Macaristan’ın mülteci referandumu aslında Avrupa’nın geleceği üzerine – Molly O’Toole

Hungarian Prime Minister Orban delivers a speech during an election rally of ruling Fidesz party in Budapest

foreignpolicy.com

Viktor Orban’ın Merkel karşıtı Haçlı seferi asla AB çapında etkili olamaz ama belki de esas mesele bu: parçalı bir Avrupa.

Bu Pazar Macarlar, çoğu gözlemcinin garip ve hatta düpedüz anlamsız bulduğu bir referanduma gidiyorlar. Başbakan Viktor Orban’ın sağcı hükümeti şu soruyu soruyor: “Avrupa Birliği’nin, Macar olmayanların Macaristan’a zorunlu iskanını Macar parlamentosunun onayı olmasa bile dayatabilmesini istiyor musunuz?” Hayır cevabının çoğunluk elde etmesi bekleniyor. Ama böyle bir sonuç, AB üye devletleri tarafından sığınmacıların yerleştirilmesi konusunda alınan Eylül 2015 kararını geriye çeviremez, Macaristan’ın kendi içinde de hiçbir doğrudan hukuki sonuç doğuramaz.

Ancak referandumun Orban veya onun Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in işbirliğini kazanan daha geniş projesi için ne işe yarayacağı konusunda herhangi bir gizem yok. Referandum eşzamanlı olarak dikkatleri Orban’ın iç sorunlarından başka yöne kaydırıyor ve onun Avrupa sahnesindeki Angela Merkel karşıtı duruşunu güçlendirmesini sağlıyor: Avrupa’nın “milli Hıristiyan kültürünü Müslüman işgalinin uygarlığa tehditleri” karşısında savunan bir moral önder. Referandum aynı zamanda, Orban’ın yeniden güçlendirilmiş ulus devletler ve Brüksel’e karşı “sesini yükseltmekten çekinmeyen” halklar AB’si vizyonunu destekleme amacını da taşıyor.

Orban’ın vizyonundan çıkan, kendisini kolektif bağlayıcılığı olan bir kararın kaybeden tarafında bulan her hükümetin, müzakerelerin sonraki aşamasında pozisyonunu güçlendirmek için ulusal referandum çağrısı yapacağı bir birlik. Yani dağılmaya yazgılı bir birlik.

Öncelikle Macaristan ve mültecilerle ilgili bazı temel gerçekleri ele alalım. Geçtiğimiz sonbaharda yapılan anlaşma kapsamında Macaristan’a yerleştirilmesi muhtemel sığınmacıların toplam sayısı 1294’tü. Bunlardan bir tanesi bile Macaristan’a ulaşmış değil, ulaşması da beklenmiyor. Birçok gözlemciye göre Slovakya’nın başkenti Bratislava’da bu ay düzenlenen Avrupa Birliği zirvesi, geçtiğimiz yılın yerleşim anlaşmasını hükümsüz kıldı.

Ancak bu gerçekler Ivan Krastev’in “demografik hayal gücü” dediği şeyi sakinleştirmeye yeterli gelmeyebilir. Macaristan uzun süredir ulus olarak tükenme korkusundan mustarip. Bu korku kimi zaman düşen doğum oranları konusundaki endişeler şekline bürünürken, kimi zaman Slav dilleri denizinde, Hint-Avrupa dili konuşmayan küçük bir ülke olma korkusuna dönüşüyor. Ve bir de ülkenin bağımsızlığını sırasıyla Osmanlılara, Habsburg’lara ve Sovyetlere kaybetmesinin anıları var.

Şu anda bu korkuların çoğu, hem uygarlığa bir tehdit hem de neredeyse askeri bir tehlike olarak tanımlanan Ortadoğulu mültecilere yansıtılıyor. Orban ve propagandacıları hiçbir harcamadan kaçınmadılar—referandum ve kampanya 40 milyon avroya mal olacak—ve Macarları Müslümanlar konusunda histeri krizine sokmak için her duygusal düğmeye bastılar. Hükümetin bir bakanı olan Janos Lazar’a göre, Macarlar “demografik birliklerini” koruyamazlarsa ulusun “uzun vadede ayakta kalması” tehlikesi söz konusu. Aynı zamanda “ülkenin birliğinin ancak referandumla sağlanabileceğini” de iddia ediyor, “çünkü Brüksel yalnızca halktan korkuyor ve sadece halkın iradesine boyun eğer.” (Bu retoriğin bir ABD Başkan adayınınkini andırması tesadüf değil. Orban bu yıl Donald Trump’ı desteklediğini açıklarken Lazar da Başkan Obama’yı ve “bazı Amerikalı grupları” Avrupa’yı Müslümanlaştırmak istemekle suçladı.)

Ekim referandumu, Orban açısından daha önce başarılı olduğunu kanıtlamış bir politik çizginin devamı. 2015 baharında hükümet, “göç ve terör” konusunda bağlayıcı olmayan bir “ulusal istişare” başlatmıştı. 8 milyon vatandaşa postalanan anket, onları örneğin “göçmen sorununun Brüksel tarafından yanlış yönetilmesi ile terördeki yükseliş arasında bağ olabilir” gibi bir görüşü benimsemeye zorluyordu. “Macaristan’a gelirseniz Macarların işini almayın!” gibi, sığınmacıları azarlayan mesajlar yazılı billboardlar tüm ülkeyi kapladı. Bunların tümü Macarcaydı ve “Balkan rotasındaki” mültecilerin dünyanın en zor dillerinden birini nasıl olup da öğrendiğini düşündürüyordu insana.

Kampanya Orban için harikalar yarattı. Hükümetiyle ilgili yolsuzluk skandalları ya da birçok tahmine göre yarım milyon Macar’ın, ekonomik refahın giderek daha çok siyasi bağlantılara bağlı olması yüzünden, akut bir işgücü kıtlığına yol açacak şekilde ülkeyi terk etmiş olması, artık gündemde değil. En önemlisi, Orban, iktidardaki Fidesz’e karşı gerçek bir seçim tehdidi haline gelmiş olan aşırı sağcı Jobbik partisinin rüzgarıyla doldurdu yelkenini. Macaristan’da hiç kimse, Orban’dan daha milliyetçi—ya da açık sözlü olalım, yabancı düşmanı—olduğunu iddia edemez. Bu yıl Orban hükümeti, vatandaşlarına Batı Avrupa’nın güya göçmenlerin elinde olan “gidilmesi tehlikeli bölgelerinin” haritasını taşıyan (Paris ve Londra’dakiler dahil ki bu durum İngiliz Dışişleri’nin protestosuna yol açtı) parlak bir broşür dağıttı ve billboardları “Göçmen krizinin başlangıcından bu yana Avrupa’daki terör saldırılarında 300’den fazla insanın öldürüldüğünü biliyor musunuz?” veya “Brüksel’in bir Macaristan şehrinin nüfusu kadar yasadışı göçmeni yerleştirmek istediğini biliyor musunuz?” gibi sorularla doldurdu.

Orban’ın geçtiğimiz yaz önce Sırbistan sonra da Hırvatistan sınırı boyunca diktiği dikenli tellerin onun için hoş bir yan etkisi oldu. Macaristan’ın AB’nin dış sınırlarında kendi kısmını güçlendirmesi, onun kendisini Avrupa sahnesinde pratik bir sorun çözücü olarak sunmasına imkan sağladı ve o zamandan bu yana “Avrupa ordusu” oluşturulması ve Libya’da mülteciler için devasa bir kamp kurulması gibi daha da ileri girişimlere el attı.

Ama bunlardan da önemlisi, mevcut durumu, kendince Batı siyasetine egemen olduğunu düşündüğü “liberal fasa fisoya” ideolojik bir alternatif sunma fırsatı olarak kullanması. Kendisini azimli bir ezilen (bir noktada, rejimini tanımlamak için “plebyen demokrasi” formülünü ortaya atmıştı) ve dünyanın gidişatını şekillendiremese bile ona tercüman olabilecek geniş ufuklu biri olarak gösterdi hep. Kulaktan dolma siyaset bilimi ve tarih felsefesi bilgileriyle sık sık konuşmalar yaptı. Örneğin 2014 yazında, liberal çağın sona erdiğini ve adını kendi koyduğu “Ulusal İşbirliği Sistemi”nin yeni bir “illiberal devlet” modeli ortaya koyabileceğini açıkladı.

Böyle açıktan bir illiberalizm, Batılı gözlemciler ciddiye alınmadı. Ama Orban’ın ve onun ideolojik takipçilerinin arz ettiği tehlike hafife alınmamalı. Eskiden devlet sosyalizminin liberal bir eleştirmeni olması—George Soros bursu ile Oxford Üniversitesi’nde geçirdiği süre—güvenilirliğini zedelemiyor, aksine artırıyor. 1990 ortalarında milliyetçiliğe ve dindarlığa dönmesinin stratejik parti-politikası hesaplarından kaynaklanıyor olup olmamasının bir önemi yok; 1920’ler Avrupa’sındaki birçok otoriter gibi, Orta Avrupa’nın liberalizmi denediğini ama işe yaramadığını söyleyebileceği gerçeği baki.

Ya da liberalizm deneyleri, pratiğe ahlaki görecelilik ve akılsız tüketimcilik olarak tercüme olan bireysel özgürlüğün zaferiyle sonuçlandı; çokuluslu şirketlerin ve başıboş finans sermayesinin her daim kazandığı bir ekonomiyi meşrulaştırdı. Eski liberaller tarafından savunulan bu anti-liberalizm, siyasi partiler arasında sınırlı bir rekabetin olduğu ama iktidarın asla gerçekten el değiştirmediği 1920’lerin yarı otoriter Orta Avrupa rejimlerine gerekçe oldu. 1920’lerde, tıpkı şimdiki gibi, anti liberalizm birçok ulusal kilise tarafından destekleniyordu. Bu da ulusal aidiyeti Hıristiyan etiğinin üzerine koyuyordu. Bugün finans krizinin ertesinde Batıdaki “post-liberalizm” arayışı ile 1920’ler arasında benzerlik kurabiliriz.

Alman Hıristiyan Sosyal Birlik partisindekiler (Merkel’in Hıristiyan Demokrat Birlik partisinin Bavyera seksiyonu) gibi muhafazakarlardan olumlu yorumlar alan Orban, artık AB’de bir “kültürel karşıdevrimden” azına razı olmayacak bir pozisyon içinde. Polonya’nın son derece muhafazalar iktidar partisinin başı olan Jaroslaw Kaczynski ile bir basın açıklamasında Orban, Brexit’in Visegrad ülkelerinin—Polonya, Macaristan, Slovakya, Çekya—(Visegrad dörtlüsü için özel bir İngilizce haber kanalı ile desteklenebilecek) böyle bir karşıdevrimi başlatması için “fantastik bir fırsat” sunduğunu söyledi. Orban, Avrupa’daki diğer politikacıların aksine kendisi ile Kaczynski’nin ileri görüşlü olduğunu söyledi: Gerçekten de ikili, bir “şuur krizi” olduğu tespitinde bulunmuş ve Orban’ın “nihilistlerin” hakimiyetinde olduğunu söylediği Brüksel elden geçirilmezse bir “uygarlık felaketi” uyarısında bulunmuşlardı. (Başbakanın teorisi, “nihilistlerin toplumda azınlık olmasına rağmen Avrupalı eliti uzun süredir ele geçirmiş oldukları” şeklindeydi.) Referandumdan çıkacak ezici bir hayır sonucunun, Orban’a Brüksel ile “ölüm kalım savaşına” girebileceği bir “kılıç” vermesi bekleniyor.

İngiltere’nin AB’de kalıp kalmaması ile ilgili tartışmanın en kötü anlarında bile bu tür bir retorik duyulmadı. Orban ve daha az bir derecede de Kaczynski (kendisi henüz Macar liderin yaptığı gibi güçler ayrılığı dengesini zayıflatmayı ve medyayı ele geçirmeyi başaramadı), şu iki seçeneğe de sahip olabilecekleri bir siyasi ortam yarattılar: Aynı anda AB’nin hem içinde hem de dışında olmak. Bunlar AB yardımlarından en çok faydalananlar arasındalar, buna rağmen ortak AB kurallarını ihlal ediyorlar ve iç politikada işlerine geldiği zaman, ülke kamuoylarını Brüksel karşıtı ve yabancı düşmanı taşkınlıklarla kırbaçlamaya çalışıyorlar. Diğer Avrupalı politikacılar buna ümitsizce tepki vermeye çalıştı. Eylül ayında Lüksemburg’un dışişleri bakanı, Macaristan’ın birlikten çıkarılması gerektiğini söyledi. Oysa bir üye devletin atılmasının hiçbir yasal yolu olmadığını biliyor olması gerekir; bir hükümetin en fazla AB içindeki oy hakları askıya alınabilir. Ve AB liderlerinin, Brexit’in yarattığı muazzam darbe sonrasında birliğin dağılmakta olduğu duygusunu verecek bir şey yapmaya istekli olmadığı açık. Bu yüzden Macaristan örneğinde aslında Müslümanlara karşı nefret kampanyası örgütleyen aşırı sağ bir rejimi tolere etmeyi tercih edeceklerdir.

AB liderlerinin açık çatışmadan kaçınma arzularından bağımsız olarak (ki Bratislava Zirvesi’nde çok aşikardı), AB’nin giderek daha parçalı hale geldiği açık. Mali açıdan tutucu kuzeyle, avronun kurtuluşunu daha fazla büyümede gören güney (şu anda İtalyan Başbakan Matteo Renzi’nin öncülük ettiği bir koalisyon) arasındaki çatışma geçerliliğini koruyor. Şimdi bir de daha liberal batı (Almanya ve bazı İskandinav ülkeleri) ile, temel olarak, çoğu sosyal ve siyasal sorunun kültürel homojenliğin korunması suretiyle çözülebileceğini vaat eden Orban ve Kaczynski’nin öncülük ettiği milliyetçi doğu arasındaki kavga var. Teoride, çatışmaların bu şekilde katlanmış olması, bir ülkenin mülteci krizinin çözümüne daha güçlü katkıda bulunması karşılığında kemer sıkma önlemlerinin gevşetilmesi gibi bir takım uzlaşmaları mümkün hale getirebilir. Batı Avrupalı liderler, kıtanın çakışan krizlerinin, karşılıklı siyasi ödünlere alan açarak doğu komşuları ile aralarındaki uyuşmazlıkların halı altına süpürülmesine izin vereceğini hayal edebilirler. Ancak sadece ulusal çıkarları değil, pazarlık konusu olmayan ulusal kimlikleri de güçlendirme niyetindeki politikacıların nasıl anlamlı tavizler verebileceğini görmek zor.

Orban’ın “milli Hıristiyan kültürünün” yenilenmesi vizyonunun Avrupa’da bütün olarak üstün gelmesi çok olasılık dışı. Ama sırf parçalılık yaratmak bile yeterli gelebilir. Budapeşte son yıllarda Moskova ile yeni bir ittifak geliştirmiş durumda ve bölünmüş bir Avrupa’nın Putin’in çok işine geldiğinin herkes farkında. Orban birlik içinde ulus devletleri yeniden güçlendirmek için daha büyük bir planı olduğunun işaretini vermiş durumda.

Şimdilik daha çok, Pazar günü gerekli olan yüzde 50 katılımın sağlanıp sağlanmayacağıyla ilgilenmek zorunda. Bu yüzden hükümet, referandumu halkın Brüksel’e karşı büyük isyanı olarak göstermek için elinden geleni yapıyor: Doğru sonuçların gelmediği belediyeler bunun olumsuz sonuçları olacağı konusunda tehdit ediliyor ve bakanlar Brüksel tarafından “her Macar yerleşimine” gönderilecek göçmenlerle ilgili dehşet senaryoları yayıyorlar. Tarihsel önemi açısından bu referandum bir Brexit değil. Ama karanlık, illiberal bir Avrupa geleceğinin neye benzeyebileceğini Brexit’ten bile daha net şekilde gösteriyor.

Çeviren: Serap Şen

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s