Cadılar, cadı avı ve kadınlar – Silvia Federici

Federici_1.jpg

Bu metin, Silvia Federici’nin PM Press tarafından basılan ‘Witches, Witch-Hunting, and Women’ (Cadılar, Cadı Avı ve Kadınlar) adlı yeni kitabından alınmıştır.

Yeni cadı avı biçimlerinin dünyanın çeşitli bölgelerine yayılmasından her gün öldürülen kadın sayısının dünya çapındaki yükselişine kadar, kadınlara yönelik yeni bir savaş olduğuna dair kanıtlar birikiyor. Bunun arkasındaki motivasyonlar ve mantık ne?

Bu konuda daha çok Latin Amerika’dan feminist aktivistler ve bilim insanları tarafından üretilen ve giderek büyümekte olan bir literatürden faydalandığım çalışmada, yeni şiddet biçimlerini tarihsel bir bağlama oturtarak ve kapitalist gelişmenin dün ve bugün kadınların yaşamları ve toplumsal cinsiyet ilişkileri üzerindeki etkisini inceleyerek bu soruya yanıt vermeye çalışıyorum. Bu arka plana dayanarak, bu şiddetin farklı biçimleri (aile içi, ev dışı, kurumsal) arasındaki ilişkiyi ve dünyanın dört bir yanından kadınların buna bir son vermek için yarattığı direniş stratejilerini de inceliyorum.

Feminist hareketin başlangıcından bu yana, kadınlara yönelik şiddet feminist örgütlenmenin en temel meselesi oldu ve Mart 1976’da Brüksel’de, zorla çocuk doğurtma ve kısırlaştırma, tecavüz, dayak, akıl hastanelerine kapatılma ve cezaevlerinde kadınların gördüğü zulüm hakkında tanıklıklar getiren 40 ülkeden kadının huzurunda toplanan ilk Uluslararası Kadınlara Yönelik Suçlar Mahkemesinin kurulmasına ilham verdi.

O zamandan bu yana, Birleşmiş Milletler Dünya Kadın Konferanslarının ardından hükümetler yasalar çıkardıkça, şiddet karşıtı feminist inisiyatifler katlanarak çoğaldı. Fakat kadınlara yönelik şiddet ortadan kalkmış olmaktan çok uzak ve dünyanın her yerinde artış gösterdi. O kadar ki feministler artık aldığı ölümcül biçimi “kadınkırım” olarak niteliyorlar. Şiddet, öldürülen ve istismara maruz bırakılan kadınların sayısı bakımından artmakla kalmadı; feminist yazarların da gösterdiği gibi, daha açıktan ve daha acımasız hale geldi ve yalnızca savaş zamanlarında görülen biçimler alıyor.

Bu gelişmenin ardında hangi itici güçler var ve bu bize küresel ekonomide ve kadınların toplumsal konumunda gerçekleşen dönüşümler hakkında ne söylüyor? Bu soruların farklı cevapları var ama şiddetin bu yeni yükselişinin kökenindeki sebeplerin, toprak mülksüzleşmesini, topluluk ilişkilerinin yıkıma uğramasını ve kadınların bedeninin ve emeğinin sömürüsünün yoğunlaşmasını içeren yeni sermaye birikimi biçimleri olduğuna dair kanıtlar artıyor.

Yani kadınlara yönelik yeni şiddetin kökeninde, kapitalist gelişmenin ve devlet iktidarının her dönem bileşeni olmuş yapısal trendler var.

Kapitalizmin doğuşu ve kadına yönelik şiddet

Kapitalist gelişme kadınlara karşı bir savaşla başladı: Avrupa ve Yeni Dünya’da binlerce ölüme yol açan 16. ve 17. yüzyıldaki cadı avları. Caliban ve Cadı’da (2004) yazdığım gibi, tarihsel açıdan benzeri görülmemiş bu fenomen, gelişmekte olan kapitalist sistemin temel gereksinimlerinin (işgücünün kitlesel birikimi ve daha kısıtlayıcı bir emek disiplininin dayatılması) önünde engel teşkil eden dişi özneler ve pratikler evrenini yıkıma uğrattığından, Karl Marx’ın ilksel birikim olarak tanımladığı şeyin merkezi bir unsuruydu.

Kadınları “cadı” ilan edip işkence etmek Avrupa’da kadınların ücretsiz ev içi emeğe hapsedilmesine giden yolu döşedi. Aile içinde ve ötesinde erkeğe tabi kılınmalarını meşrulaştırdı. Devlete, yeni işçi nesillerinin üretimini garanti altına alacak şekilde, kadınların üreme/yeniden üretim kabiliyetleri üzerinde kontrol imkânı verdi. Bu şekilde, cadı avları, kadınların direnişi ve emek piyasasının değişen ihtiyaçları doğrultusunda sürekli olarak ayar verilse de bugün de sürmekte olan özellikle kapitalist, patriyarkal bir düzen inşa etti.

Cadılıkla suçlanan kadınların maruz bırakıldığı işkence ve idamlar, diğer kadınlara, toplumda kabul görmek için itaatkâr ve sessiz olmaları ve ağır çalışma koşullarını ve erkeklerin tacizlerini kabul etmeleri gerektiğini kısa sürede öğretecekti. 18. yüzyıla kadar, bu baskılara direnenler için, kölelerin ağzını bağlamak için kullanılan metal ve deriden bir alet olan “dırdırcı yuları” kullanılacaktı. Bu alet, giyenin başını kaplıyor ve konuşmaya teşebbüs ederse dilini acıtıyordu.

dirdirciyulari

Plantasyon sahipleri Afrika’dan köle getirmek yerine Virginia merkezli yerel köle yetiştirme endüstrisini geliştirmeye çalıştığından, şiddetin toplumsal cinsiyete özgü biçimleri 18. yüzyıl itibariyle efendilerin dişi kölelere yönelik cinsel saldırılarının sistematik bir tecavüz politikası halini aldığı Amerikan plantasyonlarında da yaygındı.

Kadına yönelik şiddetin normalleştirilmesi

Kadına yönelik şiddet cadı avlarının sona ermesi ve köleliğin kaldırılması ile ortadan kalkmadı. Tam tersine, normalleşti. Öjenik hareketin zirvesinde olduğu 1920’lerde ve 1930’larda, budalalık olarak resmedilen dişi “cinsel anlaşılmazlığı,” akıl hastanesine kapatma veya kısırlaştırma ile cezalandırılıyordu. Renkli kadınların, yoksul kadınların ve evlilik dışı cinsellik yaşayan kadınların kısırlaştırılması, Dorothy Roberts’a göre “Birleşik Devletler’deki en hızlı büyüyen doğum kontrol yöntemi haline gelerek” 1960’lara kadar devam etti.

1950’lerde kadına yönelik şiddet, depresyon tedavisi olarak lobotominin yaygın şekilde kullanımını içeriyordu ve bu ameliyat türü, hiç zekâ gerektirmediği varsayılan ev içi çalışmaya mahkûm kadınlar için ideal sayılıyordu. Giovanna Franca Dalla Costa’nın Un lavoro d’amore’da (Aşk İşi, 1978) vurguladığı üzere, en önemlisi de, şiddet, çekirdek ailede daima bir alt metin, bir olasılık olarak mevcuttu çünkü erkeklere, maaşları üzerinden, kadınların karşılığı ödenmeyen ev içi emeğini denetleme, kadınları hizmetçileri olarak kullanma ve bu işi reddetmeleri halinde onları cezalandırma yetkisi verilmişti.

Ev içi erkek şiddetinin yakın tarihe kadar bir suç olmaması bu sebeptendir. Devletin, ebeveynlerin çocuklarını cezalandırma hakkını, geleceğin işçilerinin eğitiminin bir parçası olarak meşrulaştırmasına paralel, kadına yönelik ev içi şiddet, mahkemeler ve polis tarafından kadınların ev içi vazifelerine uymamasına meşru bir yanıt olarak tolere edildi.

Kadına yönelik şiddetin yükselmesi

Kadına yönelik şiddet ailevi ve toplumsal cinsiyet ilişkilerinin yapısal bir yönü olarak normalleştirilse de, geçmiş on yıllarda gelişen şey, normu aşan bir niteliğe sahip. Son 20 yılda yüzlerce kadının kaybolduğu, işkence edilmiş bedenlerinin sık sık kamusal alanlarda terk edilmiş halde bulunduğu, Texas, El Paso’nun Meksika ile sınırı boyunca uzanan Ciudad Juárez kentindeki cinayetler bunun örneğidir.

femicide

Bu izole bir durum değil. Kadınların kaçırılıp öldürülmesi Latin Amerika’da 1980’lerde bölgedeki onca ülkeyi kana bulamış “kirli savaşların” anılarını hatırlatan gündelik bir gerçek. Sebebi ise kapitalist sınıfın, 1960’larda ve 1970’lerde sömürgecilik karşıtı, feminist ve Black Power (Siyah Gücü) hareketi gibi aparteid karşıtı mücadelelerle altı oyulan iktidarını pekiştirmek için dünyayı altüst etmeye kararlı oluşu. Ve bunu halkların yeniden üretim araçlarına saldırarak ve daimî bir savaş rejimi tesis ederek yapıyor.

Özellikle Afrika kökenli ve Yerli Amerikalı kadınlar arasında kadına yönelik şiddette bir yükselişe tanıklık ediyoruz çünkü “küreselleşme,” sermayeye dünyanın doğal zenginlikleri ve insan emeği üzerinde tartışılmaz bir kontrol sağlama amacındaki bir siyasi yeniden sömürgeleştirme süreci ve bu amaca, topluluklarının yeniden üretiminden doğrudan sorumlu olan kadınlara saldırılmaksızın ulaşılamaz.

Şaşırtıcı olmayan şekilde, kadına yönelik şiddet, dünyanın doğal kaynak zengini olan ve şu anda ticari girişimlerle öne çıkan, sömürgecilik karşıtı mücadelenin halen en güçlü olduğu kesimlerinde (Sahra Altı Afrika, Latin Amerika, Güneydoğu Asya) daha yoğun oldu. Kadınlara yönelik vahşet, topraklara el konmasının, özelleştirmenin ve bölgeleri bir bütün olarak yıkıma uğratan yıllar süren savaşların yolunu döşüyor.

Pedagojik zulüm

Kadınlara yönelik saldırıların vahşeti çoğu zaman hiçbir mantıkla açıklanamayacak kadar ekstrem. Latin Amerika’da faaliyet gösteren paramiliter örgütlerin kadınların bedenlerine uyguladığı işkenceyi ele alan Rita Laura Segato, önce kadınlara ve sonra da onlar üzerinden tüm nüfusa, hiçbir merhamet ummamaları gerektiği mesajını vermeyi ve terörize etmeyi amaçlayan bir “manidar şiddet” ve “pedagojik zalimlik”ten söz eder.

İnsanları evlerini, tarlalarını, topraklarını terk etmek zorunda bırakan kadına yönelik bu şiddet dalgası, bugün Afrika ve Latin Amerika’da sayısız köyü boşaltan madencilik ve petrol şirketlerinin faaliyetlerinin kritik bir parçasını oluşturuyor.

Küresel ekonomi politikalarını şekillendirip madenciliğin kurallarını koyan ve şirketlerin faaliyetlerini sürdürdükleri yeni sömürge koşullarının son tahlilde sorumlusu olan Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kurumların yetki alanının diğer yüzü bu. Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin elmas, koltan ve bakır sahalarındaki milislerin silahlarını kadınların vajinasına ateşlemesindeki veya bir ayaklanma bastırma savaşı olarak sunulmaya devam edilen, Guatemalalı askerlerin gebe kadınların karınlarını bıçakla yarmasındaki mantığı anlamak için, onların ofislerine ve kalkınma planlarına bakmamız gerekiyor.

Segato haklı. Böyle bir şiddet herhangi bir topluluğun gündelik yaşamından ortaya çıkmaz. Bugün bu kaynaklar sayesinde geçimini sağlayan insanlar direnmeye kalkıştıklarında güvenlikler tarafından hapse atılırken, maden şirketlerinin toprakları, nehirleri ve pınarları ölümcül kimyasallarla tam bir cezasızlık içinde kirletişinde olduğu gibi, mutlak cezasızlık garantisi altında planlanmış, hesaplanmış ve gerçekleştirilmiş olmalı. Bu suçları işleyenler her kim olursa olsun, yalnızca güçlü devletler ve kuruluşlar böylesi bir yıkıma yeşil ışık yakabilir ve faillerin asla adalet önüne çıkarılamamasını sağlayabilir.

Kadına yönelik şiddetin bu yeni küresel savaşta kilit bir unsur olduğunu vurgulamak önemli. Yalnızca yarattığı dehşet ve gönderdiği mesaj yüzünden değil, kadınların topluluklarını bir arada tutma ve eşit derecede önemlisi, ticari olmayan bir güvenlik ve refah anlayışını savunma rolleri yüzünden de.

Örneğin Afrika ve Hindistan’da yakın bir zamana kadar kadınların topluluk topraklarına erişimi vardı ve çalışma günlerinin önemli bir kısmını geçimlik tarıma ayırıyorlardı. Ama hem topluluk toprağı kiralama hem de geçimlik tarım ağır kurumsal saldırıya uğradı, yasal olarak kayıt altına alınmadığı ve bir çeşit girişimci faaliyet başlatmak amacıyla bankadan kredi almak için rehin olarak kullanılmadığı sürece toprağı “ölü varlık” olarak gören Dünya Bankası tarafından küresel yoksulluğun sebeplerinden biri denilerek eleştirildi.

Gerçekte ise, birçok insanın zalim kemer sıkma programlarına dayanabilmesi geçimlik tarım sayesindedir. Ama hükümet yetkilileri ve yerel liderlerle toplantılarda sürekli tekrarlanan Dünya Bankası’nınki gibi eleştiriler, hem Afrika’da hem de Hindistan’da başarılı oldu ve böylece kadınlar geçimlik tarımı terk etmek ve meta üretiminde kocalarının yardımcısı olarak çalışmak zorunda bırakıldı.

Cadı avlarının geri dönüşü

Alman bilim insanı Maria Mies’in gözlemlediği üzere, kırsal alandaki kadınların “kalkınmaya entegre edilmelerinin” spesifik yollarından biri olan bu zorla bağımlılığın kendisi bir şiddet süreci. “Patriyarkal erkek-kadın ilişkilerine içkin şiddetin” garanti altına alındığı bu entegrasyon kadını değersizleştiriyor ve böylelikle topluluklarındaki erkekler onlara (özellikle de yaşlıysalar) varlıklarına ve emeklerine hiç çekinmeden el konulabilecek faydasız varlıklar gözüyle bakıyorlar.

Toprak mülkiyeti yasaları ve normlarındaki ve neyin değer kaynağı olarak görüldüğündeki değişiklikler, 1990’lardan bu yana özellikle de Afrika ve Hindistan’da kadınlar açısından bunca acı üretmiş olan bir fenomenin de kökeninde yatıyor gibi görünüyor: cadı avlarının geri dönüşü. Cadı avlarının yeniden ortaya çıkmasına, aralarında onlarca yıldır devam eden yoksullaşma nedeniyle komünal dayanışmanın çözülmesinin ve yetersiz beslenmenin yaygın olduğu ve sağlık sistemlerinin çöktüğü toplumlarda AIDS ve diğer hastalıkların yarattığı tahribatın da bulunduğu birçok faktör katkıda bulundu. Yoksulluğa kişisel yetersizliklerin veya cadıların şeytani işlerinin sebep olduğunu vaaz eden neo-Kalvinist evanjelik mezhepleri de bir başka faktör.

Ama cadılık suçlamalarının, ticari projelere tahsis edilen topluluklarda olduğu gibi, toprak özelleştirmesi süreçlerinin yaşandığı ve suçlananların el konulabilecek toprağa sahip olduğu alanlarda daha sık ortaya çıktığı da not edilmekte. Özellikle Afrika’da, kurbanlar, bir parça toprak üzerinde tek başına yaşayan yaşlı kadınlar, suçlayanlar ise topluluklarının ve hatta kendi ailelerinin genç üyeleri, genellikle de bu yaşlı kadınların kendilerine ait olması gereken şeyi gasp ettiğini düşünen ve çoğu zaman şirketlerin çıkarlarıyla işbirliği yapan yerel liderler dahil, arka planda kalmayı tercih eden başka aktörler tarafından manipüle ediliyor olabilen işsiz gençler.

Yeni sermaye birikimi biçimleri ve kadına yönelik şiddet

Yeni sermaye birikimi biçimleri kadınlara yönelik şiddeti başka yollardan da teşvik ediyor. İşsizlik, güvencesiz çalışma ve aile ücretinin çöküşü bunda kilit. Gelirden mahrum kalan erkekler, öfkelerini ailelerindeki kadınlardan çıkarıyor ve kaybettikleri parayı ve toplumsal gücü kadınların bedenini ve çalışmalarını sömürerek geri kazanmaya çalışıyorlar. Orta sınıf erkeklerin, başka bir kadınla evlenmek ve başka bir çeyiz elde etmek amacıyla yeterince çeyiz getirmeyen karılarını öldürdüğü Hindistan’daki “çeyiz cinayetleri” bunun örneği. Bir başka örnek ise, Mies’e göre, “en ham şekliyle” köle emeği dayatma gücüne sahip, ağırlıklı olarak erkek suç örgütlerinin işlettiği seks endüstrisinin genişletilmesinde kilit bir unsur olan seks ticareti.

Burada, bireysel mikro-siyaset kurumsal makro-siyaseti taklit ediyor ve onunla bir oluyor. Kadınların değeri, çağdaş güvencesizlik koşullarına itilmiş erkeklerin yanı sıra sermaye için de, nüfusun sınırlı kesimleri hariç kapitalizmin aşama aşama bitirmeye kararlı olduğu sabit bir erkek maaşıyla desteklenmesi gerekecek ücretsiz ev içi işlerinden ziyade, giderek artan şekilde, işini ve bedenlerini pazarda satarak sağlayabilecekleri ucuz ücretli emekte yatıyor.

Kadınların ev içi işi ve yeni nesillerin üreticisi olarak işi ortadan kalkmış değil ama artık toplumsal kabul için yeter koşul sayılmıyor. Tam tersine, gebelik çoğu zaman, erkekler bunun getireceği sorumluluklara sinirlendiği için, kadınların şiddete maruz kalma ihtimalini ciddi şekilde arttıran bir yük. Dolayısıyla, yükselen siyasal iktisat, daha şiddetli ailevi ilişkileri besliyor çünkü kadınlardan erkeklerin eline bakmamaları ve eve para getirmeleri bekleniyor ama evdeki işlerinden geri kalırlarsa veya parasal katkılarının tanınması üzerinden daha fazla güç talep ederlerse de kötü muamele görüyorlar.

Kadınların ailelerini desteklemek amacıyla evi terk etme, göç etme, yeniden üretim işlerini sokağa taşıma (satıcılar, tüccarlar, seks işçileri olarak) ihtiyacı da kendilerine yönelik yeni şiddet biçimleri getiriyor. Gerçekten de, tüm kanıtlar kadınların küresel ekonomiye entegrasyonunun şiddet dolu bir süreç olduğunu gösteriyor. Latin Amerika’da göçmen kadınların, artık militarize olmuş sınır polisinin tecavüzüne uğrayacaklarını önceden tahmin ederek yola çıkmadan önce kontraseptif aldıkları biliniyor. Sokak satıcıları mallarına el koymaya çalışan polisle çatışıyorlar.

Sosyolog Jules Falquet’nin de not ettiği üzere, kadınlar tek bir adama hizmet etmekten birçok adama (yemek veya temizlik yaparak, cinsel hizmetler sunarak) hizmet etmeye geçerken, geleneksel kısıtlama biçimleri kırılmaya uğruyor ve kadınları kötü muameleye daha açık hale getiriyor. Bireysel erkek şiddeti aynı zamanda kadınların otonomi ve ekonomik bağımsızlık için daha inatçı taleplerine de bir yanıt ve daha temelde de feminizmin yükselişi karşısında bir tepki.

6 Aralık 1989’da adamın birinin bir sınıfa dalıp erkeklerden ayırdığı kadınları “Hepiniz pis feministlersiniz,” diye tarayarak 14’ünü öldürdüğü École Polytechnique katliamında infilak edenle aynı türden bir şiddet bu.

Irklandırılmış şiddet

Mizojini ırkçılıkla da katmerleniyor. 1980’lerden bu yana kadın cinayetlerinin istikrarlı şekilde arttığı ve her yıl 3000’den fazla kadının öldürüldüğü ABD’de, renkli kadın cinayetleri medyanın ilgisini beyaz kadın cinayetlerinden daha az çekiyor veya çözülme ihtimalleri daha düşük. Dar gelirli Afro-Amerikalı kadınların Los Angeles ve diğer şehirlerde seri şekilde öldürülmesine yönelik soruşturmalarda hiçbir ilerleme kaydedilmemesi bunun örneği.

Transfobi de mizojiniyle birleşiyor. 2010 ve 2016 arasında ABD’de çoğu siyah trans kadın en az 111 trans ve cinsiyet uyumsuz insan öldürüldü. National Coalition of Anti-Violence Programmes’a (Şiddet Karşıtı Program Ulusal Koalisyonu) göre, bu cinayetlerin 23’ü 2016’da gerçekleşti ve koalisyonun kayıt altına aldığı en yüksek rakam bu.

Kanada’da da ırklandırılmış şiddet yükselişte. Çoğu Yerli Amerikalı olan onlarca kadın ortadan kayboldu ve daha sonra cesetleri şimdi Gözyaşı Yolu diye adlandırılan yerde bulundu.

Bu şiddet biçimleri elbette kadınlara paramiliterler, uyuşturucu çeteleri ve şirketlerin özel orduları veya güvenlikleri tarafından uygulanandan farklı. Yine de aralarında derin bir bağlantı var. Sheila Meintjes, Anu Pillay ve Meredeth Turshen’in not ettikleri üzere, savaş zamanı ile barış zamanı şiddetini birleştiren şey, kadınların otonomisinin inkâr edilmesi ki bu da sonuç olarak cinsel denetim ve kaynak tahsisi ile bağlantılı. Mies de “şiddet ve zora dayanan tüm bu üretim ilişkileri içinde, erkekler (babalar, erkek kardeşler, kocalar, pezevenkler, oğullar), patriyarkal aile, devlet ve kapitalist işletmeler arasında karşılıklı bir etkileşim gözlemleyebildiğimizi” not ediyor.

Militer veya paramiliter şiddet ve cadı avları gibi kamusal şiddet ve ev içi şiddet de birbirlerini besliyor. Çoğu zaman, kadınlar, maruz kaldıkları tacizleri aileleri tarafından reddedilme veya daha fazla işkenceye maruz bırakılma korkusu ile açık edemiyorlar. Öte yandan, ev içi şiddete yönelik kurumsal hoşgörü, kadınlara karşı kamusal şiddeti normalleştirmeye katkı yapan bir cezasızlık kültürü de yaratıyor.

Yukarıda sözü edilen tüm örneklerde kadınlara yönelik şiddet fiziksel bir şiddet. Ama ekonomik ve sosyal politikaların ve yeniden üretimin piyasalaştırılmasının ortaya çıkardığı şiddeti de göz ardı etmiyoruz. Sosyal devletin gerilemesi ve istihdam ve sosyal hizmetlerdeki kesintilerin sebep olduğu yoksulluğun kendisi bir şiddet biçimi sayılmalı, tıpkı, maquila’larda (Meksika’da taşeron işletmeler, ÇN) görülen insanlık dışı çalışma koşulları gibi.

Gündelik hayatın militarizasyonu

Sağlık hizmetlerinin yetersizliği, kürtaja erişimin engellenmesi, dişi fetüslerin alınması, Afrika’da, Hindistan’da ve Latin Amerika’da “nüfus kontrolü” adına kadınların kısırlaştırılması ve özellikle de (çoğu zaman kredilerini ödeyemeyenler için yıkıma yol açan) “mikrokrediler”… bunlar da korkunç şiddet biçimleri.

Buna, beraberinde getirdiği agresif, kadın düşmanı erkeklik modellerinin yüceltilmesi ile, gündelik hayatın artan şekilde militarize olmasını da eklemek gerek. Falquet’nin savunduğu üzere, silahlı erkeklerin yaygınlaşması ve erkeklere açık birçok işin (özel korumalık, özel güvenlik, hapishane gardiyanlığı, çete ve mafya üyeliği ve düzenli ya da özel ordularda askerlik gibi) şiddetle ilişkili olduğu yeni bir cinsel iş bölümünün gelişmesi, yükselen zehirli erkekliklerde merkezi bir rol oynuyor.

İstatistikler, öldürenlerin daha çok silahla haşır neşir olan, silaha erişebilen ve çatışmaları şiddetle çözmeye alışkın erkekler olduğunu gösteriyor. ABD’de bunlar çoğu zaman polis veya Irak veya Afganistan savaşlarının gazileri. ABD ordusunda kadınlara yönelik yüksek şiddet oranı bu bağlamda önemli bir faktör olageldi. Frantz Fanon’un, görevi Cezayirli isyancılara işkence yapmak olan Fransız erkeklerine referansla işaret ettiği gibi, şiddet bölünemez: şiddete eğilimli karakter özellikleri geliştirmeksizin ve şiddeti eve taşımaksızın gündelik mesleğinizde şiddet uygulayamazsınız.

Medyanın hiper-cinselleştirilmiş kadınlık modelleri inşa etmesi ve yayması, açıktan cinsel saldırıya davetiye çıkararak ve kadınların otonomi isteklerinin yozlaştırılıp cinsel provokasyon statüsüne indirgendiği kadın düşmanı bir kültüre katkıda bulunarak, bu sorunu şiddetlendirdi.

Direniş

Kadınların yüz yüze olduğu şiddetin her alana nüfuz eden niteliği düşünüldüğünde, direnişin de pek çok cephede örgütlenmesi gerektiği açık. Daha cezalandırıcı yasalar talep etmek gibi, sorunun kendisinden doğrudan veya dolaylı olarak sorumlu olan otoritelere daha fazla güç kazandırmaktan başka bir şeye hizmet etmeyecek sonuçsuz çözümlerden kaçınan mobilizasyonlar halihazırda mevcut.

Daha etkili olan şey ise, kadınların meseleyi kendi ellerine alarak geliştirdiği stratejiler. Özellikle başarılı olan taktikler, resmi makamlar tarafından değil kullanan kadınlar tarafından kontrol edilen sığınmaevleri açmak, özsavunma kursları örgütlemek ve 1970’lerde ortaya çıkan “Take Back the Night” yürüyüşleri (Türkiye’de “Geceleri de sokakları da meydanları da istiyoruz” sloganıyla düzenlenen feminist gece yürüyüşleri) veya Hindistan’da kadınların tecavüze ve çeyiz cinayetlerine karşı düzenlediği ve sık sık faillerin mahallelerinde veya polis karakollarının önünde oturma eylemlerine dönüşen yürüyüşler gibi geniş katılımlı gösteriler düzenlemek.

Geçtiğimiz yıllarda hem Afrika hem de Hindistan’da, kadın ve erkeklerin köy köy dolaşarak insanları hastalıkların sebeplerine [bunların cadılıkla suçlanan kadınlarla hiçbir ilgisinin olmadığına, ÇN] ve kadınları cadılıkla suçlayan erkek şifacıların, yerel liderlerin ve diğerlerinin bunu yapmaktaki çıkarlarına dair eğittiği cadı avı karşıtı kampanyalarda bir yükseliş gördük. Guatemala’nın bazı bölgelerinde kadınlar tacizci askerlerin adını almaya ve sonra onları ait oldukları köye gidip teşhir etmeye başladılar. Her durumda, kadınların karşılık verme, tecritlerini kırma ve başka kadınlarla el birliği etme kararı, bu çabaların başarısı açısından hayati oldu.

Ancak bu stratejiler, kadınların pozisyonunu ve ailelerine ve topluluklarına katkıda bulundukları yeniden üretim faaliyetlerini yeniden değerlendiren bir süreçle eşlik edilmeksizin kalıcı bir değişim üretemezler. Kadınlar, hayatta kalmak adına tehlikeli ve istismarcı çalışma ve aile ilişkisi koşullarını kabul etmeye mecbur kalmayacak şekilde, erkeklerden bağımsız olmak için ihtiyaç duydukları kaynakları elde edemezlerse bu yapılamaz.

Bu, Silvia Federici’nin PM Press tarafından basılan ‘Witches, Witch-Hunting, and Women’ (Cadılar, Cadı Avı ve Kadınlar) adlı yeni kitabından alınıp yeniden düzenlenmiş bir bölümdür.

Kitap Türkçede Otonom Yayıncılık tarafından yayınlandı.

Kaynak: newframe.com

1 Ekim 2018

Çeviri: Serap Şen

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s