Gerici ekolojinin tehlikeleri (Out of the Woods)

lifeboat

libcom.org

Çevreyi anlamaya dönük etkileyici metaforlar geleneksel muhafazakârlıkla dümdüz faşizm arasında bir köprü vazifesi görüyor.

Şu ana dek Murray Bookchin’in teknoloji felsefesi ve James O’Connor’ın ikinci çelişkisi gibi faydalı bulduğumuz düşünürlerin görüşlerine yer verdik. Burada ekolojik fikirlerin gerici politikaları destekleyecek şekilde nasıl kullanılabildiğine bakmak istiyoruz. Sık alıntılansa da az okunan biyolog Garrett Hardin’in eleştirisi üzerinden yapacağız bunu.

Sermayenin trajedisi

Hardin’in en ünlü ve etkileyici kavramı, tüm müşterek kaynakların kaçınılmaz mahvına yol açtığı varsayılan bir kolektif eylem sorunu olarak müştereklerin trajedisidir. Sorunu ilkin 1968’deki aynı adlı bir makalesinde ortaya koydu:

Müştereklerin trajedisi bu şekilde gelişir. Herkese açık bir otlak hayal edin. Her çobanın müşterek üzerinde olabildiğince çok sığır tutmaya çalışması beklenir. (…) Rasyonel bir varlık olarak, her çoban kendi kazancını maksimize etme peşinde olacaktır. Açık ya da örtülü, az ya da çok bilinçli bir şekilde, şu soruyu soracaktır: “Sürüme bir hayvan daha eklesem nasıl olur acaba?” (…) Rasyonel çoban izlenecek tek akıllı yolun sürüsüne bir hayvan daha eklemek olduğu sonucuna varır. Sonra bir tane daha, ardından bir tane daha… Ama müştereği paylaşan her rasyonel çobanın varacağı sonuç budur. Trajedi de buradadır. Her adam, sınırları olan bir dünyada kendi sürüsünü sınırsız şekilde büyütmeye zorlayan bir sistemin içinde sıkışmış durumdadır. Müştereklerin serbestliğine inanan bir toplumda, her adamın kendi çıkarı peşinde koşarak ilerlediği hedef, mahvoluştur. Müştereklerin serbestiyeti toplu mahva sebep olur.1

Buna sayısız eleştiri yöneltilebilir.2 Öncelikle, Hardin makalesini Science dergisinde yayınlamasına rağmen hiçbir gerçek kanıt sunmamaktadır, sadece düşünsel bir deneydir söz konusu olan. Ardından Elinor Ostrom 1990’da kendisine ekonomi dalında Nobel Ödülü kazandıran ve müştereklerin illa ki karşılıklı mahva yol açmayacağını gösteren bir çalışma olan ‘Governing the commons’ (Müştereklerin yönetimi) makalesini yayınlamıştır.3 Hardin bunun üzerine argümanının genel olarak müşterekler değil yalnızca yönetilmeyen müşterekler için geçerli olduğunu kabul ederek kapsamını ciddi şekilde daraltır.4 Ancak “müştereklerin trajedisi” kavramı çevresel etiğin ve ekolojik ekonominin başlıca öğelerinden biri olmaya devam ediyor. Giriş seviyesindeki iklim bilimi metinlerinde sık sık eleştirilmeden alıntılanıyor.

Daha önemlisi, Hardin’in argümanı, çare olarak sunduğu ilişkilerin zaten var olduğu ön varsayımına dayanmaktadır. Hardin her çobanın olabildiğince çok sığır bulundurma peşinde olacağını varsayar. Dolayısıyla bu çobanlar kendi tüketimleri için üreten geçimlik üreticiler değil başkaları için üreten üreticilerdir. Dahası, her biri bunu rekabet ederek yapmaktadır: bu çobanlar pazar için mal üretmektedirler.5 Bu çobanların her biri hiçbir toplumsal bağa, norma veya müşterek bir otlağı paylaşmalarına rağmen birbirleriyle hiçbir ilişkiye sahip olmayan rasyonel fayda-maksimizasyonu ajanlarıdır. Son olaraksa, sürekli artan sayıda sığıra yönelik bir pazar olacağından, başka yerlerdekilerin kendilerine sığır sağlayabilecekleri müştereklere erişimi olmaması gerekir. Yani Hardin’in müşterekleri bir çitleme deryasında izole bir müştereğin var olduğunu farz eder.

Dolayısıyla Hardin’in teorisi, genelleşmiş değişim ve çitleme koşullarında, rasyonel fayda-maksimizasyonu ajanlarınca yapılan pazara yönelik rekabetçi üretim yapıldığı varsayımına dayanmaktadır. Yani tarihsel olarak kapitalizme özgü ve ancak ve ancak müştereklere yönelik yaygın çitlemeler ve özelleştirmeler sonrasında oluşan ilişkileri ön varsaymaktadır. Dolayısıyla Hardin’in trajedisine sermayenin trajedisi demek daha yerinde olacaktır çünkü pazar, üretim koşullarının altını oyma eğilimindedir.6 Bu yüzden Hardin’in argümanı tarihsel olarak hatalıdır, teorik olarak döngüsel, ampirik olarak da şüphelidir. Buna rağmen özelleştirmenin, çitlemenin ve pazar rekabetinin sebep olduğu sorunlara çözüm olarak daha fazla özelleştirme, çitleme ve pazar rekabetini rasyonalize etmede önemli bir ideolojik rol oynamaktadır.7

Sorun nüfus değil

Çevresel ekonomi üzerindeki etkisine rağmen Hardin’in çalışmasına hâkim olan birincil kaygı, çözüm olarak insan neslinin ıslahını önerdiği nüfus artışı. 1968 tarihli çalışmasında, “üreme hürriyeti tolere edilemez” diyor ve “üremeyi bir kendi yükselişini garantiye alma politikası olarak benimseyen aile, din, ırk veya sınıfla (ve hatta ayırt edilebilir ve uyumlu herhangi bir grupla) nasıl başa çıkacağız” diye soruyor. Yanıtı, baskı:

Baskı şu an birçok liberal için kirli bir sözcük ama sonsuza dek öyle kalacak diye bir şey yok. Baskı sözcüğünün kirliliği de, müstehcen sözler gibi ışığa tutularak, özür dilemeksizin veya utanç duymaksızın sürekli tekrarlanarak temizlenebilir pekala.

Hardin 18. yy. ahlakçısı ve papaz Thomas Malthus’tan alıntı yapıyor ama çağdaş demografiye pek az değiniyor. Malthus, gıda üretimi doğrusal artış gösterirken nüfusun katlanarak artacağını iddia ediyordu. Nüfus hep onu besleyebilecek gıdadan fazla olacağından, bu durum açlık ve sefaleti daimileştirecek ve insan toplumunun çözümsüz özellikleri haline getirecekti.8 Hardin mikrobiyoloji doktorası yaptı. Bakteriler üzerindeki popülasyon çalışmaları bir mikrobiyoloğun eğitiminin merkezi parçasıdır. Gerçekten de bakteriler neredeyse katlanarak çoğalırlar ve her nesil bir öncekini ikiye katlar, ta ki büyümeleri besinlerin tükenmesi gibi sınırlandırıcı bir faktörle kontrol altına alınana dek.

Hardin, insan popülasyonlarının gerçekten de kıtlıkla kontrol altına alınana dek büyüyüp büyümediklerini kontrol etmeksizin, Malthus’un ahlak hikayesine ve kendi mikrobiyolog sağduyusuna dayanıyor gibi. Neyse ki durum bu değil. Bugün, nüfusun durgun veya düşüşte olduğu ülkeler kıtlık olan ülkeler değil ve kıtlık olan ülkeler çoğunlukla büyüyen nüfuslara sahipler. Dahası, Amartya Sen’in göstermiş olduğu üzere, yakın zamandaki kıtlıklara gıda yetersizliği değil satın alma gücü yetersizliği sebep oldu.9 Bakteriler gibi kıtlıkla sınırlandırılana dek katlanarak büyümekten ziyade, insan nüfusundaki büyüme bir sigmoid (S-şekilli) eğrisini izliyor.

İnsan nüfusu doğum oranının ölüm oranına eşit olduğu durumda stabildir. Nüfus durgunluğuna kıtlık sebep oluyorsa, bu ölüm oranının doğum oranına eşitleneceği anlamına gelirdi. Gerçekte ise hem doğum hem de ölüm oranları düşüyor. Modern tıbbın ortaya çıkmasından önce, doğum oranları ve ölüm oranları yüksekti, kasabalarda hastalık kaynaklı nüfus azalmaları yaşanıyordu, nüfus bu nedenle büyük oranda genç ve kırsaldı. Hastalıklara dair modern anlayışın gelişmesinin getirdiği bir dizi değişim, ölüm oranlarının düşmesini sağladı ama doğum oranlarını da düşürdü, kentleşmenin ve nüfus yaşlanmasının önünü açtı. Buna demografik geçiş adı veriliyor.10

Malthus tarafından gözlemlenen bu görünürdeki katlanarak artış, aslında yüksek doğum/ölüm dengesinden düşük doğum/ölüm dengesine demografik geçiş. Bu geçiş, başladığında bir dizi zincirleme olumlu geri dönüş getiren, az ya da çok evrensel bir izleğe sahip gibi görünüyor.11 En gelişmiş ülkeler bu geçişe yüzlerce yıl önce başladılar ve şu anda çoğunlukla, yüksek nüfus, yaşlı nüfus, kentli nüfus dengesindeler (hatta bazılarında nüfusun azalması bir sorun). Birçok azgelişmiş ülke henüz yüksek dengesinde değiller, genç, daha kırsal bir nüfusları var ve yine de hızlı bir nüfus artışı yaşıyorlar. BM demografları dünya nüfusunun 9 milyar bölgesinde bir yerde stabilize olacağını tahmin ediyor.

1798’de yazan Malthus, sigmoid eğrisinin hızlı nüfus artışı aşamasını yanlış anladı ve katlanarak artış şeklinde yorumladı. Aslında Malthus’un esas amacı insan ekolojisine dair bir teori geliştirmek değil yasaların yetersizliğine ve işçi ücretlerinin yükseltilmesi fikrine siyaseten saldırmaktı. Ta 1998’de onun tezini bir kez daha onaylayan Hardin, en az Malthus kadar muhafazakâr ama ya ondan daha az zeki ya da entelektüel olarak daha az dürüst. Bir kez daha, merkezi iddiası hiçbir kanıta dayanmıyor ve Malthus’tan bu yana geçen 200 yılda, bir sürü karşı kanıt birikti.

Filika ahlakı

Müştereklerin trajedisi ve katlanarak nüfus artışı görüşlerindeki sorunlar, Hardin’i yüksek etkili bir ahlak teorisi geliştirmeye itti: “filika ahlakı.”12 Bu metaforu, ilerici ekolojistlerin tercih ettiği “yeryüzü uzay gemisi” metaforuna karşı geliştirdi. Hardin bir dünya hükümeti var olmadığını, dolayısıyla kaptansız bir uzay gemisi de olamayacağını belirtiyor. Daha ziyade, her ulus bir filika gibidir. Göçmenler bu filikaya binmek, oranın sakinlerinden daha fazla üremek ve medeniyeti yıkmak istemektedirler. Makalesinin alt başlığı ‘yoksullara yardım etmeye karşı argüman” idi. Irkçı, patriarkal alt metin kendini saklamıyordu bile.

Hardin bu metaforu geliştirip sonra da ulus devletlere yeryüzünün üçte birini kaplayan geniş karasal alanlar demek yerine sanki gerçekten kalabalık filikalarmış gibi devam ediyordu. Argümanının büyük önermesi yine Malthus’çu nüfus artışı, küçük önermesi de müştereklerin trajedisiydi. Bunlar sağlam temellendirilmediği için, filika ahlakı argümanı çuvallıyor. Ama gericilik akla dayanmaz ve saldırı altındaki filika metaforu ana akım politikada kendine yer bulmuş durumda:

Bu eski bir hikaye—“bizlerin” alanı giderek daralıyor, burada zaten çok fazla insan var, kaynaklar “kıt.” Tüm büyük partilerin de “mantığı” bu olduğu için, sadece merkez sağla ve elbette aşırı sağla sınırlı bir pozisyon değil bu.13

Hardin kötü haberi verme cesaretine sahip zihni açık bir gerçekçiymiş gibi yapıyor: Göçmenleri uzak tutun. Savurganca üreyenleri hadım edin. Afrika’yı nüfussuzlaştırmak (ve sahilleri bakir tutmak) için açlığı kullanın. Hey, elçiye zeval olmaz, ben sadece olanı söylüyorum! Ama bu tuhaf bir gerçekçi, hiç sağlamasını yapmaksızın insan toplumunun bakterilere benzediğini varsayıyor, hem de bu analojinin soykırıma varan sonuçlarını hiç hesaba katmadan. Bu, gerçekliğin kanıt istemez bir düşünsel deney olduğu bir noktada ‘gerçekliği’ kullanarak gerici politikalarının sorgusuz sualsiz kabul edilmesini isteyen, çok iyi bildiğimiz “başka alternatif yok” sözde gerçekçiliğinin erken bir örneği.

Antroposen gericiliği

Hardin, sık sık ve son derece anlaşılır şekilde, göçmenlere ve kadınların kendi bedenleri üzerindeki kontrolüne düşman bir soyarıtımcı ajandayı savunmak için ekolojik sınırları kullanan özünde bir faşist olarak görülür. Hardin bir faşist mi? Onda eksik olan şey ‘palingenetik ultranasyonalizm’– ulusun arındırıcı yeniden dirilişine dair bir nosyon – gibi duruyor. Hardin’in soyarıtımcı ve göçmen karşıtı duruşu hem muhafazakârlar hem de faşistlerde ortak. Hitler gibi Churchill de soyarıtımına, milliyetçiliğe ve imparatorluğa hayrandı.

Ancak Hardin faşistlerin favorisi olan yeniden diriliş ultranasyonalizminden ziyade, Soğuk Savaş ‘gerçekçi’ muhafazakârlığının hayattan bezmiş yılgınlığını (‘n’apalım, ideal değil belki ama en ehveni şer seçenek bu’) benimsemiş gibi görünüyor. Hardin sudakiler hadlerini bildiği sürece kendi filikasında hayatta kalmaya razı; faşistler ise enkazı kaldırma, eski ihtişamı geri getirme ve yeniden denizlere açılmayı vaat ediyor – hele şu fazla ağırlıklardan denize atıp bir kurtulsunlar.

Ama bu, faşizmi yalnızca makro-politik seviyede, bir ulusal yeniden diriliş geniş toplamı olarak ele alan bir bakış. Ancak “bir kitle hareketi olduğu için faşizmi tehlikeli yapan şey moleküler veya mikro-politik gücüdür: totaliter bir organizmadan ziyade kanserli bir vücut.”14 Hardin’in baskının kirliliğini sürekli tekrar ederek giderme arzusu çağdaş ifadesini özellikle kanserli bir mem’de buluyor: kemer sıkma nostaljisi15 ve onun filika ahlakı, özenti bir aşırı sağ fenomen sayılamaz ve tam da bu yüzden daha tehlikeli.

Deleuze ve Guattari’nin “yerli politikacıların düsturu şu olabilir: güvensizlik mikro politikası ile ve güvensizlik mikro politikası için bir toplum makro politikası.”16 Nüfus devlete kesintisiz şekilde üretilen güvensizlik ve anksiyete üzerinden bağlanır: terörist Müslümanlar, devlet yardımından geçinen beleşçiler – ve tabi ki, fazla ağırlıklarıyla değerli milli filikamızın su almasına neden olan göçmenler. Öcüler hayali olabilir ama yarattıkları güvensizlik gerçektir. Aşırı sağın Avrupa’daki son başarıları bu fenomeni istismar etti ama onu üreten şey aşırı sağ değildi. 17

Sağcı gerici UKIP gibileri şu ana dek iklim değişimi inkarcılıklarını (ve bunun getirdiği fosil yakıt finansmanını) açık açık savundular. Bu o kadar da kötü bir şey olmayabilir: UKIP’in popülizminin Hardin’in gerici ekolojisi ile birleştiğini görmeyi gerçekten istiyor muyuz? Sahte ‘Blitz ruhu’ nosyonu, felaket toplumlarının milli olarak spesifik bir şekilde – gerçekten de, ‘Britanya’yı büyük yapan şeyin’ yeniden dirilişi olarak – nasıl kodlanabileceğini gösteriyor.18 Filika ahlakı ve kemer sıkma nostaljisi resmi politikaya iyice nüfuz etmiş zehirli bir karışım oldu bile. Hardin’in kasvetli ekolojisi Antroposen gericiliğinin politikasının ilk taslağını oluşturuyor. İklim bozulmaya devam ettikçe, siyasi yelpazenin her kanadından bu gerici politikanın revize edilmiş örneklerini görmeye devam edeceğiz gibi görünüyor.

  1. Garrett Hardin (1968), The tragedy of the commons.
  2. Örneğin bkz. Ian Angus, The myth of the tragedy of the commons.
  3. Ama bkz. George Caffentzis, The future of the commons, tüm müştereklerin antikapitalist olmadığını öne sürer.
  4. “Eleştirel literatürden değerlendirildiğinde, makalemdeki en ağır hata ‘yönetilmeyen’ sıfatının eksikliği” Garrett Hardin (1998), The tragedy of the commons – extension.
  5. Başka bir sebepten, mesela kurban etmek için de sığır yetiştirme rekabeti içinde olabilirler. Ama Hardin’in rasyonel kar maksimizasyonu vurgusu öyle güçlü ki pazarda satmak üzere mal olarak sığır yetiştirdiklerini anlıyoruz.
  6. James O’Connor ikinci çelişki der buna.
  7. Dünya Bankası ekonomistleri Hardin’in ortodoks müşterekler görüşünü Ostrom’un kitabı çıkmadan önce de sorguluyordu ama Dünya Bankası politikası özelleştirme ve çitlemelere sıkı sıkıya bağlı kalmaya devam etti. Bu, iklim değişiminin kapitalist toplumsal ilişkiler içinde, Hardin’in trajedisini hatırlatır şekilde büyük bir kolektif eylem sorunu olmadığını söylemek anlamına gelmiyor. Ondan ziyade bu eleştiri trajedinin köklerinin tarihsel olarak özgül toplumsal ilişkilerde yattığına işaret ediyor, ‘müşterekler üzerine kurulu bir alternatife kafa yormanın bile çok korkutucu’ olduğu zamansız bir rasyonellikte değil.
  8. Malthus bugün esas olarak insan trajedisine kaçınılmaz bir tarihsel sonuç olarak bakan nüfus konusundaki öngörüleri ile biliniyor. Teoride kaçınılmaz acıyı öngörmüşken, Malthus yoksullara yardım edebilecek sosyal politikalara karşı çıkarak ve geçim için pazara daha fazla bağımlılık getirecek politikaları savnarak önlenebilir acıyı aktif şekilde savunmuştur. Bkz. Michael Perelman, The invention of capitalism: classical political economy and the secret history of primitive accumulation, ss310-315.
  9. Amartya Sen (1990), Poverty and famines: an essay on entitlement and deprivation, Oxford University Press.
  10. Kentleşme kır nüfusunun çitlemeler ve sömürgecilik yoluyla topraktan zorla koparılmasını da içerir ancak esas yükselişi kentsel ölüm oranlarının kontrol altına alınabilmesi ile olmuştur.
  11. Bkz. Tim Dyson (2010), Population and development: the demographic transition, Zed Books.
  12. Garrett Hardin (1974), Lifeboat ethics: the case against helping the poor.
  13. Nina Power, Rainy fascism island.
  14. Gilles Deleuze & Felix Guattari, A thousand plateaus, s.215.
  15. “‘Keep Calm and Carry On’ ve bunun tüm versiyonları, çağdaş ideolojinin, yani kemer sıkma nostaljisinin çok özgün bir markasını temsil ediyor. (…) görüntüleyeni hükümetin yargısına güvenmeye, otoritesine boyun eğmeye çağırıyor (çıkarınızadır)” – Spitzenprodukte, Viva Miuccia! Cursory notes on the political t-shirt.
  16. Gilles Deleuze & Felix Guattari, A thousand plateaus, s.216.
  17. Örneğin, ana akım güvenlik söyleminin aşırı sağ terörü beslediğine dair kanıtlar mevcut: Arun Kundnani, Blind spot: security narratives and far-right violence in Europe.
  18. Elbette Britanya’yı gerçekte “Büyük” yapan suyun karşı yakasındaki ‘petit Bretagne’dan (Fransızca küçük Britanya) daha büyük oluşu, vatansever boğazlara yumru oturmasına sebep olan bir coğrafi hakikattir! Mikro politika bakımından, Michael Rosen’in sözlerine de kulak vermeliyiz: “Faşizm dostunuzmuş gibi gelir. Size onurunuzu geri verecektir, tekrar gurur duymanızı sağlayacaktır, evinizi koruyacak, size bir iş verecek, mahalleyi temizleyecek, size bir zamanlar ne de büyük olduğunuzu hatırlatacak, rüşvet ve yolsuzluğu ortadan kaldıracak, kendinizden saymadığınız her şeyi yok edecektir…”

Çeviri: Serap Şen

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s