Modern erkekliğin krizi – Pankaj Mishra

2600.jpg

Bu kriz ne zaman başladı ve neden küresel? Age of Anger: A History of the Present kitabını yazarken, modern dünyanın bitip tükenmez bir krizin pençesinde olduğunu düşünmeye başladım. Bu kriz, insanlık tarihindeki en radikal değişimlerle birlikte 19. yüzyılda başlamıştı. Tarım ve kır toplumlarının yerini oynak bir sosyoekonomik düzenin alışı, yeni cinsel ve ırksal işbölümleriyle katı bir şekilde organize edilmesi üzerinden gerçekleşti. Ve kriz bugün evrensel çünkü modernleşen batı Avrupa ve Amerika’dan boy veren kısıtlayıcı bir toplumsal cinsiyet normları ağı dünyanın en uzak köşelerini dahi kapsar hale geldi.

30 Ocak 1948 akşamı, Hindistan’ın bağımsızlığının ve parçalanmasının beş ay sonrasında, Mohandas Karamchand Gandhi, Yeni Delhi’deki geçici evinde bir dua toplantısına giderken yolda yakın mesafeden göğsüne ateşlenen üç kurşunla vuruldu. Yere yığıldı ve hemen öldü. İlk başta Müslüman olmasından korkulan katilin, batı Hindistan’dan bir Hindu Brahma rahibi olan Nathuram Godse olduğu ortaya çıktı. Kaçma girişiminde bulunmayan Godse, kadınsı politikasıyla Hindu ulusunu iğdiş ettiği için – özellikle de Müslümanlara karşı diğerkâmlığı nedeniyle – Gandhi’yi öldürmeye mecbur olduğunu söyledi mahkemede. Godse, Hindu şovenizmi tarafından tümüyle dönüştürülmüş olan günümüz Hindistan’ında – Hitler’in Kavgam kitabının çok sattığı, siyasi ve kültürel alana Avrupa faşizmlerinden ilham alan bir siyasi hareketin hâkim olduğu ve katliamla suçlanan bir Hindu üstünlükçü olan Narendra Modi’nin başbakan olduğu bir Hindistan’da – bugün bir kahraman muamelesi görüyor. Godse, Hindu dehası üzerine tüm o sözlerinde Avrupalı etnik-ırksal şovenlerin ve emperyalistlerin uyduruklamalarından intihal yapıyordu. Hayatının ilk yıllarında, burnunda bir halka ile bir kız çocuğu olarak büyütülmüş [kendisinden önce doğan iki erkek kardeşi öldüğü için ailesi ona kız adı veriyor ve bir sonraki erkek kardeşi doğana dek kız çocuğu gibi yetiştiriyor] ve ardından Hindu üstünlükçülüğü üzerinden erkek kimliğini keskin şekilde yeniden kazanmaya çalışmıştı. Bugün zorluk içindeki birçok genç Hintli için Godse, Adolf Hitler’le birlikte, bireysel ve ulusal erkekliğin zafere ulaşmış halini temsil ediyor.

Gandhi’nin katilinin moral prestiji, küresel bir erkeklik krizi olarak görünen şeyin birçok işaretinden yalnızca biri. Güçlü bir erkek olmanın ne anlama geldiğine dair korkutucu şekilde retro bu görüşler, sözüm ona gelişmiş ülkelerde bile anaakım haline geldi. Ocak ayında, “batı erkekliğe olan inancını yitirdi” diye sızlanan ve kadınlar tarafından dayatılan “öldürücü eşitlik doktrinini” kınayan Kanadalı bir kişisel gelişim kitapları yazarı olan Jordan B Peterson, New York Times tarafından “şu an batı dünyasındaki en etkili ve en çok konuşulan entelektüel” diye övüldü.

Şükür ki bu yalnızca mübalağa. Ancak 11 Eylül’den bu yana batıda kamusal yaşamın çılgınca bir erkeklik arayışı ile karakterize olduğu ve bunun, büyük bir penise ve nükleer düğmeye sahip olmakla övünen seri tacizci ABD başkanının gelişinin habercisi olduğu söylenebilir. 11 Eylül saldırısından birkaç hafta sonra Wall Street Journal köşe yazarı Peggy Noonan, “Kulelerin küllerinden adamlığın hası çıktı” diye coşmuştu. Bugün Peterson’ın “sert” konuşmalarını takdir eden Noonan, neredeyse “tişörtünü yırtıp açarak göğsündeki Süpermen işaretini göstereceğini” beklediği George W Bush gibi “adam gibi adamların, işleri çekip çeviren erkeklerin” yeniden ortaya çıkışını övmüştü. O dönem çok yaygın olan bu coşagelmeler, 11 Eylül’de pek de ortalarda göremediğimiz Bush’un, kendisini cesur bir başkumandan olarak yeniden icat edebilmesine (ve bir savaş pilotu gibi giyinecek kibre ulaşıp Tony Blair’e “taşaklı adam” diye iltifat etmesine) imkân verdi.

Müesses Anglo-Amerikan nizamındaki testosterona hücum sırasında, birçok masabaşı gazeteci kendisini gözü kara savaşçı olarak hayal ediyordu. Bir başka Peterson hayranı olan David Brooks, “Masum köyleri kazara dümdüz edip omuzlarımızı silkecek ve savaşmaya devam edeceğiz,” diye ant içiyordu.

Adam gibi adamlık yükseldikçe, batıda kadınlara ve özel olarak da feministlere yönelik saldırılar, neredeyse yurtdışında baskı altındaki Müslüman küçük hanımları kurtarmak için verilen savaşlar kadar şiddetli hale geldi. Harvard’da bir siyaset felsefecisi olan Harvey Mansfield, Manliness (“Adamlık”, 2006) kitabında, çalışan kadınları, erkeklerin üstlendiği koruma rollerinin altını boşalttıkları için kınıyordu. Kendinden menkul neo-emperyalist tarihçi Niall Ferguson, “kız çocukları artık bebeklerle oynamıyor” ve feministler Avrupa’yı demografik çöküşe zorluyor diye sızlanmıştı. Daha da bariz bir örnekte ise, savaşa açıktan karşı çıkan Katha Pollitt, Susan Sontag ve Arundhati Roy gibi birkaç kadın, Barbara Kingsolver’ın yazdığı üzere, “kamuoyu önünde kazığa bağlanıp kaltak ve mankafa ve moron ve aptal gibi kelimelerle kırbaçlanmıştı.” Öte yandan Vanity Fair’in savaştaki Bush yönetimini konu alan foto makalesi, başkanı erkeksi soğukkanlılığı için alkışlayıp yardımcısı Dick Cheney’i “Kaya” diye övmüştü.

11 Eylül sonrasındaki bu erkeklik hastalığının, bir ölçüde Usame Bin Ladin’in Amerikan erkekliğini özgür ve cesur olan “yumuşadı” ve “zayıfladı” diye sövmesinden prokove olduğu kesin. Vietnam’daki yenilgi de benzer şekilde Sylvester Stallone ve Arnold Schwarzenegger gibi karikatürleştirilmiş erkeklik vizyonlarını öne çıkarmıştı. Tarihsel olarak ayrıcalıklı erkeklerin kadınların, geylerin ve farklı etnik ve dini grupların kendisi ile rekabet içinde olduğu algısından aşırı rahatsız olmaya yatkın olduğu da doğru. Sexual Anarchy: Gender and Culture at the Fin de Siecle (1990) kitabında Elaine Showalter feministlerin 19. yüzyıldaki son derece mütevazı kazanımlarının birçok erkekte yarattığı büyük dehşeti şöyle anlatmış: “gerileme ve dejenerasyon korkusu; ırk, sınıf ve milliyetin yanı sıra toplumsal cinsiyet tanımlamaları etrafında katı sınır kontrollerine duyulan özlem.”

Daha 1950’lerde, tarihçi Arthur Schlesinger Jr, “bir işgal ordusu gibi sürekli yeni alanlar ele geçiren” kadınların “genişleyen, agresif gücü” konusunda uyarıyordu. “Hadım edilmiş” Amerikan erkeği ile onun “mazlumlara yönelik efemine düşkünlüğünden” usanmış olan, adaleli liberalizmin özgün örneği Schlesinger, Amerikan tarihinin “erkek olan ve o bakımdan hiçbir tereddüdü olmayan uçbeyleri”ne özlem duyuyordu.

Ama modern batının bu görkemli erkeklik erbapları, bugünlerde epey tereddütte bırakılıyor. Gey erkek ve kadınlar dilediklerini sevmeye ve diledikleriyle evlenmeye öncesinden daha özgür. Kadınlar işyerinde, evde ve yatakta daha yüksek kişisel tatmin bekliyor. En büyük nükleer düğme Trump’ınki olabilir ama eski tarz seri kitlesel imalatın yanı sıra yapay zekada da öncülük Çin’de. Ve teknoloji ile otomasyon, işleri çekip çeviren erkekleri, en çok da batıda, gereksiz kılma tehdidi arz ediyor.

Birçok heteroseksüel erkek, “kendini beğenmiş” Çinliler ve Hintlilerle, Müslümanlarla ve feministlerle kuşatılmış hissediyor kendini, gey vücutçular ile butch kadınları ve trans insanları saymıyorum bile. Bunların, Peterson’ın “geleneksel ev içi işbölümünün” görünüşte yıkımının “kaosa” yol açtığı fikrinin alıcısı olmaları hiç de şaşırtıcı değil. Bir erkek azınlığının bu korku ve güvencesizliği, modern çağın iki hâkim emperyal gücünde bir isteri siyasetine kanalize oldu. Kontrollü emperyal gücün simgesi olan Britanya’nın soğuk, katı ve duygusuz İngiliz centilmeni, Boris Johnson gibi ağzını tutamayan Brexit’çilere dönüştü. İngiliz adamlığına ağlayan birçokları arasındaki sağcı gazeteci Douglas Murray, “iğdiş edilmiş İtalyanlara, Avrupalılara ve genel olarak batılılara” yazıklanıyor ve “batıya kendimizle ilgili büyük olanın ne olduğunu hatırlattığı” için Trump’a saygı duyuyor. Ve gerçekten de, ister Kuzey Kore’yi nükleer imhayla tehdit etmek, ister engellileri aşağılamak, isterse kadınlara sarkıntılık etmek olsun, Amerikan başkanı, modern tarihin bazı kazananlarının kendilerine hak gördükleri şeye çökmek için elinden geleni yapacağının bir teyidi.

Ama batıdaki şatafatlı vahşi erkeklik temsilleri ve alt-sağcıların “cuck” (kadınsı, yumuşamış) ve “kültürel Marksistler” dediklerine karşı coşkun öfkeli nefreti, yalnızca eskinin zayıflarının küstahlığına bir tepki değil. Böylesi manik hiper-erkeklik iddiaları modern tarihte depreşti. Asya, Afrika ve Latin Amerika’da da siyaset ve kültürü derinden şekillendirdiler. Usame bin Ladin Müslümanların “erkekliklerinden mahrum edildiklerine” ve onu Amerikan gücünün fallik sembollerini imha ederek geri kazanabileceklerine inanıyordu. Hilafet adına masum tutsakların başının kesen ve tecavüz eden İslam Devleti’nin siyah kar maskeli genç gönüllülerinin, atalarının Viking savaşçısı olduğunu iddia eden Norveçli katliamcı Anders Behring Breivik kadar psikotik erkeklik vakaları oldukları açık. Geçtiğimiz ay Filipinler başkanı Rodrigo Duterte ülkesindeki kadın isyancılara “Sizi öldürmeyeceğiz. Sizi vajinalarınızdan vuracağız,” dedi. Hindistan’ın bahtsız azınlıklara eziyet eden Hindu üstünlükçü şefleri, bir tanesinin Hindistan’ın 1998’deki nükleer testlerinden sonra iddia ettiği üzere, “artık hadımağası olmadıklarını” kanıtlamaya kafaya takmış durumdalar.

Hadım ve iğdiş edilme, medeniyet çöküşü ve çürüme ile ilgili bu hastalıklı fikirler Godse ve Schlesinger’i Bin Ladin ve Trump’a ve artçı maçoluğun bugünkü diğer birçok yandaşına bağlıyor. “Yumuşak” ve “pasif” feminenlik, “sert” ve “aktif” maskülenlik gibi klişe metaforlara müsaitler; erkeklerin erkek olduklarından bir an bile tereddüt etmedikleri zamanlara özlem duyuyorlar. Ve ister Hindu şoveni, ister radikal İslamcı, isterse beyaz milliyetçi olsunlar, kendilerine dair imgeleri kadınları hor görmeye ve dışlamaya dayanıyor. Sanki erkek gücü fantezisi kendisini en yüceltici biçimde kadın zayıflığı fantezisine karşı ölçebiliyor. Kadınları iktidarsızlıkla eşitleyen ve yumuşak görülmekten ödü kopan bu kin dolu öfkeli erkekler, salgın hale gelmiş ve çözümsüz görünen erkeklik krizinin semptomları.

Bu kriz ne zaman başladı? Ve neden böylesine kaçınılmaz şekilde küresel? Age of Anger: A History of the Present kitabını yazarken, modern dünyanın bitmez tükenmez bir krizin pençesinde olduğunu düşünmeye başladım. Bu kriz, insanlık tarihindeki en radikal değişimlerle birlikte 19. yüzyılda başlamıştı. Tarım ve kır toplumlarının yerini oynak bir sosyoekonomik düzenin alışı, yeni cinsel ve ırksal işbölümleriyle katı bir şekilde organize edilmesi üzerinden gerçekleşti. Ve kriz bugün evrensel çünkü modernleşen batı Avrupa ve Amerika’dan boy veren kısıtlayıcı bir toplumsal cinsiyet normları ağı, buralar da kendi sosyoekonomik devrimlerinden geçtikçe, dünyanın en uzak köşelerini kapsar hale geldi.

Erkek ve kadın olmanın daima birçok yolu vardı. Dünyanın hayret verici ölçüde çeşitlilik arz eden sanayileşme öncesi toplumlarını çalışan antropologlar ve tarihçiler, tutarlı biçimde, biyolojik yaratılış ile davranış arasında hiçbir kesin bağ, maskülenlik ile güçlü erkekler veya feminenlik ile pasif kadınlar arasında hiçbir bağlantı olmadığını ortaya çıkardılar. İngiliz sömürgecilerin tiksintiyle keşfettiği üzere, Hintliler, Kali gibi savaşçı ve cinsel olarak doyumsuz tanrıçalara tapıyorlardı; kahramanları, Krişna gibi flüt çalan boşgezerlerdi. Hem elit hem de halk seviyesinde, cinsiyet değiştiren erkek ve kadınlar, çift cinsiyetlilik ve eşcinsel erotizmi ile dolu koca bir Hint literatürü var.

Bu kendini merkeze almayan gelenekler, sömürü ve dışlama üzerine kurulu ve toplumsal cinsiyet ve ırk hatlarına dayalı zümrelere ayrılmış toplumların dünyanın en güçlüleri olarak yükseldiği ve ulus inşası, kırdan kente göç, emperyal genişleme ve sanayileşme gibi derin modernite şoklarının insan algısının tüm biçimlerini şiddetli bir şekilde değiştirdiği 19. yüzyılda benzeri görülmemiş bir saldırı altına girdi. Toplumun merkezinde yer almasa da birçok toplumda erkeksi ve erkeksi olmayan insanlar hiyerarşisi uzun süredir vardı. Ancak 19. yüzyılda erkek ve kadınların belirli rollere kapatılması ile evrensel olarak dayatılır hale geldi bu hiyerarşiler.

Modern batı, tarihin batılı üstünlükçü versiyonunda, herkes için eşitlik ve özgürlüğün garantörü olarak resmedilir. Gerçeklikte ise, biyolojik farklılığa dayandırılan bir toplumsal cinsiyet (ve ırksal) eşitsizlik nosyonu, bir süre önce çıkan Sex and Secularism kitabında Joan Wallach Scott’ın da gösterdiği üzere, “modern batılı ulus devletlerin toplumsal temeli” idi. Immanuel Kant kadınları kılgılı ustan, bireysel bağımsızlıktan, nesnellikten, cesaretten ve güçten yoksun varlıklar olarak görüyordu. Fransız Devrimi’nin ve Aydınlanma’nın çocuğu Napolyon, kadınların evde kalıp çocuk doğurması gerektiğine inanıyordu; dünyanın dört bir yanında devlet yasalarına ilham vermiş olan Napolyon Yasaları, kadınları mahutça babalarına ve kocalarına tabi kılıyordu. Amerika’nın kurucu babası Thomas Jefferson, “ailedeki mutluluğu her şeyin üzerine koyma sağduyusuna sahip” ve “politika ile uğraşıp alınlarına kırıştırmayacak kadar akıllı kadınları” övüyordu. Bu gibi önyargılar, modern dünya ortaya çıkarken geleneksel patriyarkanın yerine maskülenliğin ayrımcı ideallerini getirmeye yardımcı oldu.

Bu gibi fikirlere dayanılarak kadınların siyasete katılımı engellendi ve ailede ve işgücü piyasasında alt rollere zorlandılar. Peterson’ın “geleneksel” işbölümleri dediği şeyin kaybının yasını tutan popüler psikologlar, kapitalist, endüstriyel ve genişlemeci toplumların yeni bir işbölümüne ihtiyaç duyduğunu veya bu toplumları yöneten heteroseksüel beyaz erkeklerin kadınları fiziksel veya entelektüel açıdan aşağı oldukları gerekçesiyle saldırganca toprak genişletmeye, ulus inşasına, sanayi üretimine, uluslararası ticarete ve bilimsel inovasyona uygun görmediğini göz ardı ederek, düzenli aralıklarla erkeklerin Mars’tan, kadınlarınsa Venüs’ten geldiğini söyler dururlar. Kadın bedenleri üremek ve ailenin, ırkın ve ulusun geleceğini garanti altına almak içindi; erkeklerinki ise çalışmak ve savaşmak için. “Olgun” bir erkek olmak kendisini topluma uydurmak ve eve ekmek getirme, babalık ve askerlik sorumluluklarını yerine getirmek demekti. Theodore Roosevelt, “Erkekler çalışmaktan veya haklı savaştan, kadınlar annelikten korktuğunda, kıyamet yakın demektir,” demişti. 19. yüzyıl ilerledikçe, erkek ve kadın kimliği üzerine bu gibi birçok kültürel varsayım değişmez hakikatlere dönüştü. Peterson’ın külhanbeyi fan kulübünün de gösterdiği gibi, bu görüşler, bugün ırksal eşitsizliklere ilişkin “hakikatlere” (ki onlar da eşzamanlı olarak “doğa”ya veya sözde biyolojiye dayandırılıyor) yeğleniyor.

Scott, modernleşen batıda tanımlanan cinsel fark modlarının, gerçekten de “batılı ulusların – Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki – kendi ‘ötekilerine’ karşı ırksal üstünlük” sağlamasına yardımcı olduğuna işaret ediyor. “Beyaz derili olmak ‘normal’ toplumsal cinsiyet sistemleri ile ilişkilendirildi, koyu derili olmak ise gelişmemişlik ve sapkınlıkla.” Dolayısıyla, İngilizler Kali’ye tapan Hintli tebaalarını, kendi kendilerini yönetmek gibi fikirlerle alınlarını kırıştırmaması gereken, erkeksi olmayan, çocuksu bir halk olarak gördüler. Çinliler yaygın olarak, batıdaki Çin mahallelerinde dahil, domuz kuyruklu ödlekler olarak görüldüler. Hıristiyanlığın zorlu eski rakipleri Müslümanlar bile, emperyalizmin zirve döneminde, acınacak ölçüde “feminen” olmakla alaya alındılar.

Gandhi, Avrupalı emperyalistlerin (ve onların Hindu taklitçilerinin) feminenliğin maskülenlik yokluğu olduğuna dair bu cinsiyetlendirilmiş önyargılarını açıktan tersyüz ediyordu. Yönetmeyi erkek üstünlüğü ve tebaa olmayı feminen uysallık ile özdeşleştiren batılı anlayışı reddederek, insanın özüne dönmesine ve anacıl şefkate dayalı bir aktivist siyaseti önerdi. Bu ret en sonunda onun hayatına mal oldu. Ama iktidara yönelik erkek arzusunun, boyun eğdirilecek ve tahakküm altına alınacak biri olarak kadının geri bir varlık olduğu fantezisine ne kadar dayandığını ve bu patolojinin modern siyaset ve kültüre ne kadar bulaştığını görebiliyordu.

Bunun en sinsi ifadesi, feminen ve dolayısıyla insandan aşağı görülen halkların fethi ve sömürüsü (19. yüzyılda normalleşen bir şiddet biçimi) idi. Birçok Avrupalı ve Amerikalı için, gerçek bir erkek ateşli bir emperyalist ve milliyetçi demekti. Alexis de Tocqueville gibi ileri görüşlü bir şahsiyet bile, Fransız erkek yurttaşlarının, aile yaşamının ehemmiyetsiz kaygılarıyla uğraşmayı kadınlara bırakarak, kuzey Afrika’daki Arapları ezme konusunda kendi “savaşkan” ve “erkeksi” doğalarını fark etmelerini istiyordu.

Yüzyıl ilerledikçe, erkeklik arayışı, sanayileşme, kentleşme ve mekanikleşme gibi böylesine kontrol edilemez ve iğdiş edici fenomenlerin hadım ettiği erkekler arasında yaygın bir alıcı kitlesine ulaştı. Güçlü, korkusuz erkeklik ideali, kaslı bireylikler, uluslar, imparatorluklar ve ırklarda cisimleşti. Bu zorlu ideali yakalayabilmek, feminen çekingenliğe ve çocuksuluğa dair tüm izleri silmeyi gerektiriyordu. Bu konuda başarısız olmak kendinden tiksinmeyi ve düzeltici şiddete yönelik bir arzuyu tahrik ediyordu. “İradesiz” ve “Oscar Wilde” gibi erkeksi olmayan yakıştırmalarla dalga geçilen Roosevelt, Gore Vidal’in bir keresinde işaret ettiği gibi, “fiziksel kırılganlığını en heyecan vericisi ve ulvileştiricisi savaş olan ‘erkeksi’ faaliyetlerle” aşmaya çalışıyordu. Homoseksüel nefretinin ve Wilde gibi kurbanların hedef alınmasının, Avrupa emperyalizminin bu en şiddetli aşamasında en korkunç ve örgütlü seviyesine ulaşması tesadüf değil.

Bireyin ve ulusun kaybedilmiş erkekliğini yeniden kazanmasına yönelik tüm girişimlerin merkezindeki şu imaj olmuştur: kendi aşırılıklar çağımızda, steroid basılmış, yumrulu kas kütleleri ile temsil edilen yenilmez beden. Aslında, bugün ebat her zamankinden önemsiz; giderek masabaşı hale gelen çalışma alışkanlıkları ve yaşam tarzları için pek fazla kas gerekmiyor. Yine de siyasi kültürleri ham bir kas takıntısı şekillendirmeye devam ediyor. Trump’ın uzuvları ile böbürlenmesinden önce Vladimir Putin’in göğüs kaslarını sergilemesi vardı – Rusya’nın ayyaş bir gevşek olan Boris Yeltsin tarafından iğdiş edilmesi ardından tekrar erkekleşmesinin reklamı. Ama üstsüz irikıyım adamlar Godse’nin “yükselen” Hindistan’ında da çarpıcı bir fenomen bugünlerde. Hindistan’ın Hindu milliyetçiliğinin hız kazandığı 90’larda, eskinin sıska veya etine dolgun Bollywood yıldızları parıldayan sert karın kasları ve şiş pazularla hava atmaya başladılar; Ramayana’nın cılız kahramanı Rama, takvimlerde ve siyasi afişlerde Rambo’yu andırmaya başladı. 56 inçlik göğsüyle böbürlenerek ve genç işsiz avarelere gerçek bir ulusal kudret vaat ederek iktidara gelen Mondi’yi, popüler kültürün bu kaslı bedenleri müjdeledi.

Bu intikamcı erkekçi milliyetçilik özgün olarak 19. yüzyılda, mükemmelen fit insanlar veya üstün ırk vizyonunu ortaya atan ve jimnastik, beden eğitimi ve yoga ile çıplak dolaşma merakını ateşli şekilde benimseyen Almanlar tarafından yaratıldı. Ama havalı anatominin, açıkça erkeğe özel bir erdem olarak kudretin “doğal” bir cisimleşmesi olarak ortaya çıkması ancak yüzyıl bitiminde gerçekleşti. Batı toplumları giderek daha sanayileşmiş, kentleşmiş ve bürokratik hale geldikçe, mülk sahibi çiftçiler ve kendi hesabına çalışan zanaatkarlar hızla anonim ofis çalışanlarına ve profesyonellere dönüştüler. “Rasyonel muhakemenin” yeni ilah ilan edilmesi ile birlikte, “her erkek”, Max Weber’in 1909’da uyardığı üzere, “daha büyük bir dişli” olmaya dönük patetik bir takıntıyla, “makinedeki küçük bir dişli haline geliyor”du. Modernitenin demir kafesinde eski becerilerinden ve bağımsızlığından giderek daha yoksun hale gelen işçi sınıfı erkekleri, kendi itibarlarını iri yarı cüsselerle sağlamaya çalıştılar.

Tarihçiler, otomasyon ve zaman yönetimi gibi baskılayıcı endüstriyel pratiklerle aşağılanan erkek işçilerin, küfrederek, içki içerek ve işyerindeki birkaç kadını taciz ederek kendi erkekliklerini nasıl dayattıklarını vurgulamaktadır – neoliberalizmin onlarca yıl süren egemenliği sırasında mavi yakalı işyerlerinin en derinlerine nüfuz eden bir agresif baret kültürünün başlangıcıydı bu aynı zamanda. 19. yüzyılın sonlarına doğru, çok sayıda erkek, sporu ve formda olmayı benimsemiş ve hırçın futbol ve boks kulüpleri kurmaya başlamıştı.

Bu sadece işçi sınıfı erkekleri ile sınırlı değildi. Amerika’da ve Britanya’da üst sınıf ebeveynler, bedenlerinin ve ahlaki özelliklerinin, yozlaştırıcı feminen etkilerden uzakta daha iyi sertleşeceği umuduyla oğullarını yatılı okullara göndermeye başlamışlardı. İlkin 19. yüzyılın ikinci yarısında düzenlenmeye başlayan rekabete dayalı sporlar, korkaklığı giderip seri şekilde erkeksi emperyalist üretmenin ev favori yolu haline geldi. İmparatorluk inşacılarının, Eton ve Harrow’daki spor sahalarında ter döktükten sonra mastürbasyon yapamayacak kadar yorgun olacağına inanılıyordu.

Ama bir iktidar hülyası olarak erkeklik, ne kadar şiddetli peşinde koşulursa o kadar ulaşılmaz olma eğilimdedir; dolayısıyla monoton ekonomik, siyasi ve sosyal güçlerle iğdiş derinleşmeye devam etti. Avrupa ve ABD’de siyasetçilerin yanı sıra birçok yüzyıl-sonu yazarını ırksal milliyetçiliğin hiper maskülen vecitlerine sürükledi – ve, en sonunda da, birinci dünya savaşı felaketine. Bireylerin yanı sıra uluslar ve ırklar, doğruluğu tartışılmaz organizmalara bilenebilecek biyolojik varlıklar olarak kavramsallaştırıldılar. Toplumsal cinsiyet farkına ilişkin katı modern ideoloji batılı olmayan toplumlara ulaştıkça, “ırksal intihar” korkusu, beden eğitimi kültleri ve bir “Yeni Erkeğe” dair hülyalar, mastürbasyona yönelik yasaklarla birlikte küreselleşti.

Avrupalı sömürgeciler kendi kötücül homofobilerini kutsayan yasalar dayattılar ve heteroseksüel evliliği ve babasoylu düzenleri teşvik ettiler. Önyargıları, batı dışında, Hintli eleştirmen Ashis Nandy’nin “içsel sömürgecilik” dediği şeyin kurbanlarınca da tahkim edildi: Avrupalı imparatorlukların, efemine oldukları suçlamasını kabul eden ve beyaz derebeyleri ile arayı kapatmak için adam olmaya karar veren tebaaları.

Bu, sarsıcı ama yine de çok az incelenmiş bir fenomene işaret ediyor: tüm büyük dini cemaatlerdeki – Hıristiyan ve İslami, Budist, Hindu ve Yahudi – erkeklerin 19. yüzyıl sonunda eşzamanlı olarak, erkekliklerini yitirmekten sızlanmaya başlamaları ve tek tek erkeklerin, ulusun veya ümmetin katı, ihlal edilemez bedenlerini yaratma dürtüsü. Bunlar arasında Siyonistler (Muskeljudentum, yani “Kaslı Yahudilik” düşleyen Max Nordau), Asyalı antiemperyalistler (Modi’nin kahramanı, Hindulara kas yapmayı öğütleyen Swami Vivekananda ve Myanmar’ın bugünkü etnik temizlikçileri tarafından korkunç bir şekilde esnetilen kaslı Budizm’in gelişmesine yardımcı olan Anagarika Dharmapala), yanı sıra İzci hareketinin kurucusu Robert Baden-Powell gibi fanatik emperyalistler.

Bu taklit maçoluğun en ölümcül sonuçları 20. yüzyılın ilk on yıllarında ortaya çıktı. Erkeklik üzerine öncü tarihçilerden George Mosse’nin yazdığı gibi, “erkeklik ne öncesinde ne de sonrasında faşizm sırasında olduğu kadar arşa çıkarılmadı.” Roosevelt gibi Mussolini de, kendisini bir süt çocuğundan ateş soluyan bir emperyaliste dönüştürdü. Çirkin fizikli bir başka faşist olan Hitler, “Zayıflardan kurtulunmalıdır,” diyordu. Aryan üstün ırkının bu özenti üyeleri, kendilerini ödlek Yahudi’ye karşı tanımladılar ve kendiliklerini kitle katliamları üzerinden çelik gibi adamlar olarak kurguladılar.

Adamlığa yönelik bu arayış, 21. yüzyılda da dünya çapında siyaset ve kültürü kirletmeye devam ediyor. Çağımızdaki hızlı ekonomik, sosyal ve teknolojik değişim, yerinden olmuş ve sersemlemiş kat kat fazla sayıda erkeği maskülen kesinliklere yönelik kaybetmeye mahkûm bir arayışa sürükledi. Eski tarz emperyalist genişleme ve üstün ırk yaratma hevesi azalmış olabilir. Ama neoliberal bireycilik çağında, dünyanın dört bir yanındaki absürt ölçüde eşitsiz toplumlarda, maskülen kimliğe yönelik realize edilmemiş, öncesiyle karşılaştırılamaz ölçüde yüksek bir talep var. Kendi kendini yetiştirmiş erkeklik mitleri, erkekleri her yerde bireysel güç ve zenginliğe yönelik amansız ve çoğu zaman beyhude, kadınlar ile azınlık üyelerini rakip olarak gördükleri bir arayışa zorladı. Daha birçok erkek, biyolojik doğalarının parçası olması gereken üstünlüklerini gösterme çabası içinde kadınları aşağılamaya ve dışlamaya çalışıyor.

Feminizasyondan duyulan öfke ve korku, Beyaz Saray’daki soyunma odası tavizcisinin ipini saldığına benzer demagojik hareketlerin güçlenmesine yardımcı oldu. Godse’nin hiper maskülen klişeleri, Gandhi’nin savunduğu çift cinsiyetlilik geleneklerini yenilgiye uğrattı, sadece Hindistan’da da değil. Genç Pakistanlı erkekler zamparadan dönme politikacı İmran Khan’a alfa erkek mesihleri olarak tapıyorlar; onun boşboğazlıklarını eleştirenlere şiddetle karşı çıkıyorlar. Takipçilerinin gözünde benzer şekilde muzaffer bir erkekliği temsil eden Türkiye cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hiç hata yapmaz sayılıyor. Rodrigo Duterte, utanmaz bir sıklıkla tecavüz şakaları yapıyor.

Kadın düşmanlığı artık kamusal alanda çok yaygın çünkü, modernleşen Avrupa ve Amerika’da olduğu gibi, işçi sınıfından birçok insan, gerçek erkeklerin üstte olduğu ve kadınların haddini bildiği eski zamanların hayalini kuruyor. Erkek alanlarını gasp ettiği varsayılan “özgürleşmiş” kadınlara duyulan nefret yalnızca sosyal medyada değil, canice fiziksel saldırılarda da göze sokuluyor. Bunlar, Asya ve Afrika’daki pek çok bastırılmış erkeğe neoliberalizmin eski tarz partiyarkalı sahte eşit fırsat vaadini sunan Hindu üstünlükçülüğü ve köktendinci İslam gibi sözde geleneksel ideolojilerce kutsanıyor.

Susan Faludi, birçok Amerikalının 11 Eylül saldırılarını feminizmin kazanımlarını geri almak ve kadınları yeniden pasif rollere itmek için kullandığını belirtiyor. Peterson’ın gelenekçiliği, erkek otoritesini yeniden tesis etmeye veya toplumu yeniden erkekleştirmeye yönelik batıda son yıllardaki birçok girişimin sonuncusu. Bunlar “şok ve dehşet” şiddeti uygulamayı, yumuşakların, kültürel Marksistlerin ve feministlerin aşağılanmasını, Bush gibi baba mirasına konanların Süpermen olarak yeniden icat edilmesini ve son olarak, bir seri tacizcinin siyasi ilah haline getirilmesini içeriyor.

Yontulmamış erkeklikteki bu tekrarlanan güvence arayışı, modern erkekliğin tarihinin bir fantezi tarihi olduğunun teyidi. İstikrarın ve düzenin olduğu bir dünyaya yönelik kaybetmeye mahkûm ve insan deneyiminin bastırılamaz çokluğuna karşı savaştan – yıkıcı başarısızlıklarına rağmen düzenli olarak yenilenen bir savaş – farksız bir arayışı anlatıyor. Kadınlara ve efemineliğe yönelik saçma bir korku, erkeğin uzun toplumsal, siyasi ve kültürel tahakkümüne işlemiş olabilir. Her hakka sahip oldukları duygusunun yara alması veya güç ve ayrıcalığa yönelik geleneksel hak iddialarının reddine içerlenmeleri, birçok erkeği Trump ve Modi gibi fos maskülenlik satıcılarının alıcısı yapmaya devam edebilir. Ancak onların öfke ve hayal kırıklığının müşfik bir analizi, erkeklerin insan yapımı toplumsal cinsiyet rollerinin kadınlar kadar mahkûmu olduğunu gösterecektir.

“Kadın doğulmaz, kadın olunur,” yazmıştı Simone de Beauvoir. Aynısını erkekler için de söyleyebilirdi. “Böylesi bir yaratıyı üreten bir bütün olarak medeniyettir.” Ve onu yıkıcı iktidar kovalamacasına zorlar. Kadınlara nazaran erkekler neredeyse her yerde alkolizme, uyuşturucu bağımlılığına, ciddi kazalara ve kalp ve damar hastalıklarına daha yatkındır; ortalama yaşam ömürleri ciddi şekilde daha düşüktür ve canlarına kıymaları daha muhtemeldir. Mitsel bir erkek kudreti arayışının ilk kurbanlarının, ister okul bahçelerinde, ister ofislerde, hapishanelerde, isterse savaş alanlarında olsun, erkeklerin kendisi olduğu söylenebilir. Bu gündelik korku ve travma deneyimi, onları adam gibi adamlık mitinin pençesine düşmüş birçok erkeğin kabul etmek isteyeceğinden çok daha fazla şekilde kadınlara bağlar.

Tehdit altındaki gezegende, kadınlarla paylaştıkları kırılganlık deneyimini inkâr ederler veya gereğini yapamazlarsa, erkeklerin bu son erkeklik krizini de heba edeceği kesin. Erkeklik kudreti, daima çıldırtıcı biçimde elde edilemez olacak ve dönemsel krizlere, kırılmalara ve panik içinde yeniden talep edilmeye açık kalacaktır. O, katı olan her şeyin buharlaştığı ve görünüşte güçlü olanın bile kaybetme ve yerinden edilme korkusu ile boğuştuğu bir dünyada gerçekleştirilemez bir idealdir, bir komuta kontrol halüsinasyonudur, bir üstünlük yanılsamasıdır. Külfetli rollerin ve imkânsız beklentilerin deli gömleği olarak erkeklik, büyük bir acı kaynağı haline gelmiştir – kadınlar için olduğu kadar erkekler için de. Bunu anlamak yalnızca bugünkü küresel krizi anlamayı sağlamaz, aynı zamanda, krizi çözmek için bir olasılığa da işaret eder: yeterince erkek olunmadığına ilişkin absürt ve sakatlayıcı korkudan kurtulmak.

Kaynak: https://www.theguardian.com/books/2018/mar/17/the-crisis-in-modern-masculinity

Çeviri: Serap Şen

Reklamlar

Modern erkekliğin krizi – Pankaj Mishra” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s