Din Olarak Kapitalizm: Walter Benjamin ve Max Weber – Michael Löwy

Din Olarak Kapitalizm:

Walter Benjamin ve Max Weber

Michael Löwy

CNRS, Paris

Özet

Benjamin’in 1921’de kaleme aldığı ‘Din Olarak Kapitalizm’ fragmanı, ancak ölümünden birkaç on yıl sonra yayınlanmıştır. Amacı, kapitalizmin merhamet veya ateşkes yapmaksızın insanlığı ‘umutsuzluk evine’ yönlendiren kült bir din olduğunu göstermektir. Bu, doğrudan Max Weber’in Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu adlı eserine dayanan; ama Ernst Bloch ve Erich Fromm’a da bir şekilde yakın duran oldukça şaşırtıcı bir belgedir. Weber’in değerden bağımsız analizini, muhtemelen Gustav Landauer’in romantik ve özgürlükçü sosyalizminden esinlenip şiddetli bir antikapitalist argümana dönüştürür. Bu makale Benjamin’in bu fragmanını inceler ve Weber’in tezinin yanı sıra romantik antikapitalist gelenek ile ilişkisini araştırır.

Anahtar Kelimeler

Benjamin, Bloch, Kalvinizm, kapitalizm, kült, umutsuzluk, Landauer, din, sosyalizm, Weber

Walter Benjamin’in 1985 yılında ortaya çıkan (daha önce yayınlanmamış) makaleleri arasında Gesammelte Schriften’in[1] (Külliyatının, ç.n) altıncı cildinde, ‘Din Olarak Kapitalizm’ fragmanı en ilgi çekici ve dikkate değer olanıdır. Dünyanın bugünkü durumuyla ilgisi çarpıcıdır. Notlar ve kaynakça bilgileri dâhil yalnızca üç veya dört sayfadan oluşur. Yoğun, çelişkili, zaman zaman anlaşılması zor olan bu metin, yayınlanmak için yazılmamıştır ve deşifre edilmesi pek kolay değildir. Aşağıdaki görüşler, yorumlama için kısmi bir girişimdir, kesinliklerden ziyade varsayımlara dayanır ve nüfuz edilmesi zor, gölgede kalan bazı yerleri yorum dışı bırakır. Belki Kitabı Mukaddes veya Talmud yorumlarına benzer bir şekilde, her bir ifade ayrıntılı olarak araştırılmaya çalışıp bağıntılar ve anlamların izini bulma peşinden gidilerek okunabilir.

Fragmanın başlığı, doğrudan Ernst Bloch’un 1921 Thomas Müntzer: Devrimin Teoloğu eserinden almıştır. Bu metinde, Hristiyanlığın yerini başka bir dinin, ‘din olarak kapitalizmin’ [Kapitalismus als religion] veya Kibir Kilisesi’nin[2] öğeleriyle değiştirerek “Hristiyanlığı tamamen yok etmek” ile suçlanır Kalvinizm. Benjamin’in bu kitabı okuduğunu biliyoruz, çünkü 27 Kasım 1921’de Gershom Scholem’e yazdığı bir mektubunda arkadaşına şöyle demiştir: “Yakın zaman önce (Bloch) bana buraya ilk ziyaretinde ‘Müntzer’in tamamlanmış bir deneme baskısını getirdi ve ben de okumaya başladım.”[3] Bu demek olur ki fragmanın yazılma tarihi, tam olarak editörün not düştüğü gibi ‘en geç 1921’nin ortası’ değil, ‘en erken 1921’nin sonudur’. Ayrıca Benjamin’in, arkadaşının Hristiyanlığın gerçek ruhuna yapılmış olan Kalvinistlerin/Protestanların ihanet hakkındaki fikirlerini kesinlikle paylaşmadığı belirtilmelidir.

Benjamin’in fragmanı açıkça Max Weber’in Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu eserinden etkilenmiştir. Weber’in kitabından, bir kez metnin gövdesinde, daha sonra da bir kez kaynakça notlarında olmak üzere iki kez bahsedilmiştir. Kaynakça aynı zamanda, Gesammelte Aufsätze zur Religionssoziologie’yi (Din Sosyolojisi Üzerine Bütün Denemeleri, ç.n), Ernst Troeltsch’in kitabı Die Soziallehren der christlichen Kirchen und Gruppen‘i(1912) (Hristiyan Kiliselerinin Toplumsal Eğitimi, ç.n) içerir, bu da kapitalizmin başlangıcı konusunda Weber’in tezine yakın bir yerde durur. Yine de görebileceğimiz gibi, Benjamin’in argümanları Weber’in ötesine geçer ve hepsinden önemlisi onun ‘değerden bağımsız [Wertfei]’ analizini hararetli bir antikapitalist saldırıya dönüştürür.

“Kapitalizm din olarak görülmelidir”: fragman bu kesin ifade ile açılır. Bunu Weber’in tezine yapılan bir referans takip eder. Bu tezin akabinde eleştirel görüşünü de paylaşır: “Kapitalizmin dinî yapısını göstermek, yani bunun sadece, Weber’in düşündüğü gibi, din tarafından şartlandırılmış bir oluşum olmayıp özünde dinî bir fenomen olduğunu göstermek, bugün bizi sınırsız bir evrensel polemiğin dolambaçlarına götürür.” Dahası, aynı fikir seyreltilerek, aslında Weber argümanına daha yakın bir biçimde tekrar ortaya çıkar: “Hristiyanlık, Reform zamanında, kapitalizmin kurulmasına yardımcı olmamıştır, kendisini kapitalizme dönüştürmüştür.” Bu Protestan Ahlakı’ndaki çıkarımlara çok uzak değildir. Yeni olan, kapitalist sistemin kendisinin tamamen dinî olan yapısıdır: Weber’in çok ötesindedir bu, onun analizinin birçok öğesine bağlı olsa da.

Benjamin’in Weber’e yanıtının iki boyutunda da ‘kapitalizmin dinî yapısı’nın ana özellikleri üzerine bir tartışma bulunur. Benjamin bu bağlamda Weber’den alıntı yapmaz, tutumu Alman toplumbilimcinin düşünce ve argümanlarıyla beslenmiştir; fakat onlara yeni, sonsuz ölçüde daha eleştirel, -toplumsal, siyasi ve felsefi (ve belki de teolojik) olarak- daha kökten ve Weberci sekülerleşme tezinin tersine olan yeni anlamlar katmıştır.

Kapitalist dinin ilk kesin özelliği

tamamen kült bir din olması, belki de var olan en aşırı kültten. İçinde, külte doğrudan bağlı olmayanın hiçbir anlamı yoktur; belirli bir fıkhı veya teolojisi yoktur. Faydacılık, bu bakış açısını kullanarak dinî bir renge bürünür.

Başka bir deyişle, kapitalizmin faydacı pratikleri -sermaye yatırımı, spekülasyon, finansal işlemler, borsa manipülasyonları, mal alım ve satımı- dinî bir kült anlamı taşır. Kapitalizm bir inancın, bir öğretinin veya bir teolojinin kabulüne ihtiyaç duymaz. Önemli olan, toplumsal dinamikler açısından kült pratikleri şeklini alan eylemlerdir. Hristiyanlık ve Protestan Reformu üzerindeki argümanlarına kısmen çelişerek kapitalist dini, aynı zamanda ‘doğrudan pratiğe dayanan’ ve ‘aşkın’ beklentileri olmayan pagan kültleriyle karşılaştırır Benjamin.

Peki ama bu ekonomik kapitalist pratikleri dinî ‘külte’ benzetmemizi sağlayan nedir? Benjamin bunu açıklamaz, fakat birkaç satır devamında ‘tapan kişi’ sözcüğünü kullanır; böylece onun için kapitalist kültün, tapınmanın kıblesi olan bir kutsallık içerdiğini varsayabiliriz. Örneğin; “Farklı dinlerdeki aziz suretleri ve farklı devletlerin banknotlarının karşılaştırılması”. Bu durumda kâğıt halindeki para, ‘sıradan’ dinlerdeki azizlerin oluşturduğuna benzer bir kült nesnesi oluşturur. Tek Yön’deki (1928) pasajların birinde Benjamin’in, banknotları, kapitalizmin ‘ciddiliğin kutsal ruhu’ olarak beliren ‘Cehennemin cephe mimarisi’ (Fassaden-architektur der Hölle) ile karşılaştırdığını görmek ilginçtir.[4] Dante’nin cehenneminin kapısında -ya da ön cephesinde- bu ünlü yazının bulunduğunu hatırlayalım: “Lasciate ogni speranza, voi ch’entrate[5]”. Marx’a göre bunlar, kapitalist kişi tarafından fabrikanın girişine yazılmış sözlerdir. Aşağıda göreceğimiz üzere, umutsuzluk, Benjamin için, kapitalizm boyunduruğundaki dünyanın dinî durumudur.

Yine de banknotlar, kapitalist kült sisteminin içinde çok daha önemli bir kutsallığın yalnızca bir tezahürüdür: para, tanrı Mamon (Yeni Ahit’te para, zenginlik, mala tapma, ç.n) veya Benjamin’e göre “Pluto… zenginlik tanrısı.” Fragmanın kaynakçasında, paranın dinî gücüne şiddetli ve umutsuz bir saldırıdan söz edilir. Bu saldırı, anarşist Yahudi Alman Gustav Landauer tarafından 1919’da yayınlanan Aufruf zum Sozialismus [Sosyalizme Çağrı] kitabında, Münih’teki devrimin yenilgisinin ardından ordu tarafından katledilmesinden hemen önce yer alır. Benjamin’in kaynakça notunda geçen sayfada Landauer şöyle yazmıştır:

Fritz Mauthner (Wörterbuch der Philosophie) (Felsefe Sözlüğü, ç.n), ‘Tanrı’ [Gott] kelimesinin kökende ‘put’ [Götze] ile özdeş olduğunu ve ikisinin de ‘erimiş’ (veya ‘dökülmüş’, ‘kalıplanmış’) [Gegossene] anlamına geldiğini gösterir.

Tanrı, kendine ait bir hayat kazanmış, insanların hayatını emen ve en sonunda insanlıktan daha güçlü hale gelen, insan eliyle yaratılmış bir yapıdır.

İnsanların hayat verdiği tek “dökülen” [Gegossene], tek “put” [Götze], tek Tanrı [Gott] paradır [Geld]. Para yapaydır ve aynı zamanda canlıdır; para, para üretir; sürekli daha çok para, para dünyadaki bütün güce sahiptir.

Günümüzde Tanrı’nın insanoğlunun yarattığı, canlı bir şeye [Dung], bir canavara [Unding] dönüşmüş olan bir ruh olduğunu ve bunun anlamsız [Unsinn] hale gelen anlam [Sinn], yani hayatımızın anlamı olduğunu kim görmezden gelebilir? Para zenginlik yaratmaz, zenginliktir, kendi içinde zenginliktir; paradan başka zenginlik yoktur.[6]

Elbette Benjamin’in Landauer’in görüşüne ne oranda katıldığını bilmiyoruz. Ama en azından varsayımlı olarak, Benjamin’in fragmanının kaynakçasında geçen bu pasajın, kapitalist dinin ‘kült pratiklerinden’ bizim anladığımız şeye bir örnek oluşturduğunu düşünebiliriz.  Marksist bir bakış açısıyla, para sermayenin tezahürlerinden sadece birisidir ve en önemlisi de değildir. Ama Benjamin 1921’de Gustav Landauer’in – veya Georges Sorel’in- romantik ve özgürlükçü sosyalizmine, Marx’a ve Engels’e olduğundan daha yakındı. Marx kavramlarını ise daha sonra, Pasajlar’da, metanın fetiş-kült yapısını eleştirmek için ve Paris pasajlarını ‘tecim sermayesinin bir tapınağı’ olarak incelerken kullanır. Bununla birlikte, 1921 fragmanında ve 1930’ların bitmemiş büyük kitabında belli bir süreklilik vardır. Her durumda, genç Benjamin için, (altın veya kâğıt) para, zenginlik ve mülk kutsallıklardan sadece birkaçıdır, kapitalist dinin putlarıdır. Onların kapitalist hayattaki pratik manipülasyonları kült fenomenini oluşturur ki bunun ötesinde “hiçbir şeyin hiçbir anlamı yoktur”.

Kapitalizmin, onun somut kült doğasına çok yakından bağlı ikinci kesin özelliği şudur; “kültün ömrü daimdir”. Kapitalizm, “sans trêve et sans merci[7] olan kültün kutlamasıdır. Bu kültte ‘Sıradan günler’ yoktur, tatil olmayan gün yoktur, korkunç bir anlama gelen, bütün günleri kapsayan kutsal şatafat vardır; bütün günler bu külte tapanların topyekûn biat etmesinden ibarettir”. Bir kez daha, Benjamin muhtemelen Kalvinizm/kapitalizm tarafından dayatılan yöntemsel kurallara, kalıcı bir davranış denetimine ve “dünyadaki profesyonel çalışmanın dinî bir değerlendirmesine ara vermeden, sürekli ve sistematik olarak uygulanan bir etkinliğe”[8] vurgu yapan Weber’in Protestan Ahlakı’ndan yola çıkar.

Ara vermeden, sans trêve et sans merci: Weber’in fikrini özümser Benjamin, hem de neredeyse aynı sözcüklerle, ironi kullanmadan. Yine de kalıcı ‘tatiller’den söz edildiğinde, aslında Püriten kapitalistler, bir tür başıboşluk olarak gördükleri birçok Katolik tatil gününü ortadan kaldırdılar. Bundan dolayı kapitalist dinde, her gün ‘kutsal şatafatın’ konuşlanması – başka bir deyişle borsa veya finans ritüelleri- görülür. Bu arada tapan kişiler, ıstırap ve ‘aşırı bir gerginlikle’, hisse değerlerinin iniş çıkışlarını izlerler. Kapitalist pratikler ara vermek bilmezler, bireylerin hayatlarını sabahtan akşama, yazdan kışa, beşikten mezara kadar sürekli denetlerler. Burkhardt Lindner’ın notlarında olduğu gibi, Benjamin’in fragmanı, kapitalizm kavramını küresel büyümedeki dinamik bir sistem olarak Weber’den ödünç alır; kimsenin kaçamayacağı değişmesi mümkün olmayan bir kader.[9]

En sonunda, din olarak kapitalizmin üçüncü özelliği suç-üretici yapısıdır: “Kapitalizm muhtemelen kefarete [entsühnenden] dayanmayan, suç-üretici bir kültün ilk örneğidir”. Kişi burada, Benjamin’in gözünden, kapitalist dinin ruhuna aykırı olacak bir kefaretli kültün ne olduğunu sorabilir kendine. Fragmanda, Hristiyanlık kapitalizmden ayrılmaz olarak düşünüldüğü için bu kefaretli din Yahudilik olabilir; [çünkü] bilindiği üzere, genellikle ‘Af Günü’ olarak çevrilen ama tam anlamı ‘Kefaret Günü’ olan Yom Kippur, onun esas dinî tatilidir. Fakat bu sadece bir varsayımdır, fragmanda buna işaret eden bir öğe yoktur.

Benjamin, kapitalist din suçlamasını aşağıdaki argüman ile sürdürür:

Böylece, kapitalizm devasa bir hareketin içine atılır. Öyle devasa suçlu bir bilinç ki, bu suçu telafi etmek (yani kefaretini ödemek) için değil, onu evrenselleştirmek için, bilince zorla sokmak ve her şeyden önemlisi, en sonunda kendisinin bu kefaretten çıkarı olacak şekilde Tanrı’yı bu suça dâhil etmek için, kültü nasıl ele geçirdiğini bilmez.

Benjamin bu bağlamda, aynı anda hem ‘borç’ hem de ‘suç’ anlamlarına gelen “Schuld kelimesinin şeytani belirsizliği”ne işaret eder.[10]

Max Weber’in, yine ekonomik borç, ahlaki görev ve dinî suç arasındaki bağıntı ile oynadığı benzer argümanları vardır: Püriten burjuvalar için, “kendi kişisel amaçları için harcadıkları her şey, Tanrı’nın görkemine verilecek hizmetten çalınmıştır”; böylece kişi Tanrı’ya karşı hem suçlu hem de ‘borçlu’ konumuna girer. Dahası, “bu kişinin kendisine emanet edilmiş ve kendisinin tek sadık yöneticisi olduğu varlıklarına karşı görevleri… kendi hayatından ve onun buz gibi yükünden ağır basar. Onun… oyalanmadan çalışarak bunları arttırması gerekir.”[11] Benjamin’in ‘suçu bilince zorla sokmak’ ifadesi, Weber tarafından incelenen Püriten kapitalist pratiklerden pek uzak değildir.

Bununla birlikte, bana göre Benjamin’in argümanının daha geniş ve genel bir önemi vardır. Servetine karşı suçlu ve ‘borçlu’ olan kişi sadece kapitalistin kendisi değildir: suç evrenseldir. Yoksullar para kazanamadıkları ve borçlandıkları için suçludurlar; Weber’in bahsettiği Kalvinistler için ekonomik başarı bir seçim ve kurtuluş işareti olduğundan dolayı yoksullar açıkça lanetlenmiştir. Schuld aynı zamanda kapitalist dönemde nesilden nesle aktarıldığı için genelleştirilmiştir. Alman bir romantik-muhafazakâr, ama son derece antikapitalist, IXX. yüzyıl toplumbilimci ve filozofu, ve Benjamin’in fragmanının kaynakçasında alıntıladığı Adam Müller’in bir pasajında dediğine göre

Geçmişte ilgili nesillerin sadece yüklendiği, ölümleri ile yok olan ekonomik talihsizlik, şimdi yalnızca altın ile belirlenen bütün o eylem ve tutumlara, sonraki neslin üzerine binen gittikçe ağırlaşan bir borçlar kütlesine [Schuldmassen] dönüşmüştür.[12]

Tanrı’nın kendisi de bu genelleşmiş borcun içindedir; eğer yoksullar suçluysa ve merhamet dışı bırakılmışsa ve eğer kapitalizmde toplumsal dışlanmaya mahkûm ediliyorlarsa, bunun sebebi “Tanrı’nın isteğinin böyle olmasıdır”, veya buna denk olarak kapitalist dinde Piyasa’nın isteğinin. Fakat yoksulun ve borçlunun bakış açısından -ki bu aynı zamanda Benjamin’in bakış açısıdır- suçlu olanın Tanrı ve onunla beraber kapitalizm olduğu söylenemez mi? Her durumda, Tanrı bu evrensel suçluluk davasıyla derinden bağıntılıdır.

Şimdiye kadar fragmanın Weberci başlangıç noktasını, din olarak modern kapitalizmin, Kalvinizm’in şekil değiştirmesinden doğması üzerine bir analiz olarak okuyabiliriz. Bununla birlikte, Benjamin’in kapitalizme bütün tarih için geçerli bir boyut kazandırdığı bir pasaj vardır ki bu görüş ne Weber ne Marx tarafından paylaşılır:

Kapitalizm, Batı’da Hristiyanlığın bir paraziti olarak gelişti. Bu sadece Kalvinizm ile değil, diğer tüm Ortodoks Hristiyanlık akımlarıyla bağlantılı olarak kanıtlanabilir. Böylece son analizde, Hristiyanlığın tarihi, özünde parazitinin, yani kapitalizmin tarihidir.

Benjamin bu hipotezini savunmaya kalkışmaz, fakat kaynakçasında görece güç bir kitaptan, Der Geist der Bürgerlich-Kapitalistichen’den(1914) (Kapitalist Burjuvanın Ruhu, ç.n) söz eder. Bu kitabın yazarı Bruno Archibald Fuch, Weber ile zıtlaşmak pahasına kapitalist dünyanın kökeninin keşiş düzenindeki sofulukta ve Papa’nın gücünü Orta Çağ Kilisesi’nde merkezileştirmesinde zaten bulunabileceğini (boş yere) kanıtlamaya çalışır.[13]

Kapitalist düzendeki genel suçluluğun bu ‘devasa’ sürecinin sonucu, umutsuzluğun genelleştirilmesidir:

Sonuna kadar, Tanrı tamamen ve kesin olarak suçlu hâle gelene kadar, dünya artık kimsenin kolay kolay umut beslemeyeceği bir umutsuzluk vahasına dönene kadar ısrar etmek; bu kapitalist dinî hareketin özüne aittir. Kapitalizmde olup tarihsel bir öncülü olmayan durum, onun dininin bir reform dini değil hayatın harabesi olmasıdır. Umutsuzluk, dünyanın dinî durumu olana kadar yayılmaya devam eder, sonra da dünyanın kurtuluşuna umut bağlanır.

Benjamin, Nietzsche’den bahsederek, “mutlak yalnız yörüngesindeki insanoğlu gezegeninin, umutsuzluk evine [Haus der Verzweiflung] dönüşmesine” tanıklık ettiğini ekler.

Şiirsel ve astrolojik tonuyla bu şaşırtıcı tespitte Nietzsche’den neden söz edilir? Umutsuzluk umudun kesin yokluğu ise, filozof tarafından Ecce Homo’da bir çekiç darbesi şiddetinde vazedilen amor fati, ‘kader aşkı’ ile mükemmel bir şekilde temsil edilebilir: “İnsanın yüceliği için formülüm amor fati’dir. Hiçbir şeyin farklı olmasını istemeden, ne ileri ne geri, sonsuza kadar. Bu zorunluluğa sadece katlanmak değil… onu sevmek…”.[14]

Elbette, Nietzsche kapitalizmden söz etmez. İllâ severek olmasa da boyun eğerek kapitalizmin kaçınılmaz kaderini modern zamanların kaderi olarak kabul eden kişi Nietzsche’ci Max Weber’dir. Weber Protestan Ahlakı’nın son sayfalarında kötümser bir kadercilikle, modern kapitalizmin “sadece ekonomik kazançla ilgilenenlerin değil, içinde doğan bütün bireylerin yaşam tarzını ezici bir güçle belirlediğinin” altını çizer. Bu kısıtlama, meta üretiminin akılcı sistemi tarafından bireylerin tutulduğu bir tür hapishane ile kıyaslanır: “Baxter’a göre, maddi kazanç kaygısı, azizlerin sırtında ‘her an atılabilecek hafif bir gömlek’ gibi durur. Ama kader bu gömleği demir bir kafese [stahlhartes Gehäuse] dönüştürdü”.[15] Stahlhartes Gehäuse ifadesiiçin pek çok çeviri ve yorum yapılmıştır: kimi bilginler için bu bir ‘hücredir’ (manastırda olduğu gibi), diğerleri için bir salyangozun sırtında taşıdığına benzeyen bir ‘kabuktur’. Yine de en makul varsayım, Weber’in ‘umutsuzluğun demir kafesi’ imgesini İngiliz Püriten şair Bunyan’dan ödünç almış olmasıdır.[16]

Haus der Verzweiflung, Stallhartes Gehäuse, umutsuzluğun demir kafesi: Weber’den Benjamin’e kendimizi kapitalist sistemin acımasız mantığını tarif etmeye çalışan aynı anlamsal düzlemde buluruz. Peki bu neden umutsuzluk üretir? Bu sorunun birkaç olası yanıtı vardır:

a) Her şeyden önce, kapitalizmin kendisini modern ekonominin doğal ve zorunlu biçimi olarak tanımladığı ve böylece hiçbir farklı geleceği, hiçbir çıkış yolunu, alternatifi kabul etmediğini gördük. Onun gücü “karşı konulamazdır” diye yazar Weber, kendini kaçınılmaz kader [fatum] olarak sunar.

b) Sistem, insanlığın büyük bir çoğunluğunu, ilahî kurtuluş için umut besleyemeyecek olan ‘yeryüzünün lanetlilerine’ indirger; çünkü onların ekonomik çöküntüde olması, Tanrı’nın merhametinden mahrum olduklarının bir göstergesidir. Kendi kaderlerinden kendileri suçludurlar, kurtarılmak için bir umutları yoktur. Kapitalist dinin Tanrı’sı olan para, parası olmayanlara hiç merhamet duymaz…

c) Kapitalizm ‘hayatın harabesidir’, varolmanın yerine sahip olmayı, insanın niteliklerinin yerine metalaştırılmış niceliklerini, insan ilişkilerinin yerine parasal ilişkileri, ahlaki ve kültürel değerlerin yerine geçerliliği olan tek değeri, parayı koyar. Bu sav fragmanda ortaya çıkmaz ama Benjamin’in kaynakçasında sözü geçen antikapitalist romantik-sosyalist yazarlar tarafından epeyce geliştirilmiştir. Bunlar Gustav Landauer, Georges Sorel ve muhafazakâr kesimden Adam Müller’dir. Benjamin’in kullandığı Zertrümmerung kelimesinin, ‘Tarih Kavramı Üzerine’ olan IX. Tez’inde İlerleme’nin oluşturduğu harabeleri tarif etmek için kullandığı Trümmern’i çağrıştırması ilginçtir.

d) İnsanlığın ‘suçu’, [ya da] Sermaye’ye karşı olan minneti, kalıcı ve büyüyor olduğu için kefaret umuduna izin verilmez. Kapitalist kişi, eğer rakipleri tarafından ezilmek istemiyorsa sürekli olarak sermayesini büyütmeli ve genişletmelidir; yoksullar ise borçlarını ödemek için sürekli daha çok para ödünç almalıdır.

e) Sermaye dinine göre tek kurtuluş, sistemin kuvvetlendirilmesinden, kapitalist genişlemeden ve gittikçe daha çok metanın birikmesinden ibarettir. Ancak bu ‘tedavi yolu’, yalnızca bu umutsuzluğun şiddetlenmesine sebep olur.

Bu varsayımlar çelişkili veya birbirini dışlayan değillerdir; ama fragmanda, sonuç çıkarmamızı ve birinden birini kabullenmemizi sağlayacak bir unsur yoktur. Yine de görünen o ki Benjamin, umutsuzluğu çıkış yolu olmaması ile bağdaştırır:

Yoksulluk, avare keşişlerde olduğu gibi, ruhsal -maddesel olmayan- bir çıkış sunmaz. Bu kadar az çıkış yolu sunan bir gidişat suç yaratır. ‘Kaygılar’, bu suçlu bilincin bir çıkış yolunun olmamasının göstergesidir. ‘Kaygılar’ çıkış yolu olmaması korkusundan kaynaklanır, ne maddesel ve bireysel ne de toplulukçu bir çıkış yolu.

Keşişlerin sofuluk pratikleri bir çıkış yolu değildir; çünkü onlar kapitalist dinin tahakkümünü sorgulamazlar. Tamamen bireysel olan kaçışlar aldatıcıdır; toplulukçu kolektif veya toplumsal çıkış yolları ise sistem tarafından reddedilir.

Yine de kapitalist dinin baş düşmanı olan Benjamin için bir çıkış yolu bulunmalıdır. ‘Kapitalizmden çıkmak’ için birkaç önerisini kısaca irdeler ya da en azından onlara değinir:

i. Kapitalist dinin bir reformu. Karmaşık sapkınlığından dolayı imkânsızdır bu: “Kişi ne kültün kendisinden ne bu dinin reformundan -çünkü bu reformun kendini dinin belirli bir yönüne oturtması gerekecektir- ne de bu dinden çıkmaktan bir kefaret bekleyebilir.” Dinden çıkma bir çıkış yolu değildir; çünkü tamamen bireyseldir ve sermaye tanrılarının toplumun üzerinde tahakküm kurmayı sürdürmelerini önlemez. Reform söz konusu olduğunda Gustav Landauer, Benjamin’in kaynakçada bahsettiği sayfanın yanındaki sayfada şunları söyler: “Tanrı [Para] o kadar güçlü ve her şeye kadir olmuştur ki basit bir yeniden yapılanma veya tecimsel ekonominin bir reformu [Tauschwirtschaft][17] ile ortadan kaldırılamaz.”

ii. Nietzsche ve Üstinsanı. Benjamin için Nietzsche, karşıt olmaktan çok,

kapitalist dini tamamlamak girişimini gösteren ilk kişiydi… Üstinsan fikri; kıyamet sıçrayışını dönüştürme, kefaret, arınma ve nedamet ile değil, kuvvetlendirme/şiddetlendirme ile yer değiştirir… Üstinsan kendini dönüştürmeden gelen, cennete izinsiz girerek yetişen tarihsel insandır. Nietzsche insanın kuvvetlendirilmesiyle kışkırtılan bu cennetin patlamasına zarar verdi. Dinî bir bakış açısından (Nietzsche için bile) suçludur bu insan ve öyle kalacaktır.[18]

Oldukça müphem olan bu pasajı nasıl yorumlayabiliriz? Olası çıkarımlardan biri budur: Üstinsan sadece Hybris’i (mitolojide kibir tanrısı, ç.n), kapitalist dinin güç ve sonsuz genişleme isteğini kuvvetlendirir; insanların suçları ve umutsuzluklarıyla ilgilenmez, onları kendi kaderlerine bırakır. Bu sadece kendilerini istisnai veya aristokratik elit zümreden sayan bazı kişilerin kapitalist dinin demir çemberinden kaçmak için yaptıkları bir girişimdir; ama aslında kapitalizmin mantığını tekrarlamakla sonuçlanır. Bu yalnızca bir varsayımdır, Benjamin’in Nietzsche eleştirisinin bu kısmının benim için oldukça gizemli kaldığını itiraf etmem gerekir.

iii) Marx’ın sosyalizmi: “Marx’ta, kendini dönüştürmemiş olan kapitalizm, Schuld’un [bu sözcüğün şeytani belirsizliğine bakınız] bir ürünü olanfaiz ve birleşik faiz ile sosyalizm olur.” Doğrusu o dönemde, Benjamin Marx’ın çalışmalarını pek bilmiyordu. Muhtemelen Gustav Landauer’in Marx eleştirisini benimsiyordu: anarşist düşünüre göre Marx, “kapitalizmin sosyalizmi tamamen [ganz und gar] kendisinden çıkarıp öne sürdüğü, sosyalist üretim tarzının kapitalizmden ‘çiçekleneceği’ [entblüht]”, en önemlisi üretim ve kredinin merkezileşeceği bir çeşit Kapitalsozialismus’un peşindeydi.[19] Fakat bu bağlamda Benjamin’in neden Schuld kavramını, yani aynı anda ‘borç’ ve ‘suçu’ kullandığı çok açık değildir. Her durumda onun için Marxçı sosyalizm, kapitalist dinin kategorileri içinde hapsolur ve bundan dolayı gerçek bir çıkış yolu göstermez. Bildiğimiz gibi, Benjamin 1924’te Georg Lukács’ın Tarih ve Sınıf Bilinci eserini okuduktan (ve elbette Sovyet tiyatro yönetmeni/aktivist Asja Lacis ile tanıştıktan) sonra, bu konudaki fikrini tamamen değiştirir.

iv) Erich Unger ve kapitalizmden çıkış: “Kapitalizmi Wanderung ile alt etmek. (Unger, Politika ve Metafizik, s.44.)”[20] Benjamin Wanderung ile -sözcüğün ilk anlamlarından biri olan- ormanda bir gezintiden söz etmez, daha ziyade göçü kasteder. Erich Unger tarafından kullanılan ifade Wanderung der Völker’dir, yani halkların göçü. Aşağıdaki, Benjamin’in alıntıladığı kitabının 44. sayfasında yazdıklarıdır:

Yalnızca bir mantıklı seçenek vardır: ya sürtünmesiz gelgitler ya da halkların göçü… Kapitalist sisteme karşı yapılan saldırılar, onun hüküm sürdüğü merkezlerinde sonsuza dek başarısızlığa mahkûmdurlar… Kapitalizme karşı bir şeyler başarabilmek için, her şeyden önce onun etkinlik alanını [Wirkungsbereich] bırakmak [heraustreten] zorunludur; çünkü sistem kendi içinde her türlü karşıt eylemi sönümlemeye kadirdir.[21]

En son analizdeki amaç, iç savaşın yerine Völkerwanderung’u [halkların göçü] koymaktır. Benjamin, Erich Unger’in ‘metafizik ve anarşist’ fikirlerine büyük ilgi ve sempati duyuyordu, dahası ondan Scholem ile olan yazışmalarından da bahsetmişti. Yine de bu ‘kapitalist çemberden çıkış yolunu’ ne kadar geçerli bir yol olarak gördüğünü bilemeyiz. Fragmanı bize bu konu hakkında herhangi bir ipucu vermez.[22]

v) Gustav Landauer’in Aufrum zum Sozialismus’ta sunduğu özgürlükçü sosyalizmi. Benjamin’in fragmanında alıntıladığı sayfanın yanındaki sayfada aşağıdaki argümanı buluruz:

Sosyalizm geri dönüştür [veya dönüşümdür] [Umkehr]; sosyalizm yeni başlangıçtır; sosyalizm doğa ile olan bağın [Wiederanschluss] onarılmasıdır, ruhun yeniden akıtılması, [insanî] ilişkilerin yeniden elde edilmesidir… Sosyalistler bir kez daha komünlerde [Gemeinden] toplanmayı isterler.[23]

Landauer’in kullandığı bu ilginç sözcük, Umkehr, Benjamin’in Nietzsche’yi eleştirmek için kullandığı sözcüğün birebir aynısıdır. Onun Üstinsanı ‘dönüşümü, kefareti [Umkehr, Sühne]’ reddeder ve dönüşüm [Umkehr] olmadan göğe ulaşır; tıpkı Marx gibi. Marx’ın sosyalizmi de ‘kendini dönüştürmeyen [nicht umkehrende] kapitalizmden’ başka bir şey değildir. Bu ilginç teolojik-siyasî terminolojinin anlamı tam olarak ne olabilir? Landauer’in -bir tür ‘dönüşüm’ veya doğaya, insan ilişkilerine, toplulukçu yaşama bir ‘geri dönüş’ gerektiren- sosyalizminin, kapitalist dinin yarattığı ’umutsuzluk evinden’ bir kaçış olduğu düşünülebilir. Landauer, tıpkı Erich Unger gibi, kişinin yaratabilmek için kapitalist tahakkümün dışına çıkabilmesi, kırsal alanlarda, sosyalist komünlerde bulunması gerektiği fikrine uzak değildir. Fakat onun gözünde, bu program sosyalist bir devrim perspektifiyle çelişmez; kitabının yayınlanmasından kısa bir süre sonra, kısa ömürlü 1919 Münih Konseyci Cumhuriyeti’ne Halkların Eğitim Komiseri olarak katıldı. Bu cesur taahhüt onun hayatına mal olacaktı.

Norbert Bolz, Benjamin’in fragmanındaki Umkehr kavramı üzerinde ilginç bir yorumlamasında bunu, Weber’in kapitalizmi kaçınılmaz bir kader olarak ele alan argümanına bir cevap olarak değerlendirir. Benjamin için Umkehr aynı zamanda tarihin sekteye uğraması, metanoia (ruhsal dönüşüm, ç.n), kefaret, arınma ve… devrim anlamlarına gelir.[24] Elbette bunların hepsi birer tahmindir çünkü fragmanın kendisi hiçbir çıkış yolu göstermez; sadece kapitalist dinin acımasız ve ‘devasa’ mantığını korku ve bariz bir muhalefet ile analiz eder.

Benjamin’in 1930’lardaki yazılarından, en başta Pasajlar’da, din olarak kapitalizm konusunun yerini meta fetişizmi ve mitsel bir yapı olarak sermaye eleştirisi alacaktır. Her iki argümana olan yakınlık rahatlıkla gösterilebilir, kapitalist sistemin dinî yönlerine yapılan atıflar gibi. Ancak farklılıklar da bellidir; kuramsal çerçeve şimdi açıkça Marksisttir.

Weber’in sorunsalı da Benjamin’in daha sonra geliştirdiği teorik düzlem ile ortadan kaldırılmış gibi görülür. Yine de “Tarih Kavramı Üzerine” (1940) tezinde Weber’in argümanına -üstü kapalı ama teşhis edilebilir- son bir atıfta bulunur. XI. Tez’inde Alman Sosyal Demokrasi’sindeki endüstriyel iş gücünü eleştirerek şöyle yazar Benjamin: “Alman işçilerle birlikte, eski Protestan çalışma etiği [protestanische Werkmoral] sekülarize bir biçimde dirilişini kutladı”.[25] 

Weber’den etkilenen fakat onun ılımlı sosyolojik analizinin ötesine geçen Benjamin’in 1921 fragmanı, Max Weber’in antikapitalist okumaları olarak değerlendirilebilecek bir entelektüel takımyıldızın parçasıdır. Bu tür yorumlamalar geniş çapta yaratıcı bir ‘suiistimal’ olarak görülebilir: Weber’in kapitalizme karşı tutumu bir tür ikirciklik, ‘değerden-arınmış’ bir bilim karışımı, kötümserlik ve feragatten öteye geçmez. Onun yerine bazı muhalif ‘müritleri’, sosyalist-romantik bir esinlenme ile düşmanca bir antikapitalizm geliştirmek için Protestan Ahlak’taki argümanları kullanacaktı.

Bu takımyıldızın ilk yıldızı, 1912-14 yılları arasında her pazar akşamı Max Weber’in Heidelberg’deki evinde toplanan arkadaş çevresinde yer alan Ernst Bloch’tur. Gördüğümüz gibi, 1921 Thomas Müntzer eserinde ‘din olarak kapitalizm’ [Kapitalismus als religion] ifadesini ‘icat eden’ Ernst Bloch’tur. Bu teolojik felaketin sorumlusu olarak Kalvinizm’i öne sürer.[26] Bu suçlamayı desteklemek için çağırılan tanık… Max Weber’den başkası değildir. Kalvin’in takipçileri arasında, şöyle konuşur Bloch:

İşin soyut görevi sayesinde üretim, haşin ve sistematik bir şekilde ortaya çıkar; çünkü Kalvin tarafından sadece tüketime uygulanan ideal yoksulluk, sermayenin oluşmasına katkıda bulunur. Zenginlere tasarruf etme zorunluluğu dayatılır ve bu kendi içinde bir amaç olan, büyümesini gerektiren soyut bir miktar olarak algılanır… Max Weber’in zekice gösterdiği gibi gelişme halindeki kapitalist ekonomi büsbütün serbest bırakılmış, bağlarından kopmuş ve Orta Çağ’ın ekonomik ideolojisinin görece Hristiyanlık ile ilgili yönlerinden olduğu kadar ilkel Hristiyanlığın her türlü niteliğinden kurtulmuştur. [27]

Kalvinizm’in kapitalist ruhun yükselişindeki rolüne Weber’in ‘yargıda bulunmayan’ analizi, Katoliklikten büyülenmiş, nevi şahsına münhasır bir Marksist olan Ernst Bloch’un gözünde kapitalizme ve onun Protestan köklerine yapılan vahşi bir saldırıya dönüşür.

Gördüğümüz gibi, Benjamin arkadaşının kitabından şüphesiz esinlenmiştir. Yine de Bloch’un ‘Hristiyanlığın ilkel niteliklerine’ ve Orta Çağ Katolikliğinin ekonomik ideolojisinin ‘görece Hristiyan’ anlarına duyduğu sempatiyi paylaşmaz. Lukács’ın Tarih ve Sınıf Bilinci eserinin bazı kısımlarında, kapitalist şeyleşmenin Marksist eleştirisini destekleyici argümanlar olarak Weber’den alıntılar kullanıldığı görülebilir. Birkaç yıl sonra, Freudcu ve Marksist Erich Fromm 1932’deki bir denemesinde, Kalvinizm’in, Orta Çağ Katolik toplumu gibi kapitalizm öncesi topluluklara özgü olan mutluluk hakkı düşüncesinin yıkılmasındaki ve yerine burjuva etik normlarının, yani çalışmak, kazanım ve tasarrufun konulmasındaki rolünü ortaya çıkarmak için Weber ve Sombart’a atıfta bulunur.[28]

Benjamin’in 1921 fragmanı, tümü romantik-sosyalist Yahudi Alman düşünürlerden oluşan, Weber’in sosyolojik araştırmalarını ve özellikle Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu eserini kapitalist sisteme, onun değerlerine, pratiklerine ve dinine kusursuz bir saldırı düzenlemek için mühimmat deposu olarak kullanan ‘yaratıcı’ okuma dizisinin çarpıcı örneklerinden biridir.[29]


[1] Benjamin 1985. Benjamin’in İngilizce çevirisi 1996b. Fragmanın çevirisi yazar tarafından yapılmıştır.

[2] Bloch 1962. Bu yeni nüshada, Bloch ‘Şeytanın Kilisesi’ni ‘Kibir Kilisesi’ olarak değiştirmiştir.

[3] Benjamin 1996a, pp. 212-13

[4] Benjamin 2001, s.139.

[5] “Bütün umutlarını bırak, sen gir” (ç.n)

[6] Landauer 1919, s.144.

[7] Benjamin’in İngiliz çevirmenlerinden Chad Kautzer’e göre: “sans trêve et sans merci” kelimesi kelimesine ne “ne ateşkes ne de rahmet” anlamına gelir. Birçok İngilizce çeviride “sans rêve et sans merci” olarak geçer. Bu da büyük ihtimalle Benjamin’in elindeki metin ya da el yazısının imla hatası yüzündendir. IXX. yüzyıl Fransa tarihçisi Leon Gautier, Orta Çağ şövalyelerinin hayatının On Emir’e dayandığını, altıncı emrin de onların kâfirlere karşı tutumunun “sans trêve et sans merci” olduğunu belirtir. Bkz. Leon Gautier, Chivalry, The Everyday Life of the Medieval Knights (New York: Crown Publishers 1989)

[8] Weber 1984, s.180.

[9] Lindner 2003, s.201.

[10] Burkhardt Lindner’a göre fragmanın tarihsel bakış açısı, kapitalist din sisteminde kimsenin ‘mitsel suç’ ile ekonomik borcu birbirinden ayıramayacağı önermesi üzerine kurulmuştur.

[11] Weber 1984, ss. 117,178.

[12] Müller 1816, s.58.

[13] Fuchs 1914, pp. 14-18.

[14] Nietzsche 2007, s.35.

[15] Weber 1984, s.188.

[16] Tiryakian 1981.

[17] Landauer 1919, s.145.

[18] Benjamin 1968, s.102.

[19] Landauer 1919, s.42.

[20] Benjamin 1986, s.103.

[21] Unger 1989, s.44.

[22] Joachim von Soosten’a göre, Unger kapitalizmden çıkış yolunu boşlukta ararken Benjamin kıyametbilimsel/eskatolojik geçici terimlerle düşünür. Bkz. Von Soosten 2003, s.297.

[23] Landauer 1919, s.145.

[24] Bolz 2003, s.205.

[25] Benjamin 1991 s.274.

[26] Bloch 1962, s.123.

[27] Bloch 1962,s.119.

[28] Bkz. Fromm 1980, s.59-77.

[29] Benjamin’in ‘Din Olarak Kapitalizm’i ile bazı Latin Amerikalı özgürlükçü teologlarının yazılarını karşılaştırmak ilginç olurdu. Onlar da 1921 fragmanı hakkında hiçbir şey bilmezken 1980’den itibaren, putperest bir dinmiş gibi kapitalizme karşı kökten bir eleştiri geliştirdiler. Örneğin, Hugo Assmann’a göre, kapitalist din kendini ekonomik paradigmanın üstü kapalı teolojisinde ve günlük fetişist ibadet pratiklerinde ortaya çıkarır. ‘Pazar Hristiyanlığı’ edebiyatında bulunabilen, yeni muhafazakâr teologlar tarafından yaratılan açıkça dinî olan kavramlar, sadece tamamlayıcı bir işleve sahiptir. Pazar teolojisi, Malthus’tan en son Dünya Bankası belgelerine uzanan vahşi bir fedakârlık teolojisidir: yoksullardan ekonomik putlara sunak olarak kendi hayatlarını vermelerini ister. Bkz. Assmann ve Hinkelammert 1989. Benjamin ile (zıtlıkları kadar) benzerlikleri de ortadadır.

Türkçeleştiren: Sofi Farazande

Özgün metin

Din Olarak Kapitalizm: Walter Benjamin ve Max Weber – Michael Löwy” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s