A Woman’s Place UK için konuşma notlarım – Kathleen Stock

Screen Shot 2018-09-09 at 04.27.36.png

“Kendi örneğimden genellersek, toplumsal utandırma bana göre, bu meseleye eleştirel katkı sunmak isteyen akademisyenleri susturmak için kullanılan en güçlü silahlardan biri. Bilhassa, bu türden tepkilerin benim gibi kadınları bilinçli bir şekilde hedef aldığını düşünüyorum çünkü bizlerin, utanmaya özellikle yatkın olacak şekilde toplumsallaştığımız varsayılıyor. Kadınların konuşmasını durdurmak isteyen insanlar, bunu başarmak için, utandırmayı bir silah olarak kullanacaklardır.”

Herkese merhaba.

Sussex Üniversitesi’nden bir akademisyenim. Felsefe Bölümü’ndeyim.

Felsefenin içindeki alanlardan biri de siyaset felsefesidir: yasalar dahil, sosyal ve siyasal düzenlemelere ilişkin neyin doğru neyin yanlış olduğu konusunu ele almak. Fikirlere sahip olmak ama aynı zamanda bu fikirleri, üzerinde düşünülüp taşınılmış mantıklı argümanlarla da desteklemek.

Son birkaç aydır biraz da kamusal siyaset felsefesi yapayım dedim. Cinsiyetin Tanınması Kanununda yapılması öngörülen değişiklikler ve bunların Eşitlikler Kanunu ile etkileşimi ile ilgili sorunlar konusunda yazmaya başladım.

Açık platform Medium üzerinde bir dizi makale paylaştım, bunlara Medium’da adımı aratarak veya Twitter sayfama sabitlediğim tweet’ten ulaşabilirsiniz. The Economist için de birkaç şey yazdım.

Yazılarımda, trans insanların hayatlarını şiddetten, ayrımcılıktan ve nefretten azade yaşama haklarını tamamen desteklediğim konusunda çok netim.

Öte yandan trans aktivistler ile trans insanları da birbirinden ayırmak isterim.

‘Trans aktivist’ ile kastım şu: Stonewall, Gendered Intelligence vb. gibi, toplumsal olarak önde gelen, siyasi nüfuz sahibi ve zengin örgütler. Bunların basitleştirilmiş bir çekirdek siyasi mesajları var. ‘Trans kadınlar kadındır’ mantrasını saldırgan bir şekilde ileri sürüyorlar ki görünen o ki bundan kasıtları ‘olası her anlamda, kelimenin tam manasıyla kadın’ ve beyanla toplumsal cinsiyet kimliği edinmeyi [self-ID] destekliyorlar. Tüm trans insanların bu örgütlerle aynı fikirde olmadığını veya bu örgütlerin kendileri adına konuştuğunu düşünmediğini not etmek önemli.

Yazılarımdaki odak noktalarından bir tanesi, halihazırda cinsiyetçi bir toplumda var olan iki grup arasındaki olası çıkar çatışmaları:

  • Bir tarafta bir insan kategorisi olarak biyolojik dişiler
  • Diğer tarafta kendini kadın tanımlayan translar [self-identifying trans women]

Gruplar arasında, bir gruba bir şey vermenin diğer gruptan önemli bir şey alacağı çıkar çatışmaları olur. Bunlar toplumsal ve siyasal yaşamın standart bir özelliğidir: (Örneğin yaygın bilinen bir örnek, toplumdaki dini grupların seküler gruplarla çıkar çatışmalarına sahip olabileceğidir).

Trans aktivistler, sizi, kendini kadın tanımlayan transların olası her anlamda kelimenin tam manasıyla kadın kabul edilmeleri halinde, bunun biyolojik dişiler için önemli hiçbir sonucu olmadığına veya çıkar çatışması teşkil etmediğine inandırmak isteyeceklerdir. Ve buna katılmıyorum.

Kendini kadın tanımlayan translara verilmesi halinde, biyolojik dişilerden bir şeyleri alacak olan bazı izinler, korumalar ve kaynaklar olduğunu düşünüyorum; ve bunlar, cinsiyetçilik yüzünden, aslında ZATEN yetersiz olan bir şeyi alıyorlar.

Örneğin:

  • Dişilerin cinsel şiddet karşısında güvende olması (ki zaten yetersiz): Dişilere ayrılmış, soyundukları veya uyudukları aynı-cinsiyet alanlar etkili şekilde azaltılır ve hatta ortadan kaldırılırsa, bu, potansiyel olarak, güvenliklerinin ve mahremiyetlerinin korunması için bu alanlara ihtiyaç duyan biyolojik dişilerin güvenliğini azaltacaktır.
  • Ya da dişilerin siyasi temsili: Vekillik için kadın kotaları İşçi Partisi örneğinde olduğu gibi kendini kadın tanımlayan translara açılırsa, bu, dişilerin zaten sınırlı olan siyasi temsil olanaklarını azaltır.

Buna benzer şeyler kadın sporları veya medyada kadın temsili için de söylenebilir.

Verili bir alandaki kaynaklar, toplumun cinsiyetçi olması nedeniyle zaten yetersizse, olanakların trans kadınlara açılması bunları daha da yetersiz hale getirecektir.

Trans kadınlar, sadece yasal olarak değil ama her yönden, kelimenin tam manasıyla kadınsalar – ve daha da önemlisi, eğer kendini kadın tanımlayan translar kelimenin gerçek anlamında kadınsalar – o zaman bu, toplumu kadınlar kategorisinin komple yeni bir anlayışına zorlamaktan farksız değildir; ve bu, biyolojik dişiler için, ciddi analiz gerektiren her türden maddi etkilere sahiptir.

İşte bu türden şeyler yazıyorum. Ama bu gece en çok konuşmak istediğim şey, bu anlattığım şeylerin neden doğru düzgün tartışılmadığını kısmen açıklayan bir sorun.

Ve, trans aktivistler tarafından öne sürülen söylemlere eleştirel yaklaşmak isteyen, üniversitelerdeki akademisyenlerin görece sessizliği.

Bu susturmanın nasıl gerçekleştiğine dair bir örnek vermek için, yazdıklarıma aldığım tepkileri kısaca size anlatmak istiyorum: sadece 10 hafta önce yazmaya başladığımı akılda tutarak. Bu tepkiler birkaç biçimde geliyor.

Bir tanesi akademisyenlerden kamusal alanda gelen saldırgan, öfkeli tepkiler. Örneğin:

Tüm trans insanların şiddet ve ayrımcılıktan azade yaşaması hakkını tekrar tekrar teyit etmeme rağmen, yazdıklarımla trans insanlara zarar verdiğim ve hatta şiddete neden olduğum söylendi.

Onların özellikle tehlikeli bir grup olduğunu SÖYLEMEDİĞİMİ, sadece onların biyolojik olarak erkek [male] olduklarını, erkeklerin de kadınlara yönelik şiddet davranışları sergilediğini söylediğimi sürekli olarak tekrarlamama rağmen, trans kadınlar hakkında ‘ahlaki bir paniği kamçılamaya’ çalıştığım söylendi.

‘Trans insanların varlığını tartıştığım’ söylendi; oysa bunu tartışmıyorum. Tartıştığım şey, cinsiyet tanınma sertifikası almayı kolaylaştıran bir yasa değişikliği önergesi. Mevcut yasadan tamamen kurtulmamız gerektiğini söylemiyorum.

‘Nazik’ veya ‘kapsayıcı’ olmadığım için eleştiriliyorum (elbette bunlar toplumsal cinsiyetlendirilmiş kalıplar ve insanlar bunları bana söylüyorlar çünkü benim nazik olarak görülmediğim için kendini kötü hissedecek iyi bir dişi olduğumu varsayıyorlar).

İnsan hayatları ile ‘entelektüel oyunlar oynadığım’ söyleniyor. (İnanın, bütün bunları sırf eğlence olsun diye başıma alacak türde bir insan değilim. Psikopat değilim! Bunu yapıyorum çünkü konunun son derece önemli olduğuna inanıyorum.)

İşte bu türden tepkiler aldım. Şimdi, birbirlerinin pozisyonlarının eleştirisi felsefeciler için kesinlikle standarttır. Ama bu tepkiler normal akademik eleştiri değiller. Bunlar çoğunlukla benim karakterim veya motivasyonlarım hakkında; somut meselelerle, sözünü ettiğim çıkar çatışmaları ile ilgili gerçek hiçbir alakalanma yok.

Daha yakın tarihli olaraksa hakkımda kamuoyuna açık protestolar yapıldı, örneğin öğrenci sendikasının internet sitesinde, kampusumda ve yerel basında.

Şimdi, bunların tümü içinde, bazı ortak amaçlar olduğunu düşünüyorum:

1) Beni utandırmak.

2) Beni diğer olası destekçilerden sosyal olarak tecrit etmek.

Nihai hedef ise, elbette, benim konuşmamı durdurmak.

Yani, benim kendi örneğimden genellersek, toplumsal utandırma bana göre, bu meseleye eleştirel katkı sunmak isteyen akademisyenleri susturmak için kullanılan en güçlü silahlardan biri.

Bilhassa, bu türden tepkilerin benim gibi kadınları bilinçli bir şekilde hedef aldığını düşünüyorum çünkü bizlerin, utanmaya özellikle yatkın olacak şekilde toplumsallaştığımız varsayılıyor. Kadınların konuşmasını durdurmak isteyen insanlar, bunu başarmak için, utandırmayı bir silah olarak kullanacaklardır. Erkeklerin de benim gibi şeyler söylediklerini görüyorum ama buna benzer tepkiler hiçbir şekilde almıyorlar.

Her durumda, memnuniyetle belirteyim ki bu işe yaramadı – yazdığım hiçbir şeyden utanç falan duymuyorum. Yazdıklarımın doğru ve önemli olduğuna inanıyorum. Ve bunu kişisel saldırıya ve tacize maruz kalmadan söyleme hakkına sahip olmam gerektiğinden kesinlikle eminim.

Ancak, şunu da sormak istiyorum: daha genel olarak akademisyenler için bu türden bir ortamın somut sonuçları nedir? Sonuçlardan bir tanesi, akademisyenlerin kendilerini ancak özelde veya bazen anonim olarak konuşmaya rahat hissetmesi. İnternette konuşsalar bile, bazen takma ad kullanacak olmaları. Ama daha çok, kamuoyuna açık hiçbir şey söylememeleri. Buna başladığımdan beri, benimle aynı düşünceleri paylaşmalarına rağmen düşündükleri şeyi yüksek sesle söyleyemeyen akademisyenlerden aldığım e-postaların sayısını artık tutamıyorum.

Dolayısıyla: birçoğu düşüncelerini yüksek sesle ifade etmediğinden, şimdi, mevcut durumda doğru düzgün bir tartışmanın, analizin ve gözlemin eksik kalmış göründüğü ve cinsiyet ve toplumsal cinsiyet konusunda kamuoyundaki tartışmanın gidişatına ciddi bir etkisi olan bazı akademik alanların bir listesini yapacağım.

Önce: Hukuk.

Hukuk alanında çalışan bilim insanlarının, başka şeylerin yanı sıra, Eşitlik Kanunu ile Cinsiyetin Tanınması Kanunu arasındaki muğlak etkileşim üzerine kamuoyuna açık bir tartışma yürütmesine ihtiyacımız var. Ama daha temel olarak, biyolojinin yasayla değişmeyeceği gerçeğinin kamuoyunda netleştirilmesine ihtiyacımız var. Bir Cinsiyetin Tanınması Sertifikası ile cinsiyetinizi yasal olarak elbette değiştirebilirsiniz ama yasa koyucular bunun biyoloji konusunda, hatta kadınlığın niteliği konusunda da, bir tefhim yapmasını asla amaçlamamışlardı. Benim anladığım şekliyle, bu, ‘yasal kurgu’ olarak bilinen bir şey ve teknik bir kavram: yani, yasayla, belirli hukuki amaçlar doğrultusunda, trans kadınlara tercih ettikleri toplumsal cinsiyette davranılması amaçlanmıştır. Ancak bu, ‘trans kadınlar [olası tüm bağlamlarda] kadındır’ şeklindeki yeni mantradan bambaşka bir şey.

Sonra: Tıp ve biyoloji konusunda akademik alan.

Şu anda bazı insanların, trans kadınların hormon aldıkları için biyolojik olarak dişi olabileceğine inandığı görülüyor. Aslında, biyolojik olarak dişi olmak XX kromozomlarına ve bir dizi birincil cinsiyet karakteristiğinin bazılarına veya tümüne sahip olmakla alakalıdır. İnterseks doğmuş insanlarla ilgili karmaşıklıklar vardır ama bunun biyolojik olarak erkek doğan ve daha sonra hormon almaya başlayan kişiyle hiçbir alakası yoktur. Akademisyenler bunu yüksek sesle söylemeye başlamazlarsa, kamuoyunun kafası giderek daha fazla karışacaktır. Dişilerin cinsiyet temelli ezilmişliğine ilişkin güçlü bir açıklamayı kaybedeceğiz; ayrıca, dişi sağlığı ve yeniden üretim konusunda konuşma kapasitemizi ve daha birçok şeyi de kaybedeceğiz. Sosyal medyada geçen gün trans kadınların regl olabildiğini söyleyen bir şey gördüm. 1000’den fazla beğeni almıştı.

Sonra: Tarih.

Trans aktivistler tarihsel anlatıları revize etmeye; kamusal alanda kavramın ancak 1990’larda doğru düzgün ortaya çıkmış olması gerçeğine rağmen, trans toplumsal cinsiyetinden insanları bu tarihsel anlatıların merkezi haline getirmeye eğilimliler. Örneğin bu yıl, 1969’da New York’ta Stonewall Ayaklanması’nı bir ‘trans kadın’ olan Marsha P Johnson’ın başlattığını yüzlerce kez görmüş olmalıyım. (Stonewall ayaklanması eşcinsel hakları etrafındaki aktivizmi katalize etmede etkili olmuştu). Ama Marsha Johnson hakkındaki bu iddia olgusal olarak iki şekilde hatalı görünüyor:

a) Kendisinin de kabul ettiği üzere, oraya ayaklanma başladıktan sonra gitmiştir; aslında ayaklanmayı başlatan kişi bir butch lezbiyen olan Stormé Delaverie’dir ama kendisinden nadiren söz edilmektedir.

Ve eşit derecede önemlisi:

b) Marsha kendisine bir drag queen ve gey erkek demektedir.

Hakikati umursayan tarihçilerin bu meseleyi ele alacağını düşünürdüm.

Şimdi psikolojiye dönersek:

Trans kadınların yaşamları konusundaki istatistikler, trans kadınların dişilere özel alanlara girebilmesi gerektiği fikrini siyasi olarak motive etmek için aynı-cinsiyet alanlar tartışmasında sık sık bir katalizör olarak kullanılıyor. Örneğin, trans insanlara yönelik şiddet oranları, nefret suçu, intihar girişimleri vb. istatistikler.

Alıntılanan istatistiklerin çoğu Stonewall gibi örgütlerin yaptırdığı telefon veya internet anketlerinden geliyor. Sonuçlar daha sonra Stonewall tarafından basın duyurularında yorumlanıyor ve bu basın duyuruları daha sonra medya haberlerinde, hatta hükümet üyeleri tarafından politika belirlemede, eleştirel süzgeçten geçirilmeden kullanılıyor. Bu istatistikler konusunda doğru düzgün bir akademik inceleme ve ideal olanı, menfaati olan kurumların fonlamadığı (ilaç şirketleri tarafından fonlanan ilaç deneyleri açısından açıkça tartışılan yanlılık riski ile aynı şekilde) bazı akademik çalışmalar görmek isterdim. Transların yaşamları hakkında bilgimiz olması şart, tıpkı dişilerin yaşamları hakkında bilgimiz olması gerektiği gibi ve biz akademisyenlerin gözlem ve analiz yapması gerek.

Kendi alanım olan felsefe ile bitireceğim. Felsefe kavramsal ayrımlar ve netleştirmelerle ilgilenir. Felsefecilerin daha özgürce, tek bir perspektiften değil tüm perspektiflerden konuşabilmesinin kamuoyundaki tartışmaya muazzam bir faydası olacaktır. İşte birkaç örnek:

Felsefe i) insan hakları ile ii) o hakkı gerçekleştirme arasındaki ayrımı anlamamıza yardımcı olabilir. Bir trans kadının dişileri korumak için düzenlenmiş bir alana girmesi bir insan hakkı değildir. Trans kadının şiddetten azade olması bir insan hakkıdır. Dişiye özel alanlarla ilgili talep, şiddetten azade olma hakkının gerçekleştirilmesi için önerilen bir çözümdür ama tek yol değildir.

Felsefe ayrıca, i) bir trans insanı, bir hakaret şekli olarak ‘bilinçli şekilde yanlış cinsiyetlendirmek’ ile ii) dişilerin biyolojik ve politik gerçekliği hakkında konuşmak arasındaki farkı anlamamıza da yardımcı olabilir. Dişiler hakkında konuşmamızın haddizatında bunun bir hakaret olmaksızın caiz olduğu bir bağlam olmak zorundadır. Dişiler ile trans kadınlar arasındaki farkları açıklayan bir dilimiz olmazsa, kendi bedenlerimizin veya deneyimlerimizin ya da ezilmişliğimizin adını koyamayız.

Felsefe bir ‘lezbiyen’in ne olduğunu incelememize de yardımcı olabilir. Lezbiyenler kategorisi, cinsiyet değiştirme ameliyatı olmamış, penisi olan ve sadece dişilerden hoşlanan erkek [male] bir trans kadını içerebilir mi? Trans aktivistler evet diyor; ben de dahil birçok lezbiyen ise hayır diyoruz – kabalık olsun diye değil, dişiler arasındaki homoseksüel yönelim (eşcinsel çekim) için bir kategoriye ihtiyaç duyduğumuzdan. Bunun siyasi ve kavramsal bir işlevi var. Bunu kenara atacak olsak yeniden icat etmemiz gerekir.

Bunlar bu tartışmada ele alınması gereken akademik meselelerden sadece bazıları.

Uzmanlığa sahip akademisyenler bu alanlarda neden konuşmalı? Üç sebep aklıma geliyor ve bunlarla bitireceğim.

Birincisi ve biraz sıkıcı olanı, gerçeklerin önemli olması ve her şeyden önce akademisyenler açısından önem arz etmesi gerektiği. Bu tartışmada uzmanlığı olan akademisyenlerin çoğu susturulduğunda veya sustuğunda, tek taraflı bir anlatı çıkıyor karşımıza ve dahası, acayip, hatalı, karmakarışık iddialar ve teorilerle karşılaşıyoruz çünkü bunları düzelten kimse olmuyor. Bu dişilere zaten zarar veriyor ve muhtemelen trans insanlara daha bile zarar veren bir yere varacak. Birçok trans insan hâkim söylemin gittiği yer konusunda son derece endişeli. Bunun kendileri açısından bir geri tepmeyle sonuçlanacağından korkuyorlar.

Akademisyenlerin konuşması gerekmesinin ikinci sebebi, örnek olmamız gerekmesi. Bugün birçok genç insan – sadece öğrenciler değil çocuklar ve ergenler de – internette. Ve birçoğu boğucu bir iklimde yaşıyor ve hatta siyasi ve etik meseleler hakkında neyi söyleyebilecekleri, neyi söyleyemeyecekleri konusunda korku duyuyorlar. Kendilerine ait görüşleri var ve kendileri açısından düşünüyorlar ama bastırılmış hissediyorlar, yanlış bir şey söylemekten korkuyorlar; hatta sosyal utandırmadan yetişkinlerden daha fazla etkileniyorlar. Sürü davranışı ve grupçuluk gelişiyor. Akademisyenler cinsiyet ve toplumsal cinsiyet konusunda ölçülü, nüanslı bir tartışmanın nasıl olabileceğini ve görüş ayrılıklarının sakin bir şekilde nasıl ele alınacağını göstermek için ellerinden geleni yapmazlarsa, bu genç insanları kaybederiz.

Akademisyenlerin konuşması gerekmesinin son sebebi, bu korku ikliminin – ve bunu abartmıyorum – toplumda faşist eğilimlerin gelişmesine zemin hazırlaması. A Woman’s Place’in şu ana dek maruz kaldıkları – onlara etkinlikleri için yer veren mekanların ve bilet yerlerinin taciz edilmesi, bomba tehdidi, sosyal medyadaki tehditler, kimi zaman şiddete dönüşen protestolar (ve hakikaten de, bugün e-postamın hack’lenmesi!) – özgür ve demokratik bir toplumda olmaması gereken şeyler. Yasayı ve bunun onları nasıl etkileyeceğini tartışmak için bir araya gelen dişiler korkutuluyor. Akademisyenlerin, demokratik olduğu varsayılan bir ülkede sivil toplumun anahtar bir parçası olması gerek, ve açıkçası – cesaretlerini toplayıp biraz kadın olmaları gerek.

Brighton, 16 Temmuz 2018

Kaynak

Çeviri: Serap Güneş

Reklamlar

A Woman’s Place UK için konuşma notlarım – Kathleen Stock” üzerine 2 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s