Marco Polo’nun dünyasına geri dönüş ve ABD askeri yanıtı (1) – Robert D. Kaplan

Marco_Polo_Rides_The_Silk_Road
Marco Polo’nun İpek Yolu üzerinden Çin’e seyahati
Marco Polo’nun Kubilay Han’ın huzuruna varmak için kat ettiği, çöller ve dağlar dolanan 5000 millik inanılmaz seyahat güzergahı, dünyanın yarısını kapsıyor.
1. Marco Polo, babası ve amcası ile birlikte Venedik’ten denize açıldı.
2. Han’a götürmek üzere Papa Gregory X’dan bir mektup aldılar.
3. Kudüs’ten kutsal yağ aldılar.
4. Hürmüz’ü geride bırakan Polo’lar kuzeye giden bir kervana katıldılar.
5. Marco dağlarda hasta düştü. Hastalığı sırasında dağda ateşin daha az yandığını fark etti.
6. Ölümcül Taklamakan Çölü’nü aştılar.
7. Çin Seddi’nden geçtiler.
8. Kubilay Han’ın Şangdu’daki yazlık sarayına vardılar.

AVRUPA YOK OLURKEN AVRASYA KAYNAŞIYOR

Westfalya devletler sistemi zayıflarken, süperkıta [Avrasya] tek bir akışkan, ele gelir ticaret ve çatışma birimi haline geliyor ve eski, emperyal miraslar – Rus, Çin, İran, Türk – öne çıkıyor. Orta Avrupa’dan etnik-Han Çin merkezine kadar her kriz, artık birbiriyle bağlantılı. Artık tek bir savaş alanı var.

Aşağıdaki analiz, bu değişime yönelik tarihsel ve coğrafi bir kılavuz.

“Bu kadar takdir ettiğim bir makaleyi okuduğum nadirdir. Gerçekten ufuk açıcı.”

– Henry Kissinger

Birinci Bölüm

BATI’NIN DAĞILIŞI

Batı medeniyeti, Soğuk Savaş dönemi ve hemen sonrasında eriştiği jeopolitik özlük ve ham güç düzeyine tarihte daha önce hiçbir zaman erişmemişti. Yarım yüzyıldan uzun bir süre boyunca, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) binyıllık bir politik ve moral değerler geleneğini – kısaca Batı – sağlam bir askeri ittifak halinde yoğunlaştırdı. NATO, her şeyden önce kültürel bir fenomendi. Manevi kökenleri Yunan ve Roma felsefi ve idari miraslarına, erken Orta Çağlarda Hıristiyanlığın ortaya çıkmasına, Amerikan Devrimi’nin fikirlerini doğuran 17. ve 18. yüzyıl Aydınlanmasına kadar gidiyor. Elbette, Batı’nın kilit ulusları Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında ittifaklar halinde birbirleriyle savaştılar ve bu olağanüstü şartlar NATO’nun daha güvenli ve detaylandırmış yapılarının habercisi oldu. Bu yapılar, netice itibariyle, kıta çapında bir ekonomik sistemle desteklendi ve Avrupa Birliği’nde (AB) nihayetlendi. AB, NATO’ya içkin değerlere hem siyasal destek sağladı hem de gündelik içerik kazandırdı. Bu değerler genel olarak keyfi cezalandırmaya karşı hukukun üstünlüğü, etnik ülkeler üzerinde hukuk devletleri ve bireyin ırkı veya dini ne olursa olsun korunması idi. Demokrasinin seçimlerle ilgisi, tarafsız kurumlarla olanından daha azdır ne de olsa. Uzun Avrupa Savaşı’nın (1914-1989) bitimi, bu değerlerin zaferi oldu, komünizm en sonunda yenilmiş ve NATO ve AB, sistemlerini Orta ve Doğu Avrupa’ya, kuzeyde Baltık denizinden güneyde Karadeniz’e kadar genişletmişti. Ve bu kategorik olarak uzun bir Avrupa savaşı idi çünkü savaş dönemi mahrumiyetleri, siyasi ve ekonomik olarak, Sovyet uydu devletlerinde 1989’a dek sürdü, Batı ise Avrupa’nın ikinci totaliter sistemine, tıpkı ilkini 1945’te yendiği gibi galip geldi.

Medeniyetler çoğu zaman birbirlerinin hilafına zenginleşirler. Tıpkı İslam’ın 7. ve 8. yüzyıllarda Kuzey Afrika’yı ve Levant’ı fethinden sonra İslam’a karşı Hıristiyanlığın şekil ve içerik kazanması gibi, Batı da Nazi Almanya’sı ve Sovyet Rusya’sı karşısında kesin bir jeopolitik paradigma geliştirdi. Uzun Avrupa Savaşı’nın artçı şokları Yugoslavya’nın dağılması ve Rusya içindeki kaosla 20. yüzyılın sonuna kadar uzadığından, NATO ve AB, ilki Yugoslavya vakasında sefer kabiliyetini sergileyerek, ikincisi ise Rusya’nın güçsüzlüğünden faydalanıp eski Varşova Paktı içine doğru iç yollar inşa ederek, her zamankinden daha fazla alakalı hale geldiler.

Batı medeniyeti yıkılmıyor; daha ziyade, seyreliyor ve dağılıyor. Hem küreselleşme başka hangi şekilde tanımlanabilir ki?

Bir yüzyılın dörtte üçü boyunca süren Uzun Avrupa Savaşı, bugün halen olayları etkilemeye devam ediyor ve ABD ordusunun artık boğuşmak zorunda olduğu, Avrupa’nın çok ötesindeki yeni bir dünyayı tarif edişimin giriş noktasını teşkil ediyor. Ve Avrupa’nın şu an yaşamakta olduğu sıkıntılar bu yeni dünyaya bir giriş teşkil ettiğinden, oradan başlayacağım.

Avrupalı seçkinleri, 1940’ların sonundan başlayarak, içsel kültürel ve etnik bölünmeleriyle geçmişi hepten reddetmeye iten, belki de iki dünya savaşının yol açtığı anıtsal yıkımdı. Yalnızca Aydınlanmanın soyut idealleri korundu, bunlar ise sonuç itibariyle siyasal mühendislik ve ekonomik deneyimlemeye yol verdi, böylelikle 1914-18 ve 1939-45’in insani acılarına spesifik ahlaki yanıt, yüksek ölçüde regüle ekonomiler anlamına gelen, cömert sosyal refah devletlerinin oluşturulması oldu. İki dünya savaşı doğuran ulusal-siyasal çatışmalar ise tekrarlanmayacaktılar, çünkü uluslarüstü işbirliğinin diğer yönlerine ek olarak, Avrupalı seçkinler, kıtanın büyük çoğunluğuna parasal birlik empoze ettiler. Ancak en disiplinli kuzey Avrupa toplumları haricinde, bu sosyal refah devletlerinin pahalıya mal olduğu ortaya çıktı, tıpkı tek para biriminin güney Avrupa’nın zayıf ekonomilerinin devasa borçlar biriktirmesine sebep olması gibi. Ne yazık ki, 2. Dünya Savaşı sonrasının ahlaki kefaret girişimi, zaman içinde inatçı bir ekonomik ve siyasal cehennem biçimine yol açtı.

İroni derinleşiyor. Avrupa’nın 20. yüzyılın ikinci yarısındaki sıkıcı ve mutlu on yılları, kısmen Müslüman Ortadoğu’dan demografik ayrılığının sonucuydu. Bu da Uzun Avrupa Savaşı’nın, Libya, Suriye ve Irak gibi totaliter hapishane-devletlerin onlarca yıl Sovyet danışmanlığı ve desteği ile arkalandığı ve sonrasında kendi başlarına bir yaşama başladığı Soğuk Savaş aşamasının bir ürünü idi. Avrupa uzun bir süre boyunca bu açıdan şanslıydı: Güç siyasetini reddedebilir ve insan hakları vaaz edebilirdi, tam da yanı başındaki milyonlarca Müslüman, hareket özgürlüğü de dahil insan haklarından mahrum olduğundan. Ama o Müslüman hapishane-devletlerin tümü, borca batmış ve ekonomik olarak durgun Avrupa toplumlarına doğru bir mülteci akınını serbest bırakarak çöktü (ya kendi kendilerine ya da dış müdahale ile). Avrupa şimdi, gerici popülizmin belirleyici bir dinamik haline gelmesiyle içten çatlıyor ve kıta boyunca Müslüman mültecilerin bir ülkeden diğerine hareketini engellemek için yeni sınırlar yükseliyor. Bu esnada Avrupa, bir bütün olarak Afro-Avrasya’nın kaderi ile yeniden birleştiğinden, dışarıdan da çözülüyor.

Tüm bunlar doğal olarak coğrafya ve tarihten geliyor. Erken ve orta antikitede yüzyıllar boyunca Avrupa, Geç Antikite’deki Arap işgaline dek Kuzey Avrupa’yı da içerecek şekilde Akdeniz Havzası’nın bütünü demekti, veya Romalıların verdikleri ünlü isimle Mare Nostrum (“Bizim Deniz”). Altta yatan bu realite asla ortadan kalkmadı: 20. yüzyıl ortasında, Fransız coğrafyacı Fernand Braudel, Avrupa’nın gerçek güney sınırının İtalya ya da Yunanistan değil, göçmen kervanlarının kuzeye yolculuk için toplaştığı Sahra Çölü olduğunu çıtlatmıştı.

Avrupa, en azından bildiğimiz şekliyle, yitmeye başlamış durumda. Ve bununla, Batı’nın kendisi de – en azından keskin şekilde tanımlı bir jeopolitik bir güç olarak – mevcut anlamını kaybediyor. Elbette, bir medeniyet konsepti olarak Batı epeyce süredir krizdeydi. ABD’deki çoğu üniversite kampüsünde, Batı medeniyeti üzerine derslerin giderek nadirleşmesi ve tartışmalı hale gelmesi bariz gerçeği, yoğunlaşmış kozmopolit etkileşimler dünyasında çok kültürlülüğün etkisini gösteriyor. Roma’nın Yunan ideallerini sadece kısmen miras aldığını ve Orta Çağların ise Roma’nın ideallerini neredeyse kaybettiğini not eden 19. yüzyıl liberal Rus entelektüeli Alexander Herzen söyle diyordu: “Modern Batı düşüncesi tarihe geçecek ve onun parçası haline gelecek, etki bırakacak ve bir yeri olacak, tıpkı bedenimizin toprağa karışması gibi. Bu türden ölümsüzlüğü sevmiyoruz ama elden ne gelir ki?”

Gerçekten de, Batı medeniyeti yıkılmıyor; bundan ziyade, seyreliyor ve dağılıyor. Zaten küreselleşme daha başka nasıl tanımlanabilir ki? Ekonomik sınırların dağılmasının ötesinde, en eklektik kültürel kombinasyon formlarına imkân vererek Doğu ile Batı arasındaki tarihsel bölünmeyi aşındıran, Amerikan tarzı kapitalizm ve yönetim pratiklerinin, insan haklarındaki (ki bir başka Batı konsepti) ilerleme ile birleşerek, dünya genelinde benimsenmesi idi. Uzun Avrupa Savaşı’nı kazanmış olan Batı, dünyanın geri kalanını fethe çıkmak yerine, şimdi kendisini Reinhold Niebuhr’un “uçsuz bucaksız bir tarih ağı” dediği şeyin içinde yitiriyor. Herzen’in söylediği çözülme başlamış durumda.

Çeviri: Serap Şen

Kaydet

Kaydet

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s