Efrin’den Guta’ya – G. M. TAMÁS

Screen Shot 2018-03-04 at 20.01.06
Cindires’e yürüyen Efrin halkı, Foto: Ruhenda Amed

Evet, elbette hepimiz öfke doluyuz, inanamıyoruz, dehşet ve utanç içindeyiz: Uluslararası devlet sisteminin ölümü ve çürüyüşü, akla hayale sığmayacak eza ve cefalara sebep oluyor. Herkes UNICEF’in sözsüz açıklamasını görmüştür herhalde: ne gördüklerini ve ne hissettiklerini ifade edecek sözcük bulamamışlar.

Suriye’deki çeşitli etnik ve siyasi gruplar bir yandan birbirlerini öldürürken diğer yandan da AB üye ülkelerince satılan silahlarla Türkiye, İran, Rusya, ABD, Suudi Arabistan, İsrail ve diğer devletler tarafından katlediliyorlar. Kürt solu tarafından yaratılan eşitlikçi, feminist ve sosyalist adacıklar, Erdoğan’ın ordusu tarafından özellikle gaddarca saldırıya uğruyor. Medyanın bu haberleri veriş şekli (ki medyanın hatası değil insan doğası bu, bunca mezalimi hazmedemiyorlar), yeni katliamların bize daha dün yaşanmış katliamları unutturmasına neden oluyor. Onca kasap arasından hangisinin en kötü olduğuna gerçekten karar veremediğiniz Suriye’nin akla hayale sığmayan dehşeti, Türk diktatörlüğünün farklı türdeki dehşetinin arkasına saklanabileceği bir sis bulutu yaratıyor. Myanmar’ın Rohingya’sından söz eden artık yok. Yemen unutuldu. Kongo’daki yeni tehlikeler neredeyse görünmezliğe doğru gidiyor.

Ve geri kalan herkes de şikâyet ediyor; burjuva demokrasinin son demlerinin de yitip ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve etnikçiliğin galebe çaldığı, görece barış içindeki zengin ülkelerde bile. Bu ikinciler, korku ve nefret rejimleri.

Ama yaşamaya yazgılı olduğum – yaşama şansına sahip olduğum da denilebilir – bu Avrupa’da, kimden korkuluyor ve kimden nefret ediliyor?

Bu korku ve nefretin hedefindekiler tam da adı dün Halep, bugün ise Afrin ve Guta olan cehennem mekânlarından kaçmayı başarabilen bir avuç insan. Korkutucu asilerin muzaffer orduları değil, silahlı adamların acımasızlığı ile yerinden yurdundan edilmiş dehşet içindeki acılı ve yaslı mülteciler. Nefret edilenler acımasız silahlı adamlar değil, onların kurbanları.

İşkenceciler değil, işkence mağdurları.

Benim ülkem Macaristan’da Yakın Doğu’dan gelmiş mülteci yok ama bütün ülke İslam tehlikesiyle kafayı bozmuş durumda. Öte yandan, ülkemin liderleri Arap ve Türk milyarderlerle pek haşır neşir. Bunlardan biri olan Adnan Polat (ki kendisi Erdoğan’ın müttefiki) gayri resmî olarak başbakanımızın danışmanlığını yürütüyor. Paraya her zaman kapı açık. Hükümetimiz tarafından finanse edilen birkaç internet gazetesi var; bunlar sürekli Batı’nın ne kadar da kendini düşürmüş, yumuşak, çöküntü içinde olduğunu; Müslümanların, Asyalıların, siyahların her yere dolduğunu; Fransızların, Almanların ve Belçikalıların çoktandır bir hilafette yaşadığını yazıp duruyorlar. Sırbistan sınırındaki ünlü göçmen karşıtı dikenli dillerin giriş noktasında, Macar makamları mülteci statüsü verilip verilemeyeceğini belirlemek için günde iki göçmenin belgelerini inceleyecekler ki bunlar genellikle reddedilecek ve geri gönderilecek. Ama tüm ülke yine de tir tir titremekte. Nisan ayında burada parlamento seçimleri var. Avrupa Komisyonu’nun önerdiği gayet makul göçmen kotalarını tüm partiler reddediyorlar ve hepsi sınırlardaki iğrenç dikenli tellerden yana, ama sözüm ona seçim kampanyasının bir numaralı gündemi, yine de ‘göçmen sorunu.’ Bu yabancı düşmanlığı çılgınlığına karşı çıkmaya çalışan bir avuç insan olarak hain (başka ne olabilirdi!) ilan ediliyoruz ve eski dostum Slavoj Žižek de dâhil halkın tepkisinden korkmuş bazı solcu kardeşlerimiz bize masumların çektiği acılara ağıt yakmak adına sınıf mücadelesini unutan duygusallar (‘güzel ruhlar’) diyorlar. Pek kahramanca bir tavır değil tabi.

Guta’da katliam tam gaz devam ederken, Fransa Başkanı Emmanuel Macron ‘yasadışı’ göçe ‘göz açtırmamayı’ planlıyor ve Napolyonvari bir tavırla, Fransa’da devlet tarafından tanınan, kulağı bükülmüş uslu devlet dinlerinden biri haline getirmek için İslam dinini reforme etmeye ve ‘düzenlemeye’ çalışıyor. Öte yandansa sıkıcı bir vatansever ritüelde Jeanne d’Arc rolü babası siyah bir genç kadın tarafından oynandı diye Fransız sağı ayaklanmış durumda. Yeryüzündeki en üstün (pek tabi öyle, en iyisini biz biliriz!) medeniyetin meşgaleleri bunlar işte. Suriye ve başka yerlerdeki bahtsızların cehennem azabı çekmesi yetmiyor, üstüne bir de kaçabilen bir avuç mülteci retle, şüpheyle, nefret ve aşağılama ile karşılanıyor. Tüm beyaz (sırf Avrupalılar değil) ülkeler, göçle mücadele etmeye – yani muhtaç durumda, ıstırap içinde olanlara yardım etmemeye – ant içiyor.

Rönesans’ın, Reformasyon’un, Aydınlanma’nın mirasçılarının aldığı ahlaki tavır bu işte.

Peki ya ünlü ‘demokrasimiz’ ne durumda? Kimse Erdoğan Türkiye’si ile ilgili bir şey yapıyor mu?

Orada neler olup bittiğini hepimiz biliyoruz; solculara, demokratlara, Kürtlere, muhalif gazetecilere, muhalif siyasetçilere, memurlara, polislere ve ordu personeline ne yapıldığını herkes biliyor. Kitlesel gösteriler? Elçileri geri çekmek? Askeri ilişkileri kesmek? Yaptırımlar? Ciddi kınamalar? BM Genel Kurulu’nda özel oturumlar? NATO’dan çıkarma? Hiçbiri… Yapılan tek şey Almanya ve Avusturya’daki Türkleri tepelemek için Erdoğan’ı kullanmak. Türkiye’de demokrasi ve hukukun üstünlüğü için barışçıl gösteriler Batı şehirlerinde Erdoğan’ın çeteleri tarafından saldırıya uğrarken, Avrupa şehirlerinde Kürt solcular ile Türk milliyetçiler arasındaki çatışmalar İslami veya ‘renkli’ arka plana sahip tüm göçmenlerle alakalı şekilde haberleştiriliyor.

Birkaç gün önce, davetli olduğu uluslararası konferansa katılmak üzere barışçıl şekilde seyahat eden Suriyeli Kürt Salih Müslim (kendisi PYD’nin liderlerinden biri), Türk devletinin talebi üzerine Prag’da gözaltına alındı http://www.bbc.com/news/world-middle-east-43189719. Türk vatandaşı olmamasına, üstelik kendisine orada koruma sağlayan geçerli bir Çek vizesine sahip olmasına rağmen, terör suçlamasıyla Türkiye’ye sınır dışı edilmesi isteniyordu. Türkiye’de terör suçlamasının ne anlama geldiğini hepimiz biliyoruz. Her şey olabilir ama esasen hiçbir şeydir.

Tüm bildiğimiz Türk hapishanelerinde muhalif siyasetçi, gazeteci, aydın ve öğrencilerden solcu işçi, kadın aktivist veya basitçe Kürtlere kadar, rejimin gerçek veya hayali çeşitli muhaliflerinden binlerce kişinin uyduruk veya anayasal olmayan suçlamalarla tutulduğu. Bölgenin en büyük uluslarından biri olan ve Türkiye, Suriye, Irak ve İran arasında bölünmüş durumdaki Kürtler, çeşitli koşullar ve siyasi durumlar altında yaşamaya ve hayatta kalmaya çalışıyorlar ama özerklik talepleri reddediliyor (Irak’ta daha az), bazen birbirine karşıt farklı ittifaklar içindeler ama her yerde tehlike altındalar. Bu son derece zorlu koşullar altında bazıları, Avrupa Solu’nun tam desteğini alması gereken (ama alamayan) özgürlük ve eşitlik adacıkları yaratmayı başardılar.

Bir zamanlar Solun gurur nişanesi olan uluslararası dayanışma ruhu sönmüş görünüyor.

İnsanlık trajedisinin ve hiçbir şekilde mazur görülemeyecek baskıların bugün kahramanca işler yapan profesyonel insani yardım kuruluşlarının veya profesyonelleşmiş STK’ların özel meşgalesi olması ama bunların faaliyetinin apolitik ve başka bakımlardan da ciddi şekilde kısıtlı olması çok tuhaf. Birlemiş Milletler İnsan Hakları Konseyi ve Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (bir zamanlar, Nazi toplama kamplarından kurtulanlara yardım ettiği Doğu ve Orta Avrupa’da çok iyi bilinen, önceki adıyla Birleşmiş Milletler Yardım ve Rehabilitasyon İdaresi), mültecilere yardım etmeye çalışan ama barışı sağlamakta aciz ve paraya muhtaç, son derece saygın, resmi uluslararası kuruluşlar, sözüm ona bir ‘Soros Planı’nı uyguladıkları (ırkımızın saflığını bozmak ve ‘Hıristiyan’ kültürümüzü yok etmek amacıyla Müslümanları Avrupa’ya yerleştirdikleri) için, benim ülkemde Düşman ilan ediliyorlar.

Bunların tümü elbette ki, rasyonel plan ve stratejilerin neredeyse ortadan kalktığı geç kapitalizmin siyasi çözülüşünün sonuçları. Bellum omnium contra omnes (herkesin herkese karşı savaşı) bu, ve eskiden düzen karşıtı güçlerin içine katabildiği en ufak izan bile bu manasız mücadelede yok olup gidiyor. Vicdanların ayağa kalkması beklenmiyor. Periferin yoksul ülkeleri söz konusu olduğunda ‘demokrasi’ boş bir slogan dahi olmadığından, Erdoğan gibi tiranlar ‘Batı’ tarafından tolere ediliyor.

Türk elçilikleri önündeki küçük gösterilerin de pek kıymeti yok ama yine de yapılmalılar. Şu an için ‘kendi’ hükümetlerimizi ve ‘kendi’ Avrupa Birliği’mizi ayıplamaktan fazlasını yapamıyoruz ama elimizden gelen buysa, ne kadar yetersiz olursa olsun, yapmalıyız.

Kaynak: Yeni Özgür Politika

Çeviri: Serap Şen

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s