğitim verebilmesini kolaylaştırmak için kreşler vardı. Bağdat ve Musul’da – şu anda İslam Devleti’nin işgali altında – tarihi yüzyıllar öncesine giden kütüphaneler bulunuyordu. Musul kütüphanesi sekiz yüzyıldır açıktı ve mahzenlerinde antik Yunan’dan el yazmaları vardı. Bağdat kütüphanesi, bildiğimiz gibi, işgalden sonra yağmalandı ve Musul’un kütüphanelerinde şu an olup biten de sürpriz sayılmamalı, binlerce kitap ve el yazması yok edildi.

Irak’ta olup biten her şey, soykırıma varan seviyelerde felaket getiren o savaşın bir sonucu. Hayatını kaybedenlerin sayısı tartışmalı çünkü “İstekliler Koalisyonu” işgal ettiği ülkedeki sivil ölümlerini saymıyor. Neden saysın ki? Ama başka kaynaklarca çoğu sivil yaklaşık bir milyon Iraklının öldürüldüğü tahmin ediliyor. İşgal tarafından göreve getirilen kukla yönetim, 2006’da Irak’ta beş milyon yetim olduğunu resmi olarak kabul ederek bu rakamları dolaylı olarak teyit etmiş oldu. Irak’ın işgali modern tarihin en yıkıcı eylemlerinden biriydi. Hiroşima ve Nagazaki nükleer bombayla vurulmasına rağmen Japonya’daki sosyal ve siyasal yapı korundu; Almanlar ve İtalyanlar İkinci Dünya Savaşı’nda yenilmesine rağmen, askeri, istihbarat, polis ve adalet yapıları büyük oranda yerinde kaldı. Çünkü ufukta yeni bir düşman vardı: komünizm. Ama Irak’a daha önce hiçbir ülkenin başına gelmeyen bir muamele yapıldı. İnsanların bunu pek görmüyor olmasının sebebi, işgal başlar başlamaz tüm muhabirlerin ülkeden ayrılıp geri dönmesi. İstisnalar bir elin parmaklarını aşmaz: Patrick Cockburn, Robert Fisk ve bir ya da iki tane daha. Irak’ın toplumsal altyapısı işgalin bitiminden yıllar sonra bile halen çalışamaz durumda; tamamen yerle bir edildi. Ülke demodernize edildi. Batı, Irak’ın eğitim ve sağlık hizmetlerini yerle bir etti; iktidarı hemen kanlı intikamlarına başlayan bir grup Şii din adamının eline verdi. Yüzlerce üniversite profesörü öldürüldü. Düzensizlik bu değilse ne?

Afganistan örneğinde, herkes – ABD ve İngiltere’nin söylediği üzere – ülkeyi “modernize” etmeye dönük bu büyük girişiminin arkasında aslında ne olduğunu biliyor. Cherie Blair ve Laura Bush bunun kadın özgürlüğü adına bir savaş olduğunu söylediler. Öyle olsaydı, dünyadaki ilk örnek olurdu. Gerçekten ne olduğunu ise artık biliyoruz: İşgal yok etmek istediklerini güçlendirdiği için başarısızlığa uğramış ham bir intikam savaşı. Savaş sadece Afganistan’ı ve artık ne kadar varsa olan altyapısını yerle bir etmekle kalmadı, nükleer silahlara sahip Pakistan’ı da istikrarsızlığa sürükledi ve o da artık çok tehlikeli bir devlet.

Bu iki savaş, hiç iyi bir şey getirmedi ama Müslüman ve Arap dünyasını bölme konusunda, ister bilinçli ister bilinçsiz yapılmış olsun, başarılı oldu. ABD’nin iktidarı Şii partilere verme kararı Sünni-Şii bölünmesini derinleştirdi: Sünniler ile Şiiler arasında evliliğin yaygın olduğu bir ülkede eskiden karma bir şehir olan Bağdat’da bir etnik temizlik oldu. Amerikalılar tüm Sünniler Saddam destekçisiymiş gibi davrandılar, oysa birçok Sünni onun iktidarı döneminde keyfi tutuklamalara maruz kalmıştı. Ama bu bölünmenin yaratılması Arap milliyetçiliğinin daha uzun bir süre geçerli olacak şekilde sonunu getirdi. Artık mücadeleler ABD’nin hangi çatışmada hangi tarafı desteklediği konusunda. Irak’ta Şiileri destekliyor.

İran’ın şeytanlaştırılması son derece haksız çünkü İranlıların örtük desteği olmasaydı Amerikalılar Irak’ı ele geçiremezlerdi. Ve işgale karşı Irak direnişinin önü ancak İran Sünni rejim muhalifleri ile işbirliği yapan Şii lider Mukteda el Sadr’a durmasını söylediği zaman alınabildi. Tahran’a çağrıldı ve orada bir yıl boyunca “tatil” yaptırıldı. İran’ın hem Irak hem de Afganistan’da desteği olmasaydı, ABD’nin işgallerini sürdürebilmesi çok zor olurdu. İran’a yaptırımlarla, daha da şeytanlaştırılarak, çifte standartlarla teşekkür edildi: İsrail nükleer silahlara sahip olabilir, siz değil. Ortadoğu artık koca bir karmaşa. Merkezi ve en önemli güç İsrail genişlemeye devam ediyor; Filistinliler yenildi ve daha çok uzun bir süre yenik kalacaklar; tüm ana Arap ülkeleri enkaza döndü, önce Irak, şimdi Suriye; iktidarda zalim bir askeri diktatörlüğün olduğu Mısır, Arap baharı hiç yaşanmamış gibi (ki ordu generalleri için yaşanmadı) işkence ve katliamlara devam ediyor.

İsrail açısından ABD’den körlemesine aldığı destek eski hikaye. Ve bu günlerde bunu sorgulamak Antisemitizm olarak etiketleniyor. Bu stratejinin tehlikesi, Holokost konusunda filmlerden başka deneyimi olmayan bir kuşağa İsrail’e saldırmanın Antisemitizm olduğunu söylerseniz, “N’olmuş yani?” cevabını almanızdır. “İsterseniz bize Antisemitist deyin,” diyecek gençler. “Bu size karşı çıkmak anlamına geliyorsa, evet Antisemitist’iz.” Böylece kimse için iyi bir sonuç ortaya çıkmıyor. Herhangi bir İsrail hükümetinin Filistin’in devlet statüsünü tanıması olasılık dışı. Edward Said’in bizi uyardığı üzere, Oslo Anlaşmaları Versay’ın Filistin versiyonlarıydı. Aslında ondan çok daha kötüsünü yaptılar.

Dolayısıyla Ortadoğu’da Birinci Dünya Savaşı’nın ardından başlayan çözülme devam ediyor. Irak üçe mi bölünecek, Suriye ikiye veya üçe mi bölünecek bilmiyoruz. Ama çözülmek için fazla büyük olan Mısır hariç, bölgedeki tüm ülkelerin sonunun, bir yanda İran, diğer yanda Suudiler tarafından fonlanan ve ayakta tutulan, Katar veya diğer Körfez ülkeleri modeline dayanan bantustanlar veya beylikler olması pek şaşırtıcı olmayacaktır.

Arap baharının yükselttiği tüm umutlar söndü ve nedenini anlamak önemli. Katılanların çoğu – büyük oranda kuşakla bağlantılı sebeplerle – can evinden vurmak için bir politik harekete sahip olmaları gerektiğini görmediler. Mısır’daki protestolara çok geç bir aşamada dahil olan Müslüman Kardeşlerin iktidara gelmesi sürpriz olmadı: Mısır’daki tek gerçek siyasi parti onlardı. Ama Müslüman Kardeşler de Mübarek’ten farksız davranmayarak – güvenlik servislerine ihaleler vererek, İsraillilere ihaleler vererek – ordunun ekmeğine yağ sürdü, böylece insanlar onları neden iktidarda tuttuklarını merak etmeye başladılar. Ordu bu şekilde arkasında destek sağlayıp Müslüman Kardeşlerden kurtulabildi. Bunların tümü Ortadoğu’daki bütün bir kuşağı demoralize etti.

* * *

Avrupa’da durum ne peki? İlk söylenmesi gereken Avrupa Birliği’nde ulusal egemenliğini doğru düzgün kullanabilen tek bir ülke bile olmadığı. Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve yeniden birleşmenin ardından, Almanya Avrupa’daki en güçlü ve stratejik olarak en önemli ülke haline geldi ama o bile tamamen bağımsız değil. İngiltere İkinci Dünya Savaşı ertesinde yarı bağımlı bir ülke haline geldi. İngiltere bağımsız bir ülkeymiş gibi hareket eden son İngiliz başbakanları, Vietnam’a İngiliz askerlerinin gönderilmesine karşı çıkan Harold Wilson ve Ortadoğu’nun bombalanması için İngiliz üslerinin kullanılmasına izin vermeyi reddeden Edward Heath idi. O zamandan bu yana İngiltere, ülkenin kurulu düzeninde büyük kesimler karşı olsa bile, Amerika ne diyorsa onu yapmaya devam ediyor. Irak Savaşı sırasında dışişlerinde epey öfke vardı çünkü İngiltere’nin olaya dahil olmasına hiç gerek olmadığını düşünüyorlardı. 2003’te, savaş kapıdayken, Şam’da bir konuşma yapmaya davet edildim. İngiliz elçiliğinden öğle yemeğine çağıran bir telefon aldım. Tuhafıma gitmişti. Oraya vardığımda elçi tarafından karşılandım. Bana şöyle dedi: “Bilmenizi isterim ki bu sadece bir öğle yemeği olmayacak, siyaset de konuşacağız.” Öğle yemeğinde şunları söyledi: “Artık sorular sorma zamanı, ben başlatayım. Tarık Ali, Guardian’da Tony Blair’in Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde savaş suçlarından yargılanması gerektiğini savunduğunuz yazınızı okudum. Bunu açabilir misiniz lütfen?” Suriyeli konukların şaşkın bakışları arasında meseleyi on dakika boyunca anlattım. Sonunda elçi şöyle dedi: “Pekala, bu konuda sizinle tamamen aynı fikirdeyim, geri kalanınız ne düşünüyor bilmiyorum.” Konuklar ayrıldıktan sonra, şöyle dedim: “Çok cesurca davrandınız.” Ve yemekte hazır bulunan MI6 görevlisi şöyle dedi: “Evet, bunu yapabilir, çünkü Aralık’ta emekli oluyor.” Ama İngiliz elçiliğinin oturma odasında Irak savaşına saldırdığım bir basın açıklaması yaptığım Viyana’daki elçilikte de benzer bir şey oldu. Bu insanlar aptal değiller, ne yaptıklarını tam olarak biliyorlar. Ve bunu, Amerikalılar İngiltere olmadan da baş edebileceğini söylemesine rağmen mevzuya dahil olan hükümetlerinden duydukları utancın bir sonucu olarak yapıyormuş gibiydiler.

Almanlar bağımsız olmadıklarını biliyorlar, ama bunu söylediğinizde omuz silkiyorlar. Birçoğu bağımsız olmayı istemiyor da, çünkü neredeyse genetik olarak savaşa meyilli oldukları mevhumuyla (daha iyisini bilmesi gereken bazı insanların Birinci Dünya Savaşı’nın yıldönümlerinde tekrarlayıp durduğu saçma bir düşünce), geçmişleri konusunda aşırı derecede kaygılılar. Gerçek şu ki – siyaseten, ideolojik ve askeri hatta ekonomik olarak – Avrupa Birliği küresel emperyal gücün tesiri altında. Avrupa elitleri Yunanlara dilenciymiş gibi bir gıdım para sunarken, o zamanki ABD hazine bakanı Timothy Geithner araya girip AB’ye kurtarma fonunu 500 milyar avroya çıkarmasını söylemek zorunda kalmıştı. Hık mık ettikten sonra Amerikalılar ne diyorsa onu yaptılar. Dünyada kendi yolundan giden, diğer büyük güçlerden bağımsız bir kıta olarak Avrupalılık fikrinin ilk kez tartışmaya açıldığı zamandan bu yana yükselen tüm umutlar, Soğuk Savaş sona erer ermez kayboldu. Tam bu amaca ulaşabileceğini hissettiğiniz anda, Avrupa tam tersine bankacıların çıkarlarına adanmış bir kıta – bir para Avrupa’sı, toplumsal vizyonu olmayan, neoliberal düzenin hiçbir dirençle karşılaşmadığı bir yer – haline geldi.

Yunanlar borçları için değil AB’nin istediği reformları yapmadıkları için cezalandırılıyorlar. Syriza’nın yendiği sağcı hükümet AB’nin ısrar ettiği 14 maddelik reformların yalnızca üçünü geçirebilmişti. Daha fazlasını yapamadılar çünkü zorlasaydılar Yunanistan’da Irak’a benzer bir durumun ortaya çıkmasına sebep olacaklardı: demodernizasyon; siyasi yozlaşmayla bağlantılı tamamen gereksiz özelleştirmeler; sıradan insanların sefalete sürüklenmesi. Bu yüzden Yunanlar işleri değiştireceğini vaat eden bir hükümet seçtiler ve sonra da hayır değiştiremezsiniz yanıtını aldılar. AB bir domino etkisinden korkuyor: Yunanlara Syriza’yı seçtikleri için müsamaha gösterilirse, diğer ülkeler de benzer hükümetler seçebilirler, dolayısıyla Yunanistan ezilmeli. Yunanlar AB’den atılamaz – anayasa buna izin vermiyor – veya Avro bölgesinden de çıkarılamazlar ama hayat onlar için ülkeyi ayakta tutabilmek adına avroyu bırakıp bir Yunan avrosuna veya avro drahmisine geçmek zorunda kalacakları kadar zorlaştırılabilir. Ama bunlar olsaydı, şartlar en azından geçici olarak daha da kötüleşirdi. Bu yüzden Yunanların direnmekten başka şansı yok. Şimdiki tehlike ise, bu uçucu ve değişken atmosferde, insanların çok hızla sağa, açıktan faşist bir parti olan Altın Şafak’a kayabilecek olması. Sorunun büyüğü burada ve Avrupa elitleri için şu an yaptıkları şekilde – yani aşırı merkezci – davranmak dar görüşlü ve aptalca.

Ve bir de Çin’in yükselişi meselesi var. Çin’de kapitalizmin devasa ilerlemeler kaydettiği çok açık; Çin ve Amerikan ekonomileri ciddi şekilde birbirlerine bağımlılar. ABD’de emek hareketinin veteranlarından biri bana Amerikan işçi sınıfına ne olduğunu sorduğunda cevap pek basitti: Amerikan işçi sınıfı artık Çin’de. Ama Çin’in ABD’nin yerini alması gibi bir durum yakından uzaktan vaki değil. Ekonomistler tarafından verilen rakamların tümü, Çin’in halen çok geride olduğunu gösteriyor. 2012’de dünya milyarderlerinin ulusal paylarına bakarsanız: ABD %42,5; Japonya %10,6; Çin %9,4; İngiltere %3,7; İsviçre %2,9; Almanya %2,7; Tayvan %2,3; İtalya %2; Fransa %1,9. Dolayısıyla ekonomik güç açısından ABD halen iyi durumda. Birçok kritik pazarda – farmasötik, uzay, bilgisayar yazılımı, tıbbi ekipman – ABD hakim durumda; Çin’in esamisi bile okunmuyor. 2010 rakamları Çin’in başta gelen iki yüz ihracat firmasının dörtte üçünün – ki bunlar Çin’in kendi istatistikleri – sahiplerinin yabancılar olduğunu gösteriyor. Çin’de epeyce yabancı yatırım var, çoğu da Tayvan gibi komşu ülkelerden. Çin’de Apple için bilgisayar üreten Foxconn bir Tayvan şirketi.

Çin’in aniden liderliğe yükseleceği ve ABD’nin yerini alacağı fikri saçmalıktan ibaret. ABD askeri olarak durdurulamaz; ekonomik olarak durdurulamaz ve siyasi ve ideolojik olarak da durumun bu olduğu aşikar. İngiliz İmparatorluğu çöküşünden onlarca yıl önce gerilemeye başladığında, insanlar ne olduğunu biliyorlardı. Hem Lenin hem de Troçki, İngilizlerin baş aşağı gittiğini fark etmişti. Troçki’nin 1924’te Komünist Enternasyonel’de yaptığı olağanüstü bir konuşma var. Bu konuşmada, benzersiz bir şekilde, İngiliz burjuvazisi hakkında aşağıdaki beyanda bulunuyor:

Karakterleri yüzyıllar içinde şekillendi. Sınıfsal özsaygıları kanlarına ve iliklerine, sinirlerine ve kemiklerine işledi. Dünyanın hakimlerinin özgüvenini yıkmak çok daha zor olacak. Ama Amerikalılar işe cidden dahil olduğunda İngilizleri devirecektir. İngiliz burjuvazisi deneyimsiz Amerikan burjuvazisine rehber olacağım diye kendisini boşuna avutuyor. Evet, bir geçiş süreci olacak. Ama püf nokta diplomatik liderlikte değil gerçek güçte, mevcut sermayede ve sanayide. Ve Birleşik Devletler, ekonomisini dikkate alırsak, yulafından en son savaş gemilerine kadar, birinci sırayı işgal ediyor. Tüm yaşamsal gereklilikleri tüm insanoğlu tarafından üretilenin yarısı ila üçte birine üretiyorlar.

Metni değiştirsek ve “İngiliz burjuvazisinin karakteri” yerine “Amerikan burjuvazisinin karakteri yüzyıllar içinde şekillendi… ama Çin onu devirecektir,” desek pek anlamlı olmaz.

* * *

Bu yüzyılın sonunda nereye varmış olacağız? Çin’in durumu ne olacak? Batı demokrasisi ilerleyecek mi? Son on yıllar içinde netleşen bir şey varsa insanlar olmasını istemedikçe hiçbir şeyin olmayacağı. Ve insanlar bir şey olmasını istiyorsa harekete geçerler. Avrupalıların bu son resesyonun yarattığı ekonomik krizden bazı dersler çıkarmış olacağını ve ona göre davranacağını umarsınız, ama yapmadılar: yaralara yara bandı yapıştırıp kanamayı durduracaklarını umdular. O zaman çözüm için nereye bakmalı? Günümüzün en yaratıcı düşünürlerinden biri olan Alman sosyolog Wolfgang Streeck, Avrupa Birliği için alternatif bir yapıya aşırı ihtiyaç olduğunu ve bunun her kademesinde – şehirlerden ulusal seviyeye ve Avrupa seviyesine kadar – daha fazla demokrasi olan bir yapı olması gerektiğini açık şekilde ortaya koydu. Neoliberal sisteme alternatif bulmak için birlikte kafa yorulan bir çabaya ihtiyaç var. Böylesi çabaların başlangıcını Yunanistan ve İspanya’da gördük ve bunlar yaygınlaşabilir.

Doğu Avrupa’daki birçok insan, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden önceki toplumlara özlem duyuyor. Kruşçev’in gelmesi ardından Sovyet Blokuna hükmeden komünist rejimler sosyal diktatörlükler olarak tanımlanabilir: otoriter bir siyasal yapıya sahip temelde zayıf rejimler ama insanlara İsveç veya İngiliz sosyal demokrasisi ile aşağı yukarı aynı şeyi sunan bir ekonomik yapı. Eski Doğu Almanya’da Ocak’ta yapılan bir ankete katılanların %82’si, hayatın birleşme öncesinde daha iyi olduğunu söylemiş. Bunun sebebi sorulduğunda, daha fazla toplum olma duygusu olduğunu, daha fazla sosyal tesis olduğunu, paranın her şey demek olmadığını, kültürel hayatın daha iyi olduğunu ve şimdi olduğu gibi ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmediklerini söylemişler. Batı Almanyalıların Doğululara yönelik tavrı hızla ciddi bir sorun haline geldi. O kadar ciddi ki, yeniden birleşmeden iki yıl sonra, pek de radikal biri olmayan eski Alman şansölyesi Helmut Schmidt, Sosyal Demokrat Parti konferansında Doğu Almanların gördüğü muamelenin tamamen yanlış olduğunu söylemişti. Doğu Alman kültürünün artık göz ardı edilmemesi gerektiğini; en büyük üç Alman yazarı sayacak olsa Goethe, Heine ve Brecht’i sayacağını söylemişti. Dinleyiciler Brecht’in adını duyduklarına dondular. Doğu’ya yönelik önyargının dipten gelen sebepleri var. Almanların Snowden’ın ifşaatlarından bu derece şok olmalarının sebebi kalıcı gözetleme altında yaşadıklarını aniden fark etmeleri idi. Oysa Batı Almanya’da en büyük ideolojik kampanyalardan biri, her zaman herkesi izlediği söylenen Stasi’nin kötülükleri üzerinden yürütülmüştü. Gelgelelim Stasi’nin her an herkesi izleyecek bir teknik kapasitesi yoktu, gözetlemenin ölçeği konusunda, ABD Batı Almanya’nın eski düşmanının çok çok ötesinde.

Doğu Almanyalılar yalnızca eski siyasi sistemi tercih etmekle kalmıyorlar, aynı zamanda ateizmde de başta gidiyorlar: %52,1’i Tanrı’ya inanmıyor; Çek Cumhuriyeti %39,9 ile ikinci; seküler Fransa ise %23,3 ile aşağıda (Fransa’daki sekülarizm gerçekte İslam dışında her şey anlamına geliyor). Öteki tarafa baktığınızda, en yüksek inanan oranının olduğu ülke %83,6 ile Filipinler, onu %79,4 ile Şili, %65,5 ile İsrail, %62 ile Polonya, %60,6 ile ABD izliyor, buna nazaran İrlanda %43,2 ile ılımlılığın kalesi sayılır. Anket şirketleri İslam dünyasını ziyaret edip bu soruları sormuş olsaydı, örneğin Türkiye’de ve hatta Endonezya’da verilen cevaplara şaşırabilirlerdi. Dini inanç kürenin hiçbir kısmı ile sınırlı değil.

Karma ve kafası karışık bir dünyada yaşıyoruz. Ama sorunları değişmiyor – sadece yeni şekiller alıyor. Sparta’da MÖ üçüncü yüzyılda, yönetici elit ile sıradan insanlar arasında Peloponez Savaşları ardından bir çatlak oluştu ve yönetilenler değişim talep ettiler çünkü zenginlerle yoksullar arasındaki uçurum o denli açılmıştı ki artık tolere edilir gibi değildi. Agis IV, Cleomenes III ve Nabis ile devam eden bir radikal monarklar dönemi, devletin yeniden canlanmasına yardımcı olan bir yapı oluşturdu. Soylular sürgüne gönderildi; yargıçlar diktası feshedildi; köleler azat edildi; tüm vatandaşların oy kullanmasına izin verildi ve toprak zenginlerden alınıp yoksullara dağıtıldı (Avrupa Merkez Bankası’nın bugün asla kabul edemeyeceği bir şey). Bu örnekten korkuya kapılan erken Roma Cumhuriyeti, Titus Quinctius Flamininus idaresindeki lejyonlarını Sparta’yı ezmek için seferber etti. Livy’ye göre, aşağıdaki sözler, Sparta kralı Nabis’in verdiği yanıttır. Bu sözleri okuduğunuzda, soğuk öfkeyi ve onuru hissedebilirsiniz:

Sparta’nın sizin yasa ve kurumlarınıza uymasını talep etmeyin … Siz süvari ve piyadelerinizi mülkiyet vasıflarına göre seçiyorsunuz, azınlığın müreffeh olmasını ve sıradan insanların bunlara boyun eğmesini arzu ediyorsunuz. Bizim yasa koyucumuz devletin sizin Senato dediğiniz bir azınlığın elinde olmasını istemiyordu, ne de devlette tek bir sınıfın üstün olmasını. Fırsat eşitliği ve onur ile, ülkeleri için silahlanacak çok daha fazla kişi olacağına inanıyordu.

Çeviri: Serap Güneş

Not: LRB’nin 2015 kış seminerlerinde Tarık Ali’nin konuşmasının yine LRB tarafından kısaltılarak yayınlanmış halinin çevirisidir. Tarık Ali’nin konuşma dilindeki vurgular metne yansımamış, kimi önemli ayrıntılar da atlanmıştır. Yukarıdaki linke tıklayarak tamamını İngilizce dinleyebilirsiniz.

Reklamlar

Yeni Dünya Düzensizliği – Tarık Ali” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s