25 filmde Avrupa (1)

2017’de, Goodbye Europe (Elveda Avrupa) başlıklı bir kitaba İngiliz sineması hakkında kısa bir katkı yapmam istendi. Kitap, son Brexit referandumundan ilham alarak Birleşik Krallık’ın Avrupa ile olan gelgitli ilişkisi ve “Avrupa fikrinin Britanyalılar ve burada yaşayan diğerleri için ne anlam ifade ettiği” üzerine farklı perspektifler sunan makalelerden oluşan bir derlemeydi. Makalemde, giderek daha uluslararası hale gelen ve ulusal sınırların artık sinemanın bir özelliğini tanımlamadığı bir ortak-yapım çağında, haddi zatında, “Britanya filmi” diye bir şey olmadığını savundum. Dahası, BK sinemasının çağdaş film yapımcılarından herhangi biriyle yapılmış bir mülakatı okuduğunuzda, kendilerine ve eserlerine büyük ihtimal “Avrupalı” diyeceklerdir.

The Falling’in yönetmeni Carol Morley’nin ABD’de bir film projesine hazırlanırken sarf ettiği şu sözleri temsili kabul edebiliriz: “Alman göçmenlerin Amerika’da yaptığı ve benim için son derece Avrupalı olan filmler beni her zaman etkilemiştir. Film dili evrenseldir ve filmlerimin sınırları aştığını umuyorum. Ama yakın zamanda birinin eserlerimi ‘tuhaf’ bulduğunu okudum, bu yüzden doğru kavram belki de ‘tuhaf Avrupalı’ olmalı!”

‘Tuhaf Avrupalı’ ifadesine bayıldım ve Observer gazetesi bu çalkantılı zamanlarda izlenmesi elzem 25 filmden oluşan bu koleksiyonu derlemeye girişirken tekrar aklıma geldi. İçinde bulunduğumuz Brexit sürecinde, tüm o garip ve harika dışavurumları ile Avrupa sinemasının zengin mirasına angaje olmak ve onun parçası olarak hissetmek her zamankinden daha önemli geliyor. Mevcut siyasal ve toplumsal çalkantıların sonuçları ne olursa olsun, BK’daki sinema yapımcılarının (ve sinemaseverlerin) şimdi her zamankinden daha çok kutlanması ve incelenmesi gereken sınırsız sinema geleneğinin parçası oldukları açık.

Baştan belirteyim ki bu bir tür yarışma sıralaması değil. Seçimimizin bugüne kadar yapılmış “en iyi” Avrupa filmleri olduğunu söylemiyoruz. Avrupa sinemasının ulaştığı zirvelerin bir listesi de değil bu. Daha ziyade, Observer gazetesinin beş sinema yazarının (Simran Hans, Wendy Ide, Guy Lodge, Jonathan Romney ve ben), önemli veya etkileyici ya da yenilikçi olduğunu düşündüğümüz filmleri, bam telini titreten filmleri listelediği kişisel bir seçmece. Birlikte, Avrupa sinemasının büyüleyici kapsamına dair bir fikir veriyor ve sinemasal manzaranın küçük bir fotoğrafını sunuyorlar.

Listeyi hem çekildikleri yer ve zaman hem de anlattıkları hikayeler bakımından olabildiğince çeşitli tutmaya çalıştık. Bu filmler sinemanın yüzyılını kapsıyor ve en eskisi 1922, en yenisi 2017’den. Bazıları ancak kısmen Avrupalı sayılabilecek Rusya ve Türkiye gibi ülkelerden, ama tümü – artık her ne ise – Avrupa sineması olarak değerlendirdiğimiz şeyi temsil ediyor.

Tarihçiler sinemanın doğumu konusunda aralarında bölünmüş de olsalar (farklı çalışmalarda Leeds, Paris ve New York geçiyor), Avrupa, başka ekonomi sektörlerinin gölgesinde kaldığı zamanlar bile, sanatsal etkisi ile sinemanın evriminde daima hayati bir güç oldu. Avrupalı göçmenlerin Hollywood’un yüzünü şekillendirmesi gibi, Alman ekspresyonizminden İtalyan yeni gerçekçiliğine ve Fransız Yeni Dalga’sına kadar Avrupalı stilistik hareketler, popüler küresel sinemada yankılanmaya devam ediyor. Bu sıra dışı, meydan okuyan, dünyayı değiştiren filmler koleksiyonuna baktığımızda nedenini anlamak zor değil.

  1. Nosferatu, Bir Dehşet Senfonisi (FW Murnau, 1922, Almanya)

1922 yapımı bu gerilim filmi, Alman ekspresyonist sinemasının köşe taşlarından. FW Murnau’nun Eine Symphonie des Grauens (Bir Dehşet Senfonisi) alt başlıklı filminde, vampir görüntüsü sesli film öncesi dönemin sinemaseverlerine korku salmış olan Kont Orlok’u Max Schreck oynuyor. Orlok’un hortlak gölgesinin merdivenleri inen ve kurbanının kalbini pençelerinde tutan görüntüleri, sinemanın en akılda kalan ve en çok parodisi yapılan anlarından. Bugün bir klasik olmasına rağmen, Nosferatu’nun ilk günleri sıkıntılıydı: Britanyalı sansürcüler Bram Stoker’ın yasal mirasçılarının, filmin Dracula’nın kaynak göstermeden ve izinsiz uyarlaması olduğu iddiasıyla – ki öyleydi – yaptıkları şikâyet nedeniyle en başta izin vermeyi reddettiler. Anti-kahramanı gibi Nosferatu da kurtulup günümüze gelebilmesine rağmen, filmin birçok kopyası yok edilmişti. MK

2) Jeanne d’Arc’ın Tutkusu (Carl Theodor Dreyer, 1928, Fransa)

Filmden herkesin hatırladığı sahne bu: Kendinden geçmişçesine bağıran bir kalabalığın önünde alevler içinde kalan Jeanne d’Arc karakterini canlandıran Fransız aktris Maria Falconetti’nin acı içinde ama itidalini kaybetmeyen, gözyaşları içindeki yüzünün yakın plan çekimi. Sinemada çokça taklit edilmiş olan bu sahne (Sinéad O’Connor’ın Nothing Compares 2 U videosu sadece bir tanesi), insan yüzünün sinemada nasıl ele alınabileceğini ve ondan nasıl faydalanılabileceğini yeniden belirledi. Danimarkalı usta Carl Theodor Dreyer, son sessiz filminde dışavurumcu, karakterin derinliklerine inen, baş döndürücü bir yakın plan çekim bolluğu adına geleneksel geniş plan çekimlerden uzak durdu: hiçbir tarihsel biyografi filmi, bu derece rahatsız edici bir içli dışlılık hissettirmemiştir. GL

3)   L’Atalante (Jean Vigo, 1934, Fransa)

29 yaşında ölen Jean Vigo yalnızca dört film yaptı ama Avrupa sinemasına ilham verici bir iz bırakmayı başardı. Hem rüyaların dilinden konuşmayı hem de aynı ölçüde gerçekçi olmayı başaran tek uzun metrajlı filmi olan bu eser, modernist romantizmin büyüleyici bir örneğiydi. L’Atalante bir kanal mavnası, onun kaptanı olan nahif Jean (Jean Dasté) ise Juliette (Dita Parlo) ile yeni evlenmiş. Gerçek aşkın yolu düz gitmez, ne karada ne de denizde, özellikle de işin içine azgın kediler ve sinema tarihinin en keyif verici ve anarşist yüzlerinden Michel Simon’un canlandırdığı miço Le Père Jules girince. JR

4)   Aylaklar (I Vitelloni) (Federico Fellini, 1953, İtalya)

Fellini’nin daha aykırı vizyoner uçuşları herkesin zevkine hitap etmez ama en sağlam çalışmalarından biri, erken dönemdeki bu geçiş törenleri hikayesidir. Filmin adındaki aylaklar (özgün adında “büyük baldırlılar”), büyümenin sandıklarından daha zor olduğunu keşfeden, sahil kasabasındaki bir grup genç erkeği anlatıyor. Bunlar arasında faydasız palavracı Fausto, şakacı Alberto (kısa bir süre sonra büyük bir komedi yıldızı olacak olan Alberto Sordi canlandırıyor) ve düşünceli Moraldo (yönetmenin otobiyografik temsili) var. geleneksel İtalyan maskülenliğinin çelişkilerine karşı duyarlı ve acımasız I Vitelloni, genç Martin Scorsese’nin üzerinde büyük bir etki bırakmış. Filmin sonundaki “evden ayrılma” sahnesi, Fellini’nin eserlerindeki en şiirsel anlardan biri. JR

5)   Röntgenci (Peeping Tom) (Michael Powell, 1960, BK)

Röntgencilik ile şiddet arasındaki sağlıksız ilişki üzerine ikaz niteliğinde bir hikâye olan, Michael Powell’ın psikolojik gerilimi (senaryosu Leo Marks’tan), film izlemenin tehlikeleri hakkında tehlikeli bir film. Carl Boehm, utangaç bir genç adam. Kamerası onun ölüm anlarında kurbanlarının yüzlerini çeken ölümcül silahı haline geliyor. Eleştirmenler ilk çıktığında Röntgenci filmine “afallatıcı şekilde mazoşist ve ahlaksız” diye sayıp sövdüler ve dağıtımcıların film rulolarını “vakit kaybetmeksizin en yakın kanalizasyona atmasını” salık verdiler. Bu öfkenin ardından, Martin Scorsese restore edilerek yeniden gösterime girmesini savunana dek, film dağıtımdan çıkarıldı. Uçuk Eastmancolor renkleriyle ve kameranın cüretkarca agresif bakış açılarıyla, bu film rahatsız edici bir deneyim olmayı sürdürüyor. MK

6)   Rocco ve Kardeşleri (Luchino Visconti, 1960, İtalya)

İtalyan film yapımcısı Luchino Visconti, toplumun kaymak tabakasına odaklanan coşkulu melodramıyla tanınıyor. İtalyan komünist partisinin, Milanlı asilzade aileden bir üyesi olarak, sınıfa kafayı takmış olması son derece mantıklı. Yine de, operasal Rocco ve Kardeşleri onun en sarsıcı eseri. Her şeye karışan bir anne ile beş oğlu daha iyi bir yaşam için İtalya’nın kırsal güneyinden endüstriyel Milan’a taşınıyorlar. Kardeşler Simone (Renato Salvatori) ve Rocco (Alain Delon, hiç olmadığı kadar harika) ve Nadia (olağanüstü Annie Girardot) adlı akıllı, ateşli bir telekız arasındaki üzücü bir aşk üçgeni; sonu beni hep ağlatmıştır. SH

7)   Persona (Ingmar Bergman, 1966, İsveç)

Persona, çoğu zaman—Sight & Sound dergisinin en son büyük filmler listesindeki diğer çalışmalarını geçerek—sert İsveçli ‘duygudurum ustası’ Ingmar Bergman’ın tanımlayıcı filmi olarak gösterilir. Ama bu, onun en tipik filmi olduğu anlamına gelmiyor: iki dişi karakterini – aniden dilsiz kalan narin bir sahne sanatçısı ile onun genç bakıcısı – parçalayıp birleştirdiği akışkanca amorf ikili karakter çalışması, önceki çalışmalarının Jung’cu psikolojisini içinden çıkılmaz ve kafa karıştırıcı bir şekilde edebileştirmek suretiyle, onlardan radikal bir kopuştu. Bugün bile en az ilk çıktığı dönem kadar deneysel, kameranın kendi perspektifini sorun haline getiren yıkıcı, birbiriyle bağlantısız imgelemlerle dolu gibi geliyor: yarım yüzyıl sonra, kuramcılar arasında çekiciliğini ve tartışmalılığını koruyor. GL

8)   Papatyalar (Věra Chytilová, 1966, Çekoslovakya)

Věra Chytilová’nın mutlu anarşik Çek Yeni Dalga harikası, hem kolektivizasyonun neşesiz verimliliğine karşı bir “canın cehenneme!” hem de hem de patriyarkanın haylazca yerle bir edilmesi. Prag’da geçen film, iki dekadan muzırın sözüm ona kötü davranışlardan bulunmasını anlatıyor (dünya kötüye gitti, o zaman onlar da gidebilir). Marie 1 ve Marie 2, yemek yiyip hesap edemeden tüymenin ustası olmuşlar. Özellikle de pespaye yaşlı erkekleri baştan çıkarıp faturayı onlara bırakma konusunda. Fallik objeleri sırf eğlencesine dilim dilim doğruyorlar ve sefih bir yemek savaşı başlatıyorlar. Açıkçası, son derece ilham verici. SH

Kaynak

Çeviren: Serap Güneş

Devamı gelecek…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s