Ken Loach ile ‘I, Daniel Blake’, Jeremy Corbyn ve Leon Trotsky üzerine

ken

John Rees, counterfire.org

Yeni Özgür Politika

İşçi Partisi tarihinde daha önce benzeri görülmemiş bir moment. Jeremy Corbyn sermaye ile çıkarları çatıştığında işçi sınıfını savunabilecek ilk İşçi Partisi lideri. Ve sermayeyi ulaşım ve sağlıktan kovalayabilirse, kamu sanayisine ve hizmetlerine yatırım yapabilirse, bu, sürekli genişlemesi gereken sermaye için büyük bir yenilgi olacak.

I, Daniel Blake kritik bir başarı kazanmış durumda. Bu fikrin kaynağı neydi?

Birkaç yıl önce, metin yazarı Paul Laverty ile, sosyal yardımlarını kaybeden insanlarla ilgili haberler duyuyorduk. Korkunç hikayeler birbirini takip ediyordu. Yeniden değerlendirmeye alınıp yardım haklarını kaybeden engelliler, değerlendirme süreci ile ilgili, hasta insanların iş aramaya zorlanması gibi sorunlar, aşevlerinin yaygınlaşması. Bu haberler hiç kesilmeden devam etti. İkimizin de kampanya yürüten insanlarla ilişkisi vardı, Paul onlardan epey şey öğreniyordu, böyle böyle biz de bu konuda bir film yapabileceğimizi düşündük.

Böylece beş altı şehirde mini bir tur yaptık. Ben kendi kasabam olan Nuneaton’dan başladım ve ilk gün Doorway adında bir yardım kuruluşuna gittik. Beni barınma dışında yardım alamayan 19 yaşındaki genç bir adamla tanıştırdılar. Sıkıntılı işler yapıyordu, kara borsada nakitle çalışıyordu. Yardım kuruluşunun sağladığı bir odada yaşıyordu. Oda yerdeki bir döşek ile bir buzdolabı dışında boştu. Paul “Buzdolabına bakabilir miyiz,” diye sordu. Açtık, bomboştu, hiçbir şey yoktu, ne süt, ne yağ ne de ekmek. Aç kalıp kalmadığını sorduk, “Evet,” dedi, “geçen hafta üç gün hiçbir şey yemedim.” Ajanslar üzerinden çalışan bir arkadaşını, sabah saat 5’te arayıp şehrin diğer ucundaki bir yerde—Nuneaton bir sürü otoyolun bağlantı noktasıdır—bir depoda çalışmaya çağırmışlar. 6’da oraya varmış, beklemesini söylemişler. Yarım saat sonra bir görevli gelmiş ve “Hayır, bugün değil, eve dön” demiş. Böylece eve dönmüş, tabi ki parasız.

Böylece bu konuda gerçekten bir şeyler söyleyen bir hikaye bulmak zorunda olduğumuzu düşündük.

İnsanların sistem içinde ayakta kalma mücadelesi verdiği bu tür bir hikayeyi yaratmak, güçlerinin ve güvenlerinin zirvesinde oldukları devrimci bir durumla ilgili bir hikaye yaratmaktan daha mı zor?

Evet, daha zordu. Karakterler konusunda tercih yapmak zorunda kaldık. Hem Paul hem de ben, paranızın suyunu çekmesi, ciddi şekilde yoksullaşma, toplumdan izole olma ve bunun getirdiği depresyon ile ortaya çıkan felaketin herkesin başına gelebileceğini göstermek istiyorduk. Çünkü öyle bir stereotip yaratılmış ki, böyle bir şey başınıza ancak bağımlıysanız, işe yaramaz biriyseniz gelir sanki. Bu yüzden istedik ki ana karakterimiz izole biri değil vasıflı bir adam olsun, böyle bir şeyin başına geleceğini düşünmeyeceğiniz biri olsun. Öyle ki dibe vurması daha trajik olsun.

Neşeli bir adam, bir şekilde altından kalıyor ve arkadaş olduğu kadın da çok pozitif. Anlatının, zaten dibe vurmuş biriyle başlamaktan daha uzun bir perspektifi olması gerektiğini düşündük.

Dibe vurmuş insanlar ile henüz bununla yüzleşmemiş olanlar arasında ne kadar çok ortaklık olduğunu dramatize ediyor.

Evet, aynen öyle. Filme aldığımız Newcastle’daki aşevine geçtiğimiz yıl 2000 kişi gidiyordu. Orada işçi sınıfının bağrındasınız. Sırf başına bir talihsizlik geldiği için o duruma düşmüş insanlar değil gördüğünüz. Bu herkesi sarmalayan bir durum ve Newcastle’daki aşevleri bunun içinde sadece bir grup. Bu yüzden işçi sınıfı deneyimini daha derinden ele aldığını düşünüyorum.

Gelen tepkiler sizi şaşırttı mı, örneğin Cannes’dakiler?

Yani evet. İşin henüz ortasındayken tepkilerin nasıl olacağını bilemiyorsunuz, çünkü sahne sahne çekiyor ve bir araya getiriyorsunuz, sonunda bir şekilde birbirlerine bağlanacağını düşünüyorsunuz. Evet, ekipte son derece duygusal bir hava vardı ama nasıl tepki geleceğini de bilemiyorsunuz ve montaj odasındayken da epeyce alışmış oluyorsunuz. Bu yüzden evet, çok şaşırdık. Lojistik olarak çok küçük bir film çekmiştik, beş haftada falan bitirdik. Bize göre çok dar, kısa bir hikayeydi, bu yüzden Cannes’a gittiğinde “Vay be” dedik. Bu olağandışıydı.

Filmleriniz örneğin Fransa gibi bazı Avrupa ülkelerinde neden İngiltere’dekinden daha yaygın gösteriliyor?

Fransızların sinemaya farklı bir yaklaşımı var. Kültürlerinde farklı bir yeri var; tiyatro, müzik ve konser salonlarının yanında bir kültürel ortam olarak görülüyor. Önemli bir sanatsal alan olarak görülüyor, burada ise meta.

Bazı filmleriniz, örneğin The Wind That Shakes the Barley kıta Avrupa’sına göre burada çok farklı bir algı yarattı…

Evet, burada çok farklıydı. Sağcılar nefret etti. Nazi propagandacısı Leni Riefenstahl’a benzettiler: Bir Tory milletvekili ve Times köşe yazarı, ondan bile kötü bir propagandacı olduğumu söyledi. Ve Daily Telgraph’tan Simon Heffer “Filmi görmedim ve görmek de istemiyorum çünkü Hitler’in kim olduğunu bilmek için Kavgam’ı okumam gerekmiyor” dedi. Bu saygın bir köşe yazarı, sık sık BBC’ye çıkıyor. Kaçık bir sağcı değil, yani aslında kaçık bir sağcı ama yine de sistem tarafından kabul görmüş.

Filmlerinizi YouTube’da halka açtınız, bunu neden yaptınız?

Sanırım birkaç yıl önceydi, insanların sürekli sorup durduğu filmler vardı ama kimse bu filmlerin haklarının kime ait olduğunu bilmiyordu. Rebecca (yapımcı) herkesin ulaşabilmesi için YouTube’a koyabileceğimizi düşündü. Ve bunlardan para kazanma şansı da yoktu hiç.

Troçkist gelenekten geliyorsunuz ve filmlerinizde de bu hissedilebiliyor. Siyasi eğitiminizin ve geçmişinizin filmlerinizi nasıl etkilediğini, bakış açınızı ne kadar şekillendirdiğini düşünüyorsunuz?

Anti-Stalinist solla ilişkim dünyaya bakışımı kesimlikle etkiledi. 1960’ların ortasında hiç üye olmasam da eski Socialist Labour League’in toplantılarına katılan bir gruptuk. Ve politikayı ciddiye alıyorsan senden temel sosyalist metinleri okumanı istiyorlardı. Metni okuyup Cuma günü tartışıyordun. Sorular sorup daha iyi anlıyordun. Solcu grupların çoğunda görebildiğim kadarıyla ciddi örgütsel sıkıntılar vardı ve pratik politika da hatalarla doluydu. Ama tarihi, toplumda değişimi etkileyebilen güçlerin hangileri olduğunu incelemenizi gerektiren entelektüel titizlik gerçekten önemliydi. Dolayısıyla seçtiğim konular üzerinde büyük etkisi oldu.

İşçi hareketinin son 150 yıllık tarihine baktığımızda, Troçkistlerle hangi konusunda ayrı düşebilirim ki? Sosyal demokratlar bize kitlesel işsizlik, yoksulluk, aşevleri, muazzam eşitsizlik ve çevresel yıkım bıraktılar. Başarısız oldular. Rus Devrimi’ni ele geçirip yüz binlerce insanı katleden zalimleri savunamazsınız elbette. Ama her ikisine de karşı duran, kapitalizmin çıkarları zıt sınıflar yarattığı temel analizini koruyan, herkesin topluma katkıda bulunma hakkına sahip olduğu, yeni teknolojilerden herkesin yararlanabildiği, herkesi doyurabildiğimiz, herkese başını sokacak bir ev sağlayabildiğimiz, herkesin katılabileceği onurlu bir yaşamı savunan insanları destekleyebilirsiniz. Anti Stalinist sol da bunu yaptı. Kendisini, ilerlemenin tek yolunun kapitalistlerin masasındaki kırıntıları toplamak olduğunu söyleyen sosyal demokratlardan ayırdı.

Ben de Troçkist olarak büyürken bunları düşünüyordum. Başka hangi geleneklerin parçası olabilirdiniz ki? Sosyal demokrasiyi reddeden, antikapitalist, anti-Stalinist bir gelenekti.

Aynen. Ama insanlar bunu anlamıyor. Troçkist terimini anlamaya çalışmadan hakaret olarak kullanıyorlar. Ve bu utanç verici çünkü bunu yapan bazı insanlar işin aslını da biliyorlar. İşçi Partisi içinde örneğin Tom Watson gibileri. Aptal değiller ve bunu bile bile bir hakaret olarak kullanıyorlar.

Sol grupların, ki Troçkistler de dahil, beceremediği şeylerden biri hümanizm, 1960’larda E.P. Thompson’ın eserlerinde görebileceğimiz bir tür insani sempati. 1960’larda bu yararlandığınız bir şey miydi yoksa kendiliğinden sahip olduğunuz bir şey mi?

Sanırım bu komedi sevmekle alakalı, kuzey komedileri. Birçok sıradan aile gibi biz de yılda bir kez Blackpool’a giderdik. Babamı gözlerinde yaşla seyrederken izlediğimi hatırlıyorum. Ve bunlar yoksullukla, bedensel işlevlerle ilgili basit esprilerdi, pek sofistike değillerdi. Gündelik hayatın komedisinin kaba algısı. Chaucer’e kadar gider, Shakespeare’de vardır—edebiyatımızda ve kültürümüzde gerçekten güçlü bir damar.

…ve doğal olarak alt üst edici.

Evet, anti-otoriter. Komedi bir sınıf meselesidir. Çok fazla sosyetik komedi yoktur mesela, en azından bilerek o şekilde üretilmiş olanı.

Tam da bunun bir örneği olan Ricky Tomlinson ile çalışmak harika olmalı.

Evet, komedyenlerle ilk kez 1960’larda Liverpool’da çalıştık. O zamana dek, sinemada bir sürü aktör güneyden geliyordu ve kuzeyli aksanı yapıyorlardı. Ben ve bazı başkaları, o zaman genç erkeklerdik, gençliğin verdiği gözüpeklikle bunu daha ileri götürebileceğimizi düşündük bu yüzden Kuzeyli aktörler aramaya başladık. Çok fazla yoktular ama birçok komedyen vardı. Bu yüzden bir varyete ajansına gittik ve o zamanlar kuzeydeki kulüplerde çıkan komedyenlerle tanıştık, 1960’ların sonu falandı. O zamandan itibaren bir sürü komedyenle film çektik. Çok eğlenceliler ve nükte ve enerji getiriyorlar, kim olduklarına dair özgüven getiriyorlar. Bir sürü aktör ilk gün gergin bir şekilde, kimin ben sorusu ile gelir. Bu adamlar kim olduklarını biliyorlar, neşeli ve bir kafaya takmaz bir duruşları var ve bu filmde de var. Bu onlara güç ve canlılık kazandırıyor.

Filmlerinizde profesyonel olmayan aktörleri oynattığınızda, illa ki komedyen olmalarına gerek yok, kim olduklarına dair bir tür özgüven de getiriyorlar mı?

Evet. Oyuncu kadrosunu oluşturmak uzun bir süreçtir. Bir sohbetle başlarsınız ve ardından basit bir doğaçlama yaparsınız, sonra geri gelip bir tane daha yaparsınız ve bu böyle devam eder. 4 veya 5 kez tekrarladıktan sonra sanki evlerindeymiş gibi olurlar. Ve film çekerken bekledikleri de budur. Filme bir spontanlık duygusu katmak için aktörler doğaçlama yapabilir. Ama montajda neredeyse Paul’ün metnine kadar kesersiniz. Filmde olan bitenin yüzde 95’i Paul’ün yazdıkları ama aktörler yine de kendilerininmiş gibi hissediyor.

Sosyalist film yapımcılarının fon ve dağıtım sorunlarını nasıl aşabileceğini düşünüyorsunuz?

Bunun yanıtını bilmiyorum. Birkaç noktada şanslı olmasaydık bu işi yapamayacaktık. Birkaç yılda bir, bir veya iki yeni yönetmen geliyor ve doğru senaryoyu, ve filmi çekmenin doğru yolunu bulmak bence şans işi, o zaman belki bir festivale gidebilir, belki biri görüp fark edebilir, sonra da sinemaya taşımayı kabul edebilir. Geleneksel rota bu ama bunu becermek çok zor.

Diğer sorun teknolojinin değişmiş olması ve bu başka çalışma şekillerine olanak sağlıyor. Ama benim açımdan, düzgün bir kamera ile ve kendi tekniğini katan gerçek bir kameraman ile çalışmak gerçekten önemli, aynısı ses ve tasarım için de geçerli. Yani kendi uzmanlıklarına sahip tüm o farklı becerileri bulacaksınız. Ardından aynı ritim duygusuna ve bakış açısına sahip bir editörünüz olacak. Bence herkes birbirinden öğreniyor. Bunları tutarlı, bütünlüklü bir vizyona harmanlamak; yönetmenlik işte bu demek. Ama tüm diğer unsurlara da sahip olmanız gerekiyor ve bunu uygun bir bütçeniz yoksa yapamazsınız. Bu gerçekten çok zor.

Yeni teknoloji artık film yapımcılarını düşünmeye zorluyor. Ben bu işin okuluna gittim, kamera kullanabilirim, mikrofonu nasıl yerleştireceğimi biliyorum ve film bunlar demek zaten. Bu eski kafalı olduğum anlamına gelebilir ama film yapımcıları sonunda çarpıcı, benzersiz, kişisel ve geçerli bir şey de yapabilir, amatör görünen bir şey de yapabilir.

Bazen içinde iyi bir fikir olan filmler görebilirsiniz ama senaryoyu yönetmen yazmıştır, bu yüzden filmde yazar ile yönetmen arasında olması gereken gerilim yoktur. Biz çekerken, Paul sık sık şöyle derdi: “Bak, şurada bir şeyi gözden kaçırıyorsun.” Ya da kameraman atlardı: “Fark ettin mi bilmiyorum ama cevap verirken gözleri kaydı,” ya da böyle şeyler. Her şeyle uğraştığımdan farkına varamıyordum. Bu yüzden bir ekibe ihtiyacınız var. Yazıp yönetmek film yapımcılığında en büyük sapma.

Corbyn’in önemi ne? İşçi sınıfının çıkarlarını ne kadar ileriye taşıyabilir ve kısıtları ne?

Bence İşçi Partisi tarihinde daha önce benzeri görülmemiş bir moment. Hep sosyal demokratlar liderdi. Erken dönemde Ramsay McDonald, en büyük çatışma olan genel grevde geri duran bir sağcıydı. İkinci Dünya Savaşından sonra elde edilen yüksek oy oranları, refah devleti ve getirdiği tüm o faydalar, o dönem kapitalizmin kendisini yeniden üretebilmek için ihtiyaç duyduğu ekonomik talepleri karşılayabilecek güçlü bir işgücü sağlamak için oluşturulmuştu. Sağlıklı işçilere ihtiyaç vardı, onların barınması gerekiyordu, enerji, su ve ulaşım altyapısına ihtiyaç vardı ve tüm bunlar ancak kamu mülkiyeti ile yapılabilirdi, çünkü özel mülkiyet savaştan önce batmıştı. Bu sürecin işlevi sosyalizmi kurmak değildi, kapitalistlerin pozisyonlarını geri kazanabilecekleri bir altyapı oluşturmaktı.

Bence Jeremy Corbyn sermaye ile çıkarları çatıştığında işçi sınıfını savunabilecek ilk İşçi Partisi lideri. Ve eğer ulaşım ve sağlıktan sermayeyi kovalayabilirse, kamu sanayisine ve hizmetlerine yatırım yapabilirse, bu, sürekli genişlemesi gereken sermaye için büyük bir yenilgi olacak.

Çeviri: Serap Şen

Reklamlar

Ken Loach ile ‘I, Daniel Blake’, Jeremy Corbyn ve Leon Trotsky üzerine” üzerine 3 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s