Toplumsal Yeniden Üretim: Ücret ve Müşterekler Arasında – Silvia Federici ile röportaj

11252463604_a359ee17f8_z

Kadınlar kendi alanlarını oluşturmalı ve bundan taviz vermemeli. Karma örgütlerde faaliyet yürütseler bile kadınların kendi otonom siyasi alanlarına sahip olmaları çok önemli. Durumumuzu analiz edip, değişim üretecek stratejiler ve mücadeleler geliştirmemizin tek yolu bu. Aksi halde, tüm sömürü alanları incelenmeden olduğu gibi kalıyor ve yeniden görünmez hale getiriliyor.

Silvia Federici & Marina Sitrin 

Çeviri: Eda Ağca & Serap Şen

Silvia Federici, bir yazar, aktivist ve kuşağındaki en etkili feminist teorisyenlerden biri. Pratiğe dayalı yeniden üretim emeği ve müşterekler teorisine katkıları akademik ve aktivist topluluklarında giderek artan şekilde hakkettiği tanımayı elde ediyor ve umarız ki toplumun sermaye ilişkilerinin ötesinde dönüşümünü hedefleyen gelecekteki kolektif projelerin temelini döşemeye yardımcı olacak.

ROAR’a katkı sunanlardan Marina Sitrin, toplumsal yeniden üretim, cinsiyet, iş ve müşterekler konusundaki mücadeleler arasındaki ilişkiyi, özellikle de günümüzün kriz ve kemer sıkma politikaları bağlamında konuşmak için, kısa bir süre önce Federici ile Brooklyn NY’daki evinde bir araya geldi.

Marina Sitrin: Son zamanlarda toplumsal yeniden üretimden çokça söz ediliyor. Temel kavramı açıklayarak başlayabilir misiniz? Bu konuda Marx’ın kuramlaştırdığı kavrama meydan okuyup genişleterek, en önemli yazar ve düşünürlerden biri oldunuz.

Silvia Federici: Toplumsal yeniden üretim kavramının bugün bu denli ilgi görüyor olması iyi bir gelişme. Her dönüştürücü projenin merkezinde yeniden üretken ömür ve iş olmasına rağmen, meta üretimine çok uzun süredir özel bir yoğunlaşma vardı. [Oysa] bunlar (yeniden üretken ömür ve iş, çn) yalnızca kapitalist birikim değil, her türlü organizasyon formu açısından merkezi.

Görece yeni bir terim olan toplumsal yeniden üretimi 1970’lerde gündelik yaşamlarımızı yeniden ürettiğimiz bütün faaliyetlere istinaden ev işi ve aynı zamanda da kapitalist bir toplumda işgücünün yeniden üretimi açısından ele alıyorduk. Daha sonraları bu kavramı genişlettik: Üreyimin, yaşamın yeniden üretiminin bir parçası olduğunu ve “yeniden üretimin” birbirleriyle çelişen iki yüzü olduğunu gördük. Bir tarafta bizi insanlar olarak yeniden üretirken diğer tarafta da sömürülebilir işçiler olarak yeniden üretiyor. Bizim ortaya koyduğumuz soru ise, yeniden üretim işini mücadelemizin bir yeniden üretimine nasıl dönüştüreceğimiz.

Daha yakın zamanda, aktivist ve akademik çevreler, işgücünün yeniden üretiminin evin dışında da (örneğin okullarda ve hastanelerde) gerçekleştiğini vurgulamak için toplumsal yeniden üretim kavramını popülerleştirdiler. Benim kendi yeniden üretim anlayışım da yıllar içinde değişime uğradı. Afrika ya da Latin Amerika seyahatinde, dünyanın dört bir yanındali birçok kadın için yeniden üretim işinin toprağa tahıl ekmekle başladığını fark edersiniz ki bu tahıllar satmak için değil, aileyi doyurmak içindir. Çevrenin bakımı da yeniden üretim işinin bir parçasıdır; ekolojik bozulmanın bilhassa kadınları etkilediği anlamına gelir bu.

Buradaki sorun ise teori ve pratik arasında bir boşluk olması. Bugün bakım işi hakkında epeyce tartışma var, özellikle de çocuklarla bağlantılı olarak ama aynı zamanda yaşılarla da bağlantılı. Çünkü feministler yaşlanıyor ve kendi ebeveynlerin bakımı meselesi ile yüzyüze kalıyorlar. Ama mahalle seviyesinde bu acil ihtiyacı ele alan ve ihtiyaç duyduğumuz ağ türlerini yapıları oluşturmaya başlayan pek fazla inisiyatif görmedik.

Kemer sıkma ve kriz bağlamından da bahsedebilir misiniz? Bugün Avrupa ve Kuzey Amerika’da toplumsal yeniden üretim tartışmalarına olan ilginin artmasının başlıca nedenlerinden biri gibi görünüyor.

Evet, tüm dünyada tanık olduğumuz yoksullaşma ve mülksüzleştirme Avrupa ve Kuzey Amerika’da da mevcut. Milyonlarca insan ve özellikle beyaz olmayanlar için ne sermaye ne de devlet herhangi bir yeniden üretim imkanı sunuyor—bunlar sadece baskı güçleri olarak varlar. Haliyle birçoğu kendi kaynaklarını bir araya getirmeye ve hayatta kalmanın yegane garantisi olarak daha kolektif yeniden üretim formları yaratmaya başladılar.

Buna Yunanistan’da da şahit olduk; insanlar, sağlık sisteminin tasfiye edildiği koşullar altında bir sosyal klinikler ağı kurma girişimiyle bir araya geldi, topluluklar seferber oldu, çiftçiler kırsal bölgelerden gıda getirdi. Ve dikkate değer olan şu ki, Avrupa’daki en acımasız kemer sıkma programıyla karşı karşıya kalan Yunan halkı, söz konusu mülteciler ve göçmenlerle dayanışma hareketi olduğunda da en ön sırada yer alıyor. Bu bir hayli ilham vericiydi, keşke bu deneyimden ABD’de yeni bir siyasete temel olabilecek bazı dersler çıkarabilsek.

Ya toplumsal yeniden üretimin dili ve insanların sahada ne yaptığı gerçeği arasındaki boşluğa ne dersiniz? Yunanistan’daki kliniklere ya da mültecilerle ilgili çalışmalara bakacak olursak katılımcıların çoğunluğunu kadınlar oluşturma eğiliminde. Bugün toplumsal yeniden üretimden söz edilirken, bu toplumsal cinsiyet merkeze konularak mı yapılıyor?

Evet, yeniden üretim işinin çoğu kadınlar tarafından yapılıyor. Latin Amerika’da ve özellikle de Afrika’da, geçimlik tarıma tutunanların çoğunlukla kadınlar olduğunu görürsünüz. Yakın zamana kadar geçimlik tarım, Afrikalı kadınların temel faaliyetlerden biriydi; ama bu da bugün, toprağı borç almak ve iş kurmak için kullanmanız gerektiğini iddia eden Dünya Bankası’nın saldırısı altında çünkü onlar için üretken olan sadece paradır ve seni sefaletten sadece işletme çekip kurtarabilir; dolayısıyla toprağı geçinmek ve barınmak için kullanamazsın.

Kadınlar bu kuruluşların hedefi haline geldi çünkü kriz koşullarında meseleyi kendi ellerine aldılar. Sokağa çıktılar ve temeli geçimlik tarıma dayanacak bütünüyle alternatif bir ekonomi yarattılar: bu mikro-ticaret, küçük atıştırmalıklar ve içecekler hazırlıyor ve çok az bir paraya komşularına ve diğer işçilere satıyorlar. Bu, kadınlara ve genel itibariyle de halka piyasadan daha fazla bağımsızlık imkanı verdiği için, uluslararası organizasyonların ve hükümetlerin, örneğin saldırgan mikro-kredi promosyonu üzerinden zarar vermeye veya manipüle etmeye çalıştıkları bir ekonomi.

federici-bio-2

Silvia Federici biyografi

1967: Federici felsefe tezini tamamlamak için ABD’ye taşınıyor. Burada kısa süre içinde öğrenci hareketine katılıyor ve radikal gazete Telos ile birlikte çalışmaya başlıyor.

1970’ler: Federici ABD’deki İtalyan yoldaşlarla birlikte İtalyan Yeni Solundan metinlerin çevirisini yapıyor. 1972’de Mario Montano ile birlikte “Thesis on the Mass Worker”ı yazıyor. Mariarosa Dalla Costa’nın “Kadınlar ve Toplumun Altüst Edilmesi” kitabını okuduktan sonra tüm politik faaliyetini Kadın Özgürlük Hareketi’ne adamaya karar veriyor.

1972: Padua, İtalya’da ana amacı uluslararası Ev İşi için Ücret Kampanyası’nı başlatmak olan Uluslararası Feminist Kolektif’e katılıyor. ABD’de New York Ev İşi için Ücret Kolektifi’nin kurucularından oluyor.

1984: Kısmen giderek boğuculaşan siyasi ortamdan kaçmak için, Nijerya’daki Port Harcourt Üniversitesi’nde öğretim görevlisi pozisyonunu kabul ediyor.

1987 – 2005: Federici, Hofstra Üniversitesi’nde öğretim görevlisi, ABD’de yükselen küreselleşme karşıtı harekete katılıyor, radikal Felsefe Derneği’ne katılıyor, RPA İdam Cezası Karşıtı Proje’nin kurucularından oluyor ve Midnight Notes’un çeşitli sayılarına katkıda bulunuyor.

1990: Nijerya üniversitelerinde yapısal dönüşüme karşı öğrenci mücadelelerini yayın yoluyla duyurmak için George Caffentzis ve diğerleri ile birlikte Afrika’da Akademik Özgürlük Komitesi’ni (CAFA) kuruyor, eğitim hakkını savunuyor.

1995: Federici’nin editörlüğünü yaptığı ‘Enduring Western Civilization. The Construction of the Notion of the Western Civilization and Its Others’ın yayınlanması.

Federici’nin ABD’ye dönüşü sonrası birincil işi, Nijerya’da yeni küreselleşme kanallarına ilişkin edindiği bilgi birikimini pratik ve teorik olarak hayata geçirmek oluyor.

2000: CAFA tarafından üretilen materyallerin bir koleksiyonu olan ‘A Thousand Flowers. Social Struggles Against Structural Adjustment in African Universities’ yayınlanıyor.

2004: Özgün birikim sürecini kadınlar ve yeniden üretim süreci üzerindeki etkisi bakımından yeniden ele alan bir çalışma olan ‘Caliban ve Cadı. Kadınlar, Beden ve İlksel Birikim’ yayınlanıyor.

2012: 30 yıldan uzun bir zaman zarfında yazılmış yeniden üretim üzerine makalelerden oluşan bir koleksiyon olan ‘Sınıf Noktasında Devrim. Ev İşi, Yeniden Üretim ve Feminist Mücadele’ yayınlanıyor.

2016: Federici bugün Brooklyn’de yazarak, ders vermek dahil çeşitli şekillerde öğreterek ve öncelikle ABD ve Latin Amerika’daki feministlerle ve diğer toplumsal hareketlerle ağlar kurarak yaşıyor.

Öyleyse bunu dönüp ana olarak kadınlar öncülüğündeki örgütlenme şekilleri ile bağlantılandırabilsek, [cinsiyete dayalı, çn] işbölümünü yıkmaya nasıl başlarız? Yeniden üretim dilimiz var ve çok faydalı gibi görünüyor ama pratik aynı tas aynı hamam sanki?

Bu, geniş olası sonuçlara sahip zor bir mesele. Kolombiya’dan yeni döndüm ve orada olan şeylerden biri büyük çapta bir mülksüzleştirme süreci—insanların erişim sahibi olduğu yeniden üretim imkanlarına, genellikle onları topraklarından etmekle başlayan, bir saldırı. Bu saldırı cadı avından dosdoğru katliamlara kadar, en şiddetli biçimiyle kadınlara karşı yürütülüyor. Yine de soru, buna karşı neden yalnızca kadınların örgütlendiği. Bu bir kadın sorunu değil. İlk hedef alınanlar kadınlar ama bu erkeklerin de sorunu—çünkü faillerin çoğu da erkek.

Kadınlar en ön saftalar çünkü bu gelişmelerin bedelini en ağır onlar ödüyor. Ama kadına yönelik şiddete karşı bir erkek hareketine de sahip olmamız gerekiyor. Başka erkeklere şunu anlatmak için örgütlenen erkeklere ihtiyacımız var: bunu yapamazsın. Daha da açacak olursak, bugün gerçekleşmekte olan, erkekliğin saldırganlığın yüceltilmesi ile yeniden tanımlanışına karşı da mücadele vermemiz gerekiyor. Şimdiki erkeklik modeli asker, güvenlik görevlisi, çeteci—yani hep silahlı adamlar.

Fransız feminist sosyolog Jules Falquet’nin de işaret ettiği gibi, emeğin yeni uluslararası iş bölümünde, erkeklere sunulan esas iş şiddet içeren işler—asker, güvenlik ya da gardiyan olarak çalışmak. Bugün kadına yönelik şiddetin bu denli fazla olmasının sebeplerinden biri de bu olabilir. Gündelik yaşamın militarizasyonunda ve erkekliğin yeni bir şiddet konsepti dahilinde şekillendirilmesine artış mevcut.

Erkeklerin daha fazla yeniden üretim işi üstlenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Kimi genç insanlar bunu yapıyor da ama bu hâlâ büyük bir sorun. Bazı durumlarda bu zorluğun maddi sebepleri var çünkü erkekler daha iyi işlere giriyor ve daha yüksek ücret alıyorlar. Dolayısıyla aile içinde bir tercih yapılacaksa dışarı çıkıp ücretli işte çalışanlar onlar oluyor. Ne de olsa, iş bulması daha olası olanlar onlar ve genellikle de kadınlardan daha iyi kazanıyorlar.

Ama bugün sermaye ile erkek arasında, şiddet seviyesi ile olan ilişkideki gibi, gerçek bir suç ortaklığı da var. Bununla nasıl başa çıkabiliriz?

Bunun bir yolu kadınların kendi alanlarını oluşturması ve bundan taviz vermemesi. Karma örgütlerde faaliyet yürütseler bile kadınların kendi otonom siyasi alanlarına sahip olmaları çok önemli. Durumumuzu analiz edip değişim üretecek stratejiler ve mücadeleler geliştirmemizin tek yolu bu. Aksi halde, tüm sömürü alanları incelenmeden olduğu gibi kalıyor ve yeniden görünmez hale getiriliyor.

Soldaki erkeklerin işçi sınıfını böldüğümüz suçlamasıyla ve bizden onların mücadelesini destekleyen bir grup olmamız beklentisiyle 1970’lerde feminist harekete nasıl karşı çıktığını hatırlıyorum. Onlar açısından kendi emeğimiz, kendi sömürümüz temelinde otonom hareket edebileceğimizi kabul etmek zordu. Kadınlar ancak örgütlerinden ayrıldıklarında gözlerini açmak zorunda kaldılar. Dolayısıyla şu anda kadınlara tavsiyem kendi otonomilerini yaratmaları.

Bu ilginç çünkü daha yakın zamanda bile, küresel hareketlerde–Avrupa ve ABD’deki daha otonom meydan hareketleri gibi–‘çeşitliliğe ve bunu kabul etmeye elbette evet ama temelde hepimiz tüm ayrımların ötesinde aynıyız’ iddiasında olan o dil, bir nevi apolitik post-feminizm,  hala geçerliydi.

Post-feminizme, post-kolonyalizme veya genel olarak “post-bilmemneci” politikaya inanmıyorum. Sömürgeci ilişkiler her zamankinden daha güçlü ve feminizm halen gerekli–elbette, feminist hareketi, tıpkı sömürgecilik karşıtı harekete yaptığı gibi sistem içileştirmeye çalışan Birleşmiş Milletler tarafından yaratılan feminizm türü değil.

Post-feminizme yönelik eğilim beni endişelendiriyor çünkü şu anda “kadınlar” nosyonunun kendisine yönelik bir saldırı var; post-modernizmle birlikte başlayan ve kadınlar, hatta proleter kadınlar arasında bile herhangi türden bir ortaklık varsaymayı reddeden bir proje. Bugün bazı genç kadınlar, safi kapitalizm tarafından inşa edilmiş olduğu kabulüyle, kadın kavramının kendisini reddediyorlar. Ama kadın olmanın ne anlama geldiği de kadınların kendi mücadeleleriyle tanımlandı, özellikle de kapitalizmin “kadınlık” ve “cinsiyet” tanımlamalarına karşı çıkan ve reddeden mücadelelerle.

Toplumsal yeniden üretim ve bakım işi alanında kurulan dilde de benzer bir kötüye kullanım olduğunu düşünüyor musunuz? Bu kavramların akademik çevrelerde, ilerici insanlar tarafından da kullanıldığını gördüm ama bazen kavranması mümkün olmayan ve toplumsal pratiğin dışına çıkaran şekillerde.

“Bakım işi” gibi bir kavram pratiğin dışına çıkarıldığı anda statikleşir ve şeyleştirilmiş olur. Zararsız bir fikir haline gelir, tıpkı bugün bazı feminist çevrelerde, sırf ulaşmak için yapmamız gerekenden izole ele alındığı için bu kadar popüler olan “bakım toplumu” gibi. Dil de bir mücadele alanı. “Toplumsal yeniden üretim” veya “müşterekler” gibi, akademik diskurda, tüm anlamı boşaltılan kavramlar var. Dili de mücadelelerimizin anlamını yeniden kendimize mal etmemiz gereken başka bir mücadele alanı olarak görüyorum.

Toplumsal yeniden üretim, benim açımdan, mahallenin, komünitenin tümden yeniden düşünülmesine–arzularımızı, olasılıklarımızı, krizimizi iç içe dokuyan ve ardından eylem hatları çizen bir politikaya–kapı aralamalı. Hatta şu anda sloganım şu: “ücret ile müşterek arasında.” Çünkü bugün ücret mücadelesini terk edemeyiz: Çevremizde gördüğümüz hep bu; fast-food çalışanları ve Walmart işçileri asgari ücretlerini artırmak için mücadele veriyorlar.

Bu pek devrimci görünmeyebilir ama gerçekten de son derece önemli çünkü birçok işçiyi bir araya getiriyor ve bunlar arasında bugün toplumun en aciz olanları var ve onları yeni bir toplumsal güce dönüştürüyor. Bugün, fast-food çalışanları 15 dolar saatlik ücret talep ettiğinde özgürlük talep ediyorlar, köleliğe son verilmesi çağrısı yapıyorlar, “ücretleri dibine kadar kesintiye uğrayabilenler olmaktan bıktık, sınırda yaşamaktan bıktık,” diyorlar. Mücadeleleri alacakları para miktarından çok daha fazlasıyla ilgili ve şu anda göç konusundaki mücadele ve Black Lives Matter mücadelesi ile bağlantılı olması tesadüf değil.

Ücret mücadelesi verirken dikkatli olmak gerek çünkü ücretler insanları bölmek için kullanılır ama tam tersine değişim için bir araç olarak da kullanılabilir. Örneğin, İtalya’da 1970’ler başında, sınıf çelişkisinin en yoğun olduğu dönemde, işçiler tersine orantılı ücretler talep ediyorlardı, böylece en düşük ücreti alanlar en yüksek, en yüksek ücreti alanlarsa en düşük zamları alıyorlardı. Orada ücret politik olarak kullanılıyordu, insanları birleştirmenin ve ücret sistemi üzerinden kurulan emek hiyerarşilerini tersyüz etmenin bir yolu olarak kullanılıyordu. Şimdi benzer bir şey 15 dolar saatlik asgari ücret mücadelesinde de oluyor–mesele bu hiyerarşileri tersyüz etmekle ilgili, asıl yükselen taban.

Ücret ile müştereği iki ayrı alan olarak değil, potansiyel olarak bazı durumlarda birbirini güçlendiren iki araç olarak görüyorum. Ücret mücadelesine güç kazandırmak için müştereklere ihtiyacınız var ve müştereklere kaynak sağlamak için de ücrete ihtiyacınız var. Kilit soru, karşılığında daha fazla sömürü veya hayatlarımız üzerinde daha fazla devlet kontrolü olmaksızın, otonominizi nasıl genişleteceğiniz, yeni dayanışma ilişkilerini nasıl inşa edeceğiniz, ürettiğimiz refahın bir kısmını nasıl yeniden kendimize mal edeceğimiz meselesi.

Bazı barınma hakkı mücadeleleri gibi mi? İspanya’da PAH örneğin, evleri alıyor, ardından “köyler” dedikleri aile meclislerinde insanların neye ihtiyacı olduğunu görüyorlar ve bunu, gündelik yaşamın çeşitli unsurlarını yeniden örgütleyerek ortak bir şekilde sağlıyorlar.

Tam olarak öyle. Ama önce mahalledeki insanların ne istediğine karar vermesi lazım–devletin sizin adınıza karar vermesine izin veremezsiniz. Bir zemin inşa etmeniz gerek. Örneğin devletin parçası olan ama bugün, hizmet verdikleri insanlarla bağ kurmalarına hiç alan bırakmayan sürekli kesintiler ve iş sürecinin taylorizasyonu nedeniyle gerçekten iyi bir iş yapamadıklarını bildiklerinden durumlarından hiç memnun olmayan kamu çalışanlarıyla–hemşireler, eğitimciler–düzenli toplantılar yaparak. Dönüşümün gerçekleşmesi gereken yer burası. Toplumsal yeniden üretim koşullarının iyileştirilmesine de ilgi duyan ve mevcut sisteminin sorunlarının gerçekten ne kadar ciddi olduğunu içeriden bilen insanlarla ittifaklar kurulması gereken bir süreç olmalı bu.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s