Muhammed Ali’nin gizli öyküsü – Dave Zirin

ali

Ali sistem tarafından bir efsane, zararsız bir ikon olarak soğuruldu. Tartışmalı hakikatten geriye eser kalmamıştı: Ana akım medya tarafından bu kadar çok hakarete uğramış, Amerikan devleti tarafından bu kadar çok kovuşturmaya maruz kalmış ya da dünya çapında böylesine inatla sevilmiş başka bir atlet olmadı. Şimdi ise ırkçılık ve savaş meselelerini profesyonel sporun merkezine yerleştirme konusunda katalizör olan bu Ali’den hiç bahsedilmiyor.

Muhammed Ali’nin ırkçılığa ve savaşa karşı direnişi yalnızca 1960’lara değil insanlığın ortak geleceğine de ait.

Jacobin

Çeviri: Serap Güneş

Muhammed Ali’nin görüntüleri içecekten otomobile kadar her şeyi satmak için kullanıldı. Bize sunulan, “En büyük benim” diye bağırarak ringde dans eden olağan dışı ölçüde karizmatik bir boksörün görüntüsüydü. Neredeyse hiç hareket edemese veya konuşamasa bile günümüz Muhammed Ali’si de çok kamusal bir figür. Sesini hem yıllarca boks yapması hem de Parkinson hastalığı yüzünden kaybetti. Bu Ali, sistem tarafından “yürüyen bir aziz” olarak bağra basıldı.

1996’da Ali titreyen elleriyle Atlanta’da Olimpiyat Meş’alesini yakmaya gönderildi. 2002’de “Müslüman dünyaya Amerika’yı ve Afganistan’daki savaşı anlatmak için tasarlanan Hollywood yapımı bir reklam kampanyasında başrol oynamayı kabul etti.”

Ali sistem tarafından bir efsane, zararsız bir ikon olarak soğuruldu. Tartışmalı hakikatten geriye eser kalmamıştı: Ana akım medya tarafından bu kadar çok hakarete uğramış, Amerikan devleti tarafından bu kadar çok kovuşturmaya maruz kalmış ya da dünya çapında böylesine inatla sevilmiş başka bir atlet olmadı. Şimdi ise ırkçılık ve savaş meselelerini profesyonel sporun merkezine yerleştirme konusunda katalizör olan bu Ali’den hiç bahsedilmiyor.

Atletlerin akıl almaz derecede coşkun ve hiper-ticarileşmiş platformlarını adaletsizliğe karşı ses çıkarmak için kullanmaları düşüncesi bile bugün artık ihtimal dışı. Bu gibi eylemler zirvedeki sporların altın kuralını ihlal anlamına gelir: Sporcular politik olamaz; elbette iş bayrağı selamlamak, askerleri desteklemek ve savaşı pazarlamak değilse.

Küçükler 3. Ligi Manhattanville College’ın basketbol kaptanı Toni Smith 2003’te bayrağa sırtını döndüğünde işte bu yüzden kudurmuş gibi saldırdılar. Aynı yıl Wake Forest basketbol oyuncusu Josh Howard, ABD’nin Irak savaşı konusunda “Bütün mesele petrol, bana öyle geliyor,” dedi. Howard yalnızca kamuoyu önünde alay edilmekle kalmadı, NBA draft raporlarında “savaş karşıtı beyanların dengesiz davranışlara delalet ettiği,” söylendi.

Muhammed Ali’nin ve siyah atletin 1960’lardaki başkaldırısının gizli tarihi yaşayan tarihtir. Bu tarihi yeniden kazanarak 1960’ların mücadelesi hakkında daha fazla şey anlayabiliriz. Mücadelenin kapitalist yaşamın her alanını – sporu bile – nasıl şekillendirebileceğini görebiliriz.

Adalet Savaşı

Hiçbir spor, atletleri – özellikle de siyah atletleri – boks kadar çiğneyip tükürmemiştir. “Başarılı” olabilen çok azı için, boks hiçbir zaman seçim sonucu tercih edilen bir spor değildir. Boks yoksullar içindir, toplumun mutlak marjlarında doğanlar içindir.

ABD’deki ilk boksörler kölelerdi. Güneydeki plantasyon sahipleri en güçlü köleleri demir boyundurukla dövüştürerek eğlenirlerdi.

Köleliğin kaldırılmasından sonra boks sporlar arasındaki özel konumunu korudu çünkü diğer tüm ana sporların aksine, son yüzyıl dönüşünden beri ırk ayrımının kaldırıldığı bir spordu. Bu, boks organizatörlerinin ilerici olmasından falan kaynaklanmıyordu. Tam aksine, sporun gaddarlığının kendisi boks organizatörlerine Amerikan toplumundaki azgın ırkçılıktan ceplerini doldurma fırsatı veriyordu.

Bu ilk finansörler istemeyerek de olsa toplumun beyaz üstünlükçü fikirlerine meydan okunabilecek bir alan açmış oldular.

Derin şekilde ırkçı bir “sözde bilim” dönemiydi. Genel tavır siyahların yalnızca zihnen değil, fiziksel olarak da beyazlardan aşağı olduğu yönündeydi. Siyahlar atlet olarak ciddiye alınamayacak kadar tembel ve disiplinsiz sayılıyordu.

Jack Johnson 1908’de ilk ağır sıklet boks şampiyonu olduğunda zaferi ciddi bir krize yol açtı. Medya, düzeni geri getirmek için bir “Büyük Beyaz Umut” gerek diye dört dönmeye başladı. Eski şampiyon Jim Jeffries emeklilikten geri döndü ve “Bu dövüşe sırf beyaz bir adamın bir zenciden daha iyi olduğunu kanıtlama amacıyla giriyorum,” dedi.

1910 yılında gerçekleşen müsabakada ring kenarındaki bando “Tüm zenciler bana aynı görünüyor,” şarkısını çalıyor ve şakşakçılar “Zenciyi öldür” diye bağıran beyaz kalabalığa amigoluk yapıyordu. Ama Johnson, Jeffries’den daha hızlı, daha güçlü ve daha akıllıydı. Onu nakavt etmesi zor olmadı.

Johnson’ın zaferinden sonra ülke çapında ırkçı olaylar yaşandı. Olayların çoğu, siyahlara saldıran beyaz linç kalabalıkları ile karşılık veren siyahlar arasındaydı.

Bir boks maçına verilen bu tepki, ABD’de 1968’de Martin Luther King, Jr. suikastına kadarki en yaygın ırkçı kalkışmaydı. Sağcı dinci gruplar hemen boksu yasaklamak için organize oldular. Kongre boks filmlerini yasaklayan bir yasa geçirdi.

Hatta Booker T. Washington gibi bazı siyah liderler, Johnson’ı olaylar için Afrikalı Amerikalıları kınamaya ve hizaya girmeye zorladılar. Ama Johnson ödün vermedi ve geri kalan hayatının çoğunu taciz ve baskıya uğrayarak geçirdi. 1913’te beyaz bir kadını fahişelik için bir eyaletten diğerine taşımak gibi uydurulmuş bir suçlama sonucu sürgüne mecbur edildi.

Johnson’a yönelik tepki, bir başka siyah ağır sıklet şampiyonu çıkmadan önce yirmi yıl geçmesini gerektirdi: Joe Louis, “Kahverengi Bomba.” Johnson dik başlı idi, Louis ise sessiz. Louis, kendisine “asla beyaz bir kadınla fotoğraf verme, asla tek başına kulübe gitme ve sana bir şey söylenmeden asla konuşma”yı da içeren bir dizi kural koyan bir yönetici ekip tarafından dikkatle yönlendirildi.

Ama ringde çok iyiydi. 72 profesyonel müsabakada 69 zafer kazandı. Bunların 55’i nakavt idi. Yönetici ekibinin ona biçtiği uysal imaja rağmen Joe Louis ve ringdeki hâkimiyeti, yoksul siyahlar ve 1930’ların radikalleşen işçi sınıfı için çok daha fazlasını ifade ediyordu.

Bu durum en çok Louis’nin Alman boksör Max Schmeling’e karşı 1936 ve 1938’de çıktığı iki müsabakada öne çıktı. Schmeling, Adolph Hitler tarafından “Aryan ırkının büyüklüğünün” kanıtı olarak pazarlanıyordu. İlk müsabakada Schmeling Louis’yi nakavt etti. Bu yalnızca Hitler ve Nazi propagandacı Joseph Goebbels için değil, ABD’nin Güney basını için de coşma günüydü. New Orleans Picayune gazetesindeki bir köşe yazısında “Bu, hangi ırkın gerçek efendi olduğunu kanıtlıyor sanırım,” deniyordu.

1938’deki Louis-Schmeling eşleşmesi siyasi bir curcuna idi: Hitler, ayrımcı Güney ve ırkçılık karşıtlığı arasında fiziksel bir referandumdu. ABD Komünist Partisi radyodan maç yayınını dinlemek için Harlem’den Birmingham’a kadar organizasyonlar düzenledi. Bunlar kitlesel toplanmalara dönüştü. Hitler insanlar maçı dinlemek zorunda kalsın diye sinema salonlarını kapattırdı.

Louis, Schmeling’i tek rauntta devirdi. Hitler nakavt netleşir netleşmez Almanya’nın tümünde radyo yayınını kestirdi.

“Kahverengi Bomba” ağır sıklet unvanını 12 yıl boyunca elinde tuttu; tarihteki en uzun süre. Çoğu beyaz olan rakiplerini birbiri ardına devirerek unvanını rekor bir rakamla 25 kez korumayı başardı. Şair Maya Angelou’nun Louis hakkında yazdığı gibi, “beyaz adama karşı duran ve onu yumruklarıyla deviren bir yenilmez zenci. Öylesine büyük ümidimiz ve belki de intikam hayalimiz.”

Müsabakanın 30 yıl ardından Martin Luther King Jr. Neden Bekleyemeyiz? diye sorduğu yazısında şöyle demişti:

25 yıldan uzun süre evvel, Güney eyaletlerinden birinde yeni bir idam cezası yöntemi benimsendi. İdam tezgâhına zehirli gaz eklendi. Cezanın uygulandığı ilk aşamalarda kapalı ölüm odasının içine bir mikrofon yerleştiriliyordu. Böylelikle bilimsel gözlemciler ölen mahkûmun sözlerini duyabiliyor ve kurbanın bu yeni durumda nasıl tepki verdiğini değerlendirebiliyorlardı. İlk kurban genç bir zenciydi. Zehir topağı kabine atılıp da gaz yukarı süzülmeye başladığında mikrofondan şu sözler duyuldu: “Kurtar beni Joe Louis. Kurtar beni Joe Louis. Kurtar beni Joe Louis.”

Böylesine şiddetli bir biçimde ırkçı olan bir toplumda boks, insanların öfkesini boşalttığı bir alan haline geldi; ABD’de siyahların deneyimini şekillendiren, engellenmiş yetenek ve baş eğmez kavgacı ruhun kendini gösterdiği bir moral oyunu.

“Dünyanın Kralı”

Muhammed Ali’nin kimliği siyah özgürlük mücadelesinin en sıcak dönemi olan 1950 ve 60’larda şekillendi. 1942 yılında Louisville, Kentucky’de Cassius Clay olarak hayata gözlerini açtı. Hayatta amacını gerçekleştirememiş bir ressam olan babası evlere badana yaparak geçimlerini sağlıyordu. Annesi bir ev işçisiydi.

Ali’nin gençliğinde Louisville ırk ayrımının hüküm sürdüğü bir at yetiştirme toplumuydu. Siyah olmak hizmetçi sınıfının parçası olmak demekti.

Ama Clay boks yapabiliyor ve her zaman konuşabiliyordu. Hiç kimsenin daha önce hiçbir dövüşçü veya atletten ya da herhangi bir kamusal figürden duymadığı gibi laf yapabiliyordu ağzı. Joe Louis bir keresinde “Menajerim benim adıma konuşur. Ben ringde konuşurum,” demişti. Clay hem ringde hem de ring dışında konuşuyordu. Basın ona ağzının çok ve iyi laf yapması ile ilgili bir sürü sıfat uydurmuştu.

Kahramanı Gorgeous George adlı profesyonel bir güreşçi olduğu için konuştuğunu söylüyordu. Ama hazırlıksız bir anında şöyle demişti: “Bağırıp çağırmayı bilmesem önümüzdeki hafta nerede olurum biliyor musunuz? Büyük ihtimal aman efendim tamam efendim diyerek yerimi bilir vaziyette doğduğum kasabada pencere yıkıyor olurum.”

Ama Ali konuşmaktan fazlasıydı. Becerileri ona 1960 Olimpiyatlarında 18 yaşındayken altın madalyayı getirdi. Olimpiyatlardan döndüğünde – ve bu onun politik yürüyüşündeki ilk adımdı – havaalanında bir basın toplantısı düzenledi. Altın madalyası boynunda sallanır vaziyette şunları söyledi:

Amerika’yı en büyük yapmak benim amacım.
Bu yüzden Rus’u ve Leh’i yendim
Ve kazandım ABD için altın madalyayı.
Yunanlar Eski Cassius’tan daha iyisin dediler.

Clay altın madalyasını sevdi. Olimpiyatlara birlikte katıldığı Wilma Rudolph, “Onunla uyuyor, kafeteryaya onunla iniyor. Onu hiç boynundan çıkarmıyor,” demişti. Olimpiyatlardan eve döndükten bir hafta sonra, Clay hamburger yemek için boynunda madalyası ile Louisville’de bir restorana girdi ama ona servis yapmayı reddettiler. Madalyasını Ohio Nehri’ne attı.

Genç Clay sonrasında siyasi cevap arayışına girdi ve aradığını Malcolm X’in bir İslam Milleti (Nation of Islam – NOI) toplantısındaki konuşmasını dinlediğinde bulmaya başladı. Malcolm “Şiddetsizliğe inanan o zencilerden görüp bizi onlarla karıştırabilir, diğer yanağımızı çevireceğimizi düşünerek bize el kaldırabilirsiniz, ama biz size aynen mukabele edeceğiz.”

Genç dövüşçü ve Malcolm X hızla siyasi müttefik ve dost haline geldiler. Malcolm, “Büyük Çirkin Ayı”, şampiyon Sonny Liston ile ilk karşılaşması için çalıştığı sırada Clay ile birlikte idi. Malcolm yanındayken, Clay’in NOI’ye katılacağı yönünde dedikodular spor sayfalarını kapladı ve basın Clay’in etrafında dört dönmeye başladı. Clay bir noktada “Böyle sormaya devam ederseniz katılabilirim” diyecekti.

Herkes Liston’ın kolayca nakavt etmesini beklerken Malcolm şöyle diyecekti:

Clay kazanacak. Tanıdığım en iyi zenci atlet o ve toplumu için gelecekte Jackie Robinson’dan daha fazlasını ifade edecek. Robinson bir sistem kahramanıydı. Clay bizim kahramanımız olacak… Ne kalitede bir akla sahip olduğunu pek insan bilmiyor. İnsan bazen unutuyor; bir soytarı asla akıllı adam taklidi yapmaz ama akıllı bir adam soytarı taklidi yapabilir.

Hiç kimse, grev kırıcı olarak çetelere çalışmış iri kıyım bir eski hükümlü olan Liston karşısında ona şans vermiyordu. Ama herkesin bildiğinden daha hızlı, güçlü ve cesur olan Ali, dünyayı şok ederek Liston’ı yendi. Ardından ünlü sözleri geldi: “Kral benim!”

Ali en büyük olduğunu söylediğinde, hakikatten pek de uzak sayılmazdı. Eğitmeni Angelo Dundee bir keresinde yüzünde bir gülümseme ile, “Elleri aşağıda boks yaparak bir kuşak dövüşçüyü telef etti. Bunu yapan (yumrukları aşağıda dövüşen, çn.) herkes çuvalladı ama Ali o kadar hızlıydı ki başardı.”

Ali ringde hız konusunda yeni bir standart getirdi. “O kadar hızlıyım ki düğmeye bastıktan sonra oda kararmadan yatağa girebilirim,” diyecekti. Gary Kamiya’nın dediği gibi:

Hiç kimse bu kadar büyük bir adamın bu hızla hareket ettiğine şahit olmamıştı; hiç kimse bu kadar zarif birinin insanları bu derece kötü patakladığını görmemişti. Ali ile dövüşmek ölümcül bir düette Gene Kelly ile yerde süzülmeye mecbur bırakılmak gibi bir şeydi; saniyenin yüzde biri kadarlık duraklayıverin, kafanızda bir beysbol sopası patlardı.

Profesyonel kariyerinde 61 dövüşten 56’sını kazandı. Bunlardan 37’si nakavttı.

Liston’ı yendiği günün ertesi, Clay kamuoyuna NOI’nin üyesi olduğunu açıkladı. Bunun yarattığı kıyameti açıklayacak kelime yok. Şampiyon, beyazlara şeytan diyen bir grubun üyesiydi ve hiç gocunmadan özsavunma diyor ve ırk ayrımcılığına karşı duruyordu. Muhafazakâr, çeteleşmiş ve yoz dövüş dünyası, kendisinden bekleneceği şekilde aklını kaçırdı.

Ali yalnızca spor dünyasının değil, Sivil Haklar Hareketi’nin saygın kanadının da hedefi oldu. Eski Sivil Haklar kuşağından Roy Wilkins, “Cassius Clay beyaz yurttaş konseylerinin onursal üyesi de olabilir pek ala,” diyecekti. Amerika’da dönemin en ünlü spor yazarı olan Jimmy Cannon, “Dövüş curcunası yoz başlangıcından bu yana daima spor âleminin kırmızı ışıklı bölgesi olmuştur. Ama ilk kez bir nefret aracına dönüştürüldü,” yazacaktı.

Ali’nin bu noktada yanıtı çok savunmacı oldu. Tekrar ve tekrar politik olmadığını, sadece din değiştirdiğini söyleyecekti. Savunması İslam Milleti’nin tutucu siyasetini yansıtıyordu. Ali şöyle diyecekti:

Beni istemeyen insanlara zorla giderek kendimi öldürtmeyeceğim. Entegrasyon yanlış. Beyazlar bunu istemiyor, Müslümanlar bunu istemiyor. Müslümanların ne sorunu var? Hiç hapse girmedim. Hiç mahkemeye çıkmadım. Entegrasyon yürüyüşlerine katılmıyorum ve hiç pankart taşımadım.

Ama tıpkı o dönem NOI’den politik bir ayrışmayı planlayan Malcolm X gibi, Clay de – Elijah Muhammed’i öfkelendiren şekilde – ringin dışında gerçekleşmekte olan kitlesel siyah özgürlük mücadelesine bir şeyler söylemeksizin dini dünya görüşünü açıklamayı imkânsız buluyordu. En kötü düşmanı kendisi idi – yaptığının din değiştirme olduğunu ve siyasetle hiçbir alakası olmadığını iddia ediyor ama hemen sonra şöyle diyordu:

Hıristiyan değilim. Entegrasyon için mücadele ederken havaya uçurulan beyaz olmayan insanları görürken olamam. Taşların hedefi oluyorlar, köpeklere parçalattırılıyorlar ve ardından bu kafası kırıklar zenci kiliselerini havaya uçuruyor… İnsanlar sürekli bana Müslüman olmasam ne kadar da iyi örnek olacağımı söyleyip duruyor. Neden Joe Louis ve Sugar Ray gibi olamadığımı sorup duruyor. Ama onlar gitti ve siyah adamın durumu olduğu gibi aynı değil mi? Hala azarlanıp duruyoruz.

Düzen medyası küplere bindiyse, yeni aktivist kuşağı da bundan güç alıyordu. Sivil Haklar hareketi lideri Julian Bond o günleri şöyle anlatıyordu:

Ali’nin NOI’ye katıldığı zamanı hatırlıyorum. Bu eylemi birçoğumuzun özellikle hoşuna giden bir şey değildi. Ama ana akım Amerika tarafından böylesine hakir görülen bir gruba katılması ve bununla gurur duyması fikri insana acayip bir heyecan veriyordu… Beyazlara bizim adımıza cehenneme kadar yolunuz var diyebildi; ben kendi yoluma gideceğim diyebildi.

O zaman, kısaca Cassius X olarak tanınıyordu ama Elijah Muhammed Clay’e Muhammed Ali adını verdi – muazzam bir onur ve Malcolm X ile ayrışmada genç Ali’nin Elijah Muhammed ile kalmasını sağlamanın bir yolu.

Ali daha sonra en büyük hatası olduğunu söyleyeceği şeyi yapacaktı: Malcolm’a sırtını dönmek. Ama NOI’nin iç politik meseleleri değildi egemen sınıfın ve medyanın ilgilendiği. Onlar için isim değişikliği – ki sporda daha önce hiç olmamış bir şey – suratlarında patlayan bir başka tokattı.

Neredeyse bir gecede, ona Ali mi yoksa Clay mi dediğiniz sivil haklar, Siyah Gücü ve nihayetinde de Vietnam savaşı konusundaki kişisel duruşunuzun göstergesi haline geldi. New York Times yıllar boyunca editoryal politikası olarak ona Clay demeye devam etti.

Bunların tümü arka planda Güneyden Kuzeye uzanan siyah özgürlük mücadelesi ile yaşandı. 1964 yazında, 1000 sivil haklar aktivisti tutuklanmış, 30 bina bombalanmış, 36 kilise Ku Klux Klan ve sempatizanlarınca yakılmıştı. 1964’te, ilk şehir isyanı ve kuzeydeki gettolarda ayaklanmalar yaşandı.

Siyah Gücü’nün yürüttüğü siyasi faaliyetler yükselmeye başlamıştı ve Muhammed Ali bu dönüşümün kritik bir sembolü idi. Haber spikeri Bryant Gumbel’in dediği gibi, “Sivil haklar hareketinin ilerlemesinin sebeplerinden biri, siyah insanların korkularını aşabilmesi oldu. Ve samimiyetle inanıyorum ki birçok siyah Amerikalı için bu, Muhammed Ali’yi seyrederken gerçekleşti. Yaptığı şey korkmayı reddetmekti. Ve bu şekilde, diğer insanlara da cesaret aşıladı.”

Ali’nin erken etkilerinin somut bir göstergesi 1965’te Lowndes County, Alabama’daki Öğrenci Şiddetsiz Koordinasyon Komitesi (Student Nonviolent Coordinating Committee – SNCC) gönüllüleri bağımsız bir siyasi parti kurduğunda görüldü. Yeni grup bir kara panter sembolü kullanıyordu. Stikırları ve tişörtleri bir panterin siyah siluetiydi ve sloganları dosdoğruydu: “En Büyük Biziz.”

İsmini değiştirdikten sonra her dövüşü siyah devrimi ve ona karşı çıkanlar arasında bir moral müsabakasına dönüştü. Amerikan bayrağına sıkıca sarılı eski bir siyah şampiyon olan Floyd Patterson, Ali ile müsabakası hakkında “Bu dövüş Siyah Müslümanlardan unvanı geri almak için bir haçlı seferi. Bir Katolik olarak Clay ile dövüşü vatani vazifem görüyorum. Tacı Amerika’ya geri getireceğim,” diyecekti.

Müsabakada Ali, Patterson’ı dokuz raunt boyunca “Hadi Amerika! Hadi beyaz Amerika… Adım ne benim? Benim adım Clay mi? Ne benim adım aptal?” diye bağıra bağıra ezecekti.

Gelecekteki Kara Panter Partisi lideri Eldridge Cleaver, 1968 tarihli otobiyografisi Soul on Ice’da “Domuzlar Körfezi beyaz Amerika’nın psikolojik çenesine bir sağ kroşe ise, Ali-Patterson müsabakası da karnına mükemmel bir sol kroşedir,” yazacaktı.

2. Bölüm

Reklamlar

Muhammed Ali’nin gizli öyküsü – Dave Zirin” üzerine 2 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s