Küreselciler: Yeryüzü imparatorluğu arayışındaki neoliberaller – Branko Milanovic

Birçok önemli savunucusu Nazizm’e karşı çıkmış ve Almanya’dan kaçmış olan neoliberalizm, 1960’lar ve 1970’lerde neredeyse açıktan gerici, hatta kimi zaman ırkçı bir pozisyona geldi. Dolayısıyla 1973’te Pinochet’nin desteklenmesi bir acayiplik değildi, neoliberallerin demokrasiyi artan şekilde reddedişinin ve serbest piyasalara neredeyse dinsel vurgusunun tetiklediği, tutarlı bir tercihi temsil ediyordu.

Quinn Slobodian’ın bir süre önce yayımlanan “Globalists: The End of Empire and the Birth of Neoliberalism” (Küreselciler: İmparatorluğun Sonu ve Neoliberalizmin Doğuşu), Viyana ve Cenevre’deki oldukça mütevazı (ana katılımcılarının gelir seviyeleri açısından değil, entelektüel önem açısından) kökenlerinden, hem teori hem de ekonomi politikası olarak, ekonomide dominant değilse bile çok önemli bir pozisyona yükselişine dek, neoliberalizmin tarihini kayda geçiriyor. Çok sağlam bir araştırmaya dayanıyor ve, inanıyorum ki, Mont Pèlerin cemiyetinin, ordoliberalizmin ve Hayek’çilerin temellerini bilenler için dahi, bir sürü yeni olgusal bilgi ve fikirlere taze bir içgörü sunuyor ve yer yer de, çeşitli neoliberal şöhretlerin alışılmadık siyasi pozisyonlarını ve beklenmedik dostluklarını ortaya çıkarıyor.

Kitabın başlığı, neoliberal düşüncenin küresel niteliğini vurguluyor. Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda, ticaret serbestisi ve emeğin ve sermayenin serbest dolaşımını sağlayacak (Pax Britannica’nın 19. yüzyılın son on yıllarında sağladığı bir şey) dünya geneli tek bir imparatorluğun siyasal imkansızlığı fikri ile barışan neoliberallerin ideal dünyası bir “çifte hükümetten” oluşuyordu. Yüzeyde, milli sınırlar ve onlarla birlikte tüm milli sembolizm (bayraklar, armalar, milli diller, gazeteler vb.) yerine kalacak ama daha derin bir seviyede, ekonomik politikaların kararlaştırılmasında, hiçbir milli egemenlik olmayacaktı. Dünya, sermayenin, emeğin, mal ve hizmetlerin dolaşımı için “düz” kalacaktı. Sermaye özellikle ayrıcalıklı bir pozisyon elde edecek: millileştirilmeye ve uluslararası kurallarla rahatsız edilmeye karşı korunacak ve Asya’daki sömürge veya yarı sömürge ülkelerde 19. yüzyılın ikinci yarısında olduğu gibi, yüksek derecede bir dokunulmazlıktan istifade edecek.

Kapsamı ve genelliği açısından neoliberal vizyon nefes kesici. Ama birçok sorunla karşılaştı, özellikle de İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Afrika ve Asya ülkeleri bağımsızlığını kazanıp Birleşmiş Milletler’de sayıda üstün konuma ve yeni kazandıkları siyasal egemenliklerini ekonomik arenaya genişletmeye istekli hale geldiğinde. Neoliberal idealler ile hâkim kalkınma paradigması arasında, yalnızca “yeni” ülkeleri değil, Keynesçilik üzerinden Birleşik Devletler’i de etkilemiş olan çatışma, kaçınılmazdı. Bu çatışma, birçok neoliberalin, özellikle kitapta çok önemli bir rol oynayan Wilhelm Röpke’nin ama aynı zamanda (daha az bir ölçüde) Mises’in, Hayek’in ve Friedman’ın, ırkçı rejimleri, apartheid’i, askeri darbeleri desteklemesine ve “aşağı” sınıfların veya ırkların bu yolu kullanarak iktidara gelmesi tehdidi açığa çıktığında, herkesin seçme ve seçilme hakkına sahip olduğu demokrasiye karşı açıktan tavır almasına yol açtı.

Slobodian, başlangıcında genel ve çok soyut olan (prensipte her bireye aynı davranan) ve birçok önemli savunucusu Nazizm’e karşı çıkmış ve Almanya’dan kaçmış olan bir ideolojinin, 1960’lar ve 1970’lerde, ironik biçimde, neredeyse açıktan gerici, hatta kimi zaman ırkçı bir pozisyona nasıl geldiğini gösteriyor. Dolayısıyla, 1973’te Pinochet’nin desteklenmesi bir acayiplik değildi, neoliberallerin demokrasiyi artan şekilde reddedişinin ve serbest piyasalara neredeyse dinsel vurgusunun tetiklediği, tutarlı bir tercihi temsil ediyordu.

Tam kültürel özerkliğe imkân veren bir siyasi federasyon fikri, Birinci Dünya Savaşı öncesi Avusturya Marksistlerine kadar gider: Habsburg İmparatorluğu gibi çok etnikli bir devlette sosyal-demokrat bir federasyonu nasıl örgütlersiniz? Hem Avusturyalı Marksistler hem de neoliberaller, kültürel ve dini özgürlüklerle uyumlu, özü itibariyle benzer bir federal tasarımı savunageldiler ama elbette, “dominium” (ekonomik alan) kısmında birbirlerinden ayrılıyorlardı.

Kitap 3. bölümden sonra gerçek anlamda canlanıyor, yani İkinci Dünya Savaşı’nın sonu itibariyle. Bu kısımlarda gerçekten sayfaları ardı ardına çeviriyorsunuz. Burada erken savaş sonrası dönemi ve sömürgeciliğin çözülüşünü, neoliberal cephenin Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun arzu edilirliği konusunda bölünmesini, neoliberallerin Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen’e ve 77’ler Grubu’na karşı son çırpınışlarını ele alıyor.

İlk kısım (1. ve 2. bölümler), İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesine kadar olan, hareketin başlangıcını ele alıyor. Bu kısmı zayıf buldum çünkü onları daha geniş bir entelektüel bağlama oturtmaksızın özel olarak neoliberallere yoğunlaşıyor. Ekonomik istatistik bilimi ve ampirizm ile kısa flörtünün yanı sıra, en ilginç olarak da, Mises üzerinden milli (ve sonrasında Uluslararası) Ticaret Odaları ile olan yakın siyasi ve mali bağlantısı dahil, neoliberalizmin erken dönem evrimi konusunda muazzam bilgileniyoruz. Ama neoliberallerin diğer düşünce akımları ile olan ilişkisini görmüyoruz: örneğin klasik Marshall’cı ekonomi, Keynesçiler, Marksistler, faşistler. Neoliberallerin öneminin doğru düzgün bir ölçüsünü veya dünyanın geri kalanı ile olan entelektüel etkileşimlerini hiç ele almıyor.

Talihsizlik olmuş bu çünkü entelektüel açıdan son derece verimli ve çekişmeli bir dönem. Aslında neoliberaller o dönem küçük ve oldukça etkisiz bir kesim teşkil ediyorlar—sosyal demokratların, komünistlerin ve faşistlerin hepsinin de çok daha büyük bir desteğe sahip olduğu, “merkezleri” olan Viyana’da bile. Bu yüzden Mises’in Oskar Lange ve Abba Lerner ile sosyalist bir ekonomide ekonomik hesaplamanın imkân(sızlığ)ı üzerine tartışmasından söz bile edilmemesi çok talihsizlik olmuş. Üstelik, sadece neoliberalizmin (ve dolayısıyla sosyalizmin) tarihindeki önemli bir olay olmakla kalmayan bu tartışma, Hayek’in ekonomik bilginin niteliği üzerine ufuk açıcı çalışması dahil, neoliberallerin birçoğunun sonraki pozisyonlarını da belirlemiş bir şey. (Bu son nokta konusunda, Slobodian okuru, o konuda gerçek yenilik getirenin kim olduğu konusunda biraz muallakta bırakıyor. Walter Lippmann’ın 1937’de yayımlanan An Inquiry into the Principles of the Good Society (İyi Toplumun İlkeleri Üzerine Soruşturma) ve Slobodian’ın sayısız pasaj alıntıladığı kitabı, bu konuda, Hayek’in sonraki yıllarda formüle ettiği önemli içgörüler içeriyor gibi—ekonomik bilginin yayılması, çok dar ama hukukun üstünlüğüne odaklı güçlü bir role sahip devlet. Bu ve sayısız başka konuda entelektüel öncelikler konusunda biraz daha fazla öğrensek iyi olurdu.)

Kitabın neoliberaller ile diğer ideolojiler arasındaki etkileşimi (çapraz döllenmeyi) yerli yerince incelemediğini düşündüğüm bir başka kısmı, neoliberallerin federalizm modelinin tartışıldığı kısım. Daha önce belirttiğim gibi, bu model, bir “çifte hükümetten” veya başka şekilde söylersek, siyasi, kültürel ve sembolik meselelerle ilgilenen ve tamamen özerk olan “imperium” [siyasi yetki, egemenlik, ÇN] ile uluslararası denetime tabi ve ekonomiyle ilgilenen “dominium”dan [ekonomik yetki, mülkiyet hakkı, ÇN] oluşuyordu. Ama tam kültürel özerkliğe imkân veren bir siyasi federasyon fikri, Birinci Dünya Savaşı öncesinde, tam olarak aynı sorunla boğuşmuş ama ona farklı bir açıdan bakmış olan Avusturya Marksistlerine [veya Avusturya Marksizm’i, ÇN] kadar giden bir şeydir: çok etnikli bir devlette (Habsburg İmparatorluğu gibi) sosyal-demokrat bir federasyonu nasıl örgütlersiniz? Hem Avusturyalı Marksistler hem de neoliberaller, kültürel ve dini özgürlüklerle uyumlu, özü itibariyle benzer bir federal tasarımı savunageldiler ama elbette, “dominium” kısmında birbirlerinden ayrılıyorlardı. Avusturyalı Marksistler için federasyon ekonomiye güçlü bir devlet dahiliyeti içeriyordu, neoliberaller içinse, hukukun üstünlüğü hariç, devletin ekonomiye dahiliyeti söz konusu bile değildi. İki grubun karşılıklı etkileşimlerinin yanı sıra, neoliberaller ile Marksistler arasında mekik dokumuş olan Schumpeter gibi, diğerlerinin rolü üzerine daha fazla şey öğrensek yararlı olurdu.

Kitabın yazılış kalitesi düz seyretmiyor. Okurun ilgisini diri tutan ve tarihsel gelişmeleri çok yakından ele alan kısımları var ama, özellikle de Slobodian’ın sözleriyle Hayek’in yazılarının “uzun bir tefsirini” sunan 7. Bölümde, çok tekrarlı, sıkıcı ve hatta zaman zaman tuhaf kısımlar da var. Bu kısımlar, hevesli bir öğrencinin incelediği yazarların (muhtemelen kendilerinin hatırlayabileceğinden çok) yüzlerce alıntısını hatım ettiğini gösteren ama esas konu ile çok az ilgisi olan bir doktora tezini anımsatıyor. İnsan Hayek’in birçok Yunanca yeni terimi ve sayısız metaforu ile birlikte, epistemoloji, hukuk, psikoloji, sibernetik, sistem teorisi, beyin nörolojisi vb. üzerine uzun uzadıya anlatılan fikirleri (insan toplumu bir kaz sürüsüne mi yoksa balık sürüsüne mi ya da “üzerine döküldükleri kâğıdın altındaki bir mıknatısın çektiği demir tozuna” mı benziyor) yerine, keşke Thatcher devrimindeki etkisi (ki hiç söz edilmiyor) üzerine daha fazla şey öğrenseydik diyor.

Elimizde mükemmel bir kitap var ama daha kısa, daha odaklanmış ve yer yer de tüm doğru alıntıları yapmakla daha az ilgilenmiş olsaydı, bence okunurluk ve muhtemelen etki açısından daha güçlü olurdu.

Kaynak: http://glineq.blogspot.com/2018/10/globalists-neoliberals-in-search-of.html

Çeviri: Serap Güneş

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s