Anoreksiya, göğüs bağlama ve beden nefretinin meşrulaşması – Victoria Smith

İnsanları kendilerini rahat hissetmedikleri bir bedende yaşamaya zorlamak yoğun ve çoğu zaman dayanılmaz acılara sebep oluyor.

gettyimages-107551306

Hayatım boyunca üç kez anoreksiya sebebiyle hastaneye yattım. İlki 1987’deydi. Burnumdan sokulan bir boruyla zorla beslendim. Bu kilo almama sebep oldu ve bundan nefret ettim. Dahası, genel psikolojik durumumu da iyileştirmedi, daha kötü yaptı.

Taburcu olduktan sonra tekrar kilo verdim ve takip eden yıllarda, anksiyetemle baş edebilecek ama tedaviye de zorlanmayacak kadar ince kalmaya yönelik bir oyun oynamaya çalıştım. Her zaman başarılı olamıyordum. İnsanlar beni rahat bıraksa ne kadar huzurlu olacağımı hayal edip duruyordum. İnsanların benim hayatıma, bedenime dair beklentileri benim kendi beklentilerim değildi.

Onlarca yıl geçtikten sonra, halen yola gelmiş değilim. Zorla beslemenin, düpedüz istismar olmasa bile, hala şiddetli ve travmatize edici olduğunu düşünüyorum. Birinin, sırf iradî zorlamayla, içinde rahat hissetmediği bir bedeni kabul etmeyi öğrenebileceği fikrini hala reddediyorum. Anoreksiyanın bir çeşit işgalci düşman veya sinsi, zehirli arkadaş gibi gösterilmesini tamamen saçma buluyorum. “Gerçek” ben ile manipülatif, yabancı “Ana”* arasında bir savaş yoktu. Düşündüğüm her düşünce, hissettiğim her duygu benimdi.

Bu size Pro-Ana** Manifestosunun başlangıcı gibi geldiyse, vurgulamak isterim ki, anoreksiya benden çok şey aldı götürdü. Beni neredeyse öldürüyordu. “Rahat bırakılsaydım,” belki bugün bunu yazmak için hayatta olmayacaktım. Ama bunun, hah, şundan kurtulduk mu tamam diye basit bir çaresi yok. Çünkü beni gölgem gibi takip edip kulağıma fısıldayan zayıf ve kötü kız Ana, gerçekten de yok. Sadece ben varım. Hep sadece ben ve çaresizce doğru kilo ve görünümde olmak istediğim – ki hala istiyorum – bir dünya vardı.

Hunger Strike (Açlık Grevi) kitabında Susie Orbach, anoreksiyadan kurtulmanın birçok kişi tarafından “normal kiloya ulaşmak ve münasip görülen cinsel işlevleri yerine getirebilmek” olarak görüldüğünü anlatır. Sadece “sağlıklı olmak” veya “normal görünmek” meselesi değildir; kadın için kilo almak, kalçalara ve göğüslere sahip olmak ve buna eşlik eden cinsiyete ilişkin beklentilerle uğraşmak zorunda olmak demektir. Kalçası ve göğüsleri olan bir dişinin, hem cinsel anlamda hem de üreme anlamında yapacak bir işi, yerine getirecek bir rolü vardır. Bu rolü istemiyordum. Dünyadan benim insanlığıma uyum sağlamasını istemektense, bedenimi değiştirmek daha kolaydı.

Zorla beslemenin ve yeme bozukluğunu zorla yönetmenin, bir dönüştürme tedavisi biçimi, rızası olmayan bir özneye toplumsal cinsiyet uyumu dayatma girişimi saydığım bir yönü var. Sorun anoreksiya çekenin yemeyi reddetmesi değil; onun, kilo alınca, kendisi için çok kişisel ve anlamlı bir şeyden vazgeçmesinin bekleneceğini düşünmesi kesinlikle doğru. “Kilo aldım ama benliğimi kaybettim,” der Nancy Tucker kendi tedavisini anlatırken. “İçimde, şişman bir bedene sıkışmış bir anoreksik olarak kalmaya devam ettiğimi nasıl anlatabilirim?” Kadın gibi görünürken insan olarak görülmek mümkün mü ki? Anoreksik, en azından yaşamak istiyorsa, bu muamma ile baş etmek zorundadır ama çözmek tek başına onun işi olamaz.

İlk kez 1987’de, 11 yaşındayken anoreksik oldum. Erken gelişmiştim, daha ilkokulda sutyen giyiyordum. O şişman kız, o yollu, memelerine ellenen, sutyen lastiği çekilip bırakılan, köşelere sıkıştırılan; “kıpkırmızı kesilen 11 yaşındaki iffet timsali memeli kız” olmaktansa, sürtük bedenindeki bir sürtük olmak daha az utandırıcı olduğundan sonu bir şekilde o rolü oynamak olan o insan olmak istemiyordum. Bir süre, sekiz ay kadar, direndim aslında, ama sonra vazgeçtim ve yemeyi kestim. Bu izlek nadir değil. Yeme bozuklukları, ergenliğe erken girenlerimiz arasında daha yaygın. Ergenlikle kendimi içinde bulduğum bedenin, sahip olmayı beklediğim beden olmadığını kesinlikle ve hiç kuşkusuz biliyordum. Ben zayıf, çıra gibi kızlardan biri olmak istiyordum, bedeni oğlanlarınkinden ayırt edilemeyen kızlardan. Veya daha iyisi, bir oğlan olmak istiyordum, kalçam ve göğüslerim olmasın, bir daha hiç adet görmeyeyim istiyordum.

30 yıl geç doğmuş olsaydım, açlık tek seçeneğimmiş gibi gelmeyebilirdi. Ergenliğe giren kızlar için durumun bugün daha iyi olduğunu falan söylemiyorum. Beni elleyen erkek sınıf arkadaşlarım, dişi bedenlerini Playboy’un ve üçüncü sayfanın merceğinden yorumluyordu; internet pornosunun daha sert, daha hızlı, daha acımasız dünyası henüz yoktu. Demek istediğim, kız olmadığımı söyleyebilirdim. Kızmışım gibi hissetmiyordum. Kız değildim, ergenlikle birlikte olduğum o kız, o kanayan, pis kokan beden değildim. Yalan olmazdı yani. Otuz yıl önce yaşadıklarımı bugün yaşıyor olsaydım, belki de ergenlikten tek başıma kaçmak zorunda olmayacaktım. Yardım isteyebilirdim. Beni zorla besleyenlerle didişmek yerine, kendime dair algımla daha tutarlı bir beden şekillendirme çabalarımda bana destek olmaya istekli yetişkinler bulabilirdim.

Örneğin, trans çocukların ihtiyaçlarına nasıl uyum sağlanacağı konusunda Birleşik Krallık’taki okullara bir süre önce verilen tavsiye, göğüs bağlama konusunda bilgiler içeriyor. Cornwall Meclisine göre, göğüs bağlamak “sıcak basmasına yol açabilir, rahatsız edici ve kısıtlayıcı olabilir – ama öğrencinin psikolojik sağlığı açısından çok önemlidir.” Öğretmenlere yine de “nefes alma zorlukları, iskelet sorunları ve bayılma” riski konusunda uyanık olmaları söyleniyor. Lacnashire İlçe Meclisi şu tavsiyeyi veriyor:

“Göğüslerini bağlayan öğrenciniz varsa, onları fiziksel aktiviteler sırasında ve sıcak havalarda dikkatle izleyin. Daha sık mola vermek gerekebilir.”

Bu nitelikteki tavsiyelerin sorgulanmaması gerektiğinin çok iyi farkındayım. Ama sadece bir an için, neye tanıklık ettiğimiz konusunda dürüst olmamız gerektiğini düşünüyorum: Göğüslerinden nefret eden, onlardan kesinlikle tiksinen, ve biri onlara bu göğüsleri ömür boyu taşıyacaklarını söylese kendi göğüslerini bir bıçak alıp kesmeye istekli, neredeyse intihar edecek genç insanlar. İçsel benlik algılarının, kimliklerinin, göğüslere sahip olmakla tamamen uyumsuz olduğunu hiçbir kuşkuya yer kalmayacak şekilde bilen genç insanlar. Yani tam olarak benim hissettiğim gibi hisseden genç insanlar. Ve bu öz-nefreti sorgulamak yerine – bu genç insanların çektiği acıyı kabul etmek (ki bunu benim için kimse yapmamıştı) ama bunun sebebinin bedenin kendisi olmadığını görmek yerine – yetişkinler bu anlatıyı hiç sorgusuz kabul ediyorlar. Çünkü en kolayı bu. Çünkü evet, çocuk acı çekmeye devam ediyor ama, sonuç (dişi görünmemek), yöntemi (fiziksel acı ve muhtemel uzun vadeli zararlar) meşrulaştırıyor.

Pink News bir süre önce anoreksiya ile trans deneyimine dair belirli anlatılar arasında benzerlik kurmanın “hakaret” teşkil ettiğini yazdı. Kime hakaret edildiği net söylenmemişti ama anoreksiya çekenler olmadığını tahmin ediyorum; ne de olsa, akıl hastası olanlar onlar. Akıl sağlığı ile ilgili tanımlamaların keyfi niteliği konusunda uzun bir tartışmaya girmek istemiyorum ama, dibine kadar pro-ana’cı olup bunun hastalık falan olmadığını söylemeksizin, anoreksiyanın kültürel, siyasi ve toplumsal cinsiyetle ilişkili anlamlarını görmek ve kabul etmek, mükemmelen mümkün. Belirli sosyal ilişkiler dahilinde, belirli kültürel etkilere tepki olarak ve onlarla etkileşim içinde ortaya çıkan bir hastalık. İnsanın kendi kendini aç bırakması üzerinde yazan Hilary Mantel, “dünya giderek daha zorlu hale geliyor,” diyor, “onu memnun etmek mümkün değil. Bazı kızların neden böyle bir çıkış aradığına şaşmamak lazım.”

Dişiden transa geçiş anlatısı, aynı imkânsız ikilemin başka bir ifadesi. Daima kendini ait hissetmeme duygusuna sahip olmuş sayısız birey olduğunu biliyoruz. Şimdi günümüz trans politikasının, onlara hep ihtiyacını duydukları dile ve tedavilere erişim imkânı sağladığı söyleniyor. Ama bunun, toplumsal cinsiyet ile kişinin kendi cinsiyetli bedeninden nefreti arasındaki ilişkiyi sorgulamaktansa, bir şekilde ikisini uyumlandırma amacıyla oluşturulmuş bir vokabüler ve tedavi protokolü olduğu da söylenebilir. Gördüğümüz şey bir semptom, çare/tedavi değil.

The Argonauts kitabında Maggie Nelson, partneri Harry’nin göğüs bağlama deneyimlerini anlatır:

“Kendi bedeninde yaşamaya tahammülsüzlüğün zirve yapıyordu, göğsün (dolayısıyla da akciğerlerin) neredeyse otuz yıldır sıkıştırılmış olduğundan, boynun ve sırtın tüm gün, tüm gece acıyla sancıyordu. Uyurken bile sargıları çıkarmamaya çalışıyordun ama sabaha yerde daima oraya buraya atılmış spor sutyenleri, kirli kumaş şeritleri oluyordu – ‘bastırıcılar’ diyordun onlara.”

Bunun gibi sözleri tekrar tekrar okuduğum 14 veya 15 yaşındaki halimi hatırlıyorum; elime geçirdiğim her anoreksiya hatıratını, her zerresini büyük bir saygıyla, her sözcüğü sindire sindire, kendimi yeterince zorlamadığımı, kendimi henüz kanıtlamadığımı düşünüp utanarak okurdum. Adet görmüyorsun ama hala göğüslerin var. Daha fazlasını yapmalısın. Burada yapılan şey, samimi acıyı sorgulamak değil. Bir yerde Nelson, partnerinin kendi anlayışsızlığına tepkisini anlatıyor:

“‘Anlamıyor musun?’ diye bağırdın bana. ‘Asla senin kadar özgür hissetmeyeceğim kendimi, asla dünyayı evim belleyemeyeceğim. Kendi bedenimde asla rahat olmayacağım. Bu böyle ve hep böyle kalacak.’”

Benzer duygular ifade etmemiş tek bir uzun süreli anoreksik tanımıyorum. Ve basit bir çözüm de yok çünkü bu büyük ihtimalle doğru. İncitici bir trajedi. Bir bireyin acısının geçerliliğini, bu acıya ilişkin çok temel adaletsizliği gözden yitirmeden de kabul edebiliriz.

Tüm bunların basit bir cevabı olsa harika olurdu. Allah’ın her günü genç kadınlar bedenlerini kabul etmeye, kıvrımlarını sevmeye, erkeklerin ne düşündüğünü siktir etmeye teşvik ediyor – bu neredeyse kafalarına kakılıyor. Ama bir işe yaramıyor. Bu kadar kolay olsaydı – feminizm bir kişisel gelişim rehberi, kafanızda tekrarladığınız küçük mantralar, uzun bir Dove reklamı olsaydı, hepimiz gülüyor olurduk. Ama değil. Beden olumlama mesajlarının bir faydası yok, nasıl “güzel koltuk altları” veya “yaş-pozitif cilde” sahip olunacağına dair tavsiyeler verenlerinin bile. Dişi bedeni ile ilgili yanlış olan şeyin özünü, bu kadar çoğumuz için neden bu kadar nefret edilesi ve yabancı geldiğini gerçekten anlamak istiyorsak, bu bedenin maruz bırakıldığı istismarlar ve suiistimaller ile ona olan yabancılaşmamız arasındaki ilişkiyi görmemiz gerek. Ve ondan sonra bile, bunu yapmanın bireysel olarak bizi illaki kurtarmayacağını kabul etmemiz gerek. Ama cinsiyetli bedenlerin – onlara atfedilmiş derin şekilde politik anlamlar sebebiyle değil de – doğuştan gelen bir uyuşmazlık yüzünden kimliklerle uyuşmadığı fikri, sadece absürt değil, aynı zamanda zarar verici. Bizi yalnızca kendi bedenlerimize odaklanmaya götürüyor ve uzun vadeli siyasi değişim çabalarından kaçınıyor.

Beden nefretini sadece sorgulamanın bile bireyin içsel benliğini gaddarca inkâr etmek sayıldığı bir noktaya doğru gidiyoruz. “İnsanın kendi memelerinden nefret etmesinde bir problem olmadığını duysam şahsen kendimi bedenimde daha güçlü hissederim,” gibi ifadeler içeren makaleler bile gördüm. Buna nasıl cevap vermeli? “İyi o zaman, nefret et?” Bir de kadın olmaya “rıza gösteren” kadınların – göğüslerini bağlamamayı veya zamirlerini değiştirmemeyi seçen kadınların – basit bir “kıvrımlarınızı sevin” sloganıyla pasifleştirilecek kadar duyarsız, aptal, politik açıdan boş olması gerektiği varsayımı var. Gerçek şu ki, dişi bir bedene sahip olmak – onu aç bırakmamak veya ezmemek veya cerrahi müdahaleye maruz bırakmamak – bir alt sınıf mensubu olarak muamele görmeye örtülü rıza vermek sayıldığı sürece, çok az dişi insan kendi bedenini kabul edebilir.

Demiyorum ki “bağlarınızı yakın.” İnsanları kendilerini rahat hissetmedikleri bir bedende yaşamaya zorlamak yoğun ve çoğu zaman dayanılmaz acılara sebep oluyor. Bunun kolay bir çözümü yok, belki de ömür boyu devam edecek. Ama kafa yormamız ve sürekli sorular sormamız gerek, bunlar başka insanların kendileri için neyin mümkün olduğuna dair yorumları ile çatışsa bile.

Bir bireyin kendi benliğine ve kendi bedenine dair deneyiminin, çevresindeki dünya ile bir etkileşim olduğunu kabul etmemiz gerek. Rahatlık ve çareler yaratmak için elimizden geleni yapmamız gerek. Kadınlar açısından büyümenin bir bedeli ve küçük kalmanın bir bedeli var. İki şekilde de acı var. Ama bunun hepimiz için sonsuza dek böyle olması gerekmediği seçeneğini de lütfen açık tutabilir miyiz acaba? Ne kadar acı veriyor olursa olsun en azından buna inanmalıyız.

(*) Ana: Anoreksiyanın kısaltılmışı

(**) Pro-Ana: Yeme bozukluğu anoreksiya nervoza ile ilişkili davranışların desteklenmesini anlatır. Kısaca “ana” olarak da geçer.

Kaynak: newstatesman.com

Çeviri: Serap Güneş

Reklamlar

Anoreksiya, göğüs bağlama ve beden nefretinin meşrulaşması – Victoria Smith” üzerine 4 yorum

  1. Reblogged this on feminist vesvese and commented:
    Dünyadan Çeviri’nin feminizm tartışmalarına türkçeleştirerek kattığı metinlerden birini paylaşıyoruz. Özellikle genç kızların kendi bedenlerine dair nefret geliştirmelerine, kendilerine zarar verecek raddeye gelmelerine, bunların karşımıza çıkış biçimlerine dair öznel deneyimlerden yola çıkan nesillerarası ve feminist bir tahlil okumak isterseniz atlamayın.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s