Faşizm geri mi dönüyor (II) – Cihan Aksan & Jon Bailes

Auschwitz_-_znak_Halt-Stój

Laurence Davis

İrlanda College Cork Üniversitesi, Government and Politics’te öğretim görevlisi, Anarchism and Utopianism (Manchester University Press, 2014) ve The New Utopian Politics of Ursula K. Le Guin’s The Dispossessed (Lexington Books, 2005) kitaplarının editörlerinden. Manchester University Press Contemporary Anarchist Studies (Çağdaş Anarşist Çalışmalar) kitap serisinin editörü.

İkinci Dünya Savaşı’ndan yetmiş iki yıl sonra, faşizmin hayaleti yeniden kürenin üzerinde. Bunun nedeni ve bu konuda neler yapabileceğimiz sormamız gereken önemli sorular.

Tarih bize faşizmin, ciddi kapitalist kriz dönemlerinde, sosyoekonomik konumunu kaybetme korku ve endişesini, toplumun “doğal” hiyerarşilerini tekrar onaylamak ve ulusun yeniden doğuşunu sağlamak için sertçe bastırılması gereken, kolayca günah keçisi haline getirilebilir “dış” gruplara yönelterek zafer kazandığını gösteriyor. Mussolini ve Hitler kendi dönemlerindeki ekonomik ve siyasal krizleri nasıl kullandıysa, çağdaş faşizmler de, neoliberalizmin ve pazar küreselleşmesinin yarattığı enkazdan yükselen derin ve ırklandırılmış popüler öfkeden faydalanma peşinde.

Liberal demokratik bir iknadan yana olan birçok yorumcu, bu gibi uyarıları korku tellallığı saydı ve “popülist politikaya” en uygun yanıtın, pazar küreselleşmesine “insan yüzlü,” yenilenmiş bir bağlılık olduğunu öne sürdü. Ben tersini düşünüyorum; yükselen korku ve nefret güçlerine tek etkili antidot daha az değil daha çok demokrasi.

Günümüz faşistleri, kurulu siyasal ve ekonomik düzene yönelik halk muhalefetinin otoriter ve gerici yüzünü temsil ederken, eşitlikçi ve kapsayıcı bir sol popüler radikalizm, en berbat önyargılarını ve korkularını kaşımaksızın sıradan insanların ihtiyaçlarına açıkça ve doğrudan hitap ederek, artık cerahat toplamış olan toplumsal sorunların gerçek kökenlerini ifşa edebilir ve etmelidir. Pratik açıdan bu, Rojava ve Yunanistan’dakiler gibi şu anda faşizme karşı mücadeleye öncülük eden ve topluluk bazlı post-kapitalist alternatifler inşa etmeye çalışan siyasal güçlerde gördüğümüz türde, tabandan demokratik örgütlenmeler gerektirecektir.

Fikirler düzeyinde ise radikal demokratik devrimci köklerle yeniden bağ kurmaya dayanır. Tarihsel olarak, faşizmin antitezi ve ona karşı tek emin savunma olan devrimci fikirler ve toplumsal hareketler, popüler demokratik toplumsal formlardan ortaya çıkmış ve onlara ideolojik tutarlılık kazandırmıştır. Ancak sosyalizm ve anarşizm gibi bir zamanların devrimci ideolojileri ve hareketlerinin radikal demokratik kökenlerinden giderek koptuğu günümüzde, bıraktıkları siyasi boşluğu sağcı popülistlerin ve demagogların doldurması kolay olmuştur.

Walter Benjamin’in faşizmin her yükselişinin başarısız devrime tanıklık ettiğine dair gözlemi, içinde bulunduğumuz durumu ne yazık ki iyi anlatıyor. Bu yalnızca bir uyarı olarak değil, aynı zamanda, geç olmadan harekete geçmek için halen bir şansımız olduğuna dair, acı biçimde gerçekçi bir ütopik umut olarak da yorumlanabilir.

*

Eva Nanopoulos

Hukuk Okutmanı, Queen Mary Üniversitesi, The Crisis behind the Crisis: The Euro-Crisis as a Systemic Crisis of the EU (“Krizin Arkasındaki Kriz: Sistemsel bir AB Krizi olarak Avro Krizi,” Cambridge University Press) kitabının editörlerinden ve The Juridification of Individual Sanctions and the Politics of EU Law (“Yaptırımların Hukukileştirilmesi ve AB Hukukunun Siyasiliği,” Hart Publishing) kitabının yazarı.

Faşizmin ne ölçüde “geri dönüş” yaptığını ne abartmalı ne de hafifsemeliyiz. Geri dönüşü abartmamak için nedenler var. Popülerlikleri 20. yüzyılın ikinci yarısı boyunca görece düşüşte olsa da faşist hareketler faşist partilerin yasaklanmış olduğu ülkelerde bile siyasal arenadan kaybolmadılar ve 1980’lerin ve 1990’ların neoliberal reformları Fransa’daki Ulusal Cephe veya Avusturya’daki Özgürlük Partisi gibi başlıca neo-faşist grupların konsolidasyonu ile çakışır.

Geri dönüşü hafife almamak için de aynı derecede önemli nedenler var. Teröre karşı savaş, küresel ekonomik kriz, artan kemer sıkma veya askeri müdahaleler, bunların tümü faşizmin dirilmesi ve konsolidasyonu için zemin yarattı. Toplumsal olarak ırkçı görüşler hepten meşrulaştırılmasa bile en azından sıradanlaştırıldı ve göçmen “ötekinin” insandışılaştırılmasına katkıda bulundu. Siyasi açıdan aşırı sağ gerçek anlamda ilerleme kaydetmekle kalmadı, aynı zamanda, Polonya gibi yerlerde, liberal demokratik kurumları kapsamlı şekilde elden geçirmeye bile başladı. Fransa’da olağanüstü halin normalleşmesinde olduğu gibi, direniş ve toplumsal huzursuzluk, hukuki olarak artan şekilde baskı ve otoriterlik ile karşılanıyor. “Duvarlar” veya güvenlikçi politikalar kamusal alanları bölünme ve kuşkunun sembolleri ile daha da doldurdu.

Mesele faşizmin değişen tecessümleri ile daha da karmaşık hale geliyor. Altın Şafak gibi, paramiliter şiddet, “Büyük Yunanistan”a genişlemeye dönük yayılmacı niyet veya Nazi sembollerini açıktan sahiplenmesi ile 20. yüzyıl faşizmine rahatça oturan partiler bile, bu etiketi reddediyorlar ve ekonomi politikalarından bazıları tehlikeli biçimde solun kemer sıkma karşıtı gündeminden ödünç alınma. Başka yerlerde, aşırı sağ daha açık bir “modernleşme” sürecinden geçiyor. Bu bağlamda, iktidarın faşistlerce ele geçirilmesi ihtimalinin analizi günümüzün spesifik faşizm biçimlerini neoliberalizm ve neoliberal kriz ile ilişkileri bağlamında anlamaya çalışmalı.

*

Cenk Saraçoğlu

Ankara Üniversitesi sosyolojide doçent doktor. Kurds of Modern Turkey: Migration, Neoliberalism and Exclusion (Modern Türkiye’nin Kürtleri: Göç, Neoliberalizm ve Dışlanma,” I. B. Tauris, 2011) kitabının ve Türkiye toplumu üzerine sayısız bilimsel makale ve kitap bölümünün yazarı.

Öncelikle soruyu tarihsel bağlamına oturtayım. Gerici sağ popülizmin şu anki yükselişi ne ölçüde faşizmin habercisi sayılabilir?

Faşistleşme süreci karşı devrimci yıkıcılığa indirgenemez fakat faşizmin gerekli ve ayırt edici bir koşuludur. Karşı devrimci yıkıcılıktan kastım faşizmin, şoven ve anti-sosyalist gündemini burjuva siyasal sistemin uzundur yerleşmiş olan siyasi/kurumsal ve ideolojik düzenlemelerini yıkma vaadi/söylemi ile birleştirerek destekçi tabanını harekete geçirme ve güçlendirme eğilimi.

Trump, Le Pen ve Nigel Farage gibi sağ popülizmin sembolik örneklerinin sistem karşıtı ham söylemi, henüz böylesi bir radikalizm ile birleşmedi. Şoven siyasi söylemlerini daha çok, neoliberal kozmopolitanizmin krizi çağında sözüm ona “güçlü” ve egemen ulus devleti geri getirmek etrafında kurma eğilimindeler. Ayrıyeten, siyasal konumlarını, uluslararası ilişkilerdeki mevcut dengeleri radikal şekilde dönüştürmeye dönük ortaya çıkmış ihtiyaç üzerine inşa etmiyorlar.

Aynısı Türkiye, Macaristan ve Filipinler gibi görece “periferi” ülkelerdeki popülizm örnekleri için illa ki doğru olmayabilir. Bu ülkelerde, siyasal iktidarların karşı devrimci yıkım söylemleri ve uygulamaları daha açık. Ancak, bu siyasal güçlerin “büyük güçlere” olan ekonomik ve siyasi bağımlılıkları nedeniyle özellikle de uluslararası arenada kendilerini tamamen gerçekleştirmesinin ve bu yıkıcılığı uzamasının önünde aşılması güç bazı yapısal engeller var. Bu “radikalizmin” bazı öğelerini kendi iç politikalarında hayata geçirme şansı buldularsa, bu, uluslararası düzendeki bitmeyen istikrarsızlık ve kriz sayesinde oldu.

Bu iddialar bu hareketlerin yeterince tehlikeli olmadıkları anlamına gelmiyor. Gerçekten de bunlar en çarpıcı örnekler ve de kapitalizmin çağdaş dünyadaki gerici eğilimlerinin katalizörleri ve bu onların kapitalizmin krizi daha da derinleşip toplumsal mücadelelerin gidişatı yeni bir aşamaya eriştiğinde tam tekmil faşizme bürünmeleri ihtimalini ortadan kaldırmıyor.

*

Stephen Hopgood

Londra Üniversitesi, SOAS’ta Uluslararası İlişkiler profesörü ve uluslararası direktör. The Endtimes of Human Rights (Cornell University Press, 2013), ve Keepers of the Flame: Understanding Amnesty International (Cornell University Press, 2006) kitaplarının yazarı.

1980’lerde üniversitedeyken siyaset teorisi okuyan okul arkadaşlarımdan birinin, artık faşizm üzerine Avrupa’da ciddi bir alternatifmiş gibi yazılamayacağı için önerdiği tez başlığının (Faşizm: Kapanmış bir Seçenek mi?) yanlış olduğunun söylendiğini anlatışını hatırlıyorum. Şimdi bunu söyleyecek biri çıkar mı? Faşist el kitabının bazı öğelerini benimseyen rejimlerin sayısının arttığını görebiliyoruz: söylem, kutuplaştırma taktikleri, muhalefetin bastırılması, karmaşık toplumsal sorunlara saldırgan ve şiddet yoluyla çözümlerin kutsanması. Yine de kimse bunlara faşist demiyor, söylenen en ağır şey Victor Orban’ınkine verilen adla “illiberal demokrasi.” Ama (iktidardaki birkaçını sayacak olursak) Trump, Xi Jinping, Putin, Duterte, Sisi, Erdoğan’dan (iktidar peşindekileri sayarsak) Le Pen ve Wilders’a ve IŞİD’e kadar, kan ve aidiyet, saflık, muhalefeti ezme, kolektif iyilik için feda dili bir kez daha görünür vaziyette. Milliyetçi veya dini güç ve kaderin maço siyaseti geri döndü.

Neden şimdi? Bazı örneklerde faşist yönetim hiç gitmemiş hatta başka biçimlerde meşrulaştırılmıştı: Çin, Rusya, Mısır ve Suudi Arabistan bunun örnekleri. Kayma, görünürde yenilmez liberal toplumsal sözleşmenin eşitsizlik, güvencesiz çalışma, aşınan beyaz ayrıcalıkları, dini hoşgörüsüzlük ve demografik değişim kayalarına oturduğu Batı’da yaşanıyor. Bu, azınlıklar ve eğitimli elitler arasından günah keçileri yaratmayı, politik doğruculuğa son vermeyi, güvensizlik, nefret ve iğrenme duygularının daha açıktan ifade edilmesini ve “biz” ve “onlar” karşıtlığı oluşturmayı isteyenler için verimli bir zemin yarattı.

Bunu belirttikten sonra, iki şeyi hatırlamamız gerekiyor.

Faşizm bir süreçtir. Gündelik seviyede toplumsal faşizm, farklı olanlar, alternatif olanlar ve zalim normların dışında olanlar için hiç gitmemişti. Bu hoşgörüsüzlüğün ulusal kültürün dayanak noktası haline gelmesi büyük bir kayma demek olacaktır, evet. Ama daima farklılık ile dayatılan tekdüzelik arasında, toplumu reddetme ile devlet öncülüğündeki farklılığı yok etme politikası arasında bir yerlerdeyiz. Bunu solda da bulabiliriz – faşizm tarihsel olarak sağın özsel bir niteliği değildir. Çin, tüketim özgürlüğü haricindeki bireysel özgürlüklerin bastırılması ile, en az diğer egemenlik biçimleri kadar faşisttir.

Ve ikinci olarak, faşizm bir kılıf içinde gelir. Üzerinde Nazi üniforması ile tasfiyeler yaparak gelmez, muhalefeti susturarak, yargıçları ehlileştirerek, hoşgörüsüzlüğü meşrulaştırarak ve doğru düzgün bir yurttaş tanımına girecek dar bir stereotip bulmayan veya bulamayanları itip kakarak gelir.

Liberal toplumsal sözleşme yapısal şiddet ve eşitsizlik biçimlerine dayanır. Belirli bir seviyede canlanmış sosyal demokrasi gerektirir. Ama alternatifler özgürlük için tüm umutları koparacak ve bizi dosdoğru savaşa götürecektir.

*

Jessica Northey

Coventry Üniversitesi Güven, Barış ve Toplumsal İlişkiler Merkezi’nde araştırma görevlisi, İngiltere ve Galler Yeşiller Partisi uluslararası koordinatörü.

ABD Başkanı’nın İslamofobik içerikler paylaştığı, Marine Le Pen’in ırkçı bir seçim kampanyasında oyların üçte birini aldığı ve Leh aşırı milliyetçilerinin Varşova’da yürüyüş yaptığı bir ortamda, faşizmin geri dönüşünden ciddi şekilde endişeleniyoruz. Aşırı sağ partiler Almanya, Avusturya, Hollanda, İsveç, Yunanistan ve Macaristan’da zemin kazandılar. İngiltere’de öldürülen milletvekili Jo Cox’un katili, Trump’ın tweet’ini retweet’lediği aşırı bir sağ örgüte referansla, “Önce İngiltere” sloganını atıyordu. Aşırı sağ hareketler geçtiğimiz on yıl boyunca seferber oldular, örgütlendiler, destek ve bazı durumlarda da silah topladılar.

Faşizm otoriterliğe ve totaliter, hiper milliyetçi, her şeye hâkim bir devlet vizyonlarına dayanır. 2017’de, zayıflamış devlet, kendinden başkasının işine yaramayan bürokratlar ve merkez politikacılarının liderliğinin başarısızlığı, birçoklarını hayal kırıklığına uğrattı ve zarar görmelerine sebep oldu. İhanet ve terk edilme duygusu çok açık ve aşırı sağın faşist bir devlet fantezisi bundan besleniyor.

İslami radikalleşme tehdidi de aşırı sağ – ve anaakım medya – tarafından günübirlik şekilde kullanılıyor. Sağ aşırılıkçılar için bu zehirli bir ırksal nefret söylemini besliyor. İslami aşırıcılığa odaklanılması, İngiltere ve ötesinde, Combat 18 veya Ku Klux Klan gibi radikal örgütlenmeler ile şiddete başvuran sağ aşırıcılıktan kaynaklı, potansiyel olarak çok daha büyük bir sorunu tartışmayı önlüyor.

Faşizmle baş etmek Avrupa’daki tüm ilerici, kapsayıcı sivil toplum hareketlerinin ve politikacıların esas mücadelesi olacak. Başarılı olmak için birleşmeleri, faşizmin adını koymaları, geride bırakılanları dinlemeleri ve dayanışma ve geleceğe dair katılımcı bir vizyon inşa etmeleri gerekecek.

*

Chip Berlet

Araştırmacı gazeteci, Matthew N. Lyons ile birlikte Right-Wing Populism in America: Too Close for Comfort (Guilford 2000) kitabını yazdı ve Encyclopaedia Judaica’nın ikinci baskısında “Neo-Nazizm” başlığını güncelledi.

Faşizm birçok ülkede geri dönüş yapıyor, esasen de önceleyen biçimi olan sağ popülizm şeklinde. Tüm sağ popülist hareketler tam tekmil faşizme dönüşmezler: ve birçok faşist hareket devlet iktidarını ele geçirmeyi ve ona tutunmayı başaramaz. Yine de sağ popülizmin söyleminin kendisi tehlikeli çünkü ulusun düşüşüne ve “meşru” ve “doğru düzgün” yurttaşlar olan “gerçek” insanların aşağılanmasına sebep olmakla suçlanan günah keçileri ortaya çıkarıyor.

Roger Griffin faşizmi şöyle tanımlar:

[faşizm] politik, sosyal ve etik bir devrim için yola koyulan, yeni güç değerleriyle donanmış yeni seçkinlerin yönetiminde dinamik bir milli topluluk olmaya “halkı” zorlayan devrimci bir milliyetçiliktir. Bu projeye ilham veren nüvesel mit, sadece popülist, sınıfötesi saflaştırıcı ve arındırıcı milli yeniden dirilişin (palingenesis) çöküşü durdurabileceğidir. (Faşizmin Doğası, Roger Griffin, çev. Ali Selman, İletişim, s.16)

Matthew N. Lyons ile birlikte 2000’de ABD’deki sağ popülizm üzerine bir kitap yazdım. Analizimiz Canovan (1980), Fritzsche (1990), Griffin (1991, 1993), Betz (1994) ve Kazin (1995) başta olmak üzere birçok düşünürün çalışmasını takip ediyor. O zamandan bugüne düşünürler ve aktivist araştırmacılar önceki analizleri popülist söylemi kıyametsel bir saldırganlık, şiddet ve faşizm ile bağlantılandırarak genişlettiler.

Neofaşizm büyük oranda henüz teorize edilmemiş halini koruyor. Bir ülkedeki ırk, cinsiyet ve sınıf temelli yapısal eşitsizlikler yerine “aşırıcıları” ve “nefret gruplarını” suçlayan dile çok fazla düşünür odaklanıyor. Mevcut yararlı analizler için Cas Mudde, Ian Haney López ve Cristóbal Rovira Kaltwasser’e bakabilirsiniz.

Kaynak: http://stateofnatureblog.com/one-question-fascism-part-two/

Çeviri: Serap Şen

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s