Marco Polo’nun dünyasına geri dönüş ve ABD askeri yanıtı (4) – Robert D. Kaplan

*Robert D. Kaplan’ın 11 Mayıs 2017 tarihli uzun makalesinin özel olarak Türkiye ile ilgili kısmının (TURKISH, IRANIAN, AND CENTRAL ASIAN POWER başlıklı bölüm) çevirisidir.

map-02-persian-and-ottoman-empire-01

Türk, İran ve Orta Asya Gücü

Türkiye’yi ordunun yönettiği Soğuk Savaş yılları boyunca biz batıdakilerin o çok takdir ettiği ve normal saydığı “dar … batı yönelimli” Türk dış politikası aslında bir sapma idi – Osmanlı emperyalizmine tövbe eden ve bu arada demokrat falan da olmayan azılı laik Mustafa Kemal “Atatürk”ün şahsına münhasır bir icadı. Jeopolitik olarak Batının işine gelen o diktatöryel Kemalist devlet, bir daha geri gelmeyecek. Ama yine de Erdoğan’ın, kendi zorlantılı otoriterliği içinde ve Anadolu’nun kendi içindeki Kürtleri boyunduruk altına alma girişiminde, bir yönüyle, tek etnikli bir Türk devleti için beyhude cebelleşen bir Kemalist olduğunu da söylemek gerek. Türkiye için Levant’ta bir kudret simsarı vizyonu dahi çok Osmanlı.

Türkiye ve İran, uzun ve kıymetli imparatorluk mirasları sayesinde, Yakın Doğu’daki en tutarlı devletler; Anadolu kara köprüsünü ve İran platosunu kapsayan doğal coğrafyaları bunu daha da kuvvetlendiriyor. Tutarlı derken şu anki rejimlerinin istikrarlı olduğunu değil, kurumlarının Arap dünyasındakine kıyasla çok daha fazla derinliğe sahip olduğunu, bu nedenle Türkiye’de 2016 yazında yaşanan darbe girişimi ve ardından gelen baskı dönemi gibi istikrarsızlıkları muhtemelen atlatacaklarını söylüyorum. Türkiye ve İran berbat durumdalar ama Arap dünyasının çoğunluğunun daha beter durumda olduğu unutulmasın. Örneğin Suudi Arabistan: arkasında dayanabileceği hiçbir imparatorluk mirası olmayan görece genç ve yapay bir krallık. Necid ile Hicaz arasında büyük bölgesel farklılıklar var ve suya aç nüfusunun birkaç on yıl içinde ikiye katlanmasıyla siyasi olarak daha da tutarsız hale gelebilir. Dahası, ABD’deki doğalgaz devrimi sebebiyle Suudi Arabistan artık hidrokarbon alanında ihtiyaca göre üretimi artırıp düşürebilen küresel ‘swing üretici’ konumunu da kaybetti. Enerji Uzmanı Daniel Yergin şöyle yazmış: “Yeni Suudi stratejisi, petrol gelirlerini kullanarak ekonomiyi çeşitlendirmek ve kalkınmaya dönük bir yatırım motoru olarak dünyanın en büyük devlet varlık fonunu inşa etmek. Hedef, petrol dışı devlet gelirlerini 2030’a kadar en az altı kat artırmak.” Ama Krallık bu amacına tamamen veya kısmen ulaşsa bile – ki bu çok zor – Suudi Arabistan’ın jeopolitik gücünün zirvesine ulaştığını ve artık inişe geçtiğini söyleyebiliriz.

Etnik Kürt bölgelerinin Türkiye, Suriye, Irak ve İran’ı kesen durumu, Suriye ve Irak’ta savaşın sürdüğü bir dönemde, dışa doğru Osmanlı benzeri bir genişlemeci politikayı zorunlu kılıyor.

Türkiye’nin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki dinamik bölgesel politikası, ilk olarak merhum Başbakan Turgut Özal tarafından 1980’ler ve 1990’ların başında dile getirilen daha tarihsel köklere sahip bir Osmanlı emperyal stratejisine geri dönüşü ifade ediyor. Erdoğan gibi dindar bir Müslüman olan Özal (ama onun gibi otoriter eğilimlere sahip değildi), yeni Osmanlıcılığı çoğulcu ve çok etnikli olarak anlıyor, dolayısıyla Türkler ile Müslüman kardeşleri Kürtler arasında bir barışın zeminini sağladığını ve ayrıca Türkler için Arap ve Pers dünyalarındaki Müslüman kardeşlerinin yanı sıra Orta Asya’nın Türk halklarına uzanma imkânı da sağlayacağını düşünüyordu. Şunu netleştirelim; Türkiye’yi ordunun yönettiği Soğuk Savaş yılları boyunca biz batıdakilerin o çok takdir ettiği ve normal saydığı “dar … batı yönelimli” Türk dış politikası aslında bir sapma idi – Osmanlı emperyalizmine tövbe eden ve bu arada demokrat falan da olmayan azılı laik Mustafa Kemal “Atatürk”ün şahsına münhasır bir icadı. Jeopolitik olarak Batının işine gelen o diktatöryel Kemalist devlet, bir daha geri gelmeyecek. Ama yine de Erdoğan’ın, kendi zorlantılı otoriterliği içinde ve Anadolu’nun kendi içindeki Kürtleri boyunduruk altına alma girişiminde, bir yönüyle, tek etnikli bir Türk devleti için beyhude cebelleşen bir Kemalist olduğunu da söylemek gerek. Türkiye için Levant’ta bir kudret simsarı vizyonu dahi çok Osmanlı.

Ama bu bir çelişki değil. Etnik Kürt bölgelerinin Türkiye, Suriye, Irak ve İran’ı kesen durumu, Suriye ve Irak’ta savaşın sürdüğü bir dönemde, dışa doğru Osmanlı benzeri bir genişlemeci politika gerektiriyor. Türkiye’nin en kötü kâbusu, doğu Anadolu’daki etnik Kürt bölgelerinin kontrolünü yitirmek. Bu yüzden her zaman bir miktar saldırıya meyyal bir pozisyonda olmalı.

Türkiye’nin kuzey Irak’ta petrol boru hattı inşa etmesinin ve orada İran yanlısı Kürdistan Yurtseverler Birliği’ne karşı Kürdistan Demokratik Partisi’ni desteklemesinin, bir yandan da Suriye’de YPG’ye karşı çalışmasının sebebi bu. Medyadaki “Irak Savaşı’ndan çıkan tek başarı hikayesi” imajına rağmen, Kürdistan’ın kendisi zayıf ve parçalı. Kürdistan giderek artan şekilde Türkiye ile İran arasındaki nihai jeopolitik savaş alanı haline gelecek: erken modern çağdaki Osmanlı-Safevi emperyal çekişmesinin yeniden dirilmiş bir hali.

Türkiye’nin emperyal geleneği (Selçuklu ve Osmanlı), Erdoğan yönetiminin değerlerini aslında çok doğal kılacak şekilde İslami dönemde kalırken, İran’ın emperyal geleneği (Med, Ahameniş, Part ve Sasani) İslam’dan öncesine gidiyor. 1500’de Şii İslam’ı benimsemesi Sünni Osmanlı İmparatorluğu ile arasında İran’ı Avrupa’dan ayıran yıkıcı bir savaşa yol açan Safevi Hanedanlığı istisna idi. İran’ın İslami ideolojisi ile, kendisine dair Yakın Doğu’daki başarılı bir büyük güç olma fikri arasında belirli bir gerilim yaratan şey bu tarih. Örneğin bakanları Batı ile nükleer anlaşmasını müzakere eden İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, yeniden canlandırılmış kapitalist benzeri bir sistem ile İran’ın bölgesel bir ekonomik güce evrilmesini, Çin’in yaptığı gibi dünyaya açılması ister. Ama dini lider Ayetullah Ali Hamaney, İran’ı daha çok, İslami ideolojisinden taviz verirse dağılacağını düşündüğü (bir azınlıklar mini imparatorluğu olan İran’a etnik Perslerin hükmettiği düşünülürse) bir Sovyetler Birliği gibi algılıyor. Carnegie Uluslararası Barış Vakfı’ndan Karim Sadjadpour bu ayrışmaya “Pragmatikler karşısında Prensipçiler” [ilk Prensiplere inananlar] diyor. Uluslararası Kriz Grubu’ndan Ali Vaez, bu iki grubun her birini radikalliklerine göre ayırıyor, böylece İran’ın çoklu güç merkezleri içinde nüfuz yarışı yapan en az dört ayrı fraksiyon çıkıyor. Bu son derece desantralize diziliş “özü itibariyle devamlılığı sağlıyor” diyor Vaez. Hem Vaez hem de Sadjadpour, nükleer anlaşmasına rağmen İran’ın önümüzdeki yıllarda Çin modeline doğru ilerlemeyeceğini söylüyorlar. Eski, Gorbaçev öncesi Sovyetler Birliği modelinin kalması daha muhtemel. Yani, gerçek anlamda dinamik bir tür postmodern imparatorluk, hem Ortadoğu hem de Orta Asya’da cazibe merkezi bir güç olmaktan ziyade, İran önümüzdeki daha pek çok yıllar boyunca yolsuz, kaynak zengini, kindar bir devlet olmaya devam edebilir.

Daha canlanmış bir İran görmek isteyenlerden sayıca az olsalar da, din adamları ve Devrim Muhafızlarından oluşan seçkinler iktidarda kalmak için canları pahasına mücadele edeceklerdir çünkü Ruhani’nin hükümetteki destekçileri her zaman Batı’ya kaçma seçeneğine sahipken (ki muhafazakarlar İran-Irak Savaşı’nda siperlerde savaşırken onlar Batı’da eğitim görüyorlardı) gerçekten başka gidecek yerleri yok. Bir analistin de belirttiği gibi, İranlı muhafazakarların Suriye’de Beşar Esad’ı iktidarda tutmak için uyguladıkları şiddet düşünüldüğünde, İran’ın kendi içinde kendi iktidarlarının devamı için neye hazır oldukları hayal edilebilir. Diktatörlüklerin çoğu zaman diktatörün yaşı ve elden ayaktan kesilmesi sebebiyle iktidarda kalma iradesini yitirmesi ile çöktüğünü hatırlayın. Örneğin 1979’da İran Şahı, 1989’da Romanya’da Nikolay Çavuşesku ve 2011’de Mısır’da Hüsnü Mübarek. Şu an İran’ı yöneten cani seçkinler için bunun kısa süre içinde gerçekleşmeyeceği kesin.

İran, kendisine dair Çin veya Hindistan’dan (ve hatta Türkiye’den) hiç de daha az olmayan medeniyet algısı ile, Levant’ın yapay devletleri ve Arap dünyasının diğer kesimleri gibi çözülmeyecek; ama İran ilerlemeyecek de.

İran’ın Levant’ta saldırgan dış politikaya sahip yarı-işlevsiz bir güç olmaya devam etmesi muhtemel. Ülkenin güneydoğusundaki Belucistan veya güneybatısındaki Huzistan gibi yerlerde önümüzdeki yıllarda küçük ayaklanmalar olabilir ama bunlar kontrol edilebilir olacak. İran, kendisine dair Çin veya Hindistan’dan (ve hatta Türkiye’den) hiç de daha az olmayan medeniyet algısı ile, Levant’ın yapay devletleri ve Arap dünyasının diğer kesimleri gibi çözülmeyecek; ama İran ilerlemeyecek de. Spesifik olmasa bile atmosfer olarak hem İran hem de Türkiye, önümüzdeki yıllarda, Türkiye’nin ismen demokratik olduğu ama siyasal ve kurumsal olarak tam bir keşmekeş yaşadığı, sonunda gidip Kıbrıs’ı işgal eden merkez sol Bülent Ecevit’in zayıf başbakanlığı altında esasen asker kültünün hüküm sürdüğü uzun 1970’lerin Türkiye’sine benzer bir hal alabilir.

Hem Türkiye hem de İran, seçilmiş olsun olmasın, çok farklı türden otoriter rejimler altında kötürümleşirken, yine de doğrudan çöküş tehlikesinden uzak kalacaklar. Kürdistan üzerindeki eski-yeni rekabetleri, nihayetinde, birbirinden çok farklı uçlardaki jeopolitik ajandaları ile tüm o bölgesel güçler Akdeniz ile İran platosu arasındaki her yerde kavgaya tutuştuğundan, Şam ve Bağdat’taki eski iktidar merkezleri bir daha asla etkili bir şekilde hüküm süremeyecek olan Suriye ve Irak’ın büyük dağılışını gölgeleyecek bir hale gelecek. Eski Suriye ve Irak’ın haritası, bir çocuğun kirli ellerinden çıkmış bir resmi andırır şekilde, eski kervan rotalarındaki Musul ve Halep gibi şehirlerin birbirine en az kendi eski başkentlerine oldukları kadar karşı olacağı, uydurmasyon ve radikal mikro-devletlerle dolu, Sünni ve Şii savaş çetelerinin denetim alanlarının bir genişleyip bir daraldığı bir haritaya benzemeye devam edecek. Güneyde bir şekilde etkisini yitirmiş bir Suudi Arabistan ile, Levant’ın çöl menzilinde devam eden çukurlaşma, siyasal olarak sıkıntılı Türk ve İran platolarının gücünü daha da artıracak. Şu anda bu savaşlardan kaçan ve bölgede sıkışıp kalmış durumda olan milyonlarca Arap mültecinin çocuklarının, onları radikal İslamcı propagandaya daha açık hale getirecek şekilde, hiçbir eğitim alamadığını da hesaba katın. Beraberinde, hem Türklerin hem de İranlıların çıkarları, Ankara ve Tahran açıktan ne söylüyor olursa olsun, Arapları zayıf, bölünmüş ve birbirleri ile savaş içinde tutmaktan yana. Toplamda, IŞİD’in çökertilmesi ve Beşar Esad rejiminin ayakta kalması – veya düşmesi – herhangi bir istikrar getirmeyecek.

Türk ve İran, rejimlerinin dinciliği sebebiyle, Sovyet sonrası Kafkaslar ve Orta Asya’da ciddi şekilde sınırlı bir nüfuza sahipler.

Türk ve İran, rejimlerinin dinciliği sebebiyle, Sovyet sonrası Kafkaslar ve Orta Asya’da ciddi şekilde sınırlı bir nüfuza sahipler. Bir enerji üreticisi olan Azerbaycan ne demek istediğime örnek. Azerbaycan’ın Türkiye ile etnik ve dilsel bağı Bakü ile Ankara arasında Türkiye’nin de Azerbaycan gibi laik olduğu 1990’larda son derece yakın ilişkilere yol açtı. Ama Türkiye İslamcılaştıkça, kendisi bir kenara bırakmış olsa bile Atatürk’ün laikliğe bağlılığına halen göze batırırcasına tapan Azerbaycan’dan uzaklaşıyor. Bir de Türkiye’nin, Siberya’dan Avrupa’ya Karadeniz’in altından geçen bir gaz nakil hattı geliştirmek için Rusya ile birlikte çalışma kararı var ki bu proje Azerbaycan’ın kendi gaz ihracat planları ile rekabet ediyor. İran’ın ise, teorik olarak, demografik, kültürel ve dilsel ağırlığı ile Kafkaslar ve Orta Asya’da ciddi nüfuza sahip olması gerekir – çünkü Pers ülkesi tarihsel açıdan tüm bu bölgenin örgütleyici prensibi olmaya devam ediyor. Dahası İran geleneksel olarak bir Ortadoğu gücü olduğu kadar Orta Asya gücü de. Ama Tahran’ın steril İslami ideolojisi, gelenekleri halen Türk senkretizmi ve şamanizminin yanı sıra Sovyet ateizminin etkisinde olan bu ülkeleri itiyor. Rejimin sert şekilde bastırmasının yanında, İslami ayaklanmaların bölgede en azından şimdilik neden tutunamadığının bir sebebi de bu. İran’ın İslamcı ideolojisinin, büyük oranda İslam öncesine dayanan emperyal gelenekleriyle çatıştığı nokta burası. Böylece, Marco Polo’nun güzergahı boyunca doğuya doğru giderek Türkiye ve İran’ın solan emperyal nüfuzunu geride bıraktıkça, çok hızlı bir şekilde buradaki prestiji Türkiye’den, İran’dan, Rusya’dan veya o hususta Amerika’dan çok daha büyük olan Çin’e dayanıyoruz.

Rusya’nın 2008’de daha geniş eski sınırları ile Gürcistan’ı işgali bu süreçte bir dönüm noktasıydı. O zamana dek Ermenistan Rusya ile, Gürcistan ise ABD ve Avrupa ile aynı saftaydı. Rusya’yı baypas eden ve Bakü’den Gürcistan’a ve Türkiye üzerinden de Akdeniz’e uzanan petrol ve doğalgaz hatları sayesinde, enerji zengini Azerbaycan da Batı’yla aynı saftaydı. Ama Müslüman Azeriler, Rusya’dan hazzetmemeye devam etseler de, Amerika’nın 2008’de Gürcistan’dan sıvıştığını gördüler – Hıristiyan bir ülkeden, hem de en çok ihtiyaç duyulduğu anda – ve Washington’ın artık kriz durumunda güvenilemeyeceğini anladılar. Ve bir de, Ruslar artık Azerilere silah satıyor, hem de Ermenileri de cepte tutarken. 1970’lerin sonunda, Moskova müttefiki Somali’yi baş düşmanı Etiyopya için yüz üstü bıraktı çünkü Etiyopya daha zengindi ve daha kalabalık bir nüfusa sahipti. Moskova Kafkaslarda Ermenistan ile Azerbaycan için de aynısını yapacaktır. Ama henüz değil çünkü bölgesel durum aslında halen çok karmaşık.

Durum şu: Azeri liderliği, Özbekistan, Kazakistan ve iç Asya’nın tümü de laik ve otoriter olan diğer eski Sovyet cumhuriyetleri ile birlikte, Arap Baharından ve onu ele geçiren İslamcı ayaklanmalardan dehşete düştüler. Rusya ile Türkiye arasındaki gerilimlerin ve enerji fiyatlarındaki düşüşün yanı sıra Rusya’nın Ukrayna’daki saldırganlığından da dehşete düştüler. Bu çalkantılı dünyada dostları olmadığını gördüler ve ABD de onlar için giderek daha az önemli hale geliyor, özellikle de hemen yanı başlarındaki Afganistan’dan – belki de yenilgi ile – nihai geri çekilişi bir boşluk yaratabileceğinden. Dolayısıyla aşamalı olarak, Çin ekonomik ve siyasi desteğinin yardımıyla, bu eski Sovyet cumhuriyetleri, Rus yanlısı unsurları bürokrasilerinden sessizce uzaklaştırarak ve ekonomilerini Rusya’nınkinden ölçülebilir şekilde bağımsızlaştırarak kendi kurumlarını güçlendirmekteydiler.

Genel itibariyle, Ruslara kafa tutuyorlardı – dolayısıyla Rusya bir tek Kazakistan ve Kırgızistan’da etkisi sürdürüyor (ilkinin Rusya ile olan çok uzun sınırı, ikincisinin de kurumsal zayıflığı nedeniyle). Burada büyük resim, Orta Asya’da devlet meşruiyetinin – bu cumhuriyetlerin birçoğu Stalin’in suni yaratısı olmasına rağmen – kısa vadede en azından beklenenden bir şekilde güçlü çıktığı. (Kırgızistan ve Tacikistan küçük devletleri, dağlık coğrafyalarının bölünmüşlüğü ile bariz istisnalar. Gerçi Özbekistan, İslam Kerimov’un ölümü sonrasında gerçek bir test vakası olacak.) Kısaca Rusya, düşüşteki ekonomisi ile bölgede sıkışmış durumda ve Çin, inşa ettiği kara ve demir yolları, köprüler, tüneller ve boru hatları ile, Çin’in emperyal nüfuzunun Orta Asya boyunca kuzeydoğu İran’a kadar uzandığı, 8. ve 9. yüzyıllardaki Tang Hanedanlığının günlerini geri çağırıyor. 2003’te, Çin bölgesel ticarette Rusya’yı ciddi şekilde geçerek beş eski Sovyet Orta Asya cumhuriyeti ile 50 milyar dolar ticaret yaptı (Rusya 30 milyar dolarda kaldı). Çin şirketleri artık Kazakistan petrol üretiminin çeyreğine sahip ve Türkmenistan gaz ihracatının yarısından fazlasına.

Şangay’daki Fudan Üniversitesi profesörü Zhao Huasheng “Orta Asya, tüm büyük güçlerin birleştiği tek yer olması ile eşsiz,” yazmış. Ne de olsa, tarihsel Orta Asya yalnızca eski Sovyet Cumhuriyetleri’nden ibaret değil, Moğolistan, Çin Xinjiang’ı (Doğu Türkistan) ve Afganistan’ı da içeriyor. Ve Çin ile Rusya’nın eski Sovyet cumhuriyetlerindeki (kendi emperyal geçmişlerinin de şekillendirdiği) etkisine ek olarak, ABD de askeri olarak Afganistan’la meşgul kalıyor. İran emperyal geçmişinin çoğunluğunda batı Afganistan’da, Hindistan ise doğu Afganistan’da hâkim olmuştu. Gerçekten de, eski Sovyet cumhuriyetlerini kavramsal olarak ayrı bir birim olarak görmeye alışkın olsak da, kaderleri yanı başlarındaki huzursuz Xinjiang ve savaştan bitap Afganistan’da ne olacağına giderek daha fazla bağlı olacak. Bu Orta Asya’nın bu güç ilişkilerinin bir ölçüsü olacağı anlamına geliyor. Yani Orta Asya, bize kimin elinin güçlü, kiminkinin zayıf olduğunu gösterecek.

Çeviren: Serap Şen

Kaydet

Kaydet

Kaydet

Kaydet

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s