Feminizm ve toplumsal yeniden üretim: Silvia Federici ile röportaj

fottofede

salvage.zone

George Souvlis & Ankica Čakardić

George Souvlis ve Ankica Čakardić: Siyasal ve kişisel olarak sizi biçimlendiren deneyimler nelerdi?

Silvia Federici: Hayatımdaki en biçimlendirici ilk deneyim 2. Dünya Savaşıydı. Savaş sonrası dönemde büyüdüm, İtalya’da faşizm yıllarının üstüne eklendiği savaşın hatırası halen çok tazeydi. Derin şekilde bölünmüş ve kanlı bir dünyaya doğduğumun, devletin bizi korumak bir yana düşman olabileceğinin, Joan Baez’in şarkısında “there but for fortune go you and I” (“şansına orada, sana da vurabilir bana da”*) dediği gibi, yaşamın son derece güvencesiz olduğunun erken yaşlarda farkına vardım. Savaş sonrası ve faşizm sonrası İtalya’da büyürken politikleşmemek zordu. Küçük bir kızken bile ebeveynlerimin bize anlattığı hikayeleri ve babamın faşist rejime karşı tiratlarını dinleyerek antifaşist olmamak mümkün değildi. Ayrıca komünist bir kasabada yaşıyordum. 1 Mayıs’ta işçiler ceketlerine kızıl karanfiller takıyordu ve Bella Ciao (Çav Bella) sesine uyanıyorduk. Komünistler ve faşistler arasındaki mücadele faşistlerin düzenli aralıklarla partizan anıtını havaya uçurmaya çalışması, komünistlerin de herkesin artık yasaklı olan faşist partinin devamı olduğunu bildiği MSI (Movimento Sociale Italiano) merkezine yönelik misillemeler yapmasıyla sürüyordu. 18’imde kendimi bir radikal olarak görüyordum, o zamanlar prototip mücadele halen fabrika işçilerininki veya antifaşist mücadele idi.

ABD’ye gelmek de esaslı ve politik olarak biçimlendirici bir dönüm noktası oldu. 67 yazında geldim. Sonraki üç yıl boyunca okuduğum Buffalo Üniversitesi çok aktif bir kampüstü, Kanada sınırındaydı ve askere alınmaktan kaçan birçok savaş karşıtı aktivistin geçiş noktası bir yerdi. Siyah toplumunda çok saygı duyulan Porto Rikolu aktivist Martin Sostre’ye FBI tarafından komplo kurulmasına karşı sınırı geçerken tutuklanan Buffalo 9’u destekleyen bir sürü eylemin yapıldığı bir dönemde geldim. Kısa bir süre sonra öğrenci eylemlerine ve savaş karşıtı protestolara katılıyordum. Telos dergisi ve Town Crier adlı bir yeraltı dergisi ile çalışmaya başladım. ABD’de kölelik, ırkçılık ve emperyalizmin mirasını öğrendim.

ABD’deyken İtalyan ‘yeni solu,’ Operaismo ve 68 sonrası Fransa’da oluşan parlamento dışı gruplar ve İtalyan Sıcak Sonbaharı ile de tanıştım. Tronti’nin, sermayenin kendi bağımsız mantığından değil, toplumsal değişimin ana motoru olan işçi sınıfı mücadelesine bir yanıt olarak evrimleştiği anlamında “önce işçi sınıfı sonra sermaye gelir” diyen Marx okumalarından özellikle etkilendim. Bu benim açımdan büyük bir ders oldu, bana toplumsal gerçekliği anlamanın anahtarı olarak daima mücadeleye, toplumsal çelişkilere bakmayı öğretti. Operaismo da tarihsel materyalizmin ve komünist partilerin politikasının bir eleştirisini sağladı. Ama yeni İtalyan siyasal düşüncesi ile ABD’de tanışmam elbette önemliydi çünkü burada sömürgecilik ve kölecilik tarihini, ücretsizlik tarihini asla unutamıyordum. Bu tarih ve elbette halen partiyarkal olan savaş sonrası İtalya’sında büyüme deneyimim, hayatımdaki bir başka, gerçek anlamda devrimci bir moment olarak feminizme yaklaşımımı şekillendirdi. Bu konu üzerine bir şey söylemeyeceğim çünkü çalışmalarım yeterince söylüyor. Bunun yerine benim için 80’lerin başında Nijerya’da öğretim görevlisi olarak geçirdiğim zamanın, Sahraaltı Afrika ile ilk karşılaşmamın benim için ne anlama geldiğini anlatacağım. O zamana dek kalkınma ve azgelişmişlik politikaları ve sömürgecilik üzerine epey okuma yapmıştım ama Nijerya bir başka sübjektif siyasal dönüşüm momenti oldu, toplumsal ilişkilere bakışımı değiştirdiği için değil, yaşandığında kitaplar üzerinden edindiğim bilgilerden çok farklı olan bir gerçekliği açığa çıkardığından.

Nijerya’da komünal ilişkileri, toprağın devam eden önemini öğrendim, bulunduğum ülkelerde petrolün nasıl bir lanet olduğunu öğrendim, Afrika halkının büyük yaratıcılığını öğrendim. Orada verme şansı bulduğum dersler, ‘borç krizinin’ ve siyasal baskıların yükselişi ile birlikte sona erdi. Ancak ABD’ye döndüğümde Meksika’da ve daha yakın zamanda da Latin Amerika’nın diğer ülkelerinde giderek daha fazla zaman geçirmeye başladım, ayrıca Caliban ve Cadı’nın Meksika, Arjantin, Ekvator ve şimdi de Brezilya’da basımı da etkili oldu.

Latin Amerika’yı anlatıyorum çünkü yeraltı kaynaklarının sömürüsü politikası ve ordular, paramiliterler, uyuşturucu tacirleri, ‘Uyuşturucuya Karşı Savaşı’ ile DEA tarafından her daim mevcut şiddet nedeniyle insanların, özellikle de kadınların karşı karşıya olduğu zorluklara rağmen, insanların otonomilerini korumak, çoğu zaman bir total müsadere durumundan kaynaklı olarak otonom, kolektif yeniden üretim ve özyönetim biçimlerini yeniden yaratmak için verdiği mücadeleler, yalnızca bir modeli değil, kendi siyasal düşüncemi ve pratiğimi olumlu yönde etkileyen bir ilhamı da temsil ediyor.

GS+AC: 70’lerde Leopoldina Fortunati, Mariarosa Dalla Costa, Selma James ve diğerleri ile birlikte Lotta Femminista ile bir ilişkiniz var mıydı? Bu hareket ile Operaismo arasındaki ilişki neydi?

SF: Hiç Lotta Feminista’nın parçası olmadım. Kurulduğunda zaten ABD’deydim ve Ev İşi İçin Ücret kampanyasında birlikte çalıştığım İtalyan kadınlar Lotta Feminista ile bağlarını koparmıştı, tam da bu kampanya nedeniyle. Bu yüzden Operaismo ile olan ilişkisi konusunda konuşamam. Mariarosa dalla Costa da, Leopolda Fortunati de bu konuda konuştular ve onlara bakmanızı öneririm. Kendi açımdan, Operaismo’ya olan borcumu ve onun Ev İşi İçin Ücret kampanyasına yaklaşımımı nasıl etkilediğini zaten anlattım.

Tronti’nin Operai e Capitale (İşçiler ve Sermaye) çalışmasının, sermayenin hareketlerini şekillendirmede sınıf mücadelesinin merkezi rolünü vermesine ek olarak, ‘toplumsal fabrika’ konseptini kazandırdığını da ekleyebilirim. Aslında bu kavramı kullanmıyor ama kapitalist gelişmenin belirli bir aşamasında fabrikanın toplumu kendi suretinde, kendi üretim ihtiyaçları doğrultusunda yeniden şekillendirmeye başladığını öne sürüyor. Aklında özellikle eğitim sistemlerinin proleter gençliği sanayi işine hazırlamak için nasıl yeniden yapılandırılmış olduğu var. Bu bizim, topluluk, ev, aileyi kapitalizm öncesi toplumsal ilişkilerin mirası olmaktan ziyade (ki o zamanlar feminist harekette bile bu görüş hakimdi) işgücünün üretimin merkezi olan kapitalist yapılar olarak ele alan analizimizle uyuşuyordu.

GS+AC: Çalışmalarınız Paddy Quick, Maria Mies ve Wally Secombe ile bazı benzerlikler taşıyor. Bu yazarların tümü kadınların kapitalizmdeki ezilmişliğini analiz etmek için birçok noktanın hesaba katılması gerektiğini savunuyorlar: cinsiyete dayalı işbölümü, toplumsal yeniden üretim, kadın bedeninin ve yeniden üretim gücünün denetimi ve aile formlarının dinamik etkisi. Bu konuda Dalla Costa ile James’in, cinsiyete dayalı işbölümünün ve ücretsiz işin, kapitalist birikim sürecinde merkezi bir işlev gördüğünü savunan argümanlarına dayanarak, çalışmalarınızı açık bir şekilde ev içi emek tartışmasının teorik mirası içine yerleştiriyorsunuz. Çalışmalarınız arasındaki farktan biraz bahsedebilir misiniz? Ayrıca bu konuda kapitalist sistem ile feodal sistem arasında nasıl bir ayrım görüyorsunuz?

SF: Söylediğiniz tüm yazarlar kadınların kapitalist toplumdaki konumunu yeniden üretim sürecine yerleştirse de, aramızda önemli farklar var.

Farklardan biri (örneğin ev işi için ücret analizi ile Maria Mies’ınki arasında), bizim daima ev içi işi bir kapitalist inşa ve özellikle bir iş – toplumsal amacı işgücünün yeniden üretimi olan bir iş – olarak tanımlamış olmamız. Gerçekte ev içi/yeniden üretim işinin çifte bir karakteri olduğunu sık sık vurguladım: bu iş yaşamımızı yeniden üretir ve aynı zamanda da (belirli baskılara tabi tutularak) işgücünü yeniden üretmesi beklenir. Mies’ın çalışmasında bu ayrımı her zaman bulamazsınız. Onun analizinde “gelişmemiş” denilen ülkelerde ev içi iş ile geçimlik yeniden üretim arasında bir devamlılık vardır.

Bu kısmen doğru. Ama kadınların toprağa ve diğer yeniden üretim formlarına erişim sahibi olduğu koşullarda, örneğin birçok yerli topluluğunda, yeniden üretim/ev işi ile karşılığı ödenmeyen ve bir maaşa bağlı olan (çoğunlukla erkeğin maaşına) ev işi arasında bir fark vardır. Ancak Mies ile mutabık olduğum geniş bir zemin var ve onun yeniden üretim konseptini “üçüncü dünyanın” çoğundaki tarım işini kapsayacak şekilde genişletmesini değerli buluyorum.

Feodal sistem ile kapitalist sistem arasındaki ayrım işçilerin kapitalizmde maruz kaldığı radikal müsadereden ve yeniden üretim araçlarından/yollarından koparılmalarından kaynaklanıyor. Kapitalist gelişmenin motoru, emeğin yoğun sömürüsünün yanı sıra, bu. Caliban ve Cadı’da da belirttiğim gibi, kapitalizm, topraktan ziyade emeği ana servet biçimi olarak gören ilk sömürü sistemidir. Bu sebeple, bedenin, özellikle de kadın bedeninin disipline edilmesi ve üremeden başlayarak yeniden üretimin yönetilmesi bakımından tamamen yeni bir politika geliştirmiştir. Kapitalizm, bu iş birikim sürecinin merkezi bir yönü olduğundan, yeniden üretim işinin işgücünün yeniden üretimi olarak işlev görmesi için, yeniden üretim işini (yani (örneğin) mücadelemizin yeniden üretiminden ziyade çalışma kapasitemizi) kontrol etmek zorundadır.

GS+AC: Caliban ve Cadı’da Robert Brenner’ın “The Agrarian Roots of European Capitalism” (Avrupa Kapitalizminin Tarımsal Kökenleri) çalışmasına atıf yapıyorsunuz. Brenner’ın çalışması ve diğer “Politik Marksistlerin” çalışmaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

SF: Şu an Brenner’ın ve Politik Marksizm ekolünün tüm argümanlarını hatırlamıyorum. Bir tarım/toprak piyasasının oluşması, Güney Amerika’nın geniş alanlarının fethini takiben Avrupa’ya giren gümüş akışıyla da mümkün hale gelmiş olsa da; Avrupa’da tarımsal ilişkilerin dönüşümünün kapitalist gelişme açısından kritik olduğuna dair yaptığı vurguya katılıyorum.

Ama bu ekole Marx’ın yaklaşımına olanla aynı eleştirilerim var: yeniden üretim işinin yeniden inşasının kapitalist yükselişinde oynadığı rolü göz ardı etmeleri. Köylülüğün topraktan koparılmasını, doğru bir şekilde, kapitalist ilişkilerin ortaya çıkmasının temel bir koşulu olarak gördüler ama üretimin yeniden üretimden ayrılmasını, yeniden üretim işinin değersizleştirilmesini, görünürde ekonomik olmayan alana hapsedilmesini ve bunun sonucu olarak kapitalizme geçişle birlikte bu işin ana özneleri haline gelmeye yazgılı olan kadınların konumunun değersizleşmesini göz ardı ettiler. Marx gibi Brenner ve Politik Marksizm ekolü de 16. ve 17. yüzyıllardaki cadı avlarını, kapitalist gelişmenin tarımsal ilişkiler üzerindeki etkisine dair analizlerinde göz ardı ediyorlar. Bunun büyük bir hata olduğunu düşünüyorum.

GS+AC: Kadınların karşılıksız ev içi emeğine el konulmaksızın kapitalizmin var olabilmesinin mümkün olduğunu düşünüyor musunuz?

SF: Hayır, bunun mümkün olduğunu düşünmüyorum çünkü bugün de var olmaya devam eden kadınların karşılıksız emeği, emek gücünün değersizleşmesinin koşuludur. Bu iş olmadan, kapitalist sınıf emek gücünü yeniden üretmek için gereken tüm altyapıya muazzam bir yatırım yapmak zorunda kalır ve birikim hızı ciddi bir şekilde etkilenirdi. Değersizleşmenin ve bunun sonucu olarak yeniden üretim işinin ‘doğallaşmasının’ siyasal bir yanı da var. Bu, kadınlarla erkekleri bölen bir emek hiyerarşisinin de maddi zemini oldu ve bu hiyerarşi sermayenin kadınların işinin sömürüsünü, romantik aşk ideolojisi dahil evlilik ilişkisi ve evlilik üzerinden daha etkili şekilde kontrol etmesini ve üzerinde kendi iktidarlarını kuracakları bir hizmetçi vererek erkekleri pasifize etmesini sağladı.

GS+AC: Ev İşi İçin Ücret geleneği ile feminist “birleştirici” kuram** (Lise Vogel, Sue Ferguson, Cinzia Arruzza vb.nin) arasında kapitalizm ile patriyarka arasındaki ilişkinin anlaşılması konusundaki farka değinebilir misiniz?

Sue Ferguson ve Cinzia Arruzza’nın çalışmalarını okumadım. Lisa Vogel’a gelirsek teorisinin temelindeki bazı fikirler, kadınların toplumsal işlevinin işgücünün karşılıksız yeniden üretimi olarak tanımından başlayarak kapitalizmde patriyarkal ilişkinin yeniden inşasını açıklarken zaten birleştirici bir kuram sunmuş olan Dalla Costa ve James’den alınmış. Dalla Costa’nın ve ayrıca kendimin Vogel’dan ayrıldığımız yerin, özgürleştirici bir sistem olarak sosyalizme bakışta olduğuna inanıyorum. Marx ve Marksist sosyalist gelenek, kapitalist gelişmenin sömürüsüz bir toplumun gerekli koşullarını yarattığı gibi iyimser bir bakışa sahip.

Şu an Meksika’dan yazıyorum. Geçtiğimiz aylarda Latin Amerika’nın birçok ülkesini gezdim, her yerde bugün kapitalist gelişmenin öncü sektörleri olan madencilik ve tarım şirketlerinin eliyle yıkımla yüz yüze kalan topluluklarla karşılaştım. Kendi çalışmalarımdan ve kendi deneyimimden yola çıkarak diyebilirim ki, Marx’tan çok şey öğrendim ve eserlerini kullanmaya devam ediyorum ama Marksistler şimdiye dek kuramlarının ve politikalarının temel bir parçasını oluşturmuş olan kalkınmacılığı terk etmediği sürece, bugün bir ‘birleştirici’ kuram inşa etmekle Vogel’ın olduğundan daha az ilgileniyorum. Kırsal bölgelerden kentlerde gecekondulara dek, gecekondulaşmanın büyüyen bir süreç olduğu bir dünyada, kapitalist kalkınma ölümdür ve bugünün mücadelesi, ona karşı nasıl bir alternatif inşa edileceğidir.

GS+AC: Batı Nizamının oluşumunun, hem cinsel, hem toplumsal cinsiyet, hem etnik, hem dinî, hem de “ırksal” olarak “ötekinin” dışlanması ile el ele gittiğini söylediğiniz Enduring Western Civilization (Baki Batı Medeniyeti) kitabının editörlüğünü yaptınız. Bu süreç, dünyayı algıladığımız Batılılaşmış analitik kategorilerin oluşumu ile de birbirine bağlantılı bir şekilde yürüdü. Vivek Chibber’in Postcolonial Theory and the Specter of Capital’i (Post Kolonyal Teori ve Kapitalizmin Hayaleti) gibi yakın tarihli çalışmalar, kapitalizm ve sınıf gibi evrensel kategorilere vurgu yapan teorik yaklaşımların sağlam bir savunusunu sunuyor. Yani bu çalışma, en sert eleştiriler karşısında Marksizm’in güncelliğinin devam ettiğine dair bir argüman teşkil ediyor. Hem bu değerlendirme hem de bu çalışmadan çıkan evrensel kategorilerin kapitalizmin eleştirisi için kullanımı genel sorunu konusunda düşünceleriniz neler? Batının eleştirisi ile ondan çıkan analitik araçların kullanımı arasında bir denge bulmanın yolu var mı yoksa birbirlerini dışlıyorlar mı?

SF: Okumadığım veya uzun süredir göz atmadığım çalışmalar üzerine yorum getirmekten rahatsız olurum. Bu yüzden kendimi ‘Batı’ konsepti ve evrensel kategorilere ihtiyaç olduğu varsayımı üzerine bazı yorumlarla sınırlandıracağım. Enduring Western Civilization kitabında başkaları ile birlikte gösterdiğim üzere, Batı ve Batılı konseptleri, Bolşevik Devrimi ardından ‘Batılı’nın kapitalist, sanayileşmiş/teknolojik olarak gelişmiş, yenilikçi anlamlarına gelecek şekilde kullanılmaya başlandığı, komünizmin ise ırklandırıldığı, ‘Asyatik’ olarak görüldüğü, geri kalmışlık, gelişemeyen olarak anlaşıldığı Soğuk Savaş döneminin ürünüdürler.

Bu yüzden ‘Batılı’ kelimesini hiç kullanmam. Bu kelime Avrupa ve ABD’deki (yani sözde Batı’daki) farklı/antagonistik ilişkiyi gizleyerek sınıf ilişkilerini örter ve benzer şekilde Afrika ve Latin Amerika gibi bölgelerdeki sınıfsal/antagonistik ilişkileri gizler. Batı ve Batılı, politik kavramlardır, içerik olarak savunulamazdırlar ve küresel politikayı, hiçbir bölünmenin, hiçbir hiyerarşinin olmadığı ve tek bir ortak çıkarın üstün geldiğinin varsayıldığı karşıt dünyalardan müteşekkil göstermeleri amaçlanmıştır.

Evrensel kategoriler konusunda ise, analizlerimizde belirli seviyede bir soyutlamaya ihtiyaç duyduğumuzun açık olduğunu söyleyebilirim ama farklı öznelerin bakış açılarından bakmadığımız sürece kapitalizmi ve küresel ekonominin tarihini anlayamayız. Yüzlerce yıllık hiyerarşi inşasının sonucu olan ve dolayısıyla aşırı ölçüde farklı deneyimlerin olduğu bir toplumda, “evrensel bakış açısı” diye bir şey olamaz. Kapitalizm, sanayi işçilerinin yanı sıra kölelerin ve sömürgeleştirilenlerin, proleter erkeğin yanı sıra proleter kadının, çocuğun ve elbette ki ekolojinin bakış açısından yaklaşılmadığında, bütünlüğü içinde anlaşılamaz.

GS+AC: Geçtiğimiz yıllarda Avrupa’ya göçün yanı sıra aşırı sağ partilerin yükselişinde de bir artış gördük. Sol olarak bu korkunç durumla nasıl mücadele edeceğiz?

Avrupa’da hükümetlerin ve bu kadar çok insanın aynı hükümetlerin finanse ettiği savaşlardan kaçan mültecilere yaptıklarını görünce hissettiğim öfke ve acıyı birkaç cümle ile ifade etmem imkânsız. Yıldan yıla neredeyse her hafta Akdeniz’de mültecileri taşıyan botların batıp yüzlercesinin hayatını kaybetmesini görmek korkunç. Akdeniz artık koca bir mezarlık ve bu toplama kamplarında gizli saklı değil herkesin gözü önünde oluyor. Belgesizlerin atılıp sonu belirsiz şekilde sefil koşullarda tutulduğu hapishaneler olan karşılama merkezlerinden söz etmiyorum bile.

İşçiler de dahil birçoklarının verdiği tepkinin dayanışma değil ret, eziyet ve milliyetçi tavırlar olması elbette acı verici. Mesele çoğunlukla yoksullar arasında bir savaşa dönüştüğünden özellikle kaygı verici. Sınırların kapatılmasını isteyen insanların kendisi çoğu zaman zar zor ayakta kalmaya çalışanlar, kendilerini mültecilerle dayanışma üzerinden değil, dışlama politikasıyla koruyabileceklerini düşünüyorlar. Ama mesela Almanya’da mültecilere saldıran neo-Naziler hakkında daha çok bilgi gerektiğini düşündüğümü de eklemek istiyorum. Çünkü yetkili makamların ve polisin bu işte parmağı olduğuna dair kanıtlar var. Öyle ki neo-Nazilerin yükselişini, toplumsal merdivenin en altında kalmayı kabul ettikleri sürece ucuz işgücü olarak kullanışlı olabilecek mültecilerin kontrol edilmesinin bir aracı olarak düşünebiliriz.

GS+AC: Corbyn’den Sanders’a ve Podemos’a dek belirli sol oluşumlarda son yıllarda bir yükseliş yaşandı. Bu gelişmelerde toplumsal dönüşüm emaresi olarak bir umut görüyor musunuz? Günümüz solu devletle nasıl ilişkilenmeli?

SF: Bu kolay bir soru değil. Zapatistaların, birçoklarını şaşırtacak şekilde, 2018 başkanlık seçimlerine yerli bir kadın adayla katılmayı önerdiğini yeni öğrendik. Görünen o ki politikalarını değiştirmiyorlar ama öyle kuşatılmış durumdalar ki, bu şekilde kuşatmayı kırmak ve nüfusun daha geniş kesimlerini Galeano’nun ölümünden bu yana yaşadıkları yoğun, şiddetli saldırılardan haberdar etmek istiyorlar.

Bunu söyledikten sonra sol eğilimli hükümetlerin ve tüm ilerici politikanın Avrupa ve Latin Amerika’da krizde olduğunu söyleyebiliriz. Dokunulmazlığının kaldırılmasının bir ayak oyunu, hatta bir darbe olduğunu söyleyerek kınayan çok olmasına rağmen, Brezilya’da Dilma Roussef’in görevine iade edilmesi için sokağa çıkan kitle azdı. İlerici hükümetin karnesi en fazla, bazı en aşırı yoksulluk formlarını hafifletmeyi başarmak ama üretim tarzını değiştirmediler, onları iktidara taşıyan toplumsal hareketlerin talep ettiği reformları uygulamadılar, ordunun ve polisin şiddetini dizginlemediler.

Chavez’cilik için farklı bir söylem geliştirilebilir belki, çünkü halkın gücüne daha saygılıydı ama o da yeraltı kaynaklarının sömürüsüne dayandı, bu ise ülkeyi küresel piyasaların iniş çıkışlarına bağımlı hale getirdi. Ya Bernie Sanders’a ne demeli? Takipçilerine aylarca Clinton’a neden oy vermemeleri gerektiğini açıkladıktan sonra şimdi bunun tel yol olduğunu söylüyor. Tam bir sinizm örneği.

Müşterekler politikasını “kendiliğindenci” görmüyorum. Dünyada bugün arkalarında yüzlerce yıllık tarih olan birçok komüniter rejim mevcut. Ve dünyanın birçok kısmında, müştereklerin savunusunda, bu iş paramiliterlerin, orduların ve şirketlerin özel korumalarının şiddetine karşı durmak olduğunda, öyle çok fazla kendiliğindenlik de söz konusu değil. Bu meselelerde dogmatik olmamamız gerektiği açık. Yerel seviyelerde birçok durumda hükümetlere basınç uygulamak ve etkilemek mümkün. Ama gördüğümüz şey kararların alındığı merkezlerin giderek halkın erişiminden daha da uzaklaştığı. Bir yandan da, AB örneğinde olduğu gibi, ulus devletlerin gücünü sürekli olarak hükümsüzleştiren uluslararası bir iktidar yapısının oluştuğunu görüyoruz.

IMF ve Dünya Bankası’nın sadece buralarda değilse bile özellikle “üçüncü dünyada” devlet politikalarına sürekli müdahalesinden, “Serbest Ticaret Anlaşmalarının” yayıldığını görüyoruz. Dünya ekonomisi üzerinde, ekonomik seviyede büyük şirketler tarafından onaylanmayan hiçbir kararın alınamayacağı şekilde, sermayenin doğrudan hükmünü tesis eden ve dolayısıyla ulusal egemenliği tamamen ortadan kaldıran TTP veya TTIP (şükür ki imzalanmadı) gibi anlaşmalar. Bu koşullarda sol/radikal hükümetlerin iktidara gelmesi nasıl bir iyimserlik sağlayabilir ki?

GS+AC: Latin Amerika’da yirmi birinci yüzyıl dönüşünde neoliberal hükümetleri önüne katıp götüren bir değişim dalgası yaşandı. Bunun en önemli tarafı hem sosyopolitik hem de ekonomik haklar talep eden yeni toplumsal hareketlerin ortaya çıkmasıydı. Ancak bu, iktidardaki partiler ile toplumsal hareketler arasında gerilimlere de sebep oldu. Bu gerilimlerin Latin Amerika’da işçi sınıflarının çıkarlarını yansıtacak şekilde çözülebileceğini düşünüyor musunuz?

SF: Bu yılın Nisan ayında Ekvator’u ziyaret ettim ve ekoloji ve kadın grupları ile sayısız kez bir araya geldim, söyledikleri hep aynıydı. İnsanlar Avrupa veya ABD’de solun, politikaları neoliberalizmle tamamen uyumlu olmasına rağmen Correa’dan neden radikal diye bahsettiğini soruyordu. Correa yerli halkın topraklarına önceki hükümetlerden daha çok saldırıyor ve gündelik politikalarında kadınları aşağılıyor olmasına rağmen.

Bir yerli halk hareketi tarafından iktidara taşınmış olan Correa, ülke anayasasına doğanın da haklara sahip olduğu ilkesini getirdi ve ilk başta kendi petrol kaynaklarını sömürecekmiş gibi görünmüyordu ama o zamandan beri fikirleri değişti, şimdi yabancı yatırımları ve Yasuni’ parkında petrol çıkarılmasını destekliyor. Bir zamanlar kendisini destekleyen yerli nüfus ile sürekli çatışmaya girmesi şaşırtıcı değil. Hükümeti taban hareketlerini hor görüyor, otoriterlikle ve şirket gücünü desteklemekle eleştiriliyor.

Evo Morales de yurtdışına gittiğinde Paçamama’dan söz ediyor ama sömürgeciliğin dahili bir formunu yaratacak şekilde toprakları, ormanları, nehirleri yok ederek yeraltı kaynaklarının sömürüsüne dayalı aynı politikaları izliyor. Bu onların politikalarını destekliyor olabilecek işçi grupları olmadığı anlamına gelmiyor. Çünkü madencilik birçoklarının yaşam alanının imhası pahasına olsa da bazıları için maaş demek. Tıpkı birçok ABD topluluğunda genç işçilerin hidrolik kırmayı (kaya gazı) desteklemesi gibi.

Bu hükümetlere dair Latin Amerika’daki radikal teorisyenlerin (Luis Tapia, Raul Zibechi, Raquel Gutierrez Silvia Rivera Cusicanqui vb.) değerlendirmeleri ile ABD ve Avrupa’daki birçok solcunun bakışı arasında büyük bir uçurum olduğunu söylemem gerek.

GS+AC: ABD başkanlık seçimleri konusunda yorumunuz nedir?

SF: ABD başkanlık seçimleri, onlarca beyaz üstünlükçü grubun Trump’ın açıklamaları ile birlikte desteklendikleri ve meşrulaştıkları duygusuyla yüzeye çıktığı doğruysa eğer, tehlikeli sonuçları şimdiden görülebilen hüzünlü bir şov.

ABD işçi sınıfından kesimlerin Trump gibi birini desteklemiş olması moral bozucu. Ama Wall Street, CIA ve savaş makinesiyle olan bağlarıyla Clinton tabi ki bir alternatif değildi. Feminist rolünü oynayabiliyor çünkü kadınlar küresel ekonomiye ucuz emek gücü olarak entegre edilebilsin diye 70’ler feminizmi kurumsallaştı, sistem-içileşti.

Röportaj 19 Ocak 2016 tarihinde gerçekleştirildi.

Çeviri: Serap Şen

(*) Bu çeviride anlam kayması veya hata varsa affola.

(**) Marksizm’le feminizmin “evliliği” gibi.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s