Marx ve sosyoloji – G.M. Tamás

Neden sosyolojik meselelerin cevabı Marx’çı teoride ve Marx’çı teorik meselelerin cevabı sosyolojide olamaz?

Max Weber General Economic History (1919-20) eserinde, kapitalizmin gündelik insan ihtiyaçlarını karşılayan kapsamlı bir sistem olarak Batı’ya özgü olduğunu, ön koşullarının tüm büyük işletmeler açısından bir norm olarak rasyonel sermaye hesaplaması (mutat olarak çift girişli muhasebe) olduğunu ve özellikle de: 1. tüm üretim araçlarının bağımsız özel işletmeler arasında serbest şekilde elden çıkarılabilen mülk olarak dağıtılması gerektiğini; 2. kast (Stände) farkları gibi “irrasyonel” kısıtlamaların olmadığı bir serbest piyasa gerektiğini; 3. üretim, ticaret ve nakliye açısından rasyonel, yani her yönüyle hesaplanabilir, mekanize teknolojinin mantığına da ihtiyaç olduğunu; 4. öngörülebilir ve şeffaf bir rasyonel hukuk sistemi olması gerektiğini; ve 5. özgür emeğin yani işgüçlerini satmaya yasal olarak hak sahibi olan ve aynı zamanda ekonomik kaygıların zorunlu kılmasıyla onu piyasada satmak zorunda olan kişilerin olması gerektiğini saptadı.

Marcel Mauss da (Paul Fauconnet tarafından 1901’de yazılmış bir ansiklopedi maddesinde), hiç kimsenin, örneğin hiçbir işçi veya tüccarın kredi, faiz, ücret, mübadele veya para gibi kendi zihinlerinin dışındaki toplumsal yaşam formlarını icat edemeyeceğini benzer şekilde saptadı. Toplumsal ve ekonomik yaşamın çalışkanlık, tutumluluk, lüks ya da macera tutkusu, parasızlık korkusu ve “işletme ruhu” gibi unsurları bile, şahsi varyasyonlara rağmen tamamen öznel değil, genel olarak, kendisi Batı kapitalizminin toplumsal sisteminin bir özelliği olan “toplumsal kültürün” “nesnel” ürünüdürler.

Bunda günümüz Marksist’inin (veya o bakımdan Marx’ın kendisinin) katılmayacağı pek bir şey yok, Marx’tan sonra gelen sosyolojinin – kısmen – onun mirasına karşı da olsa, Mark’ın damgasını taşıdığı gerçeği hariç.

Modern Toplumun “Burjuva” veya Marx’çı analizi?

O zaman modern topluma dair “burjuva” sosyoloji (ve deneysel toplumsal araştırmadan siyaset felsefesine kadar toplumsal araştırmanın tüm dalları) ile Marx’çı analiz arasındaki temel fark nedir? Tarihsel olarak belki de Aydınlanmanın metafizik ve teoloji ile mücadelesi kadar önemli olan bu uzatmalı tartışmanın açıklaması ne?

Basitleştirirsek: Aydınlanma, iradenin egemenliğini özgürlüğün prensibi ilan ederek Aristocu, Augustinci ve Thomcu kozmik nesnellikten maddi bir öznelliğe döndü. Fransa’da sciences morales et politiques denilen ahlaki ve siyasi bilimler, Yunan’dan beri (Bizans, Yahudi ve İslami dahil) “Batı” düşüncesine egemen olmuş grandiyöz eski dogmatik teoloji arkının nihai, Kantçı eleştiri biçiminin sonuçlarıdır.

Hem Spinozacı hem de Kantçı felsefe, aralarındaki ciddi farklardan bağımsız olarak, insanları taşlarla ve balıklarla paylaştıkları nedensel belirlenimlere tabi olan doğal varlıklar ve tutkularla ve özellikle de conatus sese conservandi (kendi varlığını koruma çabası) ile sınırlandırılmış zihinlerini de ahlaki tercih açısından özgür ama hem mantıksal hem de psikolojik engeller yüzünden total, nesnel, tarafsız ve kapsamlı bilgi ve anlayış açısından yetersiz olarak kabul edecekti. Tanrı’ya dair esas sayılan bilgi – dini ilkeler buna inanç diyor – öznelse, “ahlaki bilimler” de öznel olmaya mahkumdur. Hem bilgi hem de özgürlüğün kriterinin, nihayetinde mantık ve matematik tarafından şekillendirilen aklın incelediği öznellik olduğu, Rönesans, Reformasyon ve Aydınlanmanın ortak anlayışı olabilir.

Bunun ardında gizlenmiş olan inanış, elbette, bu şekilde incelenen “gerçekliğin” sezilebilir olduğu, ardından akılla yeniden incelendiği ve diyalektik olarak, yani çelişkileri gösterilerek açıklandığıdır.

Hegel’in tarihsel rolü, öznel olduğu varsayılan “ruhun” aslında nesnel olduğunu; Kant’ın tarif ettiği üzere kavramlar yaratan (onları dış dünyadan istidlal etmek yerine) zihnin, bizim epistemolojik kısıtlatma sınırlanmış ve en kararlı şekilde cehalete mahkûm öznel akli melekelerimiz olmayıp, tam tersine, gerçekten hem bilginin hem de özgürlüğün kaynağının (veya maddesinin ya da altyapısının) kendisi olduğunu göstermekti.

İşi daha da karmaşık hale getirecek şekilde, Hegel aynı zamanda nesnelliğin iki kılıkta ortaya çıktığını öne sürdü: gençken pozitiflik dediği şeyin bir başka adı olan “nesnel ruh” – bugün “kurumlar” dediğimiz şey: “sahte nesnellik” (tekrar basitleştirerek: özgürlüğe sahip olmayan akıl) ve “mutlak ruh” (özgürlük olarak akıl: felsefe).

Sosyolojinin gerçek kurucusu Émile Durkheim’ın “toplum” dediği şey bu “nesnel ruh”tur, yani insan niyetlerine, tercihlerine, arzularına vb. tamamen yabancı olan bir insan dünyası, tüm insan iştiyakları kurumsal yapıları biçimlendirmek yerine onları yansıttığı veya ifade ettiği için, tekrarlanan veya kalıcı sonuçlar üreten yapıların bir dünyası. “Gerçekler” denilen bu yapılar hiçbir penceresi olmayan zerrelerdir, öngörülmemiş kombinasyonların veya dışsal olayların eseri olan dönüşümleri tesadüfidir.

Hegel’den ilerleyen ama aynı zamanda Kant’a da geri giden Marx ile, deneysel ile deneyüstünün ikiliği yeniden belirir. Bir “gerçek,” bir “yapı” veya bir “şey” olarak sunulan, en ünlüsü değerin (sermaye sürecinin yol gösterici ilkesi) ardında emek (insan üretken faaliyeti) şeklinde, arkasında öznelliğin gizli olduğu bir görünümdür; “meta” fetişinde taşlamış emektir aynı zamanda. Şeyler değil, insan öznel faaliyetleri.

Şey, kurumsal “nesnel ruh” bir fasattır, dolayısıyla toplumun (ekonominin, devletin ve “sivil toplumun” artık birbirinden ayrı olmadığı) tüm kurumsal mantığı da bir fasattır. Ama nesnelliğin ve öznelliğin bakış açısından, emek bile ruhtur: somut emek ve soyut emek aynı değildir. Her ne doğrudan görünüyor ise, daima bir seraptır, her ne özsel görünüyor ise – özlerin olması gerektiği gibi – gizlenmiştir (kapitalizmde sahte görünüm nesnellikle donanmıştır). İhtiyaçlara değerlerin hükmetmediği nesnel insan faaliyetinin doğallığını yeniden yakalamak için teori (eleştirel ekonomi politik, felsefe) tarafından ortaya çıkarılmalıdır (kavramsal olarak yıkıma uğratılmalıdır).

Klasik sosyolojik perspektiften gözlemlenen temel nokta şu gibi görünmektedir: “mutlak ruh” “nesnel ruhu” nasıl yönlendiriyor, örneğin, değerin yaptığı şeyin sonucu olarak ne tür toplumsal kurumlar belirir veya sınıfların kökeni, tarihi ve işlevi nedir? Sosyoloji insan gruplarını “şeyler” (kalıcı veya en azından süreğen soyutlamalar) olarak ele aldığından, insan gruplarının nasıl şekillendiği ve dağıldığı, daha geniş total toplum tablosu üzerindeki yerleri ve kasti toplumsal-siyasal değişimin mahalli olan devlet ile ilişkilerinin ne olduğu ile ilgilenir.

Marx’çı Perspektifler: Sınıf ve Sömürü

Karakteristik olarak, Marx yanıt vermez. Erken dönem eseri Komünist Manifesto’nun aksine, o – ve onun ayak izlerini takiben, “Batı Marksizm’i” denilen şey – kapitalizmden önce ve sonra sınıflar olduğunu düşünmemektedir. (Sınıf tarihseldir.) Sınıf bir değer ve sermaye ikincil epifenomenidir: “sınıf kültürleri,” “sınıf yaşam tarzları” ve “sınıf örgütleri” de o epifenomenin epifenomenleridir.

Marx için önemli olan tek sınıf, gerçek Hegelci anlamda (kendi?) toplumunun parçası olmayan bir sınıf olarak kurulmuş olan proletaryadır. (Bütünün parçası olmayan bir parça.) Bu, toplum içinde gerçekleşmesi gereken ve “burjuva” sosyal bilimler (ekonomi, siyaset) tarafından ortak bir insanlığı paylaşan insanlar arasındaki etkileşimler olarak tanımlanan süreçlerin dışındaki bu sınıfın bir inkarıdır. Ama şeyleştirme buna izin vermez.

Proleteri bir şey haline getiren şey onun ana faaliyeti olduğu için, bu sınıflar arasındaki bir etkileşim değil sermayenin bir niteliğidir. Sömürü burjuvazinin kasıtlı olarak yaptığı bir şey değildir: artı değere sermaye biriktirmek için el konmaktadır, işçilere zarar vermek için değil. Sömürü herhangi bir devletin bastırabileceği veya telafi edebileceği bir şey değildir, bu yüzden sosyal demokratların düşünmeye alışkın olduğu gibi “siyasi bir sorun” değildir. Sömürü eşitsizlik değildir.

Eşitsizlik sosyolojik bir sorundur ama sömürü değildir. Şeyleştirmeyi, meta fetişizmini, sömürüyü eşitsizliğe (dolayısıyla aşamalı olarak iyileştirilebilecek bir “siyasi soruna”) dönüştürmek, Marksistler için absürttür. Bu nedenle, genel olarak, sosyolojik meselelerin cevabı Marx’çı teoride ve Marx’çı teorik meselelerin cevabı da sosyolojide olamaz.

versobooks.com

Çeviri: Eser Karacan

 

Reklamlar

Marx ve sosyoloji – G.M. Tamás” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s