COP22’nin emperyalist çevreciliği – Joe Hayns

climate-v-capitalism

jacobinmag.com

Dünya devlet başkanları, her yıl Taraflar Konferansı’nda (COP), Birleşmiş Milletlerin İklim Değişikliği konusundaki yol gösterici çerçevesinin gerektirdiği üzere, “atmosferdeki sera gazı yoğunluklarını iklim sistemi üzerindeki insan kaynaklı tehlikeli etkileri önleyecek seviyede nasıl stabilize edeceklerini” konuşmak için toplanıyorlar.

Geçtiğimiz yılın zirvesi uluslararası ölçekte dikkat ve övgü toplamıştı. Le Monde’un değerlendirmesi, etkinliğin başkanı ve Sosyalist Parti’den dışişleri bakanı Laurent Fabius’tan bir alıntı yapıyordu (“iklim adaletinin” yol gösterdiği bir uzlaşma). The Guardian toplantıyı “dünya üzerindeki birbirinden apayrı halkların, aklın yolu birdir diyerek ortak bir sonuca vardığı nadir ve cesaret verici bir örnek” olarak adlandırdı. The New York Times ise müzakerelerin “tarihsel bir dönüm noktası” ile sona erdiğini ilan etti.

Ancak birçok iklim adaleti aktivisti ve bilim insanı başka düşünüyor. Paris anlaşması, “Halkların Sınavına” karşı – Paris anlaşmanın etkili ve adil olması için karşılaması gereken bir dizi kriter – her ülkede başarısız oldu.

Pazartesi günü, COP22, Fas’ın Marakeş kentinde başladı. Uluslararası kamuoyunun dikkati, yeniden siyaset sınıfının müzakerelerine yoğunlaşacak. Ama iklim değişikliği ile küresel mücadelede ciddiysek, çevresel yıkımla mücadele etmekte olan Faslı aktivistlere kulak versek iyi olur.

Bu direniş, William Faulkner’in “Geçmiş asla ölmüş değildir, geçmiş geçmiş bile değildir” sözlerini uyarlarsak, ülkenin pek de geçmişte kalmamış emperyalist çevre politikasından kaynaklanıyor.

Manda ülkesi?

1915 ile 1955 arasında le protectorat française — veya adlandırıldığı üzere al-Isti‘amār, sömürgeleştirme — en verimli toprakları ele geçirdi, sulama sistemleri oluşturdu ve üretimi mekanize etti. Bu şekilde, Adam Hanieh’nin yazdığı üzere, “çatallanmış bir tarım sistemi” ortaya çıkardı. Amaç basitti: Fransa için karlı ihraç malları üretmek.

Tarımsal üretim resmi sömürge döneminde devasa artış gösterdi: 1930’da 10.000 hektar olan üzüm bağları, 1955’te 55.000’e yükseldi. Turunçgil üretimine ayrılan topraklar 1935’teki 5000 hektar seviyesinden on kat artarak 1958’de 52.000 hektara yükseldi.

Bunun sonucu olarak kırsal, ardından da kentsel yaşam altüst oldu. Komünal toprakların çalınması ve yıkıcı işsizlik, devasa bir kentleşmeye yol açtı.

Sömürge rejimi şehirleri yeniden şekillendirmişti ama askerler ve turistler için, topraklarından olan köylüler için değil. İdari başkent olan Rabat-Salé, kentsel bir apartheid rejimi ile yarıldı. Kazablanka ve Marakeş’in durumu biraz daha iyiydi. Dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi, sömürgeciler “ikiye ayrılmış bir dünya” yarattılar. Bu yeni dünya artan şekilde kentseldi – rejimin kırsal girişimlerine rağmen değil, tam da onlar yüzünden: çalmak, mekanikleştirmek ve kar elde etmek.

Tekno-ekolojik değişim, sömürgecilik sonrası dönemde de şiddetli bir şekilde toplum karşıtı olmaya devam etti. Avrupalı toprak sahipliği, Fransızların 1950’lerde sürülmesi ardından büyük oranda azaldı. Ancak Mısır ve Cezayir’in aksine, kır proletaryasına hiçbir şekilde toprak dağıtımı yapılmadı.

Fas monarşisi – al-Makhzen, ülkenin seçilmemiş iktidarı için kullanılan bir kelime – yeniden iktidara gelince, kentli, burjuva milliyetçilerle rekabet etmek durumunda kaldı. İktidarlarını güçlendirmek için, egemen sınıf, toprak reformuna elbette karşı olan kır elitleri ile iyi ilişkiler geliştirdi. Örgütsüz köylülük, terk eden Fransızlardan satın alan kraliyete ve zengin toprak sahiplerine ciddi bir karşıt güç oluşturamadı.

Sonrasında, Diana K. Davis’in açıkladığı gibi:

Öncesindeki sömürge idaresi gibi, onlarca yıl (1961-1999) bağımsız Fas’ın başkanlığını yapan Kral 2. Hasan da en iyi ve en gelişmiş tarımsal toprakları turunçgil ve sebze gibi ihraç mahsullerinin üretimi için kullanmayı seçti.

Bu karar tüm uluslararası finans kurumları – USAID, Dünya Bankası ve daha sonrasında da Avrupa Yatırım Bankası (AYB) – ile uyum içinde idi. Hepsi de kolektif toprak kullanımını (özellikle de hayvancılığı) reddediyor ve özel, büyük ölçekli tarımsal üretimi destekliyor – daima ihracata yönelik bir bakış açısıyla. Adam Hanieh’ye tekrar kulak verirsek, bunun anlamı, “sömürgecilik dönemindeki çatallanmış tarımsal sistemin yeniden inşası ve yoğunlaştırılması” anlamına geliyordu.

Ancak bu sektörün çevresel tabanı hızla kuruyor.

2012 tarihli bir araştırma, Batı ve Kuzey Fas’ta son kırk yılda “daha sıcak ve kurak koşullara doğru bir gidişat” olduğunu gösteriyor. 2040 itibariyle, yağış ülkenin güneyinde yüzde 30 kadar azalabilir. Bölgenin REMO modeli (bölgesel model) “Kuzey Afrika’da 2050 itibariyle iki ila üç derecelik bir sıcaklık artışı gösteriyor.”

Fas işgücünün neredeyse yüzde 40’ı tarımda çalışıyor. Bu sektör aynı zamanda, ülkenin çoğunlukla yağmurdan elde edilen suyunun yüzde 90’ını da tüketiyor. Halihazırda çevresel olarak hassas olan bir bölgede, Fas’ın ekonomik geleceği büyük oranda iklim koşullarının geleceğine bağlı.

Yeşil Harita

Fas devleti 2008’de tarımsal reform stratejisi nedeniyle basında övgü aldı. Wall Street International, iyimser bir şekilde planı “modern, kapsayıcı ve piyasa kurallarına uygun” olarak değerlendirdi.

Dünya aynı şekilde, güneydoğudaki Varzazat şehrinde bulunan en büyük güneş enerjisi tesisi Nur planını da kutladı. Bu proje COP22’yi Fas’a çekti ve “karbon emisyonlarını yılda 760.000 ton azaltması” bekleniyor. Tesisin düşük emisyon enerjisi nihai olarak Avrupa’da satışa çıkacak.

Ancak iki sorun söz konusu. Birincisi, tüm proje, olağandışı düşük fiyatlarla zorunlu istimlak üzerinden daha fazla mülksüzleşme – 3000 hektar – gerektiriyor. Ve tesis karlı olmazsa bile hırsızlık kalıcı: Faslılar Dünya Bankası ile diğer yatırımcılara olan borcu ödemek zorunda kalacaklar.

İkincisi, tesis yılda iki ila üç milyon metre küplük su gerektiriyor. En yakın barajın ortalama kapasitesine yakın olan bu miktar makul, ancak Hamza Hamouchene’nin bildirdiği üzere, “aşırı kuraklık dönemlerinde baraj suları sulama ve içme suyu ihtiyacını karşılamaya yetmeyecek ve güneş enerjisi tesisinin su kullanımını sorunlu ve tartışmalı hale getirecek.”

Hamouchene, tesisin Avrupa’nın Fas’a ve bölgenin zor durumdaki diğer ekonomilerine dönük yenilenebilir enerji stratejisinin içerdiği riski açığa vurduğunu belirtiyor. Proje, Batının iklim değişikliğindeki sorumluluğunu hatırlarsak, sanayileşmiş Kuzey’in Küresel Güney ülkelerine olan “iklim borcunu” veya “ekolojik borcunu” tamamen göz ardı ediyor. Bunun yerine yalnızca aksi yöndeki borç geçerli kalıyor ve emperyalist egemenliğin denetiminde rol oynuyor.

Sömürge döneminde Avrupalılar çiftliklere ihracata yönelik tarım için el koydular. Şimdi ise küresel sermaye, Fas devleti ve yabancı hükümetler, Avrupa için “yeşil” enerji üretmek amacıyla, her zamankinden daha kuru olan toprakları, her zamankinden daha az ve daha tuzlu su ile kullanmak istiyorlar.

Bizim Topraklarımız

Kuzey Afrika siyasetine ilişkin hakim görüş, “Fas’ın siyasal istikrar” sürdüğü yönünde. Gerçekten de Cezayir’in 1990’lardaki korkunç iç savaşı, Bin Ali’nin Tunus’ta 2011’de halk tarafından indirilmesi ve Libya’nın süregiden istikrarsızlığı, Fas siyasetini görece sakin gösteriyor.

Ancak bu karşılaştırma hikayenin tümünü göstermiyor. 1980’lerden bu yana Faslılar kapitalist gelişmeye karşı yoğun direniş gösterdiler. Şubat 2011’de başlayan halk protestoları bir ara neredeyse devrim durumu ortaya çıkardı. Şu anki protestolar bunun ötesine geçebilir.

Bu hareketlerde çevresel talepler işçi sınıfının öfkesi ile iç içe.

Road ’96 Hareketi örneğin. Büyük oranda kraliyetin mülkiyetindeki Afrika’nın en zengin gümüş madeninde beş yıl sürdürdükleri işgal hareketi, üretimi yüzde 30-40 azalttı. Aktivistler “topraklarındaki doğal kaynakların sistematik talanına ve sosyoekonomik haklarının tanınmamasına” karşı mücadele verdiklerini söylüyorlar.

Geçtiğimiz yıl Tangier’de Paris merkezli Veolia şirketinin su ve elektriğe koyduğu fahiş fiyatlar yüzünden protestolar patlak verdi. “Ayıp, ayıp,” Makhzen “bizi sömürgeciye sattı” sloganları sokakları doldurdu.

Devletin, el konmuş balıklarını bir çöp kamyonundan geri almaya çalışırken ezilen Mouhcine Fikri’yi katletmesi ardından başlayan ayaklanma, sakin bir ülkedeki istisnai bir olay değil. Miriyam Aouragh’ın açıkladığı üzere, “2011’deki öfke patlaması ve protestoların bir devamı.” Faslılar, ABD ve AB’nin tam desteğini arkasına alan rejimden, hiçbirini karşılayamadığı “özgürlük, onurlu bir yaşam ve sosyal adalet” talep ediyorlar.

COP22’nin Fas’taki karşılığı bu. Etkinliğin kendisi muhtemelen geçtiğimiz yılki toplantıdan başlıkları itibariyle daha kısa ama daha ayrıntılı olacak. Bir yıldan az süre içinde Paris anlaşmasını onaylaması gereken ülke sayısına ulaşıldı; karşılaştırma açısından, Kyoto neredeyse sekiz yıl almıştı. COP22 muhtemelen imzacıların Ulusal Katkı Niyet Beyanına odaklanacak. Vaat edilen bu seviyelerin “Paris’te mutabakata varılan hedeflere ulaşmak için gereken kesintilerin yarısından azına denk gelmesi” gerçeği gündeme getirilebilir de getirilmeyebilir de, özellikle de dünya liderleri seçilmiş başkan Trump’la uğraşmak zorunda olacağından.

Liberal koro ise hangi karara varılırsa varılsın alkış tutacak. Ancak unutmamalıyız ki geçtiğimiz yıl bu aralar Paris’te “dünyanın tüm hükümetleri küresel sera gazı emisyonlarını 2030’a dek her yıl artırmayı kararlaştırmıştı.” Güçlü bir halk basıncı olmaksızın, sonraki her bir COP aynı zamanda bir yeşil aklama olacak. Road ’96 Hareketinin bizlere hatırlattığı gibi, tabandan bir iklim adaleti hareketini, hızla yaratmak zorundayız.

Çeviren: Serap Şen

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s