Nancy Fraser ile mülakat: ‘Yüklen’ demenin başkalarına ‘yüklenmek’ anlamına geldiği bir feminizm* – Gary Gutting

Gary Gutting: Kısa bir süre önce şunları söylediğiniz bir yazı yazdınız: “Bir feminist olarak kadınların kurtuluşu için verdiğim mücadelede, daha iyi – daha eşlikçi, adil ve özgür – bir dünya inşa ettiğimi varsaymışımdır hep. Fakat son zamanlarda, cinsiyetçilik eleştirimizin, yeni eşitsizlik ve sömürü biçimlerine meşruiyet sağlamak için kullanılmaya başladığından endişe etmeye başladım.” Bu satırları yazarken aklınızda ne vardı, açar mısınız?

Nancy Fraser: Benim feminizmim Yeni Sol’dan doğdu ve hala o dönemin düşüncesinin rengini taşıyor. Benim açımdan feminizm, kadınların bireysel olarak mevcut toplumsal hiyerarşiler dahilinde iktidar ve ayrıcalık konumlarına gelmesi değil, bu hiyerarşilerin kendisinin ortadan kaldırılması meselesi.

Bu ise, kapitalist toplumda cinsiyet tahakkümünün yapısal kaynaklarını ve her şeyden önce, bir tarafta, tarihsel olarak erkeklerle ilişkilendirilmiş ve karşılığı ücretle ödenmiş sözde “üretken” emek ile, diğer tarafta, çoğu zaman tarihsel olarak karşılığı ödenmeyen ama yine de esasen kadınlar tarafından gerçekleştirilen “bakım” faaliyetleri şeklinde, sözüm ona iki ayrı faaliyet türünün sanayileşmiş ayrımını dert edinmeyi gerektiriyor. Benim bakış açıma göre, “üretim” ile “yeniden üretim” arasındaki bu cinsiyetlendirilmiş, hiyerarşik ayrım, kapitalist toplumun tanımlayıcı bir yapısı ve ona içkin cinsiyet asimetrilerinin derin bir kaynağı. Bu yapıya dokunulmadığı sürece “kadınların kurtuluşu” diye bir şey söz konusu olamaz.

Anaakım feminizm, eğitimli orta sınıf kadınları “yüklenip” “cam tavanı çatlatmaya,” yani, iş dünyasında basamakları tırmanmaya teşvik etme odaklı. Dolayısıyla, tanımı gereği, böyle bir feminizmin faydasını görecek olanlar, sadece profesyonel-yönetici sınıfın kadınları olabilir.

G.G.: Feminist kaygılara yanıt vermek, sistemin köklü bir dönüşümü yerine, neden kapitalist toplumumuzun toplumsal ve ekonomik arızalarını düzeltmenin temel adımlarından biri olarak görülemesin ki?

N.F.: Bu şekilde de görülebilir elbet. Ama benim sorguladığım, günümüz feminizminin bu sürece gerçekten katkı sunup sunmadığı. Benim gördüğüm haliyle, günümüzün anaakım feminizmi, bırakınız başkalarını, kadınlar için bile adalete ulaşabilecek bir yaklaşım benimsemiyor. Sorun şu ki, bu feminizm, eğitimli orta sınıf kadınları “yüklenip” “cam tavanı çatlatmaya,” yani, iş dünyasında basamakları tırmanmaya teşvik etme odaklı. Dolayısıyla, tanımı gereği, böyle bir feminizmin faydasını görecek olanlar, sadece profesyonel-yönetici sınıfın kadınları olabilir. Ve kapitalist toplumda yapısal değişimler olmaksızın, bu kadınlar ancak başkalarına yüklenerek, yani, kendi bakım ve ev işlerini, düşük ücretli, güvencesiz işçilerin, tipik olarak da ırklandırılmış ve/veya göçmen kadınların üstüne yükleyerek fayda sağlayabilirler. Dolayısıyla bu, tüm kadınlara yönelik bir feminizm değil ve olamaz da!

Ama hepsi bu da değil. Anaakım feminizm, hâkim neoliberal şirket bakışı ile hiç sıkıntı yapmadan uyuşan, zayıf, pazar odaklı bir eşitlik anlayışı benimsedi. Dolayısıyla, özellikle de, başka herkesin yaşam standartlarından eksilttiği ile yatırımcıları besleyen, “gücü gücü yetene” anlayışının hüküm sürdüğü, her şeyin başarıya odaklı olduğu bir kapitalizm biçimi ile gayet uyumlu olmaya meyyal. Ama daha da kötüsü, bu feminizm, bu yırtıcılıklara mazeret sağlıyor. Neoliberalizmin en tepelere doğru devasa bir servet biriktirişinin meşruiyetinin dayandığı karizmayı ve özgürleşme havasını sağlayan şey, giderek liberal feminist düşünce haline geldi.

G.G.: Kapitalist sömürüye yardımcı olduğunu gördüğünüz anaakım feminizme bazı spesifik örnekler verebilir misiniz?

N.F.: Elbette. 1970’lerde, feministler, “aile ücreti” olarak bilinen savaş sonrası kültürel idealinin güçlü bir eleştirisini geliştirdiler. Bu ideal, kadınların tam zamanlı “yuvayı yapan dişi kuş,” erkeklerin ise, tüm hane halkına bakabilecek kadar para kazanan, ailenin tek (ya da en azından prensipte) “ekmek getireni” olması gerektiğine dayanıyordu. Tabi Amerikalı aileler içinde bu ideale ulaşmayı başaranların azınlık olduğunu söylemek gerek. Buna rağmen, kapitalizmin seri üretime ve erkekler (özellikle de beyaz olanlar) için görece iyi ücretli sendikalı işlere dayandığı aşamada bir geçerliliği vardı. Ama, cinsiyetçi bularak, eril tahakkümün ve kadınların bağımlılığının bir dayanağı sayarak aile ücretini reddeden ikinci dalga feminizmin yükselişi ile bunların hepsi değişti. Bu aşamada, hareket halen Yeni Sol’un antikapitalist dünya görüşünü paylaşıyordu. Eleştirisi, ücretli emeğe değer biçilmesine yönelik değildi, aşağılayıcı ücretsiz bakım işine daha bile az yönelikti. Aksine, bu dönemki feministler, “kârı insanların”, ekonomik üretimi insanın ve toplumsal yeniden üretimin önüne koyan bir toplumunun erkek egemenliğine meydan okuyorlardı. Sistemin köklü yapılarını ve değerlerini dönüştürme arayışındaydılar – kısmen, ücretli işi merkezî olmaktan çıkarıp ücretsiz faaliyetleri, özellikle de kadınlar tarafından gerçekleştirilen toplumsal olarak gerekli bakım işini değerli kılarak.

G.G.: Yani aile ücretinin eleştirisi nasıl değişti?

N.F.: Bugün, aile ücretinin feminist eleştirisi bambaşka bir biçim aldı. Artık en büyük gayreti, kadınların istihdamını gerektiren ve ücretsiz bakım işi için harcanan süreyi sıkıştıran “eve ekmek getiren iki kişinin olduğu,” yeni, daha “modern” aile fikrine geçerlilik kazandırmak. Mevcut anaakım feminizm bu ideali benimseyerek günümüz neoliberal kapitalizminin ihtiyaç ve değerleriyle buluşuyor. Bu kapitalizm, kadınları ücretli işgücüne kitlesel ölçekte dahil ederken, bir yandan da imalatı küresel güneye ihraç ederek sendikaları zayıflattı ve düşük ücretli, güvencesiz Mcİşler’i yaygınlaştırdı. Bu ise, elbette, reel ücretlerin düşmesi, ailenin bakımı için gereken hane başı ücretli iş saatinde keskin bir artış ve ücretli işe daha fazla boş zaman yaratmak amacıyla bakım işini başkalarına aktarmak için umutsuz bir yarış anlamına geliyordu. Buna feminist bir cila çekilmesi ne kadar da ironik! Aile ücretinin feminist eleştirisi bir zamanlar kapitalizmin bakım işini değersizleştirmesine yönelirken, şimdi kapitalizmin ücretli emeği değerli kılışını katmerleştirmeye hizmet ediyor.

G.G.: Ama tüm feminist çabalar üst sınıf kadınlara odaklanmıyor. Gelişmemiş ülkelerdeki yoksul kadınlara, küçük işletmeler kurmalarına yardımcı olmak üzere küçük küçük borçlar verilmesi projesine (“mikrokredi”) ne diyorsunuz?

Kadınların ezici çoğunluğunun yanı sıra, çocuklar ve erkekler için de derinden zararlı olan politikaları meşrulaştırmak için feminist söyleme başvuruluyor.

N.F.: Bunu sorduğunuz gerçekten iyi oldu çünkü feminist fikirlerin neoliberal, kapitalist ihtiyaçlara hizmet edecek şekilde nasıl çarpıtıldığının harika bir örneği bu. Mikrokredi, küresel güneyin yoksul kırsal bölgelerindeki kadınları “güçlendirmenin” bir yolu olarak pazarlanıyor. Ama aynı zamanda, önceki dönemin büyük ölçekli, devlet öncülüğündeki kalkınma projelerinin bürokrasisinden kaçınırken tabandaki girişimci enerjileri açığa çıkaran yeni, daha katılımcı, tabandan yükselen bir yoksullukla mücadele yolunu da temsil ediyormuş gibi sunuluyor. Dolayısıyla, mikrokredi, cinsiyet eşitliği ile ilgili olduğu kadar, piyasanın yüceltilmesi ve kamunun kötülenmesi ile de ilgili. Aslında, serbest piyasa ideolojisini süsleyip püslemek için feminizme başvurarak, bu fikirleri müphem bir karışım halinde harmanlıyor mikrokredi gündemi.

Ama hepsi el çabukluğu, aldatmaca. Mikrokredi, tam da uluslararası finans kurumlarının küresel güneye (sömürge sonrası devletlerin borç alabilmek için ekonomilerini liberalleştirmesini ve özelleştirme yapmasını, sosyal harcamaları kesmesini ve makro düzey yoksullukla mücadele ve istihdam programlarını terk etmesini şart koşan) “yapısal uyum” programları dayattığı momentte coştu. Ve mikrokredinin bu politikaların yerini tutmasının imkânı hiçbir şekilde yok. Aksini iddia etmek çok acımasız bir kandırmaca olur.

Dolayısıyla burada yine, çocuk ve erkeklerin yanı sıra, kadınların ezici çoğunluğuna derinden zararlı olan politikaları meşrulaştırmak için feminist söyleme başvuruluyor.

G.G.: Feminizmi kapitalizmin kökten eleştirisine bağlamak onu baştan yenik bir dava haline getirmiyor mu? Çoğu Amerikalı kapitalizmin vazgeçilmez olduğunu düşünüyor gibi.

N.F.: Doğrusu neoliberal kapitalizmi dönüştürmenin baştan kaybedilmiş bir dava olduğuna ikna değilim ben. Bana göre bu toplumsal sistem çok derin, çok boyutlu bir krizde – aynı anda hem ekonomik, hem ekolojik, hem toplumsal hem de siyasal bir kriz bu – ve 1930’lara benzer bir eşikteyiz. Dolayısıyla, mesele bence bu kapitalizmin dönüşüp dönüşmeyeceği değil, kim tarafından ve kimlerin çıkarına dönüştürüleceği.

Feministlerin, bu değişimin yönünü belirlemek için diğer ilerici ve kurtuluşçu toplumsal hareketlerle hem entelektüel hem de pratik çabalarını birleştirmesini umuyorum.

G.G.: Kadınların mevcut kapitalist sistemdeki durumunu geliştirmeye dönük çabaları bir devrim umudu uğruna sınırlandırmak anlamına mı geliyor bu?

N.F.: Kesinlikle değil! Fransız ekososyalist düşünür André Gorz’un bir ifadesini kullanacak olursam, “reformist olmayan bir reform” stratejisi öneriyorum. Bir yandan gelecekte daha derin, daha yapısal değişimler için daha radikal mücadelelerin yolunu döşerken, diğer yandan hemen bugün gerçek sonuçlar verecek reformlar tasarlamak ve uygulamak anlamına geliyor bu. Feministler bu yaklaşımı agnostik bir ruhla benimseyebilirler. Nihai sonucun kapitalizm sonrası bir toplum olması gerekip gerekmediğine şimdi karar vermek zorunda değiliz.

Benim görüşüm, daha önce de söylediğim gibi, kapitalizmin ekonomik üretimi toplumsal yeniden üretimin önüne koyma yönündeki köklü tercihini ortadan kaldırmaksızın eril tahakkümün aşılamayacağı. Dolayısıyla, radikal değişim, “yüklenmekten” daha gerçekçi bir gündem aslında. Ama yanılmış çıksam buna üzülmem doğrusu; eğer yeni bir kapitalizm türü, başka herkesi mahvetmeden kadınları (ama tüm kadınları) özgürleştiriyorsa, buna varım. Yani, reformist olmayan reformlar peşinde koşalım ve bakalım bu bizi nereye götürüyor.

“Maskülen” nitelikleri “feminen” olanların üzerinde gören normlar toplumsal pratiklerimize ve kurumlarımıza işlemiş durumda.

G.G.: Bugün birçok feminist, kadınlara yönelik bilinçaltı önyargılar (kadınların kendisi dahil, bilinçli bir şekilde kadın haklarını destekleyenlerde bile olan önyargılar) konusunda özellikle endişeli. Bu meseleyi ne kadar önemli görüyorsunuz?

N.F.: Kadınlara – ve aslında “feminen” kodlanan her şeye – yönelik bilinçaltı önyargılar, toplumumuzda çok yaygın. Ve haklısınız: kadınların düşünme şeklini bile etkiliyor, buna kendine feminist diyenler de dahil. Bir sürü örnek verebilirim ama favorim bir bilmece. Acilde çalışan ve babasının olay anında öldüğü bir kazada kritik şekilde yaralanan bir oğlanı ameliyat etmek üzere olan bir cerrahla ilgili. Cerrah çocuğun yüzünü gördükten sonra diyor ki, “Ameliyat edemem; bu benim oğlum.” Bilmece şu, bu nasıl olabilir?

Kadınlar ve feministler de dahil birçok insanın, cerrahın bir kadın olduğunu çözmesi o kadar uzun sürüyor ki, şaşarsınız. Kadın olması akıllarına gelene kadar gey bir erkek olabileceğini bile düşünüyorlar. Ve elbette, cinsiyetçi önyargıların iş başvurularında vasıfların değerlendirilmesini nasıl etkilediği gibi daha ciddi bir sürü başka örnek de var.

G.G.: Ama bu, ister bilinçli ister bilinçsiz, sırf bireysel önyargılarla ilgili bir mesele mi?

N.F.: Hiç de değil. “Maskülen” nitelikleri “feminen” olanların üzerine koyan normlar toplumsal pratiklerimize ve kurumlarımıza işlemiş durumda. Dolayısıyla insanların kafasının bu önyargılarla dolu olmasına şaşmamalı. Benim vurgum, bunun sadece insanların kafalarında olan bir şey olmadığı. Tam tersine, kadınları ikincilleştiren kültürel değerler, gündelik yaşamda toplumsal etkileşimi düzenleyen toplumsal yapılara derin şekilde yerleşik durumda. Dolayısıyla feminizm kendisini bilinçleri değiştirmekle, farkındalık yaratmakla sınırlayamaz. Cinsiyetçi değerleri toplumsal kurumlarımızdan da çıkarmamız ve yerlerine erkek ve kadınların eşit katılımını teşvik eden değerler koymamız gerek.

G.G.: Bu gibi değerlerin toplumsal pratiklerimize ve kurumlarımıza nasıl yerleşik olduğuna dair örnekler verebilir misiniz?

N.F.: Elbette: Bir tanesi şu mesela: bir sürü mahkeme, işverenlerin çalıştırdıkları kadınlara gebelik izni vermemesinin, erkeklere verdikleri bir şeyi kadınlardan sakınıyor olmadıkları gerekçesiyle, cinsiyet ayrımcılığı teşkil etmediğine hükmetti. Erkek işçi sizin varsayılanınız olunca, kurallar, “farklı” oldukları için kadınları fiilen cezalandırıyor. Ayrıca, mevcut sosyal devlet düzenlemeleri de küçük çocukların annelerini “iş”e itiyor. Çocuk yetiştirmenin iş olmadığını örtük şekilde varsayan bu düzenlemeler, sosyal yardım alanları hiçbir şey yapmadan bir şey alan bedavacılar olarak kodluyor. Son olarak da, neyin meşru müdafaa sayıldığını belirleyen hukuk normları, tipik erkek sosyalleşmesine göre oluşmuş. Yani biri sana bir kötülük ediyorsa ona anında karşılık vermen lazım. Dolayısıyla, istismarcılarından kurtulmak için uygun bir an bekleyen kadınlar, bu esnada meşru müdafaa haklarını kullanmak zorunda kalırlarsa, bu, hukukta nadiren geçerli bir savunma olarak kabul görüyor. Bu vakaların tümünde ve daha birçok başkasında, kurumlarımız ve toplumsal pratiklerimiz, kadınların toplumsal yaşama erkeklerle eşit koşullarda tam katılımını engelleyen erkek egemen ve cinsiyetçi normları temel alarak işliyor.

G.G.: Bir başka feminist gündem ise, birçoklarınca var olduğuna inanılan “tecavüz kültürü,” özellikle de üniversite kampuslarında. Bu konuda sizin bakışınız ne?

N.F.: Bu elbette günümüzde hararetli tartışmaların konusu. İtiraf etmeliyim ki bu konuda karmaşık duygularım var. Bunun kısmi bir sebebi, tek bir meselenin feminist gündemin tümünü kapsayacak şekilde hâkim hale gelmesinden daima endişe etmiş olmam. Örneğin kürtaj konusunda Birleşik Devletler’de sık sık yaşanıyor bu. Ama bir yandan da sanki bir déjà vu yaşıyormuş gibi hissettiğimden. Sanki kadına yönelik şiddete odaklanan ve ceza yasaları yoluyla çare arayan “korumacı” bir feminizm akımı ile, özgürlükçü, kadınların failliğini ve cinsel özgürlüğünü geçerli kılma arayışında olan başka bir akım arasındaki önceki tartışmayı yeniden izliyor gibiyiz.

Şahsen, üçüncü bir yaklaşım, yalnızca kadınların cinsel otonomisini sağlamakla kalmayıp, herkes için yurttaşlık haklarını güvenceye alacak bir yaklaşım geliştirmek istemişimdir hep. Ve bu yaklaşımın yalnızca cinsel saldırıyla değil, kadınların cinsellikte ve diğer alanlarda otonomisini sınırlandıran başka, daha gayrişahsi veya sistemsel zorlama biçimleriyle de uğraşmasını isterim. Örneğin, 1970’lerin “dayak yiyen kadınlar hareketi”nden bazı dersleri hatırlatmak isterim: yalnızca cezai müeyyideler değil, insan onuruna yaraşır, makul fiyatlı barınma ve bir kadının kendini ve çocuğunu geçindirmesine yetecek kadar para kazandıran işler biçiminde “çıkış seçenekleri” de vurgulanmalı.

G.G.: Bu genel bakışı üniversitelerdeki tecavüz sorununa nasıl uygulardınız?

N.F.: Üniversite kampuslarını tecavüzcülerin cirit attığı yerler olarak resmetmeyi sorunlu buluyorum. “Tecavüz kültürü” etiketini gerçekten de hakkeden yerler olduğunu biliyorum. Ama bunların son derece sınırlı olduğuna inanıyorum ve bu ifadenin böyle gelişigüzel kullanılarak içinin boşaltıldığını ve ciddiyetini kaybettiğini görmek istemiyorum. Daha yaygın olanı ise cinsel sömürü (ki bu ifade “tecavüz”den daha isabetli çoğu zaman) durumları; iletişim sorunları, karmaşık duygular, birinin arzu duyuyor veya duymuyor oluşunu belirlemenin zorluğu ve bunu ifade etmeyi kendinde hak görme konusundaki zayıflık ile karakterize oluyor – bunların tümü, özellikle de (ama sadece değil!) heteroseksüel ortamlarda kadınların cinsel ve ilişkisel otonomisi aleyhine işleyen koşullar. Bu dinamiklerin eleştirel ve dönüştürücü bir anlayışına destek vermek çok önemli. Ama şu an “tecavüz kültürü”ne karşı yürütülen biraz abartılı kampanyanın, bu işin altından kalkabilmek için fazla küt olduğunu düşünüyorum.

(*) Özgün başlık “A Feminism Where ‘Lean In’ Means Leaning On Others.” ‘Lean in’ Türkçede yüklenmek, omuz vermek anlamlarına geliyor. “Lean in feminism” şeklinde feminizm içi liberal bir akım olarak tartışılmaya başlaması, Mark Zuckerberg’in ardından Facebook’un en güçlü ismi olan Sheryl Sandberg’in 2013 yılında yayımlanan “Lean In: Women, Work and the Will to Lead” (Türkçede “Lean In – Sınırlarını Zorla: Kadınlar, İş ve Liderlik İsteği”) adlı kitabıyla oldu. Çatlak Zemin’de yayımlanan bir metinden alıntı yaparsak, “… kadınların iş hayatında liderliğe oynamalarını gözeten bir tür feminizmi savunuyordu. Sandberg’in pek çok dile çevrilen ve çok satan kitabı ABD’li feministlerce kadınların ezilmişliğini iş hayatındaki cinsiyet ayrımcılığına indirgediği, kadınlar arasındaki sınıfsal, ırksal ve etnik kökene dayalı eşitsizlikleri gözetmediği için eleştirilmişti.” Biz burada “lean in”i, sınırları zorlamak veya omuz vermek değil, yüklenmek olarak çevirdik.

Kaynak: The New York Times

Çeviri: Serap Güneş

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s