Latin Amerika’da dalga geri çekiliyor – Álvaro García Linera

Latin Amerika’daki ilerici hükümetlerin “erdemli on yılı” sona eriyor. Ancak Bolivya Başkan Yardımcısı Alvaro Garcia Linera’nın da belirttiği gibi, devrimler dalga dalga gelir.

pa-14241325_0
Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales (solda) ve Başkan Yardımcısı Alvaro Garcia Linera, Bolivya’nın bağımsızlığının 187. yıldönümü kutlamaları sırasında ülkelerinin ulusal marşını söylerken. 6 Ağustos 2012

İspanyolca orijinal

İngilizce çeviri

Dünyadan Çeviri’nin notu: Metin İspanyolca orijinalinden İngilizceye çevrilirken kimi yerler anlam kaymasına ve hatta kaybına uğramış. İngilizcesinden çevirirken mümkün olduğunca telafi etmeye çalıştık.

Başkan Yardımcısı Garcia Linera’nın Buenos Aires Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi’ndeki konuşmasından kesitler (27 Mayıs 2016)

Latin Amerika’da tarihsel bir dönüm noktası ile karşı karşıyayız. Bazıları bir başarısızlıktan, gericilerin ilerlediğinden söz ediyor. Gerçek şu ki, son on iki ay içinde, kıtanın ilerici ve devrimci hükümetlerinin bölgesel dağılımının yoğun olarak ilerlemesinden on yıl sonra, bu ilerlemenin hızı kesildi, bazı durumlarda pes etti ve bazılarında da sürekliliğin devam edeceği şüpheli. Muhafazakar güçlerin kazandıkları her yerde, devlet yönetimini kontrol altına almayı amaçlayan 80’li ve 90’lı yılların eski elitlerinin başlattığı hızlandırılmış bir yeniden yapılandırma süreci devam etmekte.

Kültürel anlamda, organik sağcı aydınlar, STK’lar ve medya tarafından değişim ve devrim projesini gözden düşürmeye, gölgelemeye ve itibarsızlaştırmaya yönelik kararlı bir çaba var.

Latin Amerika’nın altın, erdemli on yılı sayılabilecek her şeyi hedef alıyorlar.

Aslında on yıldan da fazla oldu. Latin Amerika 2000 yılından beri, çoğulcu ve farklı bir şekilde, bazıları diğerlerinden daha radikal, bazısı kentsel, bazısı kırsal, çok farklı dillerle ama çok yakınsak bir şekilde, on dokuzuncu yüzyılda devletlerin kuruluşundan bu yana hatırlanabilecek en büyük özerklik ve en büyük egemenlik inşası dönemini yaşadı.

Latin Amerika’nın erdemli on yılının dört özelliği

İlk olarak, siyasi yönü: İktidarı almadan dünyayı değiştirmenin mümkün olup olmadığına dair yüzyılın başlangıcından beri süren tartışmayı aşacak şekilde, toplumsal ve popüler güçlerin devlet iktidarını ele alması. Halk tabakaları, işçiler, köylüler, yerli halklar, kadınlar, alt-sınıflar, bu teorik ve uzatmalı tartışmayı pratikte aştı. Devleti kontrol etme görevlerini üstlendiler. Temsilci, kongre üyesi, senatör oldular, görev aldılar, neoliberal politikaları geri püskürttüler, devlet yönetiminin sorumluluğunu aldılar, kamu politikalarını değiştirdiler, bütçelerde değişiklikler yaptılar. Bu on yıl içinde devlet yönetiminde halkın, alt tabakanın varlığına tanık olduk.

İkincisi, sivil toplumun güçlendirilmesi: sendikalar, loncalar, yerleşimciler, komşular, öğrenciler, dernekler, bu on yılda farklı alanları değiştirmeye ve bu alanlarda çoğalmaya başladılar. Neoliberal kayıtsızlık ve demokratik simülasyon karanlığı bitti, yeni Latin Amerika devletleri ile birlikte bir dizi görev üstlenen güçlü bir sivil toplumun yeniden yaratılmasının yolunu açtı.

Sosyal yönü açısından ise, Brezilya, Venezüella, Arjantin, Bolivya, Ekvador, Paraguay, Uruguay, Nikaragua ve El Salvador’da toplumsal refahın kaydadeğer bir şekilde yeniden dağıtılmasına tanık olduk. Latin Amerika’yı dünyanın en eşitsiz bölgelerinden biri haline getiren, zenginliğin ultra konsantrasyonunu olumlayan politikalara muhalefet olarak, ilerici ve devrimci hükümetler tarafından 2000 yılından itibaren sürdürülen refahın yeniden dağıtımı süreci, güçlü bir şekilde devam ediyor. Sermayenin yeniden dağıtılması, terimin sosyolojik anlamında değil, ama onların tüketim kapasitesi anlamında orta sınıfların genişlemesine yol açtı. İşçilerin, köylülerin, yerli halkların ve alt sosyal tabakaların tüketim kapasitesi genişletildi.

En zengin % 10 ve en yoksul % 10 arasında 90’lı yıllarda 100, 150, 200 kat olan fark, yüzyılın ilk on yılı sonunda farklı toplumsal kesimlerin katkısı -ve eşitliğini- genişletecek şekilde 80, 60, 40 kata kadar azaltılmış oldu.

Biz de devletin güçlü bir rol sürdürmesini sağlayan post-neoliberal önermeleri deneyimledik. Bazı ülkeler özel şirketlerin kamulaştırılması sürecini başlattı veya yeni kamu işletmeleri kurdu, ekonomi yönetiminin post-neoliberal biçimlerini üretmek için ekonomiye devlet müdahalesini genişletti, iç pazara yeniden önem kazandırdı, devletin zenginliğin dağıtıcısı olarak önemini tekrar sağladı ve ekonominin stratejik alanlarında devletin katılımını iyileştirdi.

Dışişlerinde ise kıta seviyesinde, resmi olmayan ilerici ve devrimci bir enternasyonal kurduk. Bu da bağımsızlığımızı tesis etmede büyük aşamalar kaydetmemizi sağladı. Bu on yılda, Amerika Devletleri Örgütü (OAS); Latin Amerika ve Karayipler Devletler Topluluğu (CELAC) ve Güney Amerika Uluslar Birliği (UNASUR) tarafından dengelendi. Bu da Amerika Birleşik Devletleri olmadan -vesayet olmadan- Latin Amerika entegrasyonunun evrimini temsil eder.

Genel olarak kıta, bu erdemli on yılda pek çok siyasi değişiklik gerçekleştirmiştir: Yeni bir tür devlet inşasında halkın katılımı. Sosyal değişimler: Refahın yeniden dağıtılması ve eşitsizliklerin azaltılması. Ekonomi: Ekonomide aktif devlet müdahalesi, iç pazarın genişlemesi, yeni orta sınıfların oluşturulması. Uluslararası: Kıtanın politik entegrasyonu. Sadece on yıl için hiç de azımsanmayacak gelişmeler bunlar; belki de kıtamızda on dokuzuncu yüzyıldan bu yana entegrasyon, egemenlik ve bağımsızlık açısından en önemli yıllar yaşandı.

Ancak, son aylarda ilerici ve devrimci hükümetlerin bölgesel difüzyon ve genişleme sürecinin durduğu gerçeğini kabul etmeliyiz. Biz kıtanın bazı çok önemli ve belirleyici ülkelerinde sağcı kesimlerin dönüşüne tanıklık ediyoruz. Açıkçası, Sağ, her zaman ilerici süreçleri sabote etmeyi deneyecektir. Onlar için, bu bir siyasi hayatta kalma sorunu, kontrol ve çatışma sorunudur. Neyi yanlış yaptığımızı, nerede sınırlarla karşılaştığımızı, nerede tökezlediğimizi, kısacası, Sağın ne zaman inisiyatifi almasına izin verdiğimizi değerlendirmek önemlidir.

Latin Amerika’nın erdemli on yılının beş sınırı ve çelişkisi

Ekonomideki çelişkiler: Devrimci süreçler içinde ekonomik konulara sanki az önem verdik gibi. Muhalefette olduğunuzda önemli olan şeyler, az ya da çok çekici, güvenilir, yapıcı önerilerle siyaset, örgütlenme, fikirler ve eylemliliklerdir. Ancak hükümette olduğunuzda, devlet olduğunuzda, ekonomi çok önemlidir. Ve ilerici hükümetler ve devrimci liderler ekonominin bu büyük önemini her zaman takdir etmemişlerdir. Ekonomiyle ilgilenmek, yeniden dağıtım süreçlerini genişletmek ve büyümeyi artırmak herhangi bir devrimin temel direkleridir.

Savaş Komünizminden sonra Lenin’in yazılarının tümü bu yüzden, bir ülkede sosyalizm ya da komünizmi inşa edemeyeceğiniz ve ekonomik ilişkilerin dünya pazarında düzenlendiği, piyasalar ve para birimlerinin kararname ile ya da üretim araçlarının kamulaştırılması yoluyla ortadan kaybolmayacağı, sosyal ve toplumsal ekonominin sadece küresel ve kıtasal ilerleme bağlamında ortaya çıkabileceği gerçeğinden hareketle; ekonomik yönetim, üretim, dağıtım ve zenginliğin geliştirilmesi, köylüler, işçiler, küçük ve hatta büyük işletmeler tarafından kurulan özerk girişimlerin konuşlandırılması yoluyla halk kesimlerinin güvenini sağlama yollarını arama; böylelikle nüfusun istikrar ve refahı için sağlam bir ekonomik temel sağlamak üzerinedir. Bu arada, siyasi gücü işçilerin elinde tutarak, direniş ve insanların refahı için, hayatta kalmak için temel koşulları oluşturmak ve direnmek her ülkenin işidir. İstediğiniz herhangi bir tavizi verebilir, bu ekonomik büyümeye kim yardımcı olacaksa onunla konuşabilirsiniz, ancak her zaman siyasi iktidarın işçilerin ve devrimcilerin elinde olduğunu garanti etmelisiniz.

Söylem etkili olmalı ve gerekli koşulların asgari maddi tatmini temelinde pozitif kolektif beklentiler yaratabilmelidir. Bu koşullar yerine getirilmediği takdirde, herhangi bir konuşma, ne kadar baştan çıkarıcı, ne kadar gelecek vaat eden bir konuşma olursa olsun, sulandırılmış olur.

Ekonomik alanda ikinci bir zayıflık: ilerici ve devrimci hükümetlerin bazıları devrimci bloku etkileyen önlemler aldılar, böylece muhafazakar olanı güçlendirmiş oldular.

Açık ki bir devlet herkesin devleti olmalıdır. Devletin temel taşı budur. Ama bir devlet şu ikilikte nasıl çalışır? Hem herkesin devleti olmak, tüm yurttaşları dikkate almak hem de işçilere, çiftçilere ve halk kesimlerine tercihen öncelik tanımak. Hiçbir ekonomik politika bu ikiliğin üstesinden gelemez. Biri Sağın desteğini kazanacağına ya da onu nötralize edeceğine inanarak bunu yaptığında büyük bir hata yapar, çünkü Sağ asla sadık değildir. İş sektörlerini nötralize edebiliriz, ama onlar asla bizim tarafımızda olmayacak. İşlerin popüler yanının bocaladığını gördüklerinde veya bir zayıflık gördüklerinde, iş dünyası ilerici ve devrimci hükümetlerin aleyhine dönmeye bir dakika tereddüt etmeyecektir.

Bir kararname çıkarıp pazarın var olmadığını ilan edebiliriz ama pazar var olmaya devam edecektir. Yabancı firmaların sona erdirilmesine yönelik bir kararname çıkartabiliriz ama cep telefonları ve makineler için aletler hala evrensel, gezegen çapında knowhow gerektirir. Bir ülke otarşik olamaz. Hiçbir devrim otarşi ve izolasyonla hayatta kalamaz veya dayanamaz. Devrim küresel ve kıtasal olmalıdır yoksa bir parodi olacaktır.

İlerici ve devrimci hükümetlerin köylüler, işçiler, kadınlar ve gençler için radikalliği ülkeye göre değişse de bir güçlenme sağladığı kesin. Ancak halk kesimlerinin ekonomik gücü ile birlikte gitmediği takdirde siyasi iktidar ayakta kalamaz.

Siyasi iktidarın işçilerin, ekonomik iktidarın işverenlerin ya da devletin elinde olduğu bir ikilik sürdürülemez. Bu denklemde devlet işçilerin yerini tutamaz. Onlarla işbirliği yapabilir, koşullarını iyileştirebilir ama er ya da geç ekonomik gücün alt tabakalara devredilmesine başlamak zorunda kalacaktır. Ekonomik kapasite yaratmak, alt tabakaların birleştirici üretken kapasitelerini oluşturmak; gelecekte post neoliberalizmden post-kapitalizme hareket etme olasılığına karar verecek olan bu anahtardır.

İlerici hükümetlerin karşı karşıya kaldığı ikinci sorun, refahın toplumsal politizasyon olmadan yeniden dağıtılmasıdır. Tüketim kapasitesinin ve sosyal adaletin genişlemesine toplumsal politizasyon eşlik etmiyorsa sağduyu üretmiyoruz demektir. Tüketim kapasitesine, ihtiyaçlarını tatmin etme kapasitesine sahip yeni bir orta sınıf yaratmış oluruz ama eski muhafazakar sağduyuyu taşıyor olurlar.

Sağduyu ile neyi kastediyorum? İnsanların yaşamlarını organize eden samimi, ahlaki ve mantıksal öğretileri kastediyorum. Temel prensiplerimizle, dünyada nasıl durduğumuzla ilgilidir.

Bu bağlamda, kültürel, ideolojik, manevi yönler hayati önem kazanmaktadır. Derin bir kültürel devrim yoksa, orada herhangi bir devrimci sürecin konsolidasyonu ve gerçek bir devrim yoktur.

Biri hükümet olduğunda, iyi bir sendika, öğrenci ya da yerel devrimci lider olmak kadar iyi bir bakan ya da milletvekili olmak da önemlidir çünkü burası sağduyu savaşımının verildiği yerdir.

İlerici ve devrimci hükümetlerin üçüncü zayıflığı ahlaki reformdur. Açıktır ki, yolsuzluk toplumu aşındıran bir kanser türüdür – sadece şimdi değil, 15, 20, 100 yıl önce de böyleydi. Neo-liberaller kamu işletmelerinin özelleştirilmesi sürecinde oluşan kurumsallaşmış yolsuzluğa bir örnektir, onlar Latin Amerika halklarının ortak servetini çalarak şahsi servetleri yaptılar. Özelleştirmeler yaygın yolsuzluğun en çirkin, ahlaksız, uygunsuz, müstehcen örneği olmuştur. Ve biz kesinlikle buna karşı savaştık -ama yeterli değil. Ortak malları, kamu kaynaklarını ve kamu mallarını yeniden müşterekleştirirken, şahsen tek tek her yoldaş, Başkan, Başkan Yardımcısı, bakanlar, yöneticiler, milletvekilleri olarak, günlük davranışlarımızda, var oluşumuzda tevazu, basitlik ve şeffaflıktan feragat etmemek çok önemlidir.

Son zamanlarda medyada şişirilen bir ahlaki kampanya var. Şirketlerinin vergi kaçırabilmesi için Panamaya kayıt yaptıran sağcı kongre üyesi, senatör, adaylar ve bakanların bir listesini yapabiliriz. Bunlar yozlaşmış olanlardır, bizi yolsuzlukla, ahlaksızlıkla, alçaklıkla suçlamaya cüret eden düşkünlerdir. Ama biz davranışlarımız ve günlük yaşantımızda nerde durduğumuzu ve ne için durduğumuzu göstermekte ısrarcı olmalıyız. Ne düşündüğümüzle ne yaptığımızı, ne söylediğimizle ne olduğumuzu birbirinden ayıramayız.

Zayıflık ile ilgisinin olmadığını söyleyemeyeceğim dördüncü unsur, demokratik rejimlerde liderliğin sürekliliği konusudur. Demokratik devrimlerde, muhaliflerine karşı yaşamak ve onlara katlanmak zorundasındır. Onları yenmişsindir, söylemsel, seçimle, siyasi, ahlaki açıdan kazanmışsındır ama rakiplerin hala ordadır. Bu demokrasi ile birlikte gelen bir gerçektir. Ve yetkililerin seçimi için sınırları anayasalar belirler -5, 10, 15 yıl. Bu sınırlara uymak zorundaysan, devrimci süreçlere nasıl devamlılık sağlayabilirsin?

Derler ki: “popülistler ve sosyalistler caudillos (liderlere) inanıyor”. Ancak gerçek devrim zamanın ruhunu somutlaştırmak değil mi? Eğer her şey kurumlara bağlı ise, bu devrim değildir. Hiçbir gerçek devrim liderleri ya da caudillos olmadan olmaz. İnsanların öznelliği bir ülkenin kaderini belirlediğinde, biz gerçek bir devrimci sürece şahit oluyoruz demektir. Ancak, sorun, liderin sürekliliği için anayasal sınırların olduğu koşulda verilen süreçte nasıl devam ettiğimizdir.

Belki kolektif liderlik, süreçlerin sürekliliğini sağlayan kolektif liderlik inşası demokratik bir ortamda daha fazla olanaklara sahiptir. Bu da siyasi tartışmalar yoluyla çözülmesi gereken sorunlardan biridir. Devrimci liderliğe nasıl sübjektif süreklilik sağlayalım ki böylece süreçler kesilmesin, sınırlanmasın ve tarihsel perspektif içinde sürdürülebilsin?

Son olarak, özeleştirel ama olumlu bir şekilde bahsetmek istediğim beşinci zayıflık, ekonomik ve kıtasal entegrasyon ile ilgili. Siyasi entegrasyonda çok iyi ilerleme kaydettik. Fakat her hükümet kendi coğrafi alanını, ekonomisini ve pazarını görüyor ve diğer pazarlara baktığımızda sınırlamalar ortaya çıktığını görüyoruz. Ekonomik entegrasyon kolay bir mesele değildir. Bu konuda çok konuşabilirsiniz, ancak ödemeler, yatırım oranları, teknolojik konuların dengesini kontrol etmek gibi şeyler söz konusuyken işler ağır ilerler. Bu büyük bir sorun. Ben Latin Amerika’nın yirmi birinci yüzyılda kaderinin efendisi olmasının, ancak mevcut devletlerin yerel ve ulusal yapılarına saygı duyan; finans, ekonomi, kültür, siyaset ve ticaretle uğraşan kıtasal kurumların ikinci bir zemini ile birlikte, kıtasal, çokuluslu bir tür devlet haline gelmesiyle mümkün olabileceğine inanıyorum. 450 milyon kişi olduğumuzu hayal edebiliyor musunuz? Mineraller, lityum, su, gaz, petrol, tarımda büyük rezervlere sahip olurduk. Kıta ekonomisinin küreselleşme süreçlerini yürütebilirdik. Yalnız başınayken biz, Kuzeyden şirketlerin ve ülkelerin açgözlülük ve suiistimaline av oluruz. Birleşirsek, Latin Amerika’da yirmi birinci yüzyılda kararlı yürür ve kaderimizi belirleyebiliriz.

Dalga geri çekiliyor

Korkmamalıyız. Ne de gelecek konusunda veya yaklaşan mücadelelerle ilgili karamsar olmalıyız. Marx, 1848’de devrimci süreçleri incelerken, devrimi hep dalga dalga bir süreç olarak tanımladı. Devrimi asla yukarı doğru, sürekli bir süreç olarak hayal etmedi. Devrimin dalgalar halinde hareket ettiğini söyledi: Bir dalga, başka bir dalga ve sonra birinciyi aşan ikinci dalga ve ikincinin ötesine geçen üçüncü.

Şimdi dalga geri çekilmekte. Bu çekilme haftalar, aylar, yıllar alacak, ancak bu bir süreçtir, orada ikinci bir dalga olabilir ve yapmamız gereken bunun için hazırlanmak, ilk dalgada neleri yanlış yaptığımızı, nerde yenildiğimizi, ne hatalar yapıldığını, nelerde eksik olduğumuzu tartışmaya açmaktır, böylece ikinci dalga olduğunda, er ya da geç, kıtasal devrimci süreçler ilk dalganın ötesine gidebilir.

Zor zamanlar içindeyiz, ama zor zamanlar devrimciler için oksijendir. Biz alt tabakadan gelenler değil miyiz, neoliberal zamanlarda marjinalize edilen, zulüm ve işkence edilmiş olanlar değil miyiz? Kıtanın altın on yılı henüz gelmedi. Devrimci bir döngüye yol açmış olan, sendikalar, üniversiteler, mahallelerden, alt tabakalardan gelen sizlerin mücadeleniz olmuştur. İlk dalga gökten düşmedi. Biz 80’li ve 90’lı yıllardaki mücadelelerinin yara izlerini vücudumuzda taşıyoruz. Ve eğer bugün, geçici olarak, 80’ler, 90’lar, 2000’li yılların mücadelelerine geri dönmek zorundaysak, onlara hoş geldin diyelim. Devrimci bunun için vardır.

Hayatının sonuna kadar – mücadele eder, kazanır, düşer, kalkar, kavgaya girer, kazanır, düşer, ayağa kalkar. Bu bizim kaderimiz.

Ama bizim lehimize olan önemli bir şey var: tarihsel zaman. Tarihsel zaman bizim tarafımızda. Profesör Emir Sader’in dediği gibi, rakiplerimizin sunabildiği hiçbir alternatifi yok, bizi alt edebilecek bir projeleri yok. Onlar sadece geçmişin hataları ve kıskançlıklar üzerine yuva yaparlar. Onlar düzencidirler. Biz onların Arjantin, Bolivya, Brezilya, Ekvador, kıtanın tamamında ne yaptığını biliyoruz. Onların ne yaptığını biliyoruz çünkü 80’li ve 90’lı yıllarda hüküm sürenler onlardı. Ve onlar bizi sefil, bağımlı ülkelere dönüştürdü, bizi aşırı yoksulluk koşulları ve kolektif utanca sürükledi. Biz onların ne yapmak istediğini çoktan biliyoruz.

Biz yarınız. Biz umuduz. Biz son on yılda, diktatörler ve hükümetlerin yüz yıldır yapmaya cesaret edemediği şeyleri yaptık: Biz anayurdumuzu, onuru, umudu, eylemi ve sivil toplumu kurtardık. Bu yüzden, bunların hepsine karşılar. Onlar geçmişi temsil ediyor. Onlar gerici. Biz ise tarihsel zamanla birlikte hareket edenleriz.

Ama burada çok dikkatli olmamız gerekir. Her şey bize karşı iken, 80’li ve 90’lı yıllarda öğrendiklerimizi yeniden öğrenmemiz gerek. Güç toplamamız gerek. Savaşa girip kaybettiğimizde, gücümüzün düşmana gittiğini, onunkini artırırken bizimkini zayıflattığını bilmeliyiz. Böyle olduğunda, meşruiyet kazanmak, açıklamak, insanların umutlarını, desteğini, duyarlılık ve duygularını her yeni savaşta yine fethetmek için nasıl iyi plan yapacağımızı bilmemiz gerekir. Üniversitelerde, okullarda, sendikalarda, küçük broşürlerde, gazetelerde, ana akım medyada, yine fikirlerin küçük ve dev savaşlarına girmek zorunda olduğumuzu bilmeliyiz. Yeni bir sağduyu, umut ve mistisizm inşa etmek zorunda olduğumuzu bilmeliyiz. Fikirler, örgütlenme, seferberlik.

Bu mücadelenin ne kadar süreceğini bilmiyoruz. Ama bir, iki, üç, dört yıl sürecek olsa da hazır olalım. Kıta hareket halinde ve hareket er ya da geç artık sadece 8 ya da 10 ülkenin değil, devrimci, ilerici halkların enternasyonalini kutlayan 15, 20, 30 ülkenin meselesi olacaktır.

Çeviri: Canan Kaplan

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s